fbpx
Connect with us

Arkeoloji

Antalya’da 2200 yıllık antik kent gün yüzüne çıkarıldı

Published

on

Antalya’da 7 yıl önce define avcılarının sözlerinden yola çıkarak dağlık bir bölgede yapılan incelemede dikenlerin, yabani otların altında kalmış 2 bin 200 yıllık antik kentin kalıntılarına ulaşıldı. Akdeniz Belediyeler Birliği ve Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü, evlerin, hamamların, kiliselerin, mezarların, zeytinyağı işliklerinin ve Arete Kulesi’nin bulunduğu geniş bir alana sahip Lyrboton Kome Antik Kenti’nin hikayesini AA muhabirine anlattı. Yaklaşık 7 yıl önce buranın varlığından haberdar olduklarını söyleyen Tütüncü, “Yıllardır buralarda define avcıları dediğimiz kimseler izinsiz çalışma yapmışlar. Bölge halkının bunları bize aktarması ile inceleme çalışması başlattık” dedi.

Bölgeye geldiklerinde çevre kirliliği ile karşılaştıklarını anlatan Tütüncü, çalıların, otların, yabani bitkilerin altında tarihi kalıntılara rastladıklarını belirtti. Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü, Antalya Müze Müdürlüğü işbirliğinde kalıntılar incelendiğinde 2 bin 200 yıllık antik bir kentin varlığından haberdar olduklarını aktaran Tütüncü, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bölgede önce temizlik çalışması yaptık, tarihi kalıntıları çalılardan, yabani otlardan temizledik. Bir projelendirme ile arkeolojik kazılar devreye girdi. Her kazı ile ilginç bilgilere ulaştık. Buranın Anadolu’da zeytinyağı üretiminin entegre olarak yapıldığı ilk merkezlerden biri olduğunu öğrendik. Büyük bir tesisin bulunduğunu ve önemli bir tarihin yattığını, zeytinin tarih içerisindeki yolculuğunu bize anlatacak bir antik kent olduğunu öğrendik. Bu tarihi mirasın mutlaka Türkiye turizmine kazandırılması, Antalya’ya bir değer olarak armağan edilmesi için de gerekli çalışmaları yürüttük ve yürütmeye devam ediyoruz.”

Kentte zeytinyağı müzesi oluşturulacak
Bölgeyi klasik bir ören yerinin ötesinde 2 bin 200 yıllık zaman koridoru olarak düşündüklerini ve bu yönde çalışma yaptıklarını dile getiren Tütüncü, yaklaşık 4 yıldır süren çalışmanın neticesinde ilk etabın bittiğini, gezi rotaları oluşturularak bölgenin ziyaretçilere açıldığını kaydetti. Bölgede restorasyon ve renovasyon (koruma amaçlı yenileme) çalışmalarının yürütüldüğünü belirten Tütüncü, şunları söyledi: “Burayı arkeoparka dönüştürmeyi planlıyoruz. Gelenler evleri, hamamları, kiliseleri, sarnıçları, mezarları, zeytinyağı işlikleri ve Arete Kulesi ile ayakta duran antik kenti görecekler. Ayrıca bölgede zeytinyağı üretiminin yolculuğunun anlatıldığı tanıtım merkezleri yapacağız. Bunun dışında Türkiye’nin en büyük, en kapsamlı, en nitelikli zeytinyağı müzesini Antalya’ya kazandırma gibi bir hedefimiz var.

Özel bir müze hayal ediyoruz, inşallah bunu da gerçekleştireceğiz. Antik kent zeytinyağının Ege’den önce Akdeniz’de var olduğunu gösteriyor, zeytinyağının bu kadar köklü tarihini anlatacağız.” Antik kentin keşfinden sonra zeytin ve zeytinyağı hakkında da araştırmalar yaptıklarını dile getiren Tütüncü, zeytinyağının ilk etapta bir gıda maddesi olarak değil, kandilleri aydınlatmak için yakıt olarak kullanıldığını ifade etti.
“100’den fazla zeytinyağı işliği var”

Lyroboton Kome Antik Kenti Kazı Bilimsel Danışmanı Prof. Dr. Nevzat Çevik de alanda yaptıkları kazı çalışmalarında bölgenin hikayesine ilişkin önemli bilgilere ulaştıklarını söyledi. Antik kentin hikayesinin ‘Arete’ isimli bir kadın ile başladığını anlatan Çevik, şu bilgileri verdi: “Arete hanım, güçlü bir kadın, bu şehrin de varlık sebebi. Şehrin kurgusunda, özellikle zeytinyağı vakfının kuruluşunda, yaşatılmasında önemli rolü bulunuyor. Arete Kulesi’ni yaptırıp İmparator Domitian’a ve Perge Artemisi’ne adamış ve zeytinyağı yerleşiminin organizasyonunu başarmış ve en önemlisi zeytin vakfı kurarak üretimi kurumsallaştırmıştır. Vakıf ve üretim köyü sahipliği ve kontrolü Arete ile başlayıp kızı Kille ve sonrasındaki nesillerle devam etmiştir. Bölgede kadın egemenliğini görüyoruz.” Prof. Dr. Çevik, antik kentte yüzden fazla zeytinyağı işliği, Roma dönemi hamamı ve Bizans dönemi 5 kilise, sivil konutlar, Arete Kulesi kalıntıları bulunduğunu belirtti. Kalıntıların çok geniş bir alana yayıldığını ifade eden Çevik, çok sayıda zeytinyağı işliğinin bulunmasının bölgenin önemli bir zeytinyağı üretim merkezi olduğunu gösterdiğine işaret etti. Çevik, “Kazılarda ortaya çıkan eserler, mezarlar, mimari yapılar bizim önemli bir yerleşim alanında bulunduğumuzu gösteriyor. Burası yüzyıllardır duruyordu ama kimsenin haberi yoktu.” dedi. Kaynak: (AA)

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Yeni fosiller, insan atalarının Afrika’da değil, Avrupa’da geliştiğini gösteriyor

Published

on

Araştırmacılar eski bir Avrupa maymununun çene kemiği kalıntılarından yola çıkarak insanın atası olduğunu öne sürüyorlar. 90’larda Yunanistan’ın Nikiti kentinde 8 milyon yıllık bir maymun çene kemiği keşfedildi. Araştırmacılar bu bilinmeyen türün, insanların en eski atalarından olduğunu iddia etmekte. Bu buluntular evrime olan bakış açımızı değiştirebilir. Homo sapiens, 200.000 yıldır dünya üzerinde varlığını sürdürmektedir (+-10.000 yıl). Bu zamanın çoğu tarih öncesinin bulanıklığında kamufle olmuş durumda. Bildiklerimizin hemen hepsi fosil kayıtlarının evrim teorisi ilkeleri ile deşifre edilerek bir araya getirilmesinden oluşmakta. Yine de yeni keşifler bildiklerimizi değiştirmeye, bilim insanlarını daha önce düşünmedikleri sonuçlara yönlendirmeye devam etmekte. İşte bu 8 milyon yıllık yeni keşif tam olarak bunu yapmış olabilir. Araştırmacılar yakın zamanda çok eski bir Avrupa maymununa ait kalıntılardan alt ve üst çene kemiklerini incelediler. Araştırmalar insanlığın atalarının Afrika’ya göç etmeden önce Avrupa’da ortaya çıkmış olabileceğini göstermekte. Darwin zamanından bu yana fikir birliği içinde olan bilim insanlarını alt üst edebilecek potansiyele sahip yeni bir bilgi.

İNSANLIĞIN SOYUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK

Doğa tarihi sanatçısı Benjamin WaterhouseHawkins tarafından çizilen, Thomas Huxley’nin İnsanın Doğadaki Yerine ilişkin bulgularının (1863) kapak çizimi. (Fotoğraf: WikimediaCommons)

New Scientist’in haberine göre, Yunanistan’ın kuzeyindeki Nikiti bölgesinde 1990’larda 8-9 milyon yıllık bir primat çene kemikleri bulundu. Bilim insanları ilk başlarda soyu tükenmiş Avrasya maymunlarından biri olan Ouranopithecus’un bir üyesine ait kalıntılar olduğunu düşündü.

Toronto Üniversitesinde Antropolog olan DevidBegun ve ekibi bu kalıntıları kısa bir süre önce yeniden mercek altına aldı ve baştaki tanımlamanın yanlış olduğunu iddia ettiler. Fosilin hominin (Hominini, homo cinsi ile pan cinsinin iki türünü, onların atalarını ve ortak atalarının nesli tükenmiş olan soylarını ihtiva eden homininae alt familyasının bir oymağı) benzeri kaninlere ve premolar soylara dayanarak, maymunlardan önce yaşamış bilinmeyen bir proto-hominine ait olduğunu belirttiler.

Araştırmacılar bu proto-homininlerin, aynı araştırma grubunun 2017 yılında geçici bir isimlendirme ile erken bir hominin olarak tanımladıkları bir başka Avrupa büyük maymunu olan Graecopithecus’un evrimsel olarak ortak ataları olduğunu varsaymakta. Greacopitheus, 7,2 milyon yıl önce güney doğu Avrupa’da yaşamıştır. Eğer öngörü doğru ise bu homininler 7 milyon yıl önce Avrupa’daki evrimsel gelişimlerini tamamladıktan sonra Afrikaya göç etmiş olmalılar.

Begun, Güneydoğu Avrupa’nın bir zamanlar zürafa ve gergedan gibi hayvanların ataları tarafından işgal edildiklerine işaret ediyor. New Scientist’e yaptığı açıklamada, “Bugün afrikada gördüğümüz hayvanların çoğunun güney doğu Avrupa bölgesindeki hayvan türleri olduğu konusunda oldukça eminiz. Antiloplar ve Zürafa’lar 7 milyon yıl önce afrikaya girebildiyse, maymunlar neden giremesin?” dedi. Kısa bir süre önce ise Amerikan Fiziksel Antropologlar Derneği’nin konferansında bu bulguları genel hatlarıyla açıkladı.

Begun’un daha önce benzeri fikirler öne sürdüğünü belirtmekte fayda var. 2002 yılında İnsan Evrimi dergisi için yazdığı yazıda, Stuttgart Doğal Tarih Müzesi’nden Begun ve ElmarHeizmann, Almanya’da bulunan ve yaşayan tüm büyük maymunların insanların atası olabileceğini savundukları büyük bir maymun fosili hakkında fikir alışverişinde bulundular. “20 yıl önce Almanya’da bulunan bu örnek yaklaşık 16,5 milyon yaşında ve Doğu Afrika’daki benzer türlerden yaklaşık 1,5 milyon yıl daha eski” dedi. “Bu büyük maymun ve insan soylarının ilk olarak Afrika’da değil, Avrasya’da ortaya çıktığının bir göstergesidir.”

AFRİKA’NIN DIŞINA GÖÇ

İnsanın soyları için, Charles Darwin homininlerin Afrika’dan düştüğünü önermişti. O zaman incelenebilen fosillerin az olduğunu göz önüne alacak olursak Darwin’in hipotezinin hala önde gelmesi, onun ne kadar ileri görüşlü olduğunun kanıtıdır. Darwin’in zamanından beridir birçok fosil ortaya çıkarıldı ve genetik çalışmalarla yeni kanıtlar keşfedildi. Dolayısıyla Afrika’yı soy alan hikâye, 1871 yılından bu yana birden çok güncelleme ve revizyondan geçti. Bugün ise iki teoriye ayrılmış bulunmakta, bunlardan birincisi “Afrika teorisi” bir diğeri ise “çok bölgesel” teori.
Afrika teorisi, insanlığın ortaya çıkış noktasının Afrika olduğunu öne sürüyor yani diğer bir deyişle Homo saphiens bu kıtada gelişti. Tarih öncesi dönemde atalarımız Afrika’dan Avrasya’ya göç etmiş ve Neandertaller gibi Homo cinsinin diğer alt türleri de burada evrimleşmiştir. Bu teori bilim insanları arasındaki en yaygın teoridir çünkü mevcut kanıtlar bunu en iyi şekilde desteklemektedir. Fakat yeni gelişmeler ve bulguların ardından yeni tartışmalar yolda gibi gözükmektedir.

Çok bölgesel teori ise insanların çeşitli bölgelerde paralel zaman zarflarında geliştiği yönündedir. Bu teoriye göre hominin erectus homininleri Avrasya ve belki de Avustralya’ya yerleşmek için Afrika’yı terk etti. Bu farklı popülasyonlar, gen akışına yardımcı olan bir dollop sayesinde modern insana evrimleşti. Tabi ki daha farklı modeller ve daha farklı tartışmalar da söz konusu. Örneğin, Afrika Homo erectus fosillerinin Asya’lılar ile mi düşünüleceği veya farklı bir alt tür olan Homo ergaster olarak etiketlenmesinin gerekip gerekmediği konusunda tartışma söz konusu. Afrika dışı modelin savunucuları, Afrikalı olmayan insanların Afrika’dan gelen tek bir göçten mi, yoksa en fazla 2 büyük göçün ardından gelen en büyük göç dalgasından mı kaynaklandığından emin değiller.
Antropologların tümü Begun ve ekibinin vardığı sonuçlarla aynı fikirde değildir. New Scientist’de belirtildiği gibi, Nikiti maymununun homininlerle hiç alakası yok. Benzer özellikleri eş zamanlı olarak gelişmiş olabilir. Benzer yiyecekleri yiyerek veya dişlerini erken homininlerle aynı şekilde çiğneyerek geliştirmiş olabilirler. Sonuç olarak, Nikiti maymunu tek başına, çok güvenilir bir fosil kaydı ve DNA kanıtı ile desteklenen Afrika dışı teorileri güçlendirmek için yeterli kanıtı sunmuyor. Ancak, Begun’un hipotezine daha fazla güvenebilmek ve insanlığın evrimi hakkında henüz akıllara gelmemiş soruları tartışmaya yol açabilmek için başka çalışmalarla desteklenebilir.

Editör / Yazar: Erkan GÜL

KAYNAK :https://bigthink.com/surprising-science/evolution-europe?rebelltitem=4#rebelltitem4

Continue Reading

Arkeoloji

Genetik Analizler Stonehenge ‘i Asıl Kimin Yaptığını Ortaya Çıkardı

Published

on

Torunları Stonehenge’i inşa eden Erken Neolitik Britanya halkı, düşündüğünüz kişiler olamayabilir. Yaklaşık 6.000 yıl önce, Akdeniz’de dolaşan Ege kıyılarından bir çiftçi dalgası, günümüz Türkiye’sinde biraz dolaşıp daha sonra Avrupa boyunca dolaşıp daha sonra da İngiltere adasına doğru(tarımı orada da geliştireceklerdir) yol aldılar. Birkaç yüzyıl içinde, “yerli” avcı-toplayıcı nüfusun yerine geçtiler. Nature: Ecology & Evolution dergisinde yer alan yeni bir çalışmaya göre, İngiltere’de yaşayan ve altı tanesi Mezolitik avcı-toplayıcı olan(11,600-6,000 yıl öncesine ait), ve 47 Neolitik çiftçi (6.000 ila 4.500 yıl önce bulunan) insanların ve8500 BCE ile 2500 BCE arasında yaşayan onlarca insanın eski DNA’ sı analiz edildi. Bu iskeletlerden biri, İngiltere’de bulunan en eski ve neredeyse tam insan iskeleti olan CheddarMan’i içeriyordu. Genetik kanıtlar, İngiltere’deki avcı-toplayıcı nüfusun çoğunun yerini, genetik yapısını bugün İspanya ve Portekiz’deki nüfusla eşleştiren, Ege kıyılarında yaşayan ataları olançiftçilerden aldığını gösteriyor.

En önemlisi, sadece Britanya üzerinde genetik bir iz bırakmadılar, ayrıca yanlarında bütün medeniyeti değiştiren tarım sanatını getirdiler, bunun yanı sıra yeni cenaze törenleri, seramik ve anıt inşası gibi diğer önemli kültürel uygulamaları da getirdiler. Tarım ilk olarak İngiltere’de yaklaşık 6.000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Ondan öncesinde insanlar avlanarak, balık tutarak ve toplayıcılıkla kendilerini beslediler.

“Çiftçiliğe geçiş, insanın evriminde en önemli teknolojik yeniliklerden biridir… 100 yıldan uzun bir süredir arkeologlar, göçmen kıta çiftçileri tarafından İngiltere’ye getirildiğiya da yerel avcı-toplayıcılar tarafından kendiliğinden bulunduğu konusunda tartışılıyor.” UniversityCollegeLondon’da Genetik, Evrim ve Çevre Profesörü yazar Mark Thomasbir basın açıklamasında açıklıyor.

“Çalışmamız, göçmen çiftçilerin tarımı İngiltere’ye getirdiği ve yerli avcı-toplayıcı toplulukların yerini aldığı görüşünü kuvvetle destekliyor.”

Diğer Avrupalı avcıların çoğu gibi, Mezolitik İngilizlerin de koyu tenleri ve mavi gözleri vardı. Bu genler Ege çiftçilerinin gelişinden hemen sonra yok oldu ve yerli nüfusun nispeten düşük nüfuslu olduğunu ve yeni gelenlerin topluluk içinde hızla karıştığı teorisini öne sürdü. Kıtadaki çiftçi popülasyonları da kendi uzun ve dikenli genetik miraslarına sahipti. Türkiye’den başladıkları yolculuklarında, günümüzün Almanya’sına, hem Akdeniz’e hem de Ren-Tuna ya doğru genişlediler, yol boyunca fikirleri ve genleri detopladılar.

Bu çalışma herhangi bir şeyi kanıtlıyorsa o da şudur, Avrupa ve ötesindeki göç ve genetik miras tarihinin düşündüğümüzden daha iç içe geçmiş ve karmaşık olduğunu gösteriyor.

Editör / Yazar: Uzay TEMEL

Kaynak: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/stonehenge-was-built-by-descedents-of-immigrants-genetic-analysis-reveals/

Continue Reading

Arkeoloji

Harika Keşif: Tarihin En Eski Müşteri Şikayeti Bulundu

Published

on

İnsan ırkının binlerce yıl boyunca nasıl değiştiği hakkında söylenecek çok şey var, ancak tarih boyunca daima kararlı olduğumuz bir şey var: şikayet etmek. Tarihte bilinen en eski şikayet antik Mezopotamya’dan gelen çivi yazısı tablette bulunuyor. MÖ 1750 yıllarına kadar uzanan arkeolojik eser, günümüzde Irak’ta olan etkileyici Ziggurat’ı ile ünlü Ur antik kentinde bulundu. ( Ziggurat, Antik Mezopotamya vadisinde ve İran’da terası bulunan piramitlere benzeyen tapınak kulesidir. Zigguratlar eski Mezopotamya’da Sümerlerde, Babillerde ve Asurlarda bir çeşit tapınaktır.) Tablet, Nanni adlı bir adamdan Ea-nasir olarak bilinen bir tedarikçiye şikayet mesajıdır. Aslında, mektupta çok sayıda şikayet var. Ea-nasir isimli adam maden toplamak için çıktığı İran/Pers körfezi seyahatinde yanlış türde bir bakıra ulaştı. Yanlış teslimat yapıldı diğer teslimattaki gecikmelerden de sorumluydu. Hepsinin üstesinden gelmek için, Nanni’nin teslimatı toplamak için gönderdiği görevlilere kaba davrandı. Tanıdık geliyor mu size?

‘’Beni ne için istiyorsun, benim gibi birine nasıl bu kadar hor davranıyorsun?’’ Nanni, seçkin Asurlu LeoOppenheim’in Mezopotamya’daki Mektuplarından bir mektubun çevirisini istedi.

‘’Teslimatı benim paramla toplayabilmemiz için ulaklar gönderdim ama onları bana birkaç kez eli boş geri gönderdin, bunu düşman toprakları aracılığıyla küçümseyerek yaptın ve bana saygısızlık ettin.’’ (Henüz bitmedi.)

“Bana bu şekilde davranan Telmun ile ticaret yapan tüccarlar arasında kimse var mı? Habercime tek başına saygısızlık ettin! ”

Eski tablet, British Museum’un daimi koleksiyonunun bir parçası ama sergilenmiyor. Tabletin dili, bilinen en eski Semitik dili olan Akad dili (İbranice, Arapça ve Aramice de dahil olmak üzere Orta Doğu’dan gelen diller) ve Sümer dilini yazmak için kullanılan çivi yazısı dilidir. Tablet çok büyük değil, 11.6 x 5 santimetre (4.6 x 2 inç) olarak ölçülmüş. “Bana o bakır için nasıl davrandın? Paramı benden düşman bölgesinde aldın; şimdi tamamen bana geri paramı ödemek size kalmış ”dedi.

Bütün bunlardan sonra, Nanni’nin Ea-nasir ile alışveriş yapmaktan başka bir seçeneğinin olmadığını düşünüyoruz. Mektubu şu şekilde tamamladı: “Bundan böyle sizden kaliteli olmayan hiçbir bakırı kabul etmiyorum. Bundan böyle kendi bahçemde bireysel olarak külçeleri seçip alacağım. Ve size karşı reddetme hakkımı kullanacağım çünkü bana saygısızlık ettiniz.’’

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: https://www.iflscience.com/editors-blog/this-is-the-oldest-customer-complaint-in-history-and-its-great

Continue Reading

Öne Çıkanlar