fbpx
Connect with us

Arkeoloji

Antik Mısır’dan bir papirüs deşifre edildi, sihirli bir aşk büyüsü ortaya çıktı

Published

on

İki kuş benzeri yaratığın görüntüsü ile dekore edilmiş bir Antik Mısır papirüsü deşifre edildi. Bir sihirbaz tarafından kullanılan el kitabı gibi göründüğü belirtilen papirüsün, aşkla ilgili bir büyüyü içerdiği tahmin ediliyor. Bir Antik Mısır papirüsü deşifre edildi ve sihirli bir aşk büyüsü ortaya çıktı. İki kuş benzeri yaratık ve muhtemelen onları birbirine bağlayan bir penis resmi bulunan papirüs, Avustralya’nın Sidney kentindeki Macquarie Üniversitesi’nde ortaya çıktı. Ancak oraya nasıl ulaştığı bir sır. Üniversitenin, papirüsü kimin sattığını veya bağışta bulunduğunu gösteren bir kaydı da yok.

En çarpıcı özelliği üzerindeki resim

Söz konusu papirüsün, Hıristiyanlığın Mısır’da yaygın olarak uygulandığı bir döneme, yani yaklaşık 1.300 yıl öncesine ait olduğu tahmin ediliyor. Habere göre, papirüs üzerinde yapılan araştırmanın yazarı Korshi Dosoo, “Papirüsün en çarpıcı özelliği üzerindeki resmi” diyor.

Resimde, soldaki kanatlı yaratık, gagasını sağdakinin açık gagasına sokuyormuş gibi görünüyor. Sağdakinin kafasında bir çivi var gibi görünüyor. Bir kişinin uzanmış kolları ise yaratıkları kuşatıyor. Her iki yaratık, zincir, bağ veya bir penis olabilecek bir şey ile bağlantılı. Sağdaki yaratık iki kulağa (ya da boynuza) sahip ve her iki yaratığın da bedenlerinin önünde tüy ya da pula benzeyen şeyleri var. İki yaratık arasındaki küçük farkların, cinsiyet farklılaşmasını göstermek için bir girişim olabileceğini belirten Dosoo, sağdaki yaratığın dişi, soldakinin ise erkek olabileceğini söylüyor.

Bir sihirbaz tarafından kullanılan el kitabı gibi

Papirüs, büyük bir metnin bir sayfası, muhtemelen bir sihirbaz tarafından kullanılan bir el kitabı gibi görünüyor. Dosoo, “Bir gözlemci bakış açısından, resmin büyünün performatif yönünü geliştirmiş olabileceğini söyleyebiliriz. Müşteri tuhaf çizimleri, ritüelin yarattığı genel atmosfere ve izlenime etkileyici bir ek olarak bulabilir” diyor. Metin, büyünün tam olarak ne için kullanıldığını belirlemeyi zorlaştırıyor, ancak Dosoo, aşkla ilgili olabileceğine inandığını, belki de aşk üçgeni gibi karmaşık bir durumun söz konusu olduğu durumlarda ya da bir erkeğin evlenemediği bir kadına olan aşkıyla ilgili olabileceğini söylüyor. “Mısır’da bulunan aşk büyülerinden söz eden Hıristiyan metinleri, çoğu zaman sorunun kadının erkeğe merhamet etmemesi değil, ona erişimi olmaması anlamına geldiğini, çünkü ailesi tarafından korunan ve gözlerden uzak tutulan genç bir bekar kız olduğunu ima eder.”

Kıpti dilinde yazılmış

Resmin etrafını süsleyen büyü, Yunan alfabesini kullanan bir Mısır dili olan Kıpti dilinde yazılmış. Büyü metninin sadece parçaları yıllar içinde günümüze ulaşabilmiş. “Seni çağırıyorum… İsrail’in tanrısı Mesih…” deniliyor ve büyünün bir sonraki kısmı “yok olacaksın” sözlerini ve “Adem’in her çocuğunu…” sözlerini barındırıyor. Adem bazı dinlere göre Dünya üzerinde yaşayan ilk erkekti ve Cennet Bahçesi’nde Havva ile birlikte yaşamıştı. Daha sonra tanrı tarafından buradan atıldılar. Parçalanmış metin ayrıca İbranice İncil’e göre Kral Davud’a ihanet eden Ahitophel’den bahsediyor.

Kaynak: http://cairoscene.com/Buzz/Ancient-Egyptian-Mystery-Papyrus-Deciphered-to-Reveal-a-Magical-Love-Spell

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Muhtemelen Daha Önce Duymadığınız 10 Eski Uygarlık

Published

on

“Medeniyet” kelimesi yorumlara açıktır, ancak arkeologlar genellikle eski medeniyetleri “toplumları yüksek düzeyde kültürel ve teknolojik gelişime sahip” olarak tanımlamaktadır.Örneğin, Avustralya’nın Aborjin halkının genel olarak dünyadaki en eski kültürü olduğuna inanılıyor olsa da, göçebe hayatın alışkanlıkları ve altyapı eksikliği genellikle uygarlık olarak sayılmadıkları anlamına geliyor.Bu tartışmaya çok açık. Çoğu insan eski Mısırlılar , Aztekler ve İnkalar’ı duymuştur. Ancak, çok iyi tanınmamış, ancak insanların boş bakışlarını geride bırakarak daha eski ve çok farklı bir yaşam biçimine dönüşen birçok eski medeniyet var. İşte bunlardan sadece birkaçı.😊

10. Indus Vadisi Uygarlığı (M.Ö 3300–1300): İndus Vadisi Uygarlığı, günümüzün Pakistan, Afganistan ve Hindistan’ın bazı bölümlerini içine alan İndus Nehri yakınlarındaki düzlüklere yayılan bir bölgede bulunuyordu. Arkeologlar, tüm şehirlerin yanı sıra tarım topluluklarına dair kanıtlar keşfetti. Kazılan iki önemli şehir Mohenjo-Daro ve Harappa. Evlerin birçoğunun sofistike bir yer altı drenaj sistemi ile birlikte kendi kuyularına ve banyolarına sahip olduklarını buldular. Sümerce’de bulunan belgeler, bu alanlarda meydana gelen ticari, dini ve sanatsal olayları kaydetti ve “egzotik ürünleri” tarif etti. İndus Vadisi halkının bir yazı sistemi vardı, ancak bugüne kadar çanak çömlek ve bakır tabletlerde bulunan yazı örneklerini deşifre etme girişimleri başarısız oldu.

İndus Vadisi’nin kendi başına bir medeniyet olup olmadığı veya daha büyük bir krallığın parçası olup olmadığı henüz belli değil. Eğer daha büyük bir krallığın parçası olsaydı, bunu gösteren eserlerin bulunmuş olması muhtemel olurdu – örneğin bilinen kralların heykelleri, ya da savaş tasvirleri, ancak bugüne kadar, böyle bir makale bulunamamıştır. İndus Nehri halkının kendi dili ve yaşam tarzı ile izole edilmiş bir uygarlık olması tamamen mümkün görülüyor. Keşfedilen birçok yapıdan biri, Mohenjo Daro’ daki, 83 metrekareyi (897 ft2) ölçen Büyük Hamam, ritüel banyo yapmak için kullanıldığına inanılıyor.Medeniyetin gerilemesinin nedeni belirsizdir. Tarihçiler, nehrin kuruması veya alternatif olarak sel, Mezopotamya ile ticaret zorluğu veya bilinmeyen bir düşman tarafından istila edilmesi dahil olmak üzere bir dizi teori geliştirdiler.

9. Aksum Krallığı (M.S 100–940)

Aksum, şimdi Kuzey Etiyopya’da olan bir krallıktı. Bir güç ve etki topluluğuydu ve batısında Sahra’nın kenarından doğuda Arap çölüne kadar uzanıyordu. Aksumites, kendi yazı senaryosunu Ge’ez geliştirdi ve Doğu Akdeniz’deki diğer ülkelerle ticaret yaptı. Persli bir yazar tarafından dünyadaki en büyük dört güçten biri olarak tanımlandı. Buna rağmen, bugün Aksum hakkında nispeten az şey biliniyor ve genellikle “kaybedilmiş” bir uygarlık olarak görülüyor. Toplumun krallar ve asillerden oluşan bir hiyerarşiye dayanan düzenli bir toplum olduğuna inanılmaktadır. MS dördüncü yüzyılda Aksum, Ortodoks Hristiyanlığı’nı benimsedi. Kral, daha sonraları Aksum Piskoposu yapılan eski bir Suriye mahkum tarafından dönüştürülmüştü. Aksum, Sheba Kraliçesinin doğum yeri ve Ahit Sandığı’nın evi olarak kabul edildi. Geminin, Sheba Kraliçesi ve Kral Süleyman’ın oğlu Menelik I tarafından alındığı ve yerel bir kilisede bulunduğu yere getirildiği söylenir. (Kimsenin görmesine izin verilmez, kim bilir?)😊

8. Konar Sandal (M.Ö 4500–3000)

Konar Sandal, İran’ın güneyindeki bir şehir olan Jiroft’ta yer almaktadır. 2002 yılında, dünyadaki türünün en büyük ve en eskilerinden biri olan ziggurat (teraslı bir tapınak kompleksi) keşfedildi. Bugüne kadar, Konar Sandal’da iki höyük kazılmış ve buluntular çok kalın duvarlara sahip iki katlı büyük bir bina içerdiğini ve bu da bir tür tahkimat oluşturduklarını göstermektedir.(Yani, bir yeri düşman saldırısına karşı koyabilecek duruma getirmek için yapılan hendek, siper, haberleşme gibi savunma tesisleri yapmışlar.) Ziggurat’ın keşfi, ritüel ve inanca dayalı yapılandırılmış bir medeniyet olduğunu kuvvetle gösteriyor. MÖ 2200 yıllarına kadar geldiğine inanılıyor ve muhtemelen Sümerce metinlerinde anlatılan ancak nerede oldukları keşfedilmemiş olan bir Bronz Çağı krallığı olan Aratta tarafından yaptırıldığı düşünülüyor. Arkeolojik kazı şefi, bölgeyi “kendi mimarisi ve diliyle bağımsız, otokton Bronz Çağı uygarlığı” olarak nitelendirdi. Site yağma ve yetkisiz kazılara maruz kalmıştır ve kaç tane hazinenin kaybolduğu bilinmemektedir. Buna rağmen, medeniyetin dünyadaki en eski yazılı dilin kanıtlarını sağlayabileceği düşünülmektedir. Çalışmalar devam etmekte ve site dini, evsel, tarımsal ve endüstriyel konutların kanıtlarını içerdiğinden, daha hala bulunabileceği umulmaktadır.

7. Şanlıurfa, Türkiye

Günümüz Türkiye’sinde, aslında Urfa olarak adlandırılan Şanlıurfa, çok dinli ve kültürlü bir tarihe sahiptir ve birçok din, bölgeye yakın olduğunu iddia etmektedir. Hz. İbrahim’in doğum yeri olduğu söylenen mağara gibi ilginç arkeolojik özelliklere sahiptir. Suriye kültürünün önemli bir merkezi olarak kabul edildi. Şanlıurfa’nın çok yakınında yer alan Göbeklitepe, megalitik oyulmuş taşların bilinen metal aletlerin icat edilmesinden önce ve Stonehenge’nin ortaya çıkmasından 6.000 yıl önce kesildiği ve düzenlendiği Göbeklitepe’dir. Göbeklitepe, dünyanın en eski tapınağının yeri olabilir.

5 metre (16 ft) yüksekliğe kadar olan taşlar, daireler halinde düzenlenmiştir ve her biri 7 ila 10 ton ağırlığındadır. En büyük daire 20 metre (65 ft) çapındadır ve bazı taşlar tilki, aslan, akrep ve akbaba gibi yaratıkların görüntüleri ile oyulmuştur.İnsanların Urfa’dan Göbeklitepe Tapınağı’na dini törenler için seyahat ettikleri düşünülse de, bugüne dek bunun ne işe yaradığını gösteren hiçbir kanıt bulunamamıştır. Alandaki araştırmalar, benzer 16 dairenin olabileceğini göstermektedir. Ne yazık ki, 2018’de, yetersiz koruma çalışmaları üzerine beton dökülürken sahanın bazı bölümlerine zarar verdi.

6. Vinca Uygarlığı (M.Ö 5000–3500)

Vinca Medeniyeti (Tuna Vadisi Medeniyeti), birçoğunun çanak çömlekle oyulmuş olduğu yaklaşık 700 karakterle, dünyanın en eski yazma sistemlerinden biri olduğuna inandıkları şey ile övünmektedir. Dil tercüme edilmese de, harflerin yanı sıra bir sayı biçimi içermesinin bir dil olduğunu düşünenler tarafından da inanılmaktadır. Gelişmiş tarım sistemi, burayı bildiğimiz en gelişmiş Neolitik kültürlerden biri yaptı. Vinca Medeniyetinin kanıtı, Tuna Nehri kıyılarında bulunmuş ve Mezopotamya ve Mısır’ın büyük medeniyetlerinden çok daha önce var olduğu düşünülmektedir.İlk arkeolojik kanıt 1908 yılında Belgrad yakınlarındaki BeloBrdo Tepesi’nde keşfedildi. Yerleşimlerin terk edilmeden önce 1000 yıldan fazla sürdüğü düşünülüyor. Her yerleşim bir kaç bin kişiyi sudan ve sazdan kilden yapılmış evlerde barındırıyordu. Hayvanlar tuttu, mahsul yetiştirdiler ve tahıl ekimi için bile bir çeşit pulluk vardı. Avrupa’daki genel kullanımlarından yaklaşık 1000 yıl önce, bakır mutfak eşyaları kanıtı da bulunmuştur. Varna yakınlarındaki bir nekropolde “Varna Altın Hazinesi” keşfedildi. Yaklaşık 6.500 yaşları arasında olan, muhtemelen dünyadaki en eski altın dükkanı. VincaMedeniyeti’nin neden ortadan kaybolduğu bilinmemektedir, ancak yaptıklarında, bilgilerini ve yeniliklerini de yanlarına almış gibi görünmektedir.

5. Aryan Krallığı (M.Ö 1500)

M.Ö. 1500 civarında, muhtemelen İndus Vadisi Medeniyeti’nin kalıntıları da dahil olmak üzere büyük bir göçebe grubu Hindistan’a taşındı. Bu kitlesel göçün doğal bir felaketten kaçmanın sonucu mu, yoksa aslında bir istila mı olduğu belli değil. Sebep ne olursa olsun, Hindistan Yarımadası’nda yeni bir medeniyet doğdu. Aryan dili gelişti ve yeni yerleşimciler tarımı geliştirdi. Aryan uygarlığı M.Ö. 1000 yıllarında yaygın olarak kurulmuştur. (“Aryan” adının Sanskritçe arya kelimesinden geldiğine dikkat edin.) Bugün, bu medeniyetin çok az tarihi bir kaydı var, ancak savaş hikayeleri ve diğer çatışmalarla birlikte Veda’da (dini metinlerin bir koleksiyonu) bahsedilmesine rağmen. Ancak, bu metinlerin ne kadar doğru olduğunu bilmenin bir yolu yoktur. Arkeolojik araştırmalar devam etse de, dönemin kalan az sayıda eseri var.

4. Mehrgarh (M.Ö 7000)

1974’te Pakistan’da Mehrgarh’da kazılar başladı, ancak hükümetin çıkarları, toprağın aşınması ve sitenin kronik yağmalanması, Mehrgarh’ı nispeten gizli bir medeniyet olarak bıraktı. Ek olarak, devam eden aşiret davaları ve kazıcılar için gevşek güvenlik nedeniyle arkeolojik kazılar daha da zorlaştırılmıştır. Bu utanç verici çünkü Mehrgarh dünyanın en eski uygarlıklarından biri. Bu eserler, farklı bölgelerle kurulan ticari bağlarla son derece gelişmiş bir toplumu göstermektedir. Aynı bölgedeki İndus Vadisi Uygarlığı’ndan binlerce yıl önce, M.Ö. 7000 civarında var olduğuna inanılıyor. Mehrgarh’ın 25.000 civarında bir nüfusa sahip olduğu düşünülmekte ve diş ameliyatı endikasyonları da dahil olmak üzere günlük yaşamın kanıtları halen keşfedilmektedir. Kalıntıların birçoğu, toprağın derinliklerine gömülmüş ve onları ortaya çıkarmak, zorluk olarak poz veriyor. Şu ana kadar kazılan kalıntılar çamur tuğlalarından yapılmış iyi korunmuş bir bina kompleksi ve hatta resmi bir mezarlık içermektedir.

3. Ninova (M.Ö 6000-612)

Nineveh (Irak’ta günümüz Musul’u), en eski ve en büyük medeniyetlerden birinin yeriydi. İlk şehir, ilk İştar ( İştar, Akad mitolojisinde bir tanrıçadır ) tapınağının yıkımı da dahil olmak üzere bir dizi depremde hasar gördü, ancak şehir büyümeye devam etti. Kral Sennacherib (M.Ö. 704-681) Nineveh’i Asur İmparatorluğu’nun başkenti haline getirerek, şehir etrafında 15 kapılı büyük bir duvar, parklar, su kemerleri, kanallar ve mütevazı bir adam olduğu için 80 odalı bir saray inşa etti. “Rakipsiz bir saray” diye duyurdu. Bazı bilginler Babil’in ünlü Asma Bahçelerinin aslında Nineveh’de bulunduğuna ve kral tarafından görev yeri olarak belirlendiğine inanıyor. 30.000’den fazla yazıtlı kil tablet içeren bir kütüphane inşa edildi. Alimler ve yazarlar şehre akın etti ve sanatın, bilimlerin ve mimarlığın gelişiminin merkezi haline geldi.

Sitede bulunan en sıradışı tabletlerden biri, tüm dünyayı boğan büyük bir sele ve bir tekne inşa ederek hayatta kalan ve kuru toprak arayışı içinde bir güvercin salıveren bir adamın hikayesini anlattı. Nuh’un Gemisi hikayesinin bu versiyonu, İbranice İncil’e dahil edilmeden 1000 yıl önce, M.Ö. 1800’de yazılmış epik bir şiirin parçasıydı. Nineveh’in kütüphanesinin içeriğinin çoğu şimdi İngiliz Kütüphanesinin tonozlarında yatıyor. M.Ö. 627’de yapılan bir kraliyet davası, Asur İmparatorluğu’nun dağılmasına neden oldu ve M.Ö. 612’de, Nineveh, bölgeyi bölen, büyük binalara izin veren Persler, Babilliler ve diğerlerinin bir araya getirdiği bir güç tarafından yere yıkıldı.Kalıntılar 1846’da kazılmaya başlandı ve son günlerde yaşanan huzursuzluk nedeniyle ve gasp yüzünden zarar görmesine rağmen, çalışma günümüze kadar devam etti.

2. Nubia

Mısır’ın güneyinde Sudan’da bulunan Nubia, bir zamanlar Mısır’ı yöneten bir medeniyetti. Nubia’nın kendi piramitleri vardı; 223’ün kalıntıları bugün hala görülebilir. Nubian firavunlarının koyu tenleri nedeniyle Kara Hanedan olarak da bilinen Eski Mısır’ın 25. Hanedanı, kültür ve sanata ağırlık vererek, istikrar ve refah dönemiydi. Krallığın kendi yazı dili ve kültürü vardı ve bölge altın bakımından zengindi.Nubia’nın kendi krallık sembollerine sahipti, ancak Firavun Sneferu, Nubia’ya baskın düzenlediğinde ve onu mineral çıkarımı için bir karakol olarak kurduğunda etkisi sona erdi.Bir statü ülkesi olmaktan uzak, firavunun kontrolünde Mısır bölgesi haline geldi. Nubian halkı, medeniyetlerinin arkeolojik kanıtları kalmasına rağmen, Mısır nüfusuna büyük oranda özümleşti.Mısırlılar gibi, zaman zaman kendilerini fazla kilolu olarak tanımlamayı sevseler de, oyulmuş görüntülerini tercih ettiler. Herkesinki kendine tabiiki.

1. Norte Chico Uygarlığı (M.Ö 3500–1800)

Norte Chico Uygarlığı gizemlerden biridir. Bugüne kadar, muhtemelen Amerika’daki bilinen en eski medeniyet olan Peru’daki bu Kolomb öncesi toplum hakkında çok az şey biliniyor. Piramitler dahil devasa yapıların ve karmaşık sulama sistemlerinin kalıntılarının kanıtları bulundu, ancak insanların günlük yaşamlarını nasıl yaşadıklarını gösteren çok az şey var. Bugüne kadar en büyüğü Piramit Belediye Başkanlığı olarak bilinen altı piramit keşfedildi. Daha sonra İnka mimarisi kadar ayrıntılı olmasa da, piramitler hala karmaşık yapılardı. Norte Chico yerleşmeleri günümüz Lima’sının kuzeyinde yer almaktaydı. Norte Chico’nun o zamanlar çanak çömlek yapmayı bilmediği anlaşılan az sayıdaki uygarlıktan biri olması ilginç. Bunun yerine, yemek pişirmede sınırlı kullanımı olan su kabakları kullandıkları düşünülmektedir. Bugüne kadar, eserler üzerinde az sayıda sanat ya da dekorasyon örneği bulundu, ancak bir tanrıya biraz inanç var gibi görünmekle birlikte, inançlarını nasıl aldıklarını söylemek henüz mümkün değil. Yerleşimler M.Ö. 1800 civarında bir zamanlar terk edilmiş, ancak henüz neden terk edildiği henüz belli değil. Savaşa veya çatışmaya karıştıklarına ya da doğal bir felakete maruz kaldıklarına dair hiçbir kanıt yok. Yerleşimler üç ana nehir etrafında toplanmış, bu nedenle uzun süreli bir kuraklığın nüfusun başka yerlerden göç etmesine neden olması muhtemeldir, ancak bu kanıtlanamaz. Öyleyse gizem devam ediyor.

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: http://listverse.com/2019/04/11/10-ancient-civilizations-youve-never-heard-of/

Continue Reading

Arkeoloji

Çocuklarını Kurban eden 10 Uygarlık

Published

on

Küçümseyerek ya tiksinerek de olsa sık sık eski toplumların geleneklerini sorgularız. Eskiden insanların sosyal statülerini korumak ya da yalnızca hayatta kalmak için şiddete başvurdukları bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek. Eski zamanlardan beri insanların bu eğilimi bazı inançlar adına iyi şans, kutsanma isteği ya da bazı doğaüstü güçleri tatmin etme amacıyla suistimal edildi. İşte dini inançları uğruna çocuklarını kurban eden 10 toplum:
10. Babiller: Babil antik dünyanın merkezinde, uygarlıkların doğduğu ilk megalitik yerleşim yeriydi. Babil İmparatorluğu’nun son yıllarında baş tanrıları Marduk, şehir tanrıları Uruk ve Anu için çocuklarını kurban ediyorlardı. Çocuklarını Anu’ya kurban etmek için yıllık ateş festivalleri düzenliyorlardı. Milattan önce 23. Yüzyıldan beri Babil’de insan kurban etme geleneği olduğunu biliyoruz. Babil, milattan önce 331 yılında Büyük İskender tarafından fethedilene kadar güçlü bir uygarlık olmayı sürdürdü. Sonrasındaysa hiçbir zaman eski ihtişamına kavuşamadı.

9. Aztekler

Aztekler dini sebeplerle insan kurban etmeleriyle ünlü bir medeniyetti. Ekim 2017’de arkeologlar yaptıkları keşifte tanrılara kurban edilmek için özellikle silindirik olarak kazılmış ve volkanik taşlarla çevrelenmiş bir çukuru açığa çıkardılar. Tenochtitlan Mexico City’nin merkezinde yer alan antik bir Aztek şehriydi. Keşif de Tenochtitlan’daki Templo Major’un (Ana Tapınak) eteklerinde açığa çıktı. Offerin 176 olarak bilinen bu çocuğun 1400’lerde kurban edildiği düşünülüyor. O dönemlerde Azteklilerde çocuk kurban etme oldukça yaygındı. Offering 176, Savaş Tanrısı Huitzilopochtli’yi yatıştırıp şehirde yaşayanları korumak içi kurban edilmişti.

8. Kenanlılar

Kenan, şimdiki Lübnan, Ürdün, Suriye ve İsrail’i kapsayan bir bölgeydi. İncil’de Kenan halkının tanrıları Molek adına sıkça kurban ayini söyleniyor. Hatta Molek bazı kaynaklarda “Çocuk Kurban Edilen Tanrı” olarak anılıyor. Bu tanrının insanların, özellikle de çocukların, yakılarak kurban edilmesiyle tatmin olduğu söyleniyor. İncil’deyse bu uygulama şu ayetle yasaklanmıştı: Ne çocuklarınızı Molek’e kurban edin ne de Tanrı’yla ters düşün. (Leviticus 18:21)

7. İsrailliler

İncil’de yasaklanmasından önce İsrailliler de sık sık kurban ayinleri yaparlardı. Bazen kendi tanrıları olmayan Baal için bile kurban sundukladı olmuştu. Kings yazıtları gibi bazı yazıtlarda İsraillilerin yanlış tanrılara tapınıp kurban verdikleri de iddia ediliyordu. İncil’e göre Yahudiler çocuklarını kurbanlık birer hayvan gibi kullanıyordu, bazen onları Jehova için bile kurban ettikleri oluyordu. Bazı kesimler bunu kesinlikle inkar etseler dahi yazıtlar son derece net. Yine de Yahudi-Hristiyan anlayışına göre insan kurban etmenin bir tabu ve dini açıdan yasak olduğu bilinmeli.

6. Olmekler

Olmek Uygarlığı Mezoamerika’daki en büyük tarih öncesi oluşumlardan biriydi. Kültürlerinin Kuzey Amerika’nın güneyi üzerinde büyük etkileri vardı. Belize, Costa Rica, El Salvador, Honduras, ve Guatemala bile bundan payını almıştı. Bulunan kanıtlar genellikle Olmeklerin aleyhinde. Insan kurban eden ilk Mezoamerika uygarlığı olarak biliniyorlar ve Amerika’daki diğer uygarlıklardan çok daha eskiler. Milattan önce 300’lü yıllarda Olmekler gizemli bir şekilde tarih sahnesinden silindi. Yağmurlar daha önce orada yaşamış olan insanların kemiklerini yok etti. Geriye yalnızca kültür mirasları kaldı. Yine de elimizde Mezoamerika’daki kurban ayinleriyle ilgili kanıtlar mevcut. Belize’deki Geceyarısı Terorü Mağarası ve El Manati Kutsal Tapınağı dahil bir çok yerde kemik kalıntıları bulundu. Bu uygarlık binlerce çocuğu tanrılara kurban etti. Çoğu kız olan çocuklardan geriye yalnızca kemikleri kaldı.

5. Mayalar

Mayalar Olmeklerden 1500 yıl sonra yaşadı ve onların geleneklerini devam ettirdiler. Arkeologlar Guatemala’daki Ceibal kentinde ilginç bir keşfe imza attı.Çocukları kurban ettikleri bölgeler obsidiyen taşlar gömülüydü. Obsidiyen siyah ve keskin bir taştır. Maya halkı obsidiyenin kutsal olduğuna inanıyordu. Mayalar Tanrıların çocuklarının kanlarıyla güçleneceğine inanıyor ve onları obsidiyenlerle beraber yüz yüze gömüyorlardı.

4. Toltekler

Toltecler diğer kültürlere oranla çok gelişmişti. Toltecler günümüzde Meksika’nın bulunduğu alanda, Azteclerden hemen önce yaşadılar. Milattan sonra 10-12. Yüzyıllarda bölgenin hakimi oldular ve diğer uygarlıklarda olduğu gibi onlarda da çocuk kurban etme geleneği vardı. Tula yakınlarında bulunan toplu mezarlarda 24 çocuğun kemikleri bulundu ve toplu bir kurban ayiniyle Toltecler tarafından tanrılara kurban edildikleri düşünülüyor. 950-1150 arasında kurban edilip gömüldükleri düşünülüyor. Günümüze kıyasla çok daha farklı bir kültürdü.Geçmişte dünyanın ne denli farklı olduğunu ve insanlardaki vahşet eğilimini gözler önüne seren bir kültür…

3. İnkalar

İnkalar insan kurban etme kültürü bakımından tüm Mezoamerika’ dan farklı bir tutum sergileyerek yalnızca çocukları kurban ediyorlardı. Avrupalılar bölgeye geldiklerinde bu gelenek hala devam ediyordu. Tanrıları tatmin etmek için özellikle en sağlıklı ve en güçlü çocuklar seçiliyordu. Kurban edilen kişi ya da o kişinin ailesinden olmak bir onurdu.
Toplumları diğer Mezoamerikanlara oranla oldukça küçüktü, en iyi zamanlarında bile yalnızca 4000 kilometrelik bir alanda yaşıyorlardı. Avrupalı koloniceler bu uygulamaları kaldırmak için çok uğraştılarsa da ayinler gizlice gerçekleşmeye devam etti.

2. Teotihuacanlar

Çoğu Mezoamerikan uygarlık kurban ayinlerini gerçekleştirmek için ürkütücü tapınaklar inşa etmişti. Meksika’daki Ay Piramid, tanrıları tatmin etmek uğruna çocukların kalplerinin parçalandığı bu tapınaklardan biriydi. Çocukların kalıntılarını taşıyan piramit yaklaşık 2000 yaşında. Gariptir ki Teotihuacanlar bu tapınak dışında arkalarında kültürlerine dair ne hiyeroglif ne de bir resim bırakmışlardı. Diğer Mezoamerikanlar gibi Teotihuacanların tarih sahnesine neden ve nasıl çıktığını bilmiyoruz. Yıllar sonra Aztecler Teotihuacan’ı Tanrılar Şehri diye andılar. Yerliler yapılarını sonraki kavimler için bozulmamış şekilde bırakmışlardı.

1. Keltler

Yunan-Roma kültüründe kurban yasaklı bir uygulamaydı ve Roma İmparatorluğu genişlerken bu uygulamadan vazgeçmişlerdi. Yazıtlardan anladığımız kadarıyla ahlaki olarak buna karşıydılar.
Romalılardan yalnızca Keltler, diğer adlarıyla Gauller, insan kurban etme ritüellerine sahipti. Keltler istilacılarla savaşan acımasız ama rahat bir kabileydi. Keltler düşmanlarının başını keser, onları mumyalayarak yanlarında götürürlerdi. Bu onlara savaşta psikolojik bir üstünlük de sağlardı. Böyle sert bir toplumun çocuklarını kurban etmeleri çok da şaşırtıcı olmasa gerek.Romalı yazarlar, hatta Sezar bile bu olayı ve onların zalimliklerini kayıt altına aldı . Keltlerin yaşam alanlarında yapılan son kazılarda mumyalanmış çocuklarla beraber insan yapımı “Kan Pınarları” bulundu ki burada kan içilip insan eti yendiği ortaya çıktı. Keltler korkunç derecede vahşi bir toplumdu. Kalıntıları bize insanoğlunun ne denli vahşi olabileceğini gösteriyor.

Editör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://listverse.com/2019/01/20/10-civilizations-that-sacrificed-human-children/

Continue Reading

Arkeoloji

Arkeoloji Nedir? Arkeolojinin Diğer Bilimlerle İlişkisi

Published

on

Hepimiz zamanda yolculuk yapabilmenin ne kadar heyecan verici olacağını düşünürüz ancak bunun imkansız olduğu kanısına varıp bu fikrimizden vazgeçeriz. Hiç kimse 300 bin yıl öteye hatta daha önceki zamanlara yolculuk yapabildiğinin farkında değil! İlk atalarımız ne zaman ortaya çıktı, neye benziyorlardı ve nasıl bir yaşam sürüyorlardı? Tüm bu soruların cevabını, yapılan arkeolojik araştırmalarla öğreniyor ve bu sayede zamanda uzun bir yolculuğa çıkabiliyoruz. Elde edilen bilgileri okumakla yetinmiyoruz. Yapılan 3D çalışmalarıyla beraber gidemediğimiz müzelere mesafenin önemini yitirdiği bir şekilde ulaşabiliyor, oksitlenmeden dolayı renk kaybına uğrayan tüm eserlere renk katıp canlandırıyor, yapılan araştırmalar ışığında eski kültürlerin kurdukları iletişime ve sahip oldukları dil yapısına dair seslendirmeleri dinleyebiliyoruz. Tüm bu heyecan verici bilgilere nasıl ulaşıyoruz? Zamanda yaptığımız bu yolculuğun kaptanı ve ekibi kimler? Gelin bizleri aydınlatan ve değerini bilmemiz gereken arkeolojiyi ve arkeoloji ekibini tanıyalım.

Arkeolojinin Tanımı:

Arkeoloji, eski kültür ve varlıkları onlardan kalan kalıntıları açısından inceleyen; yer ve zamanını saptamayı hedef alan bir bilimdir. Kalıntılar tanımlamasıyla insan elinden çıkan, insan düşüncesinin ürünü olan eserler, alet ve malzeme ile ev eşyaları, sanat yapıtları kastedilir. Bu yönüyle arkeolojiyi, geçmiş zaman insanının ‘’el emeği-göz nuru’’ olarak tanımlayabiliriz.

Arkeoloji, çok eskilere dayanan gömülmüş ya da atılmış tüm insan yapımı; basit aletlerden karmaşık makinelere, en erken ev, tapınak ve mezarlardan saray, katedral ve piramitlere tüm hepsini kapsamaktadır. Arkeolojide araştırmanın esası prehistorik, antik ve sonu gelmiş olan kültürlere dayanır. Eski Yunanca’nın ‘’Arkhaios (Eski)’’ ve ‘’Logos (Bilim)’’ kelimelerinden türetilmiş olan arkeoloji kelime olarak ‘’Eskinin Bilimi’’ anlamına gelse de diğer tüm bilim dallarının kaynaklarının anası olarak nitelendirilmektedir.

Arkeolojinin Amacı:

Eskiye ışık tutarak geçmişi canlandırmak arkeoloji biliminin esas amaçlarının başında gelir. İlk oluşturulan yapıtları günümüz insanına sosyal ve teknik açıdan, derinlemesine tanıtabilmek ve onu anlamasına yardımcı olmak arkeolojinin amaçlarındandır. Bu amaçla eski kültür kalıntılarını derin araştırma teknikleri ile ve diğer bilimlerden yardım alarak bulup ortaya çıkartır. Kazmak arkeoloji bilimi için amaç değil ‘’araç’’tır. Bu durum kesinlikle karıştırılmaması gereken bir bilgidir. Ortaya çıkartılan eski kültür kalıntılarını doğru bir biçimde tanımlayıp, gereken restorasyon çalışmalarıyla geçmiş kültürleri hem görsel açıdan hem de kültürel ve tarihi bilgi açısından aydınlığa kavuşturur.

Arkeolojinin Faydası:

Günümüz insanına merak ettiği geçmişini öğreterek geleceğini aydınlatmasında yol göstermesidir. Bir puzzle oyununda eksik olan parçaların tamamlanmasıyla görsel anlamını kazanır. Arkeoloji puzzle örneğindeki parçaların bulunmasını ve kültürlerin anlam kazanmasını sağlayan bir bilim dalıdır.

İnsan yaradılış gereği merak duygularına hakim olamayan canlı türleridir ve bu merak duygusuyla beraber akıllarda oluşan soruların doğru cevapların bulunması adına bilim açığa çıkmıştır. Ayrıca insanlar kendilerinde iyi ya da kötü olarak nitelendirdikleri ve iz bırakan şeyleri toplama, koruma ve saklama eğilimine sahiptirler. Büyük arkeolojik koleksiyonların ve akabinde müzelerin doğmasındaki en büyük role sahip olan durum budur. Bilinen ilk büyük koleksiyon, Roma İmparatorları ile Roma’nın önde gelen aristokratları ve zenginleri tarafından oluşturulduğu kabul edilmektedir. Gösterişe düşkün olan ve mimari yapılarında da görebildiğimiz ‘’ata’’ kavramına önem veren eski Roma insanları ülkenin dört bir yanından getirttikleri antik eşyaları, çeşitli ebatlardaki heykellerle beraber villalarını süslemişlerdir. Bugün görmüş olduğumuz büyük arkeolojik koleksiyonların oluşmasında temel etken olmuşlardır.

British Museum – Kolonilere ait olan değerli eşyalar

Arkeolog Nedir?

Arkeolog, ilk olarak çalışıyor olduğu eski insan eserleriyle ilgili olarak tanımlama, sınıflandırma ve iyi analiz edebilme kabiliyetine sahip bir çalışan olarak tarif edilebilir. Tanımlamayla anlamış olduğunuz üzere arkeolog, arkeoloji bilimini icra eden ve çalışmaların tüm aşamalarında takibi sağlayan bilim insanıdır. Uygun, yeterli objektif sınıflandırma tüm arkeologların temelidir ve çoğu iyi arkeolog yaşamlarını bu sınıflandırma ve tanımlama ile harcamaktadır. Ancak arkeologların asıl amacı, malzeme kalıntılarını tarihsel bağlamda yerleştirmek , yazılı kaynaklardan bilinenleri desteklemek ve böylece geçmişe dair anlayışı arttırmaktır. Sonuçta, arkeolog tarihçidir, amacı eski insanların tanımını her anlamda açıklamaktır.

Arkeolojinin Diğer Bilimlerle İlişkisi

Arkeoloji bilimi ve arkeologlar ulaşmış olduğu eserleri dönemlerine göre, malzeme yapılarına, yapılışlarına ve ait oldukları kültürlere göre gruplara ayırmaktadır. Bu süreçte arkeoloji birçok bilim dalıyla kolektif bir şekilde çalışma sürmektedir. Artış gösterir bir şekilde birçok bilim tekniği arkeologlar tarafından kullanılmaktadır ve bu teknikler arkeolog olarak çalışmayan uzman kişiler tarafından da kullanılmaktadır. Tarihi eserler genellikle kendi çevresel kontekstlerinde; botanikçiler, zoologlar, toprak bilimciler tarafından kaya, toprak, bitki ve hayvanların belirlenme ve tanımlanması için arkeolojik çalışmalarda çalışabilmektedirler. Arkeoloji kronolojisinde devrim yaratan radyoaktif karbon tarihlemesi atomik fizik araştırmasının ürünüdür. Arkeoloji biyolojik ve fiziksel bilimin sonuçlarını, teknikleri, metotları geniş kapsamlı olarak kullanmasına rağmen doğal bir bilim olarak görülmemektedir; yarı insanlık yarı bilimden oluşan bir bilim dalı olarak görülmektedir. Belki de arkeologlar için ilk olarak el emeğini pratik bir şekilde özelleştiren zanaatkar daha sonra tarihçi denmesi daha doğru olur. (Genel halk için bilinen en yaygın zanaat kazılardır).

Bu çalışmanın gerekçeleri tüm tarihi bilimlerin gerekçesidir; atalarımızın tecrübeleri ve bilgileri sayesinde geleceği zenginleştirmek. Çünkü çoğu arkeolojik buluntular sanat tarihine ve teknolojisine dayanmakta olup, insanların yaptığı şeylerle ilişkilidir ama bu durum eski sanat eserlerini yaratan geçmiş insanların ekonomik, bölgesel ve toplumsal bilgilerinin veriminin sonucuyla bağlantılıdır. Ayrıca, bu bizleri aydınlatabilir ve geçmişle alakalı kesin olan daha fazla kanıt elde etmemizi sağlar.

Fakat hiçbir arkeolog insan tarihinin ait olan tüm zamansal aralığı tek bir noktada birleştiremez. Coğrafi bölgelere ya da periyotlara göre çok fazla ayrılmış olan arkeolojiye dair branş mevcuttur. (Klasik arkeoloji, Roma ve Yunan Arkeolojisi, ya da Mısır arkeolojisi coğrafya bölgelerine göre ayrılmış olan arkeoloji branşlarına örnek olarak verilebilir.) (Ortaçağ Arkeolojisi ya da Endüstriyel Arkeoloji periyotlara göre ayrılmış olan arkeoloji branşlarına örnek olarak verilebilir.) Yazı yazma eylemi 5,000 yıl önce Mısır ve Mezopotamya’da başlamıştır. Ardından çeşitli yollarla Hindistan ve Çin’de ve akabinde Avrupa’da devamını getirmiştir. Arkeolojiye eski insanların yazıyı öğrenmeden önceki açıdan baktığımızda, 19. yüzyıl ortalarından beri, bu süreci prehistorik arkeoloji ya da prehistorya olarak atfedebiliriz. Prehistorya arkeolojisi heybetlidir çünkü o dönemdeki tek kaynak materyaller ve çevresel unsurlardır.

A) Arkeoloji ile Tarih İlişkisi

Arkeoloji konuyu ancak tarihsel bir çerçeve içerisinde değerlendirdiğinde değer kazanmaktadır. Arkeoloji elde dilen bilgileri insanlara iletmek için tarihle içli dışlı bir yol izlemektedir. Özellikle tarihin yazılı belgelerden yoksun olduğu ilk çağlarda arkeoloji tarihi aydınlatan tek ana kaynaktır. Kazılarda elde edilen materyaller ve yazılı olmayan belgelerle beraber tarihin en büyük yardımcısı olmuş ve yaşananları sadece bir anı olarak kalmaması anlamında büyük bir kurtarıcı olmuştur. Bununla beraber tarih de arkeolojiye yardımlarını esirgememektedir; ortaya çıkan eserlerin tanımlanması ve tarihlenmesi açısından önemli destekleri vardır. ‘’Arkeoloji tarihin görünen yüzü, tarih arkeolojinin söylenen dilidir.’’

Pergamon Zeus Altarı – M.Ö. 2. yy

B) Arkeoloji İle Filoloji İlişkisi

Filoloji dilbilimi olarak literatürde geçmektedir. Kazılardan elde edilen bilingual yazıtlar (çift dilli) ve ilk yazılı belgelerle beraber filoloji beslenmektedir ve arkeolojiyle ortak noktada buluşmaktadırlar.

Pantheon Yazıtı – Roma ‘’M. AGRİPPA.L.F.COS.TERTIUM.FECIT’’ yazılarak ‘Agrippa’nın ilak tapınağı yaptırdığı beirtilmiştir. – M.Ö. 27. yy

C) Arkeoloji İle Jeoloji İlişkisi

Jeoloji literatürde yer bilimi olarak geçmektedir, Jeoloji dünya oluşumuyla ilgili ve dünyanın geçirmiş olduğu evreleri detaylı bir şekilde açıklamaktadır. Bilimsel kazılarda ilk çağ topluluklarıyla ilgili elde edilen bilgiler ve arkeolojinin oluşturduğu sonuçlar jeoloji için önem taşımaktadır.

D) Arkeoloji İle Felsefe İlişkisi

Arkeoloji bahsetmiş olduğumuz üzere coğrafya ya da periyodik üzene göre branşlara ayrılmıştır ve bu branşlardan biri de Klasik Arkeoloji’dir. Bu branş ‘’Klasik Yunan’’ kültürünü ele almaktadır ve bu kültürü oluşturan düşünceleri her yönden araştırarak düşünce oluşumuna katkı sağlayan felsefenin kurucularını ortaya çıkarmıştır. Felsefe düşünce akımlarını, bu akımları ortaya atan felsefecileri ve eserlerini günümüz insanına sunmaktadır.

Antik Yunan Filozof Sokrates felsefenin ilk kurucularındandır. (DOĞUM – ATİNA: M.Ö. 469 – Ö: M.Ö.399 )

E) Arkeoloji İle Zooloji ve Botanik İlişkisi 

Hayvanlarla alakalı olarak yapılan geniş çaplı araştırmaları kapsayan bilim zoolojidir ve bitkilerin türleri, gelişimi ve çeşitliliği botaniği kapsamaktadır. Arkeoloji zengin bir bilimdir ve zoolojiyle beraber botanik, hayvanlar ile bitkilerin tarihsel ve gelişimsel olarak detaylı bilgilerini arkeolojiden sağlamaktadır.

F) Arkeoloji İle Sanat Tarihi İlişkisi

Sanat tarihinin eş anlamlısı bizantolojidir, bu ismi almasının sebebi sanat tarihi alanının Bizans çağı ile başlamış olduğunun kabul edilmesidir. Bu zaman dilimi arkeoloji için bitiş kabul edilebilir. M.Ö. 3 yy ile M.S. 5. yy’a kadar Hitit, Yunan ve Latin uygarlıklarıyla beraber Anadolu’da dönem kültürleri olarak bulunan Urartu, Asur, Pers ve Frig gibi çeşitli kültürlere ait olan tüm kalıntılar arkeolojinin ilgi alanıdır. Ancak sanat tarihi ile bu noktada ayrılmaktadırlar. Arkeoloji bir ayrım yapmadan insan eli ile oluşturulmuş tüm kalıntı ve eserleri incelerken sanat eseri bu noktada belli bir sınırlama ve sanat değerleri için seçici davranmaktadır. Ancak arkeoloji sanat tarihi için daha rahat bir çalışma ortamı yaratmaktadır.

Makalenin kapsamını kısaca tarif edecek olursak; arkeolojinin nasıl var olduğunu ve bilim disiplini olarak kabul edildiğini, arkeologların arazide, müzelerde, laboratuarlarda nasıl çalıştığını, tarihe dönüştürdüğü kanıtları nasıl yorumladığını ve arkeolojiyle beraber diğer bilim dallarının nasıl bir ilişki kurmuş olduklarını gördük.

Ludovisi Tahtı – Afrodit’in Doğuşu / Heykeltıraş: Lysoppis – Klasik Dönem (M.Ö.480-M.Ö.330)

Editör / YAZAR: Meltem TERZİOĞLU

Kaynaklar:

  • https://www.britannica.com/science/archaeology
  • Arkeolojiye Giriş I. – Dr. Cevdet BAŞARAN / Fen Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 13
  • Edebiyat Keimi Yayınları No: 10
  • Arkeoloji ve Sanat Tarihi Yayınları No: 1

Continue Reading

Öne Çıkanlar