fbpx
Bizi Takip Edin

Arkeoloji

3 Bin Kiloluk Dinozor Yumurtalarını Ezmeden Nasıl Üzerine Oturdu?

Yayınlandı

üzerinde

70 ila 100 milyon yıl kadar önce ortalama bir arabanın neredeyse iki katı büyüklüğe sahip olan dinozorlar dünya üzerinde yaşıyordu. Tyrannosaurus Rex’in yanında dolaşan ve “Cehennemden Tavuk” lakabıyla anılan muazzam yapıdaki Oviraptorosaurlar’la ilgili çok ilginç bir bulgu ortaya çıktı. Kuş benzeri olan bu dinozorlar bugünkü modern soydaşları gibi yavrularını yumurtlamalarının ardından üzerine oturuyordu. 3 bin kilo ağırlığında olan bu dinozor yumurtaları ezilmekten korumak için eşsiz bir adaptasyon geliştirdi. Oviraptorosaur grubu dinozorlar arasında bulunan bu dinozorlar büyük ölçüde farklı yapıdaydı. Yumurtlama alanları 40 santimetre ile yaklaşık olarak 3.3 metre arasında değişiyordu. Bilim insanları bu eşsiz dinozorla ilgili olarak 40 fosilleşmiş yuvayı inceledi. Her durumda yumurtalar dinozorun kavraması altında bulunuyordu. Bu durum şimdiki kuşların yavrularının üzerine oturmalarından çok da farklı değildi. Ancak Oviraptorosaur yumurtalarını halka biçiminde düzenliyordu. Kavrama morfolojisi kuşun türüne göre değişiklik göstermektedir. Küçü-k kuş türlerinde orta alan daha küçüktür veya hiç boş değildir. Fakat yumurtanın ebadı büyüdükçe merkez alanı o denli büyüktür. Bilim insanları artık dino-annelerin yumurtalarını ezmesini engellemek için oturma pozisyonunu buna göre ayarladığı ve yumurtayla temas kurduğun düşünüyor. Oviraptorosaur’un yumurta büyüklüğünün nispeten daha küçük olması ve yumurta kabuğu kalınlığının nispeten daha ince olması ve yapısal olarak daha zayıf yumurtalar olması dolayısıyla türün vücut kütlesi arttıkça kavrama yapısını bir şekilde değiştirerek yuvada oturmaya adapte olduğunu düşünüyor. Modern kuşlar yumurta bıraktığı düşünülen T. Rex’i de içeren büyük etçil dinozor gurubundan geliyor. ancak bilim insanlarının dinozorların yuva oluşturduğuna dair kanıtları oldukça sınırlı. Bu nedenle Oviraptorosaur’un düşünme alışkanlıkları üzerinde çalışmak oldukça önemli.
Kaynak: http://www.iflscience.com/plants-and-animals/how-the-3000pound-chicken-from-hell-sat-on-eggs-without-crushing-them/

Reklam Alanı
Yorum için tıklayın

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Türk Gölü’nde Gizli Antik Kilise: Altında Bir Pagan Tapınağı Yatıyor Olabilir

Yayınlandı

üzerinde

Mustafa Şahin, İznik Gölü’nün dalgaları altında batık antik kilisenin fotoğraflarını ilk gördüğünde, gördüklerine inanamadı. Bursa Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Başkanı, birkaç yıldır gölün kıyılarını araştırıyordu ancak yerel hükümet yöneticileri kendisine 2014 yılında yukarıdan çekilen fotoğrafları gösterene kadar gölün, aradığı antik kalıntıları örttüğünü farketmemişti. Şahin, “Gölün görüntülerini ilk gördüğümde, bir kilise yapısını görmek beni çok şaşırttı. İznik’te 2006 dan beri araştırma yapıyorum ama böyle muhteşem bir yapıya rastlamadım.”diye açıklamada bulundu. Yıkık antik kilise, yaklaşık 10 feet (3 metre) suyun altında, İznik gölü kıyısından yaklaşık 160 feet (50 metre), Türkiye’nin batı ucuna yakın ve İstanbul’dan yaklaşık 2 saat uzaklıkta bulunuyor. Arkeologlar, bazilika olarak bilinen Roma tarzı kilisenin, İznik’in Nicea olarak bilindiği ve İstanbul’un Roma İmparatorluğu’nun doğusundaki Konstantinopolis olduğu MS 390 civarındaki gölün kıyısında inşa edildiği düşünülmektedir. Arkeologlar şimdi bu kilisenin, altında bir hazineyi saklayabileceğini düşünüyor: Bir Pagan Tapınağı. MS 740’da yaşanan bir deprem, göl yüzeyinin altına gömülen kilise kalıntılarını 1600 yıl sonra yeniden keşfedilene kadar batırdı ve unutuldu. Bu zenginliklerden herhangi birisinin tarihi kaybolmadan önce, Şahin ve yerel yönetim lideri Alinur Aktaş, Türkiye’nin ilk sualtı arkeoloji müzesi olarak kurulacağını ilan etti.
Sualtı Arkeolojisi
Şahin ve İznik Arkeoloji Müzesi çalışanları 2015 yılından bu yana batık bazilikanın sualtı kazılarını gerçekleştirdiler. Bölgenin sıcak iklimli olması, gölün alglerle dolu olduğu anlamına geliyor bu yüzden kazı dalışı sırasında görünürlüğü birkaç inç azaltabiliyor. Arkeologlar, sualtı kazılarından toprağı taşımak için özel bir vakum teçhizatı kullanırlar. Şahin, en önemli buluntuların, bazilikanın ana duvarının altında, insanın kullandığı yükseltilmiş bir platforma atıfta bulunarak, bema duvarı olarak bilinen birkaç insan mezarının yer aldığını söyledi. Şahin; Bu mezarlarda bulunan çok sayıda sikke, Roma İmparatoru Valens (MS 364 ile 378 arası hükümdarı) ile II. 375’ten 392’ye kadar hüküm süren II. Valentin’in hükümdarlığında, bazilikanın MS 390’dan sonra inşa edildiğini belirtti. Şahin, bazilikanın, MS 303’te İmparator Diocletian döneminde, Romalılar tarafından Nicea’da öldürülen Aziz Neophytos’a adanmış olduğuna inanıyor. On yıl sonra, MS 313’te, İmparator Konstantin Büyük Roma İmparatorluğu boyunca Hıristiyanlık için dini hoşgörü kurarak Milano Fermanı yayınladı ve Aziz Neophytos bir şehit olarak kutlandı.
Konstantin, Pagan Roma İmparatorluğu boyunca, desteklediği dinin temel inançlarını belirlemek için orada ilk kilise konseyi topladığında, MS 325’te, Nicea kenti Hıristiyan dünyasında tanınmıştır.
Tapınak Gizemi
İznik Gölü’ndeki batık kalıntılar, Hıristiyanlıktan bile daha yaşlı olabilir. Şahin, bazilikanın, putperest bir tapınağın tepesinde, erken Hıristiyanlık döneminde İsa ile ilişkilendirilen bir Yunan ve Roma güneş tanrısı olan Apollo’ya yaptırılmış olabileceğini söyledi. Roma İmparatorluğu’nu MS 180’den 192’ye kadar yöneten imparator Commodus, şehir surlarının dışında Nicea’daApollo’ya bir tapınak inşa etti. Şahin, kilisede bulunan eski bir lamba ve eski bir lamba parçasının daha önce yapılmış bir yapıya işaret olduğunu söyledi. “Bu tapınak bazilikanın altında kalmış olabilir mi?”

Şahin, sualtı müzesinin planlarının onaylanması halinde inşaatın bu yıl başlayabileceğini ve 2019 yılında ziyaretçilere açık olacağını söyledi.
Müze binaları, kıyıdan görülebilecek kalıntı ve batık alanın üzerinde, gölün yüzeyinde bir yürüyüş yolu sağlayan 20 metre yüksekliğindeki bir kuleden oluşuyordu.
Şahin, müze ayrıca bir dalış kulübünü de kapsayacak bu yüzden batık kalıntı ve antik kilise ziyaretçileri dua edebilecek ve batık bir bazilikanın içinde cam duvarlı odayı keşfe çıkabileceğini belirtti.
Kaynak: https://www.livescience.com/63498-ancient-church-hidden-in-turkey-lake.html
Editör / Yazar: Gizem Şahin

Devamını Oku

Arkeoloji

Kadınlar 8 bin yıl önce de zanaatkarmış

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Eskişehir’de 8 bin yıllık geçmişe sahip Kanlıtaş Höyüğü’nde geçen yıl bulunan iskelette yapılan incelemede kadınların atölyelerde ve tarım alanlarında çalıştığı tespit edildi. Eskişehir’in İnönü ilçesi yakınlarındaki, M.Ö 6 bin yılına ait Kanlıtaş Höyüğü’nde geçen sene gün yüzüne çıkartılan 8 bin yıllık kadın iskeleti üzerinde yapılan çalışma, çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. İç Batı Anadolu’nun en eski yerleşimi Kanlıtaş Höyüğü’ndeki kazılar, 2013 yılından beri Anadolu Üniversitesince (AÜ) sürdürülüyor. Kazı grubu başkanı ve AÜ Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Umut Türkcan ve ekibi tarafından gerçekleştirilen, geçen seneki kazılarda bir iskelet bulundu. Doç. Dr. Türkcan ile AÜ Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü Fiziki Antropoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Handan Üstündağ’ın iskelet üzerinde yaptığı ortak çalışmalarda dönemin kadınları hakkında önemli bilgilere ulaşıldı. İskeletteki kol kaslarının yapışma yerlerinin belirginliğinin, dönemin kadınlarının yoğun tarımsal faaliyetlere, tahıl işlemeye ve bölgedeki çeşitli atölyelerdeki üretime katıldığının göstergesi olduğu sonucuna varıldı. İskeletin dişlerindeki çürüklerin ve diş taşlarının karbonhidrat tüketimi sonucu olduğu tespit edildi.

“İç Batı Anadolu’nun en eski insan kalıntısı”
Kazı başkanı Türkcan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, geçen yılki kazılarda buldukları iskelet üzerinde Doç. Dr. Handan Üstündağ ile çalışma gerçekleştirdiklerini kaydetti. Kanlıtaş Höyüğü’nün İç Batı Anadolu’nun en eski yerleşkesi olduğunu anımsatan Türkcan, “İskeletin çıktığı alanda yerleşme, Erken Kalkolitik Dönemi’ne tarihlendiği için İç Batı Anadolu’nun en eski insan kalıntısıdır. Söz konusu bireyin beslenmesi, hastalıkları, maruz kaldığı dış etkenleri yakalama şansına sahip olduk. Doç. Dr. Handan Üstündağ ile iskelet üzerine yaptığımız çalışma çarpıcı bulgular verdi. 8 bin yıllık bir kadın iskeleti olduğunu belirledik.” diye konuştu. Türkcan, Kanlıtaş Höyüğü’ndeki kazılarda çıkan el alet çeşitliliğinin söz konusu bölgede atölyelerin bulunduğunun göstergesi olduğunu dile getirerek, “Dönemin bölge halkı çeşitli zanaatlar üzerine uzmanlaşmış.” dedi. Bölgede tarımsal faaliyetlerin olduğunu botanik uzmanlarıyla yaptıkları çalışmayla belirlediklerinin altını çizen Türkcan, şöyle devam etti: “Tohum kalıntılarının belli alanlarda yoğunlaştığını gördük. Buğdayın bütün çeşitleri, arpa, yulaf ve hemen hemen bütün tahılgillerin Kanlıtaş Höyüğü’nde ekilip, biçilerek depolandığını görmüştük. Handan Üstündağ ile iskelet üzerinde yaptığımız çalışmayla dişlerdeki çürükler, ciddi anlamda karbonhidratlı beslenme olduğunu gösterdi. Bu çok önemli bir buluştu. Kadın iskeletinin kol kemikleri, rutin bir şekilde belli ağır işleri yoğun şekilde yaptıklarını, dönemin kadınının tahıl öğütme, boya üretimi ve mermer bilezik yapma gibi zanaatkar işlerin içinde olduğunu gösterdi.” Türkcan, mezarın dolgusunda bulunan toprağın elenmesinin ardından çok sayıda tohum çeşidinin belirlendiğine değinerek, bunun yaklaşık 50 çeşit tahıla ait tohumların mezara bilinçli bırakıldığının göstergesi olduğunu vurguladı.

“Karbonhidratla beslendiği açıkça görülüyor”
Doç. Dr. Handan Üstündağ ise çıkartıldıktan sonra AÜ’deki laboratuvara getirilen iskeleti detaylı şekilde incelediklerini bildirdi. İskeletin bütün parçalarını gözden geçirdiklerini ifade eden Üstündağ, şunları söyledi: “Ufak ve narin bir kadına ait iskeletin 30’lu yaşların başında olduğunu belirledik. İskeletin dişlerinde çürükler dikkatimizi çekti. Çünkü dönemin beslenme şekliyle ilgili önemli bir göstergedir. İskeletin 8 dişinde büyük çürükler tespit ettik. Üç dişinin yaşam sırasında çürüğe bağlı olarak kaybedildiğini gözlemledik. 11 dişte çürük olması bize dönemin insanlarının karbonhidratla beslendiğini açıkça gösteriyor. Diş taşlarını gördük. Dişlerde orta düzeyde bir aşınma tespit ettik. Kol kaslarının yapıştığı yerler dikkati çekiciydi. Kol kaslarının yapışma yerleri çok belirgindi. Kollarını sürekli kullandığı, sürekli ve tekrarlayan ağır birtakım aktiviteler içinde olduğunun en büyük göstergesidir. Kazı başkanı Ali Umut Türkcan ile yaptığımız görüşmede Kanlıtaş Höyüğü’nün yoğun mermer bilezik üretim yeri olduğunu söyledi. Tarımsal faaliyetler, buğday işleme ve yoğun şekilde mermer bilezik üretimi sonucu böyle bir gelişme olduğunu düşünüyoruz. Kaslarındaki yoğun kullanım izleri sebebiyle 8 bin yıl önceki kadının çalıştığını söylemek mümkün.” Üstündağ, kazıda bulunacak farklı iskeletlerle bir karşılaştırma yaparak, dönemin insanlarının yaşantılarına ışık tutabileceklerini sözlerine ekledi. Kaynak: (AA)

Devamını Oku

Arkeoloji

Eski Atalarımız, Rafine Şekerler ve Gazlı İçecekler Yokken Bile Bizimle Aynı Diş Sorunlarına Sahipti

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Diş aşınması, bugün dünyada en yaygın diş sorunlarından biri. Genelde gazlı içecekler, meyve suyu ve diğer asitli yiyecek ile içecekler suçlansa da, şaşırtıcı şekilde, belki dişlerimizi temizleme şeklimizin de bu durumda bir payı vardır. Tüm bunlar, bu konunun kulağa oldukça çağdaş bir mesele gibi gelmesini sağlıyor. Ancak araştırmalar, aslında insanların diş aşınmasından milyonlarca yıldır muzdarip olduğunu öne sürüyor. Araştırmacılar, nesli tükenmiş olan atalarımızdan birinin 2.5 milyon yıllık ön dişinde, çağdaş aşınmanın sebep olduğuna benzeyen doku bozulmaları keşfetti. Bu durum, çok farklı olan beslenme düzenlerimize rağmen, tarih öncesi insanların ve onların atalarının şaşırtıcı biçimde bizimkilere benzeyen diş sorunlarından muzdarip olduğunu gösteriyor. Üstelik bu konuda başka bulgular da var. Diş aşınması (dental erozyon), bütün diş dokusunu etkileyebilir ve genelde diş minesinde ve kök yüzeyinde sığ, parlak doku bozulmaları bırakır. Eğer dişlerinizi fazla kuvvetli şekilde fırçalarsanız, diş dokusunu zayıflatabilirsiniz ve bu durum zamanla asitli yiyecek ve içeceklerin, çürük olmayan servikal doku bozulmaları (NCCL) olarak bilinen derin çukurlar oluşturmasına olanak sağlar. Araştırmacılar, insanların atası olan Australopithecus africanus türünün fosilleşmiş dişlerinde bunun gibi doku bozulmaları bulmuşlar. Doku bozulmalarının boyut ve konumuna bakıldığında, bu bireyin muhtemelen diş ağrısı veya hassasiyeti varmış. Peki niçin bu tarih öncesi homininin, günümüzde büyük miktarlarda gazlı içecek içmekten kaynaklananlara benzer diş sorunları vardı? 
Cevap, muhtemel olmayan bir başka kıyaslamaya karşılık gelebilir. Günümüzdeki aşındırıcı yıpranma, sık sık agresif diş fırçalamayla ilişkilendiriliyor. Australopithecus africanus, muhtemelen sert ve lifli besinler yediği için benzer bir diş aşınması yaşamıştı. Doku bozulmalarının oluşması için, yine yüksek oranda asitli gıdalar içeren beslenme düzenleri gerekmişti. Bunlar, gazlı içecekler yerine, o zamanlar muhtemelen turunçgil meyveleri ve asitli sebzelerle gelmişti. Örneğin yumru bitkileri (patates ve benzerleri) yemek zordur ve bazıları şaşırtıcı biçimde asitli olabilir, bu yüzden bunlar, söz konusu doku bozulmalarının bir sebebi olabilirler. Diş aşınması, fosil kayıtlarında son derece nadir görülüyor. Fakat bunun sebebi, araştırmacıların şimdiye kadar bu konudaki kanıtlara bakmayı düşünmemiş olmaları olabilir. Fakat çürümuş doku bozulmaları veya çürükler gibi başka bir sorun türü, fosilleşmiş dişlerde daha sık bulunuyor. Çürükler, günümüzde diş ağrısının en yaygın sebebidir ve hububat da dahil olmak üzere, nişastalı veya şekerli yiyecek ve içecekler tüketmekten kaynaklanırlar. Tarımın icadıyla birlikte beslenme düzenlerimize büyük miktarlarda karbonhidrat geldiği ve daha yakın zaman önce de işlenmiş şeker geldiği için, genelde bununla bağlantılı olarak nispeten çağdaş bir sorun şeklinde düşünülürler. Ancak yakın zaman önce yapılan araştırmalarda, durumun böyle olmadığı öne sürülüyor. Aslında çürükler artık, üzerinde çalışılan tarih öncesi hominin türlerinin neredeyse hepsinin diş fosillerinde bulunmuş durumda. Bunlar muhtemelen, balın yanısıra belirli meyve ve sebzelerin yenmesinden kaynaklanmıştı. Bu doku bozulmaları genelde şiddetliydi, tıpkı yeni keşfedilen Homo naledi türünün dişlerinde bulunan çürüklerde olduğu gibi. Aslında bu çürükler o kadar derin ki, oluşmaları muhtemelen yıllar sürmüştü ve neredeyse kesin olarak, ciddi diş ağrılarına sebep olmuş olmalıydılar.
Diş yıpranması
Bir başka çarpıcı türden diş aşınması da fosil kayıtlarında daha yaygın görülüyor; ve yine, bugün yaşayan insanların dişlerine bakarak, bunların nasıl ve neden oluştuğunu tahmin edebiliyoruz. Diş yıpranması olarak adlandırılan bu süreç, sert bir nesneyi tekrarlı şekilde bir dişe sürtmek veya tutmaktan kaynaklanıyor. Bu durum, tırnaklarınızı ısırmaktan, pipo içmekten veya dişlerinizin arasında bir dikiş iğnesi tutmaktan kaynaklanabilir. Bu eylemlerin fark edilir derecede çentikler ve yivler oluşturması genelde yıllar sürüyor, bu yüzden fosilleşmiş dişlerde bunun gibi delikler bulunduğu zaman, davranış ve kültür hakkında etkileyici fikirler veriyorlar. Bu türden tarih öncesi diş aşınmasının en iyi örnekleri, “kürdan yivleri”dir ve genelde arka dişler arasındaki boşluklarda, ağza tekrarlı şekilde bir nesne koymaktan kaynaklandığı düşünülür.

Bu yivlerin etrafındaki mikroskobik çiziklerin mevcudiyeti, bunların tarih öncesi diş temizliğinin örnekleri olduğunu akla getiriyor (birey, yiyeceği yerinden oynatmak için dal parçası veya başka araçlar kullanmış olabilir.) Bu yivlerin bazılarının, çürükler ve diğer diş sorunlarında olduğu gibi aynı dişler üzerinde bulunması, bunların aynı zamanda, insanların kendi diş ağrılarını rahatlatmaya çalıştığının kanıtı olabileceklerini akla getiriyor. Bu doku bozulmaları, tarih öncesi insanlar ve Neandertallerin de içinde bulunduğu çeşitli hominin türlerinde bulunmuştu; fakat sadece bize en yakın akraba olanlarda bulundu, daha eski atalarımızda değil. Bu durum, bu diş yıpranmasının, daha büyük beyinlere sahip türlerin daha karmaşık davranışlarının sonucu olduğu anlamına gelebilir. Ancak bunun, farklı beslenme düzenlerinin ve kültürel alışkanlıkların bir sonucu olması daha muhtemel. Kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa, o da sıklıkla işlenmiş gıdalar ve rafine şekerlerden oluşan çağdaş bir beslenme düzeniyle ilişkilendirdiğimiz karmaşık ve şiddetli diş sorunlarının, her ne kadar bu kadar sık görülmese de, aslında çok daha eskiye, atalarımıza kadar uzandığı. Gelecekte yapılacak araştırmalar, muhtemelen atalarımızdaki bu doku bozulmalarının daha önce düşünülenden daha yaygın olduğunu gösterecek ve nihayetinde uzak fosil akrabalarımızın beslenme düzenlerine ve kültürel uygulamalarına ilişkin daha fazla bilgi sağlayacak.
Kaynak: https://theconversation.com/human-ancestors-had-the-same-dental-problems-as-us-even-without-fizzy-drinks-and-sweets-92546

Devamını Oku

Öne Çıkanlar