fbpx
Bizi Takip Edin

Yaşam

Ağaçların Kalp Atışı Olduğu Ortaya Çıktı

Yayınlandı

üzerinde

Geceleri ormanda kalan insanların birçoğu bir şekilde uyanık ve hareket eden ağaçlardan her zaman kuşkulanmıştır. Ünlü roman yazarı Tolkien tarafından bu fikir bazı kitaplarında kullanılmıştır. Bilim insanları hikayeler ve genel paranoyanın ötesinde ağaçlarla ilgili yeni bir buluş yaptı. Ağaçlar gece boyunca birkaç kez dallarını yukarı kaldırıp, indiriyor. Bu da ağaçlara özgü bir kalp atışı olarak nitelendiriliyor. Bu fenomenin nedeni hala bilinmese de bir su ve şeker nakli döngüsü olduğu anlamını taşıyor.
Bitkiler daha karmaşık moleküllerden oluşan temel bir yapı bloğu olan fotosentezi yapabilmek için glikoz ve suya ihtiyaç duyuyorlar. Ağaçlar için bu, köklerden yapraklara su çekmek anlamına geliyor. Bundan önce bilim insanları bunun sadece gündüz saatlerinde gerçekleştiğini düşünüyordu. Yeni yapılan çalışmalar bu bulgunun doğru olamayabileceğini ve ağaçların yapısının bundan daha karmaşık olduğunu ortaya koydu.
Ağaçlarda traktlar boyunca suyun hareketini izlemek kolay değil. Bu traktlar adeta damarlara eşdeğer bir yapıda. Ama bunu tespit edebilmenin başka yolları da bulunuyor. Gece boyunca bazı ağaçlar güneş ışığı olmadan dallarını 10 santimetre kadar indiriyor. Süreç oldukça yavaş işliyor. Bu durumun sadece belli ağaç ailelerinde olduğu düşünülse de yeni elde edilen bulgularda bunun daha yaygın olduğu ortaya çıktı.
Danimarka Aarhus Üniversitesi’nden Dr. András Zlinszky , 22 ağaç ve çalı türünün dallarının ve yapraklarının kesin yerini ölçmek için bir lazer tarama tekniği kullandı. Bilim insanı geçtiğimiz yıl yapılan deneyde beklenmedik hareket döngüleri saptadı.
Zlinszky yaptığı açıklamada , “Önceden bilinmeyen bu periyodik hareketin, iki ila altı saat arasında 1 santimetre kadar olduğunu tespit ettik. Hareket, bitkilerin içindeki su basıncındaki değişimlere bağlı olmalı ve bu etkili bir şekilde ağacın suyu pompalandığı anlamına gelir. Suyun taşınması, daha önce de belirttiğimiz gibi, sadece sabit bir durum akışı değildir” dedi.
Bilim insanları yapılan bu çalışmalarla yüzyıllık inançların doğrulanmasının yanı sıra normal hareket paternlerindeki sapmaların, ağaçlarda meydana gelen stres ve hastalığı teşhis etmek için bir yol sağlayacağını ve erken müdahalelere izin vereceğini umuyorlar.
Kaynak: http://www.iflscience.com/plants-and-animals/it-turns-out-that-trees-have-a-heartbeat-too/

Reklam Alanı
Yorum için tıklayın

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yaşam

Doğa harikası “Burdur Gölü” Öldü!

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Göldeki çekilme artık geri döndürülemez seviyede. Türkiye’nin en derin göllerinden biri olan, 300 bine yakın su kuşuna, endemik kuş türlerine ve özellikle dünyada nesli tükenmekte olan dikkuyruk ördeklerinin yüzde 70’ine ev sahipliği yapan Burdur Gölü’nde yürütülen son çalışmalar gerçeği ortaya çıkardı. Gölün su seviyesindeki azalmanın kritik noktayı aştığı söyleyen bilim insanları, sürecin insan ve hayvan sağlığını ciddi şekilde etkileyeceğini vurguluyor. Bilim insanlarına göre göldeki çekilme artık geri döndürülemez seviyede. Göl öldü. Son yıllarda gölü kurtarmak için projeler yapılmış, sanatçı Tarkan da bölgeyi ziyaret ederek destek mesajı vermişti. 
Eski hâline gelemez: Burdur Gölü’nde yürütülen çalışmaların detayları hakkında Hürriyet’e konuşan Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi (MAKÜ) Biyoloji Bölümü Hidrobiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. İskender Gülle, “Burdur Gölü’nün geldiği son noktayı görmek için bilim insanı olmaya gerek kalmadı. Çünkü göldeki çekilme eski haline dönmeyecek şekilde kritik seviyeyi aştı. Artık Burdur Gölü’nü eski haline getiremeyiz” dedi. Tuz oranı krıtik seviyede: Su oranındaki azalışın durdurulamayacağını vurgulayan Prof. Dr. Gülle, “Şu anda tek yapabileceğimiz su miktarındaki azalışı en alt noktaya çekebilmek. Bunu yapsak bile önümüzdeki 10 yılda eski Burdur Gölü olmayacak. 1980’den bu yana tuzluluk oranı yüzde 40 arttı. Önümüzdeki 10 yılda bu orana yüzde 30 daha eklenecek ve tuzluluk oranı deniz suyunu geçecek. Kuş türleri azalacak, popülasyon etkilenecek, ekolojik zenginlik yok olacak” dedi. Yazın sıcaklık artacak: Su oranındaki azalmanın sadece hayvanları değil, insanları da etkileyeceğini kaydeden Prof. Dr. Gülle, şöyle devam etti: “Yazın sıcaklık artacak. Kışın daha çok don olayı görülecek. Gölün çekilen kısımlarındaki toz ve tuz rüzgârlar ile yerleşim yerlerine doğru harekete geçecek. Bu durum solunum yolları hastalıkları, çeşitli kanser türleri hatta kalp damar hastalıklarında artışa neden olacak.”
Yeraltı suları da tehlikede: Biz bu öngörüleri bilimle yapıyoruz. Çünkü bu tespitlerin dünyada örnekleri var. Burdur Gölü’nün suyunun azalmasında yüzde 10 doğal, yüzde 90 aşırı su kullanımı etkili. İşin dramatik tarafı su oranı azaldıkça biz daha çok su kullanımına yöneliyoruz. Bu durum yer altı sularını da yok ediyor. Uyarıyorum; uzun vadede susuzluk sorunu çok ciddi boyutlara ulaşacak. Bakanlıklar her şeyin farkında. Ancak çözüm artık çok zor. Çünkü sosyal tepkileri göze alıp bol suya alışan vatandaşın suyunu kesemiyorsunuz. Bakanlıkların da yapacağı bir şey kalmadı. Kaçınılmaz sona doğru sürükleniyoruz.” “Yalvarıyorum”: Çevre tehlikesinin boyutlarına dikkat çeken Burdur Belediye Başkanı Ali Orkun Ercengiz şöyle dedi: “Bir çevreci olarak yalvarıyorum: Lütfen sesimizi artık duyun. Gölümüzdeki çekilme inanılmaz boyutlara ulaştı. Burada açık bir doğa faciası yaşanıyor. Belki gölümüzü eski haline getiremeyiz ama süreci yavaşlatmanın bir yolunu bulabiliriz. İlgili bakanlıklar lütfen harekete geçsin. Biz de belediye olarak elimizden gelen tüm gayreti ortaya koyarız.”
Kaynak: (Hürriyet)

Devamını Oku

Arkeoloji

Kadınlar 8 bin yıl önce de zanaatkarmış

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Eskişehir’de 8 bin yıllık geçmişe sahip Kanlıtaş Höyüğü’nde geçen yıl bulunan iskelette yapılan incelemede kadınların atölyelerde ve tarım alanlarında çalıştığı tespit edildi. Eskişehir’in İnönü ilçesi yakınlarındaki, M.Ö 6 bin yılına ait Kanlıtaş Höyüğü’nde geçen sene gün yüzüne çıkartılan 8 bin yıllık kadın iskeleti üzerinde yapılan çalışma, çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. İç Batı Anadolu’nun en eski yerleşimi Kanlıtaş Höyüğü’ndeki kazılar, 2013 yılından beri Anadolu Üniversitesince (AÜ) sürdürülüyor. Kazı grubu başkanı ve AÜ Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Umut Türkcan ve ekibi tarafından gerçekleştirilen, geçen seneki kazılarda bir iskelet bulundu. Doç. Dr. Türkcan ile AÜ Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü Fiziki Antropoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Handan Üstündağ’ın iskelet üzerinde yaptığı ortak çalışmalarda dönemin kadınları hakkında önemli bilgilere ulaşıldı. İskeletteki kol kaslarının yapışma yerlerinin belirginliğinin, dönemin kadınlarının yoğun tarımsal faaliyetlere, tahıl işlemeye ve bölgedeki çeşitli atölyelerdeki üretime katıldığının göstergesi olduğu sonucuna varıldı. İskeletin dişlerindeki çürüklerin ve diş taşlarının karbonhidrat tüketimi sonucu olduğu tespit edildi.

“İç Batı Anadolu’nun en eski insan kalıntısı”
Kazı başkanı Türkcan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, geçen yılki kazılarda buldukları iskelet üzerinde Doç. Dr. Handan Üstündağ ile çalışma gerçekleştirdiklerini kaydetti. Kanlıtaş Höyüğü’nün İç Batı Anadolu’nun en eski yerleşkesi olduğunu anımsatan Türkcan, “İskeletin çıktığı alanda yerleşme, Erken Kalkolitik Dönemi’ne tarihlendiği için İç Batı Anadolu’nun en eski insan kalıntısıdır. Söz konusu bireyin beslenmesi, hastalıkları, maruz kaldığı dış etkenleri yakalama şansına sahip olduk. Doç. Dr. Handan Üstündağ ile iskelet üzerine yaptığımız çalışma çarpıcı bulgular verdi. 8 bin yıllık bir kadın iskeleti olduğunu belirledik.” diye konuştu. Türkcan, Kanlıtaş Höyüğü’ndeki kazılarda çıkan el alet çeşitliliğinin söz konusu bölgede atölyelerin bulunduğunun göstergesi olduğunu dile getirerek, “Dönemin bölge halkı çeşitli zanaatlar üzerine uzmanlaşmış.” dedi. Bölgede tarımsal faaliyetlerin olduğunu botanik uzmanlarıyla yaptıkları çalışmayla belirlediklerinin altını çizen Türkcan, şöyle devam etti: “Tohum kalıntılarının belli alanlarda yoğunlaştığını gördük. Buğdayın bütün çeşitleri, arpa, yulaf ve hemen hemen bütün tahılgillerin Kanlıtaş Höyüğü’nde ekilip, biçilerek depolandığını görmüştük. Handan Üstündağ ile iskelet üzerinde yaptığımız çalışmayla dişlerdeki çürükler, ciddi anlamda karbonhidratlı beslenme olduğunu gösterdi. Bu çok önemli bir buluştu. Kadın iskeletinin kol kemikleri, rutin bir şekilde belli ağır işleri yoğun şekilde yaptıklarını, dönemin kadınının tahıl öğütme, boya üretimi ve mermer bilezik yapma gibi zanaatkar işlerin içinde olduğunu gösterdi.” Türkcan, mezarın dolgusunda bulunan toprağın elenmesinin ardından çok sayıda tohum çeşidinin belirlendiğine değinerek, bunun yaklaşık 50 çeşit tahıla ait tohumların mezara bilinçli bırakıldığının göstergesi olduğunu vurguladı.

“Karbonhidratla beslendiği açıkça görülüyor”
Doç. Dr. Handan Üstündağ ise çıkartıldıktan sonra AÜ’deki laboratuvara getirilen iskeleti detaylı şekilde incelediklerini bildirdi. İskeletin bütün parçalarını gözden geçirdiklerini ifade eden Üstündağ, şunları söyledi: “Ufak ve narin bir kadına ait iskeletin 30’lu yaşların başında olduğunu belirledik. İskeletin dişlerinde çürükler dikkatimizi çekti. Çünkü dönemin beslenme şekliyle ilgili önemli bir göstergedir. İskeletin 8 dişinde büyük çürükler tespit ettik. Üç dişinin yaşam sırasında çürüğe bağlı olarak kaybedildiğini gözlemledik. 11 dişte çürük olması bize dönemin insanlarının karbonhidratla beslendiğini açıkça gösteriyor. Diş taşlarını gördük. Dişlerde orta düzeyde bir aşınma tespit ettik. Kol kaslarının yapıştığı yerler dikkati çekiciydi. Kol kaslarının yapışma yerleri çok belirgindi. Kollarını sürekli kullandığı, sürekli ve tekrarlayan ağır birtakım aktiviteler içinde olduğunun en büyük göstergesidir. Kazı başkanı Ali Umut Türkcan ile yaptığımız görüşmede Kanlıtaş Höyüğü’nün yoğun mermer bilezik üretim yeri olduğunu söyledi. Tarımsal faaliyetler, buğday işleme ve yoğun şekilde mermer bilezik üretimi sonucu böyle bir gelişme olduğunu düşünüyoruz. Kaslarındaki yoğun kullanım izleri sebebiyle 8 bin yıl önceki kadının çalıştığını söylemek mümkün.” Üstündağ, kazıda bulunacak farklı iskeletlerle bir karşılaştırma yaparak, dönemin insanlarının yaşantılarına ışık tutabileceklerini sözlerine ekledi. Kaynak: (AA)

Devamını Oku

Yaşam

Dünya Nüfusunun 2050’de 9.8 Milyara, 2100’de 11.2 Milyara Ulaşması Bekleniyor

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Birleşmiş Milletler’in yayınladığı bir rapora göre, şu an 7.6 milyar olan dünya nüfusunun 2030 yılında 8.6 milyara, 2100 yılında ise 11.2 milyara ulaşması bekleniyor. Dünyanın nüfusuna her sene yaklaşık 83 milyon insanın eklenmesiyle birlikte, doğurganlık seviyelerinin azalmaya devam edeceği varsayılsa bile, nüfus boyutunda meydana gelen yukarı yönlü gidişatın devam etmesi bekleniyor. BM Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi tarafından yayınlanan Dünya Nüfus Beklentileri: 2017 Baskısı, küresel nüfus gidişatlarının ve gelecekteki beklentilerin karşılaştırmalı bir incelemesini sunuyor. Bu bilgiler, yeni Sürdürülebilir Gelişim Amaçları’nı gerçekleştirmeyi hedefleyen politikaları yönlendirmek bakımından gerekli.
Ülkelerin nüfus sıralamasındaki değişimler:  Yeni izdüşümler, ülke seviyesinde bazı dikkate değer bulgular içeriyor. 1.4 milyar insanın bulunduğu Çin ve 1.3 milyar insanın bulunduğu Hindistan, toplam küresel nüfusun yüzde 19 ve 18’sini oluşturarak, en kalabalık ülkeler olmaya devam ediyorlar. Yaklaşık yedi yıl içinde veya 2024 civarında, Hindistan’ın nüfusunun Çin’inkini geçmesi bekleniyor. Dünya çapındaki en kalabalık on ülke arasında olan Nijerya, en hızlı şekilde büyüyor. Bunun sonucunda, şu an dünyanın en büyük 7. nüfusu olan Nijerya nüfusunun, Birleşik Devletler nüfusunu geçmesi ve 2050 yılına kısa bir süre kala en büyük üçüncü ülke haline gelmesi bekleniyor.
Küresel artışın büyük bir bölümü, az miktardaki ülkeye dayandırılabilir: 2017’den 2050’ye kadar, dünyadaki nüfus artışının yarısının, sadece dokuz ülkede yoğunlaşması bekleniyor. Bu ülkeler Hindistan, Nijerya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Pakistan, Etiyopya, Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri, Uganda ve Endonezya (ülkeler, toplam büyümeye yapacakları tahmini katkıya göre sıralandı). En az gelişmiş 47 ülkenin oluşturduğu grup (EGÜ’ler), 2010-2015 yılları arasında kadın başına 4.3 doğumda duran, nispeten yüksek bir doğurganlık oranına sahip olmaya ediyor. Sonuç olarak, bu ülkelerdeki nüfus hızlı bir şekilde artıyor ve yıl başına yaklaşık yüzde 2,4 oluyor. Bu artış oranının, önümüzdeki on yıllarda önemli miktarda yavaşlaması beklense de, 2017 yılında yaklaşık bir milyar olan EGÜ’lerin toplam nüfusunun, 2017 ile 2030 yılları arasında yüzde 33 artarak 2050 yılında 1,9 milyar kişiye ulaşması bekleniyor. Benzer şekilde, Afrika da yüksek nüfus büyüme oranları yaşamaya devam ediyor. 2017 ile 2050 yılları arasında, 26 Afrika ülkesinin nüfusunun, mevcut boyutlarının en az iki katına çıkması bekleniyor. Küresel nüfus artışının en fakir ülkelerde yoğunlaşması, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Takvimi’ni yerine getirmek isteyen hükümetlere önemli bir zorluk çıkarıyor. 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Takvimi, yoksulluk ve açlığı sona erdirmeyi, sağlık ve eğitim sistemlerini genişletmeyi ve güncelleştirmeyi, cinsiyet eşitliğine ulaşmayı ve kadınları güçlendirmeyi, eşitsizliği azaltmayı ve kimsenin geride kalmamasını sağlamayı hedefliyor. 
Daha düşük doğurganlık oranları sebebiyle daha yavaş dünya nüfusu: Doğurganlık, geçtiğimiz yıllarda dünyanın neredeyse her bölgesinde azalma gösterdi. Doğurganlık seviyelerinin en yüksek olduğu bölge olan Afrika’da bile toplam doğurganlık, 2000-2005 yılları arasında kadın başına 5.1’den, 2010-2015 arasında 4.7’ye indi. Avrupa, toplam doğurganlık oranının 2000-2005 yılları arasında kadın başına 1.4’ten 2010-2015’te 1.6’ya çıkmasıyla birlikte, son yıllarda bu gidişatta bir istisna oldu. Giderek daha fazla ülke, ardışık nesillerin birbirinin yerine geçmesi için gereken seviyenin (kadın başına yaklaşık 2.1 doğum) altında doğurganlık oranları gösteriyor ve bazı ülkeler on yıllardır bu durumda. 2010-2015 dönemindeki doğurganlık oranları, dünya nüfusunun yüzde 46’sını oluşturan 83 ülkede, söz konusu değişim seviyesinin altında bulunuyordu. Bu gruptaki en kalabalık on ülke, nüfus oranına göre sırasıyla Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Japonya, Vietnam, Almanya, İran İslam Cumhuriyeti, Tayland ve İngiltere.
Düşük doğurganlık, nüfusun yaşlanmasına da yol açıyor: Raporda, doğurganlık seviyesindeki düşüşün hem nüfus artışında yavaşlamaya, hem de daha yaşlı bir nüfusa yol açtığı vurgulanıyor. 2017 yılıyla karşılaştırıldığında, 60 yaşındaki veya daha yaşlı insanların sayısının, 2050 itibariyle iki kattan daha fazla artış göstermesi ve 2100 itibariyle üç kattan daha fazla artış göstererek, 2017 yılında küresel olarak 962 milyondan, 2050 yılında 2.1 milyara ve 2100 yılında 3.1 milyara çıkması bekleniyor. Halihazırda Avrupa’da, nüfusun çeyreği 60 yaşında veya daha yaşlı. Bu oranın, 2050 yılında yüzde 35’e ulaşması ve yüzyılın ikinci yarısında o seviyelerde kalması bekleniyor. Diğer bölgelerdeki nüfusların da önümüzdeki birkaç onyıl içinde önemli oranda yaşlanması ve bu durumun 2100’e kadar devam etmesi öngörülüyor. Örneğin tüm bölgelerdeki en genç yaş dağılımına sahip olan Afrika’da, nüfusun hızlı bir yaşlanma geçirmesi öngörülüyor. Afrika nüfusu birkaç onyıl daha nispeten genç kalacak olsa da, nüfusunda 60 yaşındaki veya daha yaşlı insan oranının 2017’de yüzde 5’ten, 2050’de yüzde 9’a ve yüzyılın sonunda yaklaşık yüzde 20’ye çıkması bekleniyor. Küresel olarak, 80 yaşındaki veya daha yaşlı insan sayısının 2050 yılında üç katına çıkarak, 2017’de 137 milyondan 2050’de 425 milyona ulaşması öngörülüyor. 2100 yılı itibariyle, 2017’deki değerinin neredeyse yedi katına ulaşarak 909 milyona çıkması bekleniyor. Nüfusun yaşlanmasının, toplumlar üzerinde derin bir etki oluşturması öngörülüyor ve pek çok ülkenin, önümüzdeki yıllarda sağlık hizmetlerinde, emeklilik maaşlarında ve sosyal güvence sistemlerinde mali ve siyasi baskılarla kalabileceği vurgulanıyor.
Dünya çapında daha yüksek yaşam beklentisi: Geçtiğimiz yıllarda yaşam beklentisinde önemli iyileşmeler meydana geldi. Doğumda umulan yaşam süresi, 2000-2005 yıllarında küresel olarak erkeklerde 65 ve kadınlarda 69 yaştan, 2010-2015 yıllarında erkeklerde 69 ve kadınlarda 73 yaşa yükseldi. Yine de, ülkeler arasında bulunan geniş farklılıklar devam ediyor. Yaşam beklentisindeki son artış, bütün bölgeler tarafından paylaşılsa da, en büyük kazanımları Afrika elde etti. Afrika’daki yaşam beklentisi, 2000-2005 ve 2010-2015 yılları arasında, önceki onyılda 2 yıldan az bir artışın ardından 6,6 yıl arttı. En az gelişmiş ülkeler ile diğer gelişmekte olan ülkeler arasındaki yaşam süresi beklentisi farkı, 2000-2005 döneminde 11 yıldan 2010-2015 döneminde 8 yıla geriledi. Bölgeler ve gelir grupları genelindeki yaşam beklentisi farklılıklarının önümüzdeki yıllarda devam etmesi öngörülse de, bu gibi farklılıkların 2045-2050 itibariyle önemli miktarda azalması bekleniyor. Yaşam beklentisindeki seviyenin yükselmesi ve farklılıkların düşmesi, pek çok etmen sebebiyle gerçekleşti. Bunlar arasında beş yaş altı ölüm oranının düşmesi de var; bu oran 2000-2005 ve 2010-2015 arasında, 89 ülkede yüzde 30’dan fazla düştü. Diğer etmenler arasında, HIV/AIDS sebebiyle gerçekleşen ölümlerdeki azalmanın devam etmesi ve diğer enfeksiyonların yanısıra bulaşıcı olmayan hastalıklarla mücadelede kaydedilen ilerleme de yer alıyor.
Büyük sığınmacı ve diğer göçmen hareketleri: Bölgeler arasında, genelde düşük ve orta gelirli ülkelerden yüksek gelirli ülkelere doğru olmak üzere büyük göçmen hareketleri devam ediyor. 2010-2015 döneminde yüksek gelirli ülkelere doğru gerçekleşen net göçmen akışının hacmi (yıl başına 3.2 milyon), 2005-2010 döneminde vardığı zirveye göre bir düşüş gösteriyor (yıl başına 4.5 milyon). Mevcut seviyelerdeki veya bu seviyelere yakın olan uluslararası göçmenlik, özellikle Avrupa bölgesinde olmak üzere düşük doğurganlık oranlarına bağlı tahmini nüfus kaybını tamamen telafi etmede yetersiz kalsa da, ülkeler arasındaki insan hareketleri, nüfus yaşlanmasının bazı olumsuz etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir. Raporda, Suriyeli göçmen krizinin, son yıllarda birden fazla ülkeyi etkileyerek, uluslararası göç seviyeleri ve kalıplarında önemli bir etki bıraktığı gözlemleniyor. Suriye Arap Cumhuriyeti’nden dışarı gittiği tahmin edilen net miktar, 2010-2015 arasında 4.2 milyon kişiydi. Bu sığınmacıların çoğu, Suriye’nin komşu ülkelerine gitti ve özellikle Türkiye, Lübnan ve Ürdün’e giden net göçmen akışında önemli bir artış yaşanmasına katkıda bulundu. Rapor hakkında: Dünya Nüfus Beklentileri 2017 Baskısı, resmî BM nüfus tahminleri ve izdüşümlerinin 25’incisi olup, Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi’nin Nüfus Bölümü tarafından hazırlanmaktadır. 2017 Baskısı, 2010 ve 2020 ulusal nüfus sayımlarının ek sonuçlarının yanısıra, dünya çapından toplanan ve özelleştirilen son örnek ölçümlerinin bulgularını da bir araya getirerek, önceki baskıların üzerine ekleme yapıyor. 2017 Baskısı, nüfus gidişatlarını küresel, bölgesel ve ulusal seviyelerde değerlendirmek ve Sürdürülebilir Gelişim Hedefleri yönünde gerçekleşen ilerlemeyi izlemek bakımından diğer kilit göstergeleri hesaplamak üzere kullanılabilecek, kapsamlı bir nüfus veri ve gösterge dizisi sağlıyor. Kaynak: https://www.un.org/development/desa/en/news/population/world-population-prospects-2017.html

Devamını Oku

Öne Çıkanlar