fbpx
Bizi Takip Edin

Bilim

Anılarımız Neyden Yapılmıştır?

Yayınlandı

üzerinde

Yeni bir araştırma beynin deneyimleri kaydetmesinde anahtar işlev gören AKT proteini ile ilgili sırları aydınlatıyor. Üstelik bu araştırmanın şizofreni gibi rahatsızlıkların yanında kanser tedavisi için de yeni kapılar açması olası. Colorado Üniversitesi Boulder kampüsünde fizyoloji öğretim üyesi olan Charles Hoeffer, beş yıldır beyin dokusunun her yerinde bulunan AKT adlı bir proteini daha iyi anlamak için çalışıyor. AKT, beyne yeni deneyimler kazandırmakta ve yeni anılar edindirmekte işlevi olan bir protein. Buna kaşrın bilim insanları bu proteinin ne yaptığına dair pek az şey biliyorlardı. Ta ki Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından finanse edilen yeni bir raporda, Hoeffer ve arkadaşları beyin hücrelerinin farklı bölgelerinde üç farklı tür AKT bulunduğunu ve bunların beyin sağlığını çeşitli yollarla etkilediğini gösteren çalışmalarını sunana kadar.

Çalışmanın bulguları glioblastomdan (bir dönem ABD’ başkanlığına da aday olan senatör John McCain’in hastalığı) Alzheimer’a ve şizofreniye kadar pek çok hastalık için için daha yeni ve hedefe ulaşması daha olası tedavilere ön ayak olabilir. Hoeffer, “AKT nörolojik hastalıkların bir bölümünde rol oynayan merkezi bir proteindir, ancak hakkında inanılmaz derecede az şey biliyoruz” diyor. Çalışması, AKT’nin farklı formlarının beyinde ve beynin neresinde ne yaptığını kapsamlı olarak inceleyen ilk çalışma. 1970’lerde keşfedilen ve en çok onkojen (yani mutasyona uğrayarak kansere yol açma olasılığı olan) rolüyle bilinen AKT son zamanlarda, hafıza oluşumu için beyindeki hücresel bağlantıları güçlendirebilme yeteneği olan “sinaptik plastisite”nin geliştirilmesinde anahtar oyuncu olarak tanımlandı. Diyelim ki, büyük beyaz bir köpekbalığı görüp korktunuz; beyniniz de neler olup bittiği hakkında bir anı oluşturmak istiyor. Bu belleği kodlamak için yeni proteinler hazırlamalısınız. İşte bu noktada hafıza fabrikasını çalıştıran merkezi bir anahtar olan AKT uygun hale gelen ilk proteinlerden biridir.

Fakat tüm AKT’ler aynı değildir. Çalışma için, Hoeffer ekibi, farelerde AKT’nin üç farklı izoformunu, yani çeşidini pasifleştirdi ve farelerin beyin aktivitelerini gözlemledi. Çalışmaları bir dizi keşfe yol açtı. AKT2, sadece astrogliada, yani beyin kanseri ve beyin hasarında sıklıkla etkilenen, beyindeki ve omurilindeki yıldız şeklindeki hücrelerde bulunur. Boulder’da doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan ve bu araştırmaya da katılan Josien Levenga, bunun gerçekten önemli bir bulgu olduğunu söylüyor. “Başka formları etkilemeden yalnızca AKT2’yi hedefleyen bir ilaç geliştirdiyseniz, bazı sorunları daha az yan etkiyle tedavi etmek daha mümkün olabilir” diye de ekliyor. Araştırmacılar ayrıca, AKT1’in nöronlarda her yerde bulunduğu ve tecrübeye, yani hafıza oluşumuna yanıt olarak sinapsların güçlenmesinde en önemli form olduğunu da keşfettiler. Bu bulgu, AKT1’deki mutasyonların şizofreni ve hastanın deneyimlerini algılama ya da hatırlama şekliyle alakalı diğer beyin bozuklukları risklerini arttırdığını gösteren daha önceki araştırmalarla da uyumludur.

AKT3, beyin büyümesinde önemli bir rol oynamaktadır; AKT3 geni pasifleştirilmiş farelerin, beyin boyutları normale göre daha küçük olduğu saptanmıştır. Hoeffer, “Bundan önce, tümünün aynı hücrelerde aynı işleri aynı şekilde yaptığını varsayoyorduk. Şimdi böyle olmadığını biliyoruz” diyor. Hoeffer genel kapsamlı AKT inhibitörlerinin kanser tedavisi için zaten geliştirildiğini söylüyor. Ancak şimdi AKT’nin diğer formları etkilemeyen ve yan etki bırakmayan daha spesifik versiyonlarını (Alzheimer ve şizofreni için AKT1 arttırıcılar, kanser için AKT2 inhibitörleri) hedefleyecek ilaçların geliştirilebileceğini öngörüyor. Proteinin farklı formlarının miktarları olağandan farklı hale getirildiğinde canlıların bundan nasıl etkileneceğini anlamak için hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar devam ediyor. Araştırmacılar, isoforma özgü tedavilerin, nörolojik hastalıkları çok daha etkili ve doğru bir şekilde tedavi etmek için özgül hedefleri olan tedaviler tasarlamakta büyük ümit vaadettiğini ve bu çalışmanın bu yönde önemli bir adım olduğunu belirtiyorlar.
Kaynak: MedicalXpress , Kaynak: eLife

Bilim

Kusursuz Şekilli Kan Pıhtıları Öksüren Adam Doktorları Şaşkına Çevirdi

Yayınlandı

üzerinde

Bu resim size kusursuz bir kan damarını çağrıştırıyor olabilir. Ancak öyle değil. Bu, içerisinde birikmiş pıhtılaşmış kan bulunan ve kalp yetmezliğinden ölen bir adamın sağ akciğerindeki hava geçiş kanallarının mükemmel bir görünümü. Elbette hasta tarafından öksürülerek dışarı atılan şey akciğerin bir parçası değil. Bir akciğerin öksürülerek dışarı atılması mümkün değildir. Bronşiyal kan pıhtıları ismi verilen bu görüntü son birkaç yılda nadirde olsa görüldü. 2010 yılında lupus olan 57 yaşındaki bir kadın, 2005 yılında 25 yaşındaki başka bir hamile kadın ve 2015 yılında 80 yaşındaki bir erkek öksürdüğünde böylesine kusursuz bir kan pıhtısı ağzından dışarı çıktı.

Bunu özel kılan ise hastanın bu pıhtıyı tek parça halinde öksürmesidir. Doktorlar bu durumun oldukça nadir görüldüğünü ve şaşkın olduklarını beyan ediyor. 36 yaşında bir erkek hasta, kalp yetmezliği teşhisiyle uzun bir süre yaşadı. Hastalığının akut bir hale geldiği son dönemlerde ise tedavi edilirken bu kan pıhtısını öksürdü. Doktorlar tarafından kalbin kan pompalamasına yardımcı olabilmek için hasta bir cihaza bağlandı. Ancak bu cihazlar kan pıhtılarına neden olabiliyor. Bunu önlemek için hastaya sürekli olarak Heparin ismi verilen bir antikoagülanin füzyonu verildi. Koagülasyon haricinde, Vücut kendini onarabilmek için kan damarları iç kanamaya sebebiyet verebilecek şekilde küçük damlalar oluşturabilir. Kanama akciğerin etrafına kan taşıyan damarlarda meydana gelirse, oradaki hava kanallarında bir birikme yaşanır.

Hastaya olan tam olarak buydu. Doktorlar Impella cihazını bağlayıp, Heparin tedavisini uyguladıktan bir sonraki hafta süresince hasta küçük kan pıhtıları öksürmeye başladı. En sonunda ise hasta devasa boyutlarda bir kan pıhtısı öksürdü. Doktorlar bu pıhtı ortaya çıktığında bunun insanın sağ bronş ağacının mükemmel bir görüntüsü olduğunu gördü. Bu pıhtının bütünlüğünü koruyan şeyin, pıhtılaşma süreci için hayati olan fibrinojen olarak isimlendirilen protein olduğuna inanıyorlar. Hasta antikoagülan olsa da enfeksiyon kanında yüksek bir fibrinojen seviyesine neden oldu vebu durum öksürürken pıhtıyı bütün halinde tuttu. Bu pıhtının akciğerinden çıkmasından sonra hasta daha iyi hissetmeye başlamasına ve biraz daha pıhtı öksürmesine rağmen, kalp yetmezliği şikayetleri arttı. Hasta kalp yetmezliğine bağlı komplikasyonlar sebebiyle bir hafta sonra öldü.
Kaynak: https://www.sciencealert.com/a-man-coughed-up-this-perfect-blood-clot-and-doctors-don-t-understand-how

Devamını Oku

Bilim

Kızamık Yeniden Dünya Geneline Yayılma Eğilimi Gösteriyor

Yayınlandı

üzerinde

Dünyanın hemen her köşesinde kızamık virüsü yeniden canlanma eğilimine girdi. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) tarafından yayınlanan yeni bir rapora göre, geçen yıl dünya çapında yüzde 30’dan fazla oranda görülen kızamık vakalarının sayısı arttı . Uzmanlar, yıllardır bunun gibi bir şey olabileceği konusunda uyarı yayınlıyor. Çünkü kızamık iki dozluk bir aşı ile kolayca önlenebilir olsa da, salgınların ortaya çıkmasını önlemek için yüzde 95’lik bir aşılama kapsamı gerekiyor. Son 10 yıl içerisinde hedeflenen aşılama kapsamı yüzde 85 rakamını geçemedi.

2017’de yayınlanan yenş bir raporda dünya üzerindeki altı WHO bölgesinin beşinde kızamık vakalarında artış görüldüğü saptandı. Bu artışlar özellikle Amerika, Doğu Akdeniz, Avrupa’da en yüksek seviyede. Sadece Batı Pasifik’te görülen kızamık vakalarında azalma meydana geldi. DSÖ Programları Genel Müdür Yardımcısı SoumyaSwaminathan, ‘Aşılama kapsamını arttırmak ve kızamığa bağışıklığı olan çocukların sayısında yükselme meydana gelmesi halinde bu yıkıcı ama tamamıyla önlenebilen hastalığa karşı topluluklar korunabilir’ açıklamasında bulundu. Bunun dünya için anlamını kavrayabilmek adına sadece birkaç nesle bakmak yeterli olacaktır. Kızamık aşısının ortaya çıkmasından yani 1963 yılından önce dünyada her yıl en az bir büyük kızamık salgını meydana geliyordu. Bu salgınlarda yılda ortalama 2.6 milyon insan hayatını kaybetti.

1963’te sadece 5 yıl sonra bu son derece bulaşıcı ve potansiyel olarak ölümcül hastalığın ortadan kaldırıldı. ABD, Avustralya, İngiltere, Japonya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde kızamık hastalığının ortaya çıkma rakamları neredeyse sıfır düzeyine geldi. Alınan önlemler sonucunda kızamık aşısı yüzyılın başından bu yana 21 milyonun üzerinde hayat kurtardı. Bu hastalıktan küresel ölüm oranı sadece 17 sene içerisinde yüzde 80 dolayında düştü. Ancak yıllar süren ilerlemeden sonra, fon sağlamadaki yetersizlikler ve yanlış bilgilendirme gibi sebeplerle kızamık hastalığının görülme rakamlarında ciddi artışlar meydana gelmeye başladı. Swaminathan , ‘Kızamığın yeniden canlanması, bölgeler arasında ve özellikle de kızamık eliminasyonunu gerçekleştiren veya buna yakın olan ülkelerde geniş çaplı salgınlarla ilgili ciddi endişe kaynağıdır ‘diyor.

2017 yılında yayımlanan bir rapor, dünya çapında 20.8 milyon bebeğin ilk kızamık aşısını almayı başaramadığını buldu. Aşı İttifakı Gavi’nin CEO’su SethBerkley, “Kızamık vakalarındaki artış şaşırtıcı değil” diyor. Şaşırtıcı değil, çünkü çoğu kamu sağlığı uzmanı bunun yıllardır geldiğini gördü. WHO ve ortakları gibi örgütler Kızamık & Kızamıkçık Girişimi kurarak bilinçlendirme çalışmaları yürüttü. Yayımlanan raporlarda kızamıkla ilgili acil eylem çağrısı yapılıyor. Bu alanda sürekli yatırımlar yapılması gerektiği vurgulanıyor. Böylece en yoksul ve marjinal topluluklar arasında rutin aşılama hizmetleri güçlendirilebilir. Aynı zamanda, bağışıklamalara yönelik halk desteğinin, aşılarla ilgili yanlış bilgilendirmenin ve tereddütle mücadelenin mümkün olduğu kadar çabuk ve en kısa sürede sağlanmasını da raporda vurgulanıyor. Aksi halde kızamık salgınlarının gittikçe artan bir boyuta geleceği ön görülüyor.
Kaynak: https://www.sciencealert.com/measles-is-making-a-comeback-around-the-world-as-vaccination-rates-languish

Devamını Oku

Bilim

Lonesome George adlı dev kaplumbağanın neden bu kadar uzun yaşadığı ortaya çıktı

Yayınlandı

üzerinde

Lonesome George’un türü, 2012 yılında onunla birlikte tükenmiş olabilir, ancak o ve Galapagos’un diğer dev kaplumbağaları, İspanya’daki Oviedo Üniversitesi, Galapagos Ulusal Parkı Servisi, Galapagos Conservancy ve Yale Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir çalışma ile bireysel uzun ömürlülüğün genetik ipuçlarını vermektedir. Lonesome George’dan ve diğer gözlem altındaki 100 yaşından daha fazla olan Galapagos’un diğer dev kaplumbağalarından alınan DNA örneklerinin genetik analizi, kısa ömürlü omurgalılar nazaran DNA onarımına, bağışıklık sistemine ve kanser baskılanmasına bağlı olmayan bir dizi gen varyantına sahip olduklarını keşfetti.

Yaşlı, ünlü kaplumbağa, Lonesome George, Galapagos Adaları
Bulgular, 3 Aralık’ta Nature Ecology & Evolution dergisinde yayınlandı. Yale Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji Bölümü’nde araştırmacı ve makalenin ortak yazarı olan Adalgisa “Gisella” Caccone, “Lonesome George hala bize ders veriyor,” diyor. 2010 yılında Caccone, Galapagos’taki kaplumbağa popülasyonunun evrimini incelemek için Chelonoidis abingdonii türünün sonuncusu olan Lonesome George’un tüm genomunu sıralamaya başladı. İspanya’daki Oviedo Üniversitesi’nden Carlos Lopez-Otin, uzun ömürle ilişkili gen varyantlarını araştırmak için bu verileri ve diğer türdeki kaplumbağaları analiz etti. Lopez-Otin, şunları söylüyor: “Daha önce yaşlanmanın dokuz özelliğini tanımlamıştık ve bu sınıflandırma temelinde 500 gen üzerinde çalıştıktan sonra, dev kaplumbağalarda bu altı işareti potansiyel olarak etkileyen ilginç varyantlar bulduk.”
Çeviren: Bünyamin TAN
Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2018/12/181203115438.htm
Dergi Referansı: Víctor Quesada, Sandra Freitas-Rodríguez, Joshua Miller, José G. Pérez-Silva, Zi-Feng Jiang, Washington Tapia, Olaya Santiago-Fernández, Diana Campos-Iglesias, Lukas F. K. Kuderna, Maud Quinzin, Miguel G. Álvarez, Dido Carrero, Luciano B. Beheregaray, James P. Gibbs, Ylenia Chiari, Scott Glaberman, Claudio Ciofi, Miguel Araujo-Voces, Pablo Mayoral, Javier R. Arango, Isaac Tamargo-Gómez, David Roiz-Valle, María Pascual-Torner, Benjamin R. Evans, Danielle L. Edwards, Ryan C. Garrick, Michael A. Russello, Nikos Poulakakis, Stephen J. Gaughran, Danny O. Rueda, Gabriel Bretones, Tomàs Marquès-Bonet, Kevin P. White, Adalgisa Caccone, Carlos López-Otín. Giant tortoise genomes provide insights into longevity and age-related disease. Nature Ecology & Evolution, 2018; DOI: 10.1038/s41559-018-0733-x

Devamını Oku

Öne Çıkanlar