fbpx
Connect with us

Bilim

Arılar, temel matematik işlemlerini yapabilir

Published

on

Science Advances dergisinde yayınlanan yeni araştırmalar, mütevazı bal arısının toplama ve çıkarma dahil temel matematik işlemleri yapmak için semboller kullanabildiğini göstermektedir.
Bir milyondan az nöron içeren bir beyne sahip olmasına rağmen, balarısı son zamanlarda karmaşık sorunları – sıfır kavramını anlama gibi – başarabileceğini göstermiştir.
Bal arıları, sinirbilim hakkındaki soruları araştırmak için çok değerli bir modeldir. Son çalışmamızda toplama ve çıkarma gibi basit aritmetik işlemleri yapmayı öğrenebileceklerini test etmeye karar verdik.  TOPLAMA VE ÇIKARMA İŞLEMLERİ
Çocuklukta; bir artı sembolünün (+) anlamını iki veya daha fazla niceliği eklememiz gerektiği olarak, eksi sembolünün (-) anlamını ise nicelikleri birbirinden çıkarmamız gerektiği olarak öğrendik.
Bu problemleri çözmek için hem uzun hem de kısa süreli hafızaya ihtiyacımız var. İşlemi gerçekleştirirken sayısal değerleri yönetmek için kısa süreli hafızayı kullanıyoruz, ekleme veya çıkarma için gerekli kuralları uzun süreli hafızaya saklıyoruz. Toplama ve çıkarma gibi aritmetik işlem yapabilme kabiliyeti basit olmasa da, insan toplumlarında hayati öneme sahiptir. Mısırlılar ve Babiller , 2000 yılında MCE’ninaritmetik kullandığına dair kanıtlar gösteriyorlardı. Bu, örneğin canlı hayvan sayımı yapmak ve büyükbaş hayvan satıldığında yeni sayıları hesaplamak için faydalı olurdu.
Fakat aritmetik düşüncenin gelişimi büyük bir primat beyin gerektiriyor mu, yoksa başka hayvanlar da aritmetik işlemlerini yapmalarını sağlayan benzer sorunlarla karşı karşıya mı? Bunu bal arısı kullanarak araştırdık.  BİR ARI NASIL YETİŞTİRİLİR?
Bal arıları merkezi bir konum toplayıcısıdır. Bu, konumun iyi bir besin kaynağı sağlaması durumunda, toplayıcı arının o yere döneceği anlamına gelir. Deneyler sırasında arılara yüksek oranda şeker suyu temin ediyoruz. Bu yüzden bireysel arılar (tümü dişi), kovana besin toplamak amacıyla deneye geri dönmeye devam eder. Tesisimizde, bir arı doğru bir rakam seçtiğinde (aşağıya bakınız) şeker suyu ödülü alır. Ancak yanlış seçim yaparsa, acı kinin çözeltisi alır. Bu yöntemi bireysel arılara dört ila yedi saat boyunca toplama veya çıkarma görevini öğrenmek için kullanıyoruz. Arı her dolduğunda kovana geri döndü, sonra öğrenmeye devam etmek için deneye geri döndü. ARILARA TOPLAMA VE ÇIKARMA
Bal arıları, Y labirent şeklindeki bir cihazı ziyaret etmek için ayrı ayrı eğitildi. Deneyde arı, Y-labirentinin girişine uçtu ve bir ila beş şekilden oluşan bir dizi element izledi. Şekiller (örneğin: kare şekiller, ancak gerçek deneylerde birçok şekil seçeneği kullanıdı) iki renkten biri oldu: Mavi, arının bir ek işlem yapması gerektiği anlamına gelirken (+1); sarı, arının çıkarma işlemi yapması gerektiğianlamana geliyordu (-1). Bir arının artı veya eksi görevi için; bir taraf yanlış cevap, diğer taraf doğru cevap içermektedir. Uyaranların tarafı deney boyunca rastgele değiştirildi, böylece arı Y-labirentinin yalnızca bir tarafını ziyaret etmeyi öğrenmedi. İlk sayıyı gördükten sonra; her arı, eğitim aldığı işleme bağlı olarak Y-labirentinin soluna veya sağına uçmayı seçebileceği karar odasına bir delikten uçacaktır.  Deneyin başında, arılar sorunun nasıl çözüleceğini çözene kadar rastgele seçimler yaptı. Sonunda, 100’den fazla öğrenme denemesi, arılar mavinin +1, sarının ise -1 anlamına geldiğini öğrendi. Arılar ayrıca kuralları yeni sayılarada uygulayabilmekteydi. Yeni bir numara ile test sırasında, arılar zamanın yüzde 64-72’sinde bir elemanın eklenmesi ve çıkarılmasında haklıydı. Arının testler üzerindeki performansı, arılar rastgele seçildiyse, şans seviyesi performansı (yüzde 50 doğru / yanlış) olarak adlandırılırsa beklediğimizden önemli ölçüde farklıydı. Böylece, Y-labirent içindeki “arı okulumuz”, arıların aritmetik operatörleri nasıl ekleyebileceklerini veya çıkaracaklarını nasıl kullanacaklarını öğrenmelerine izin verdi.  BU, NEDEN ARILAR İÇİN KARMAŞIK BİR SORUDUR?
Toplama ve çıkarma gibi sayısal işlemler karmaşık sorulardır çünkü iki işlem seviyesigerektirir . İlk seviye, sayısal özelliklerin değerini anlamak için bir arı gerektirir. İkinci seviye, arının çalışma hafızasındaki sayısal özellikleri zihinsel olarak manipüle etmesini gerektirir. Bu iki sürece ek olarak, arılar çalışma hafızasında aritmetik işlemleri yapmak zorunda kaldılar – eklenecek veya çıkarılacak “bir” sayısı görsel olarak mevcut değildi.Aksine, artı “bir” veya eksi “bir” fikri, arının eğitim süresince çözmesi gereken soyut bir kavramdı. Bir arının basit aritmetik ve sembolik öğrenmeyi birleştirebileceğini göstermek, diğer hayvanların ekleyip çıkarabileceği veya çıkarabileceği gibi genişleyebileceği çok sayıda araştırma alanı belirlemiştir.  YAPAY ZEKA (AI) VE NÖROBİYOLOJİ UYGULAMALARI
Yapay zekaya (AI) ve bilgisayarların yeni sorunların kendi kendine öğrenilmesine ne kadar iyi olanak sağlayabildiğine çok ilgi var. Yeni bulgularımız minik bir beyin ile toplama ve çıkarma işlemlerini mümkün kılmak için sembolik aritmetik operatörleri öğrenmenin mümkün olduğunu göstermektedir. Bu, yeni AI sorunlarının hızlı bir şekilde öğrenilmesini geliştirmek için hem uzun vadeli kuralların hem de çalışma hafızasının etkileşimlerini tasarımlara dahil etmenin yeni yolları olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, bulgularımız matematik sembollerinin operatörlerle bir dil olarak anlaşılmasının, birçok beynin muhtemelen başarabileceği bir şey olduğunu ve kaç insan kültürünün bağımsız olarak sayısal yetenekler geliştirdiğini açıklamaya yardımcı olduğunu göstermektedir. KAYNAKÇA:https://www.sciencealert.com/bees-can-do-simple-arithmetic-says-new-study?perpetual=yes&limitstart=1
ÇEVİREN: Beyzanur ŞAHİN

Bilim

Günümüzde Yaşayan Türk Bilim İnsanları ve Akedemik hayatları

Published

on

Kaç tane Türk bilim insanı tanıyoruz? Hatta var mı acaba varsa neler yapıyorlar diye bir düşünmüş de olabilirsiniz. Küresel eğitim standartlarına göre, ülkemiz nüfusuna oranla çok azımız bilim insanı olabiliyor. Gelişmiş diğer ülkeler, böyle insanları değerlendirebilmek için, kendi ülkelerinde üretmesi ve geliştirmesi için sürekli beyin göçü yapmaya çalıştıklarını ve bunun için de her türlü imkan sağladıklarını biliyoruz. Türkiye’de yetişmiş bir genç, belirli bir noktadan sonra yurt dışına çıkmaya mecbur kalabiliyor. Eminiz ki insanlığın gelişimi için ter döken bu insanların çok önemli bir kısmı, ülkemizden ayrılmak istemezdi. Bilim, teknoloji, insan deneyiminin temel bir parçasıdır. Türümüz ilk günlerinden bu yana fiziksel dünyayı değiştirmeye yardımcı olacak araçlar üretiyor. İşte günümüzde yaşayan bazı Türk bilim insanlarını sizler için derledik.

Aziz Sancar

Aziz Sancar, 8 Eylül 1946, Savur, Türk akademisyen, biyokimyager, moleküler biyolog ve bilim insanı. Eğitim konusunda imkansızlıklarla boğuşup, göğsümüzü kabartan başarılara ulaşarak örnek teşkil eden Aziz Sancar, Mardin’in Savur ilçesinde dünyaya geldi. Muhtemelen Nobel Kimya Ödülü’nü alana dek çoğu vatandaşımız adını duymamıştı. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Sancar, moleküler biyolojiye yöneldi. Teksas ve Yale üniversitelerinde tezleriyle gündem yarattı. DNA onarımı, biyolojik saat, kanser tedavisi gibi konular üzerine 288 bilimsel makale ve 33 kitap yayınladı. Hasar gören DNA’ların hücreler tarafından nasıl yenilendiklerini haritalandıran çalışmasıyla 2015 yılında Nobel Ödülü’ne layık görüldü.

Burcu ÖZSOY

2006 yılında Antarktika’da araştırma yapan Doç. Dr. Burcu Özsoy Çiçek, lisans eğitimini harita mühendisliği olarak da bilinen jeodezi ve fotogrametri mühendisliği bölümünde tamamladı. 2001 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Denizcilik Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2005 yılında doktora eğitimi için ABD’ye, San Antonio’daki Teksas Üniversitesi’ne gitti. Burada uzaktan algılama konusunda çalışmaya başladı. Danışmanı elindeki iki araştırma konusundan birini seçebileceğini belirtti. Bunlardan biri Mars, diğeri de Antarktika deniz buzulları ile ilgiliydi. Dr. Çiçek, Mars’a gidemeyeceğini ama Antarktika’ya gitme ihtimali olduğunu düşünerek Antarktika’yı seçti ve 2006 yılında ODEN adlı buzkıran gemisi ile 1 aylık Antarktika araştırma seferine katıldı.

Umran S. İnan

2009 yılından bu yana Koç Üniversitesi Rektörü olarak görev yapmakta olan Prof. Dr. Umran S. İnan, 1972’de lisans, 1973’te yüksek lisans eğitimini Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Prof. Dr. İnan, 1977’de Elektrik – Elektronik Mühendisliği dalında Stanford Üniversitesi’nden doktora derecesini aldı. Stanford Üniversitesi’ndeki akademik hayatı boyunca jeofizik, yakın uzay, iyonosfer ve atmosfer fiziği, radyasyon kuşakları, elektromanyetik dalga-temel parçacık etkileşimi ve çok düşük frekanslı radyo bilimi alanlarında çalışmalar yaptı; Prof. Dr. İnan Amerikan Jeofizik Birliği, Uluslararası Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Enstitüsü ve Amerikan Fizik Kurumu’nun “Fellow” rütbeli üyesidir ve Uluslararası Radyobilim Birliği’nde çeşitli görevlerde bulunmuştur. 2010’da Türkiye Bilimler Akademisi Üyeliği’ne seçilen Prof. Dr. Umran İnan’ın çalışmaları sebebiyle Antarktika’daki bir dağ “İnan Tepesi” olarak isimlendirilmiştir.

Canan DAĞDEVİREN

1985 İstanbul doğum fizik mühendisi kendisi. Piezoelektrik malzemeleri insan organlarının üzerine yerleştirerek organların hareketini elektrik enerjisine çeviren cihazların mucididir. Türkiye’den Harvard Üniversitesi Genç Akademi Üyeliği’ne seçilen ilk bilim insanı Dağdeviren. Giyilebilir kalp pilini icat ederek Forbes’in 30’unun Altında Bilim İnsanları listesine de adını yazdırmayı başardı.

Gazi Yaşargil

Prof. Dr. M. Gazi Yaşargil 6 Temmuz 1925 tarihinde babasının kaymakamlık görevi yaptığı Diyarbakır’ın Lice kasabasında doğdu. Zürich Üniversitesi Beyin Cerrahisi Kliniği’nde rutin beyin cerrahisi çalışmaları yanında, ilk 12 sene (1953-1965) serebral anjiografi ve 1957-1965 yıllarında stereotaktik teknikle Parkinson hastalığı ve diğer hareket bozukluklarının tedavisine yönelik ameliyatlar yaptı. Zürich’de Nörofizyolog Prof. Oscar Wyss’in yardımıyla ilk defa yüksek-frekanslı koagülasyon tekniğini kullandı ve bu teknik küresel kabullendi. Ocak 1967’de Zürich Beyin Cerrahisi Kliniği’ne dönüp mikrotekniği ve sisternal açılım yöntemini tüm beyin ve omurilik cerrahisinde kullanmaya başladı. Bu teknik beynin revaskülarizasyonunda, anevrizma, AVM, kavernom, ekstra-aksiyal ve intra-aksiyal beyin-omurilik tümörlerinde ve temporal epilepsi cerrahisinde rutin olarak kullanılarak nöroşirurjide yeni bir çağ açıldı. Zürich’de mikrocerrahi laboratuarını kurup 1968-1993 yıllarında beş kıtadan 3000’den fazla cerraha mikrocerrahi tekniği öğretildi.

Muazzez İlmiye ÇIĞ

Kendisi Son Sümer Kraliçesi “Muazzez İlmiye Çığ” Kendisi gerçekten yıllara meydan okumuş. 1914 Yılında doğan Muazzez İlmiye Çığ 105’inde şuan. Sümer ve Hitit kültürlerinin en önemli araştırmacılarından olan Muazzez İlmiye Çığ, on üç kitap ve birçok bilimsel makale yazmış ve birçok ödül almıştır. Günümüzde yaşayan en ünlü sümerolog olan Muazzez İlmiye Çığ, “yapılan son çalışmalar Sümerlerle Türklerin ilişkisini kesin olarak ortaya koymuştur. Sümerler, Mezopotamya’ya Orta Asya’dan göç ederlerken kültürlerini birlikte taşımışlardır. O nedenle, ‘Tarih Sümerlerle değil, tarih Türklerle başlar’ dememiz gerekir” der söyleşilerinde.

Celal Şengör

24 Mart 1955’te İstanbul’da doğdu. 1973 yılında Robert Koleji’nden mezun oldu. 1978’de State University of New York at Albany’den jeolog olarak mezun oldu ve aynı üniversitede 1979’da yüksek lisansını bitirdi. 1981’de İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi, genel jeoloji kürsüsünde asistan olarak görev yapmaya başladı. 1982’de State University of New York at Albany’den doktor unvânı aldı. 1984 yılında Londra Jeoloji Cemiyeti’nin Başkanlık Ödülü’nü, 1986’da TÜBİTAK Bilim Ödülü’nü aldı. Aynı yıl İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi genel jeoloji anabilim dalında doçent oldu. 1988’de Neuchâtel Üniversitesi Fen Fakültesi’nden şeref bilim doktoru (Docteur ès sciences honoris causa) pâyesi aldı. Academia Europaea’ya 1990 yılında kabul edildi ve cemiyetin ilk Türk üyesi oldu. Aynı yıl Avusturya Jeoloji Servisi muhabir üyesi, 1991 yılında ise Avusturya Jeoloji Derneği şeref üyesi oldu. Yine 1991 yılında Kültür Bakanlığı’nın “bilgi çağı ödülü”nü kazandı.

Bilge DEMİRKÖZ

Uluslararası Bilim Kadınları Ödülü’nü Kazanan Bilge Demirköz Yani Bilge hoca. İstanbul Amerikan Robert Lisesi ‘nde okurken TÜBİTAK proje yarışmasında matematik dalında Türkiye’de verilen ilk ödülü almıştır kendisi. Uzay radyasyonu hakkında yaptığı çalışmalarla Her yıl 15 genç bilim kadınına verilen Uluslararası Yükselen Yetenek Ödülünü aldı. Bilge Hoca mezuniyetinin ardından, tam burslu olarak dünyaca ünlü MIT’ye kabul ediliyor. MIT’de anadal olarak fizik, yandal olarak matematik ve müzik okuyor. Yüksek lisansını yine MIT ’ de tamamlıyor. Doktora derecesini ise Oxford Üniversitesi’nden alıyor. Nasa da bir proje kapsamında 4 yıl çalıştıktan sonra Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi yani CERN de devam ediyor kariyerine. Projesini Türkiye’de geliştirilmiş özgün malzemelerin ve elektronik bileşenlerin, uzay için toplam doz etkisi (TID) radyasyon testleri altındaki etkilerinin araştırılması ve dayanıklılığının artırılması olarak tanımlıyor. Daha sonra ODTÜ’de kurduğu laboratuvarda 15 kişilik ekibi ile beraber araştırma ve projelerini yürütüyor Bilge Hoca

Ataç İMAMOĞLU

ODTÜ-Elektrik Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra Stanford Üniversitesi’nde Elektromanyetik indüklemeli şeffaflık ve Lazerler konusunda doktora eğitimi gördü. Doktora sonrasında atom fiziği ve moleküler fizik alanlarında Harvard Üniversitesi’nde araştırmalar yaptı. 2002’den beri İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nde fizik profesörlüğü yapmaktadır.

Gözde DURMUŞ

massachusetts institute of technology (mit) tech review’ün her yıl dünyada önemli bilim insanlarını bir araya getiren listesine 2015 yılında giren 3 türk kadın bilim insanından biri olmayı başaran Türk kadını. geleceğin inovasyonu için zemin hazırlayacak çalışmalara imza atan kişiler arasında yer alıp, “pioneers” (öncüler) kategorisinden listeye giren durmuş, stanford universitesi ‘genome technology center’da postdoctoral research fellow olarak görev yapıyor. durmuş’un hücrelerin fiziksel karakterlerini tespit eden bir cihaz geliştirdiği ve 1 dolar’ın altında maliyeti olan bu cihazın, kanser teşhisi, hücrelerin ilaçlara verdiği tepki gibi konularda çığır açacağı bekleniyor.

Ahmet Nihat BERKER

20 Eylül 1949’da İstanbul’da Profesör Ratip Berker’in oğlu olarak doğmuştur. Kuramsal fizik profesörüdür. Robert Kolej’den mezun olduktan sonra, lisans eğitimi için Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ne kabul edilen Nihat Berker, 1971 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nün fizik ve kimya bölümlerinin her ikisinden birden mezun oldu. 1977 yılında İllinois Üniversitesi Urbana Yerleşkesi’nden Doktora almaya hak kazandı. Nihat Berker, istatistiksel mekanik, normalleşme gruplarına hal değimi uygulamaları, ve yüzeysel fizik konularındaki araştırmaları ile meşhur olan Berker’in oğlu Selim Berker Harvard Üniversitesi’nin felsefe bölümünde etik ve epistemoloji profesörü olmuştur. Eşi Bedia Erim Berker’ de İstanbul Teknik Üniversitesi’nde kimya profesördür.

Biykem BOZKURT

ABD’de, Baylor College of Medicine’da Kardiyoloji Bölümünde profesör olan Biykem Bozkurt, aynı zamanda aynı üniversitenin Kalp Yetmezliği Araştırma Kışlar Merkezi İç Hastalıkları Mary ve Gordon Cain Başkanı’dır. Amerikan İç Hastalıkları Kurulu’ndan Kalp-damar hastalığı ve İleri Kalp Yetmezliği ve Kardiyak Transplantasyon sertifikalarına sahip kendisi.

Mehmet KARACA

İTÜ rektörü. İTÜ’de meteoroloji mühendisliği bölümünde lisans ve yüksek lisans, Kaliforniya Üniversitesi (UCLA)’da Atmosfer ve Okyanus Bilimleri bölümünde yüksek lisans ve doktora yapmıştır. 2008-2010 yılları arasında İTÜ Rektör Yardımcılığı, 2009-2010 arasında İTÜ KKTC Kurucu Rektörlüğü yaptı. 2012 yılında ise İTÜ Rektörü olmuştur.

Özlem TÜRECİ

Özlem TÜRECİ dünyaya umut oldu. Ona kansersavar diyebiliriz 🙂 20 yıldan fazla bir süredir kanser araştırmaları yapıyor. Tümör antijenlerinin karakterizasyonu için SEREX teknolojisini geliştiren Türeci, 1995 yılında Alman Hematoloji ve Onkoloji Derneği Vincenz Czerny Ödülü ve 1997’de University Saarland’ın Calogero Pagliarello Araştırma Ödülü’nü kazandı. Dünyanın önde gelen kanser araştırmacılarından biri olan özlem türeci ganymed pharmaceuticals’ın kurucusu ve başhekimi aynı zamanda.

Selman AKBULUT

1975’te University of California, Berkeley’de Robion Kirby’nin öğrencisi olarak doktorasını kazandı. Handlebody teorisi, düşük boyutlu manifoldlar, simplektik topoloji ve G2 manifoldları üzerine çalıştı. G erçek-cebirsel set topolojisinde, Henry C. King ile her kompakt parçalı-lineer manifoldun bir gerçek-cebirsel set olduğunu ispatladı. Yanı sıra, gerçek-cebirsel setlerin yeni topolojik değişmezlerini keşfettiler. 95’ten fazla akademik makalesi ve 3 kitabı yayımlanmıştır.

Feryal ÖZEL

Kendisi NASA’daki astrofizik çalışmalarıyla göğsümüzü kabartıyor. Kendisi Colombia Üniversitesi’nde fizik ve matematik mühendisliği bölümlerinden çift anadal yaparak “Yüksek Onur Derecesi” ile mezun oldu 2002 yılında Harvard Üniversitesi’nde astrofizik üzerine doktorasını tamamladıktan sonra kariyerinin dönüm noktasını yaşadı. Albert Einstein ve John Forbes Nash gibi büyük dehaların içinde bulunduğu “Büyük Fikirler” adlı 20 kişilik listeye adını yazdırdı. özellikle kara delik ve nötron yıldızları üzerinde birçok çalışma yaptı. Yüksek manyetik alanda nötron yıldızlarının ilk kuantum hesaplarını yaptı ve Harvard Üniversitesi’nde yazdığı doktora teziyle fizik camiasında yankı uyandırdı. Karadelik üzerine yaptığı çalışmaları yayınlandı ve daha sonra kanıtlandı. Kariyeriyle ilgili bir diğer dönüm noktası NASA tarafından verilen Hubble ödülüne de layık görülmesi oldu. Feryal ÖZEL, Hubble kadrosuna alınan ilk ve tek Türk olma ünvanını taşıyor.

Onur GÜNTÜRKÜN

Dört yaşındayken bir kaza geçirip bunun sonucunda çocuk felcine yakalandı. Terapi için Almanya’daki akrabasının yanına tedâvi için yollandı. Tedavi ancak kısmen başarılı oldu. El ve kollarını kullanabilmekle birlikte, o zamandan beri tekerlekli sandalyede oturmaktadır. 1975-1980 arası Güntürkün Bochum’daki Ruhr Üniversitesi’nde psikoloji tahsilini tamamlayıp 1984’te doktor ünvânını aldı. Doktoradan hemen sonra Paris Üniversitesi ve San Diego Üniversitesi’nde çalıştı. 1988’de Konstanz Üniversitesi’nde bilimsel asistan oldu ve 1993’e kadar orada kaldı. 1992’de doçent oldu. 1993’te Ruhr Üniversitesi Psikoloji Fakültesi’ne çağrıldı. 2006’da Alman Tabiat Bilgini Akademisi Leopoldina’ya üye oldu. Prof. Dr. Güntürkün, 27 Kasım 2013 tarihinde Paris’te düzenlenen Expo 2020 adaylık sunumunda İzmir’i temsil eden kişilerden biri olmuştur.

Betül KAÇAR

NASA Genç Araştırmacı Ödülünü Aldı. Henüz 20’sinde projesiyle NASA’ya başvurdu ve bilim çalışması NASA tarafından burs ile ödüllendirildi. Türkiye bu olayla onun ismini duydu. Harvard Üniversitesi öğretim üyesi olan Astrobiyolog Betül Kacar, geçtiğimiz yaz Arizona Üniversitesi’nden de profesörlük teklifi aldı. Genç yaşında kariyerinde oldukça yükseklere tırmanan Betül Kaçar aynı zamanda Tokyo Teknoloji Enstitüsünde yardımcı doçent olarak Japonyanın önemli projelerinde görev alıyor. Hızlı tırmanan kariyerine geçtiğimiz yıl da bir ödül katıldı. Betül Kacar, NASA Genç Araştırmacı ödülünü kazanan güçlü bir kadın! Eminiz önünde daha çok büyük başarılar var.

Ekmel ÖZBAY

Ekmel Özbay 25 mart 1966’da Ankara’da doğdu İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi’nde Nanoteknoloji ve Uzay Teknolojileri Araştırma Merkezi Müdürü ve Elektrik mühendisliği ve Fizik profesörüdür. 1987 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi-Elektrik Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. Stanford Üniversitesi’nden 1989 ve 1992 yıllarında sırasıyla M.S. ve Ph.D. derecelerini almaya hak kazandı. İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi’nde Nanoteknoloji ve Uzay Teknolojileri Araştırma Merkezi Müdürü olan Prof. Ekmel Metamateryaller konusunda araştırmalar yapmaktadır.

Aslı ERDOĞAN

1967 yılında İstanbul’da dünyaya geldi.İstanbul Robert Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde bilgisayar mühendisliği ve fizik bölümlerinden mezun oldu. Aynı üniversitenin fizik bölümünde yüksek lisans eğitimi aldı ve asistanlık yaptı. 1991-1993 yıllarında Cenevre’de Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’nde Higgs bozonu üzerine çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra bir süre İstanbul’da Afrikalı göçmenlerle yaşadı. Fizik doktorası yapmak üzere Rio de Janeiro’ya giden Erdoğan, iki yıl sonra doktora çalışmasını yarıda bırakarak yazarlığı seçti ve iki yıl daha Güney Amerika’da kaldı. 1994’te ilk kitabı Kabuk Adam, 1996’da ilk öykü kitabı Mucizevî Mandarin yayımlandı. İsveç’te büyük yankılar uyandıran “Mucizevi Mandarin”, Mourakabi, Joyce Carol Oates ve Vaclav Havel ile birlikte yılın kitapları arasında yer aldı.[5] 1997’de Deutsche Welle’nin düzenlediği yarışmada Tahta Kuşlar öyküsüyle birincilik ödülü aldı. Öykü, dokuz dile çevrildi.

Metin GÜRSES

Ortadoğu Teknik Üniversitesi Fizik Bölümü’nden 1969, 1971 yıllarında lisans ve yüksek lisans alan Gürses, daha sonra Feza Gürsey’in denetiminde Kerr-Schild Geometrisi ve Genel Görelilik’te Sicimler isimli doktora çalışmasını tamamlayarak 1975 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Fizik Bölümü’nden doktora derecesini almaya hak kazandı. Öğrenimi sırasında Amerika Birleşik Devletleri’nde Yale Üniversitesi ile Princeton Üniversitesi’nde, doktora sonrası ise Federal Almanya’da Max Planck astro-fizik enstitüsü ve Köln Üniversitesi’nde araştırmalarda bulundu. TÜBİTAK’ta araştırma başuzmanı olarak çalıştı.

Mutlu ÖZCAN

İsviçre’de bulunan Zürih Üniversitesi’nde Dental Materyaller Bölüm Başkanı olarak görev yapan Prof. Dr. Mutlu Özcan’a Uluslararası Diş Araştırmaları Birliği (IADR) tarafından“2018 Yılın En Seçkin Bilim İnsanı” ödülü verildi. Özcan’a daha önce de İngiliz Kraliyet Üniversitesi tarafından “İngiliz Kraliyet Akademisi Diplomatı” unvanı verilmişti. Londra’da düzenlenen ödül törenine dünyanın farklı ülkelerinden yüzlerce bilim insanı katıldı. Mutlu Özcan ise ödülünü IADR Başkanı Angus Walls’ın elinden aldı. Zürih Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Mutlu Özcan’a Uluslararası Diş Araştırmaları Birliği tarafından “2018 Yılın En Seçkin Bilim İnsanı” ödülü verildi.

Mete Atatüre

1975 yılında Kayseri’de doğdu. Ortaöğrenimini Ankara Gazi Anadolu Lisesi’nde (1992)[1], yüksek öğrenimini Bilkent Üniversitesi Fizik bölümünde tamamladı (1996). Boston Üniversitesi Kuantum Görüntüleme Laboratuvarı’nda doktora yaptı. 2002-2007 yılları arasında Zürih Federal Teknoloji Enstitüsü Kuantum Fotonik Grubu’nda Ataç İmamoğlu ile çalıştı. 2007’de Cambridge Üniversitesi, Cavendish Laboratuvarı’nda öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı.[4] Cambridge Üniversitesi’nde kurduğu araştırma grubuyla beraber kuantum fiziği ve geleceğin teknolojileri üzerine çalışan Atatüre, 2011 yılında doçentlik unvanını kazandı. Atatüre, 2010-2015 yılları arasında da Çin Bilim Akademisi’nin Seçkin Davetliler Programı dahilinde bilimsel danışmanlık yapmıştır. İngiltere’de Institute of Physics, Turkiye’de Bilim Akademisi üyesidir.

Listemizin sonuna geldik. Sadece bu listedekiler değil, bu listeye sığdıramadığımız onlarca, yüzlerce, binlerce Türk bilim insanını gönülden tebrik ediyoruz.

Continue Reading

Bilim

Dil nedir, İnsan dili nasıl gelişti?

Published

on

İnsanlar diğer canlılarda olmayan bir özelliğe sahip yani dil, bu çok açık fakat buna nasıl sahip olduğumuz o kadar da açık değil. Darwin’ in zamanından bu yana bilim insanları dilin evrimi üzerine puzzle parçaları topluyorlar.Günümüzde elimizde olanları gözlemleyebilirler: Günümüzde insanlar gerek konuşarak, gerek işaretlerle, gerekse yazıyla anlaşabilirler, bu dil için bir kapasiteye sahip olmak demektir. Ve dilin ilk hali için bir başlangıç noktası olarak; Maymunların ortak atalarımızdan izler taşıyan iletişim sistemleri bize yol gösterebilir. Ancak milyon dolarlık soru, o arada neler oldu? Maymun benzeri iletişimden tam teşekküllü insan diline nasıl geçtik? Çoğu bilim insanı, atalarımızın dil için gerekli uyarlamaları geliştirdiği için bunun aşamalar halinde gerçekleştiğini düşünüyor.

Daha önceki aşamalarda, insan ataları bir çeşit protolanguaj* kullanırlardı – maymun iletişiminden daha karmaşık, fakat modern dil unsurlarından yoksun. Fakat bu protolanguaj tam olarak nasıldı? Orası ciddi tartışmalara konu olan bir yer. Bazı araştırmacılar atalarımızın konuşmadan önce şarkı söylediğini iddia ediyor. Diğerleri protolanguaja pandomim jestlerinin (charades*sessiz sinema*üzerine kurulu bir toplum) egemen olduğunu iddia ediyor. Burada, evrimsel biyolog W. TecumsehFitch’in 2017 akademik incelemesinden büyük ölçüde yararlanarak, dil kökenleri için geçerli modelleri özetlemek için elimizden geleni yapacağız. Ama önce…

Dil nedir? Dili dil yapan nedir?

Dilin nasıl geliştiğini açıklamaya çalışmadan önce, tam olarak neyin geliştiğini açıklamalıyız. Dilin ne olduğunu ve en yakın evrimsel akrabalarımızın, büyük maymunların iletişim becerilerinden ne kadar farklı olduğunu tanımlamalıyız. İnsan dilinde, rastgele sesler ve işaretler, gramer yapılarında öğrenilebilen, keşfedilebilen ve sınırsız biçimde birleştirilebilen belirli kelimeleri temsil eder. Düşünebileceğimiz herhangi bir şey hakkında konuşabiliriz – planlar, krepler, politikalar. Mesela “Nasılsın?”, Gerçek bir soru yerine selamlama olabilir. Dil, başkalarıyla iletişim kurmamızı veya onları kendimize inandırmamızı sağlar. Ve anadilimizi doğuştan olmasa da, küçük çocuklar bilinçli bir çaba göstermeden öğrebilirler. Bu nitelikler, dili yalnızca insanlarda bulunan olağanüstü bir iletişim sistemi yapar. Ancak sistem, bileşenlere veya dil için gerekli özelliklere ayrılabilir. Bunlar evrimsel geçmişimizde farklı zamanlarda ortaya çıkmıştır. Diğer maymunlarla paylaşılan özellikler büyük olasılıkla milyonlarca yıl önce ortak atalarımızda vardı. Diğer maymunlarda görmediğimiz özellikler muhtemelen yalnızca insan ve tükenmiş akrabalarımızı içeren evrimsel dal olan homininlerde ortaya çıkmıştır. Sadece homininlerde bulunan en az üç dil unsuru vardır:

Birincisi, ses yollarımız üzerindeki hassas kontrol yetisi. Diğer maymunlar kıyasla daha sınırlı bir seslendirme repertuarıyla doğarlar. Fark, beyinlerimizin nasıl bağlantılandığı ile ilgilidir: İnsanlar, ses kutumuzu kontrol eden nöronlar ile gönüllü hareketlerden sorumlu beynimizin bölgesi olan motor korteks arasında doğrudan bağlantılara sahiptir. Beyin taramaları, bu bağlantıların diğer primatlarda olmadığını gösteriyor. Sonraki, iletişim uğruna iletişim kurma eğilimimizdir. Biyolog Fitch bunu özetlemek için, Almanca ‘Mitteilungsbedürfnis’ kelimesini, “düşünceleri paylaşma dürtüsü” olarak kullandı. Oysa şempanzeler, temel bilgileri iletmek için sınırlı bir çağrı seti ve jest kullanır- yiyecek, çiftleşme ve tehlike – insanlar olarak biz ise fikir alışverişi yapmak ve anlaşıldığımızdan emin olmak için konuşuruz. Araştırmacıların çoğu, bu farklılığı yani başkalarının düşüncelerinin olduğu anlayışını “zihin teorisi” olarak adlandırdıkları bir fikre bağlarlar. Şempanzeler daha sınırlı zihin kuramı sergilerken, insanlar diğer insanların bir şeyler düşündüğünü bilir – ve biz bu düşünceleri ortaya çıkarmak ve diğerlerini etkilemek için sürekli dili kullanırız.

Son fark, hiyerarşik sözdizimidir. İfadeler ve cümleler iç içe yapıya sahiptir ve bunlar basit bir kelime dizisinin ötesinde anlam sağlar. Mesela şu cümleyi ele alın: “Tony ile öğle yemeğine çıkmış olan Chad, toplantıya geç kaldı.” Tony ismi “Geç kaldı” fiiline daha yakın olsa da biz geç kalanın Chad olduğunu anlarız, 60 yıldan fazladır dilbilimci olan Noam Chomsky, dilin anahtarı olarak hiyerarşik sözdizimini örnek gösterir. Bu nedenle, dil kökenleri için hipotezler bu üç özelliği açıklamalıdır (en azından): tam vokal öğrenme ve kontrol, açıkça sosyal iletişim ve hiyerarşik sözdizimi.

Dil Gelişimi Üzerine Öncü Görüşler

İşin eğlenceli kısmı: Bu bileşenler nasıl ortaya çıktılar, birleştiler ve nihayetinde bir dil oluşturdular? Dil uyarlamalarını destekleyen evrimsel baskılar, bu uyarlamaların ortaya çıkma düzeni veprotolanguaj’ın doğası bakımından farklılık gösteren pek çok yaygın görüşe sahip. Bazıları kesin ses kontrolü ve öğrenmenin, homininlerde- konuşmak değil, şarkı söylemek için- ortaya çıkan ilk dil özelliği olduğuna inanıyor. Bu müzikal protolanguaj fikri Darwin’den çıkmıştır ve yıllar boyunca farklı araştırmacılar tarafından değiştirilmiştir. İnsan evriminin bu varsayımsal şarkı söyleme aşamasında, atalarımızın hayatta kalmak, üreme başarısını arttırmak, sosyal bağlarını korumak, eş bulmak ya da bebekleri yatıştırmak için serenat yapmaları gerektiği öngörülür.

Alternatif bir görüş olarak, jest ve pandomim ile karakterize edilen protolanguaj kullanımını öngörmektedir. Bu durumda, sözdizimi ve sosyal iletişim vokal kullanımından önce gelirdi. El hareketi hipotezinin gücü, en yakın akrabalarımız olan şempanzelerin, seslenmelerden (4 tür ve ayırt edilmesi zor alt türler) daha kontrollü ve değişken hareketler (70’in üzerinde ve sayma) göstermesidir. Bu görüşün zayıflığı, dile neden konuşmanın bu kadar egemen olduğunun açıklanamamasından kaynaklanır. Diğerleri ise, hiyerarşik sözdiziminin en son ortaya çıktığına ikna olmuş durumdalar, sembolik kelimeler içeren, ancak karmaşık, iç içe geçmiş cümlelerden oluşmayan bir prototip önermekteler.

Bu görüşe göre, dil öncesi atalarımız daha çok bebekler gibi konuşuyorlardı – “Su! Susama! ”- ya da pop-kültürün mağara adamı görüntüsü -“ Ben mamut avla. Ben istemek seks. ” Bu modellerden hiç biri diğerlerini çürütmez. Bazı araştırmacılar, bunları farklı hominin türleri ile ilişkili ardışık aşamalara bağlarlar. Belki de 2 ila 4 milyon yıl önce, Lucy gibi Australopitekus’lar yetenekli şarkıcılardı. 1.9 milyon yıl önce Homo erectus, jestleri ve anlamlı vokalizasyonlarını grup ritüellerinde birleştirdi. Ve hiyerarşik sözdizimi sadece 200.000 – 300.000 yıl önce türümüz olan Homo sapiens’in ortaya çıkmasıyla beraber varoldu.

Bunların hepsi spekülasyon gibi gelebilir ve bazı bilim insanları bunu reddederler. Ancak pek çok araştırmacı farklı açıdan bakmaya başlıyor: Bilimsel dil gelişimi modelleri, karşılaştırmalı biyoloji, sinirbilim, genetik, dilbilim ve paleoantropolojide toplanan kanıtlardan geliyor. Bu, hayvanların nasıl iletişim kurduğunu, dilin altında yatan beyin ve gen sistemlerini, arkeolojik kayıtlardaki eserlerin karmaşıklığını ve fosillerde korunmuş anatomi ve beyin büyüklüğündeki değişiklikleri içerir. En önemlisi, modeller gelecekteki araştırmalar için öngörülerde bulunur – Eğer gerçekten dil kökenleri böyle azaldıysa, ne araştırılmalı ve bulunmalı?

protolanguaj nedir?: Tarihsel dilbilimin ağaç modelinde bir proto-dil, bilinen bir çok dilin evrimle indiği ve dil ailesini oluşturduğuna inanıldığına inanılan, genellikle varsayımsal veya yeniden yapılandırılmış ve genellikle dikkatsiz bir dildir.

Editör / Yazar: Berfin KAZAZ

Kaynak: http://blogs.discovermagazine.com/crux/2018/12/07/where-does-language-come-from/#.XLbWcOgzaUl

Continue Reading

Bilim

Ünlü mucitlerden unutulmuş 10 garip icat

Published

on

Eğer bir mucitseniz, asla bir icatla yetinemezsiniz. Bu aynı patates cipsi yemeye benzer, ağzınıza bir tane attınız mı daima devamı gelir. Gerçek bir mucit, başkalarının günlük önemsiz şeyler gördüğü yerlerde yeni fırsatları görmeye yardımcı olmaz.Böylece mucit bir şey yapar, sonra başka bir şey. Hepsi işe yaramayabilir ve bazıları diğerlerinden önemli ölçüde daha başarılı olabilir, ancak bize daha sonra konuşacak bir şeyler verir.

1. Yüzme Paletleri – Benjamin Franklin

Benjamin Franklin’in sayısız alanda bir çok başarısı vardır, çocukluğunda son derece meraklı biri olduğundan bu çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Benjamin icatlarına 11 yaşındayken yaptığı paletlerle başladı.

Benjamin hırslı bir yüzücüydü ve tekniğini geliştirmek için yollar arıyordu. Onun çözümü ise ayaklar yerine ellere giyilebilen bir çift palet (yüzgeç) oldu. Onun sözleriyle icadı “ressam paletlerine benziyor”du. 25 santimetre uzunluğunda ve 15 santimetre genişliğinde, üzerinde baş parmakların geçmesi için delikleri bulunan birer palet. Bu paletler beklediği gibi yaygın bir biçimde kullanılmadı ancak onun amacına ulaşmasını sağlayarak yüzme hızını artırdı.

Benjamin ayrıca yüzerken ayağına bir çeşit sandalet de giymeyi denedi ancak beklediği gibi efektif olmadı. Ne olursa olsun, Benjamin Franklin hayatı boyunca uygulamanın meraklısı olarak kaldı ve bu icat onun Uluslararası Yüzme Onur Listesine girmesini sağladı.

2. Dev Arbalet – Leonardo Da Vinci

Her ne kadar yaptıkları yalnızca çizim aşamasında kalmış olsa da Leonardo Da Vinci geçmişte yaptıklarıyla bir hayli ün kazanmış bir mucittir. Hayata geçirilememiş bazı dizaynları da sembol olmuştur, çeşitli uçuş makineleri gibi. Leonardo aynı zamanda savaş aletleri ile ilgili de çalışmalar yapmaya başlamıştı. Tank benzeri zırhlı bir araç ile dev bir arbalet bu dizaynların başında geliyor. Bu arbalet mancınığı andırsa da inanılmaz bir büyüklükteydi.

Bu Da Vinci’nin en pratik icatlarından biri olabilirdi. Mobil bir icat olması için üzerinde 6 adet teker mevcuttu. Arbaletin hafif ve esnek olması için ince ve dayanıklı bir tahta kullanıldı. Boyutunun 25 metre olmasının tek sebebi psikolojik olarak yaratacağı etki idi. Bu icadın can alıcı özelliği karşı tarafa vereceği hasar değil, psikolojik olarak yaratacağı baskı ve korkuydu. 2010 yılında bu dev arbaletin Discovery Channel ’ın bir programında prototipi üretilip denendi.

3. Metal Dedektörü – Alexander Graham Bell

Alexander Graham Bell ’ in en büyük icadı telefonun yanı sıra tarihteki ilk metal dedektörünü de icat ettiğini biliyor muydunuz? Bu icadın amacı Başkan James Garfield’ın hayatını kurtarmaktı.

2 Haziran 1881 de, James Garfield bir suikasta maruz kaldı. Ülkenin her yerinden doktorlar Garfield’ın vücudunda ki kurşunun çıkarılması için seferber oldu ancak yapılan ameliyatların çoğunun amacı yaranın içine kurşunu bulabilmek için bişeyler sokmaktan ibaretti.

Bu enfeksiyonu yaymaktan başka bir işe yaramıyordu. Bell’in yapmayı düşündüğü şey elektromanyetik bir cihazla mermiyi tespit edebilmekti. Dedektör metalin varlığını tanımlayan bir elektromanyetik alan yayar ve tıkırtıya benzer bir ses çıkarmasına neden olur. Dedektör test sürecinde doğru bir şekilde çalışıyordu ancak Başkanın yanına getirildiğinde aralıksız bir şekilde tıkırdamaya başladı. Bell cihazı alıp biraz daha kurcaladı ancak herhangi bir hata tespit edemedi. Cihaz Garfield’ın vücudunda gezdirilmeye başladığında aralıksız bir şekilde tıkırdıyordu.

Çoğu tarihçi GrahamBell’in cihazının çalışmadığını düşünüyor çünkü kimse Başkan’ın yattığı yatağın metalden olduğunu farkedemedi, detektöre müdahale eden şey buydu.

4. Uzaktan Kontrol Edilebilen Bot – Nikola Tesla

Elektrikle derin ilişkileri olmasına rağmen radyo’nun öncülerinden kabul edilen Tesla o zamanlar halkın gözünde bir büyücü olarak görülüyordu. 1898 yılında Madison SquareGarden da yapılan bir kongre bunun çok güzel bir örneğiydi, Tesla en son icadı olan telsiz kumandalı tekneyi insanlara sundu. Tesla, yeni patentli dizaynı “hareketli araçları uzaktan kontrol etme metodları” olarak bilinen ve ismi “Teleotomasyon” olan icadını sergilemeyi planlıyordu. Teknenin küçücük bir dümeni ve bir pervanesi vardı, ayrıca iki de anteni bulunuyordu. Tesla teknesini bu şaşkın kalabalığın önünde kontrol edebildiğini gösterdi.

İnsanlar gördüklerine inanamıyorlardı. Tesla tekneyi bilimsel olarak nasıl kontrol ettiğini ne kadar açıklamaya çalışırsa çalışsın, kalabalığın çoğunluğu onun tekneyi telepati yöntemiyle kontrol ettiğine inanıyordu. Geri kalanı ise tekneyi eğitimli ve ufak bir maymunun kontrol ettiğine dair daha makul teoriler üretti.

Geniş vizyonu sayesinde Tesla Teleotomasyon adı verdiği bu teknolojinin bir silah olarak kullanılabileceğini gördü. Suyun altında gidebilecek bir bot tasarlayıp hükümete satmayı planladı ancak kimse Tesla’nın vizyonunu göremedi. Tesla’ya göre Washington bu fikri duyduğunda kahkahalarla gülmüş bile olabilirdi.

5. Fotokopi – James Watt

James Watt’ın ismi buhar makinesiyle özdeşleşmiştir. Ancak sanayi devrimini başlatan insanlardan biri olarak Watt’ın hayatı yalnızca buhar makinesinin icadıyla sınırlı kalmadı. Watt tüm hayatını araştırmakla geçirdi. Diğer mucitler gibi Watt’ın yetenekleri vizyonu da para kazanmasını sağlayacak yetkinlikte değildi. Tüm hayatı boyunca finansörler bulmaya çalıştı.

Watt’ın en kayda değer işlerinden biri fotokopiyi bulmasıydı. 1780 yılında, dökümanları ince bir kağıt ile presleyerek kopyasını kağıdın arkasına basmaya yarayan bir makine tasarladı. Bu icat küçük, basit ve taşınabilirdi ve ardındaki ilke, şu an kullanılan modern makineler icat edilene kadar kullanılmaya devam etti. İlk senesinde 600 adet satan icat Watt’ın hayatında para kazanmasını sağlayan ilk icat olarak bir dönüm noktası oldu.

6. Soda – Joseph Priestley

sodayı icat eden mucit Joseph Priestley

Joseph Priestley ünlü bir ilahiyetçı, filozof ve kimyagerdi. Onun en parlak başarısı oksijeni keşfetmesiyle birlikte geldi ama o aynı zamanda “airs” dediği diğer gazları da keşfetti. Yaşamın ilerleyen zamanlarında, bilimsel topluluk tarafından biraz tecrit edildi, çünkü teorinin modası geçmiş olduğu bir zamanda, beşinci element olan “flogiston” un varlığını hararetle savundu.

Ama hepsinden önce Priestley’nin bize verdiği ve hala severek tükettiğimiz başka bir şey daha var, Soda.

Bu keşif Priestly bir bira fabrikasının yanında yaşarken ve orada sık sık deneyler yaparken gerçekleşti. Bir keresinde, fermente edilmiş bir bira tankının üzerine bir kase su asarak suyu karbondioksit ile doldurma yöntemini keşfetti. Sonra tadının gerçekten güzel olduğunu keşfetti.

Başlarda, Priestleyyalnızca kendine ve arkadaşlarına gazlı içecek yaparken sonradan bu karışımın iskorbüt hastalığını tedavi etmek için kullanılabileceğini düşündü. Aslında teori yanlıştı ancak hepimiz bu buluştan faydalanmaya devam ediyoruz. 1772 yılında Suyu, sabit bir hava ile karıştırmanın yolları’nın yazılı olduğu bir bildiri yayımlattı. PriestleyPriestley, daha fazla araştırma yapmaya ya da keşiflerinden para kazanmaya çalışmadı. Bu, Johann JacobSchweppe’yi, karbonatlı su üretimi ile ticari olarak uygulanabilir bir yöntem geliştirmeye yönlendirdi. Daha sonra 1783 yılında bugün hala var olan ve bir servet kazanmış olan Schweppes Şirketi’ni kurdu.

7. Bulyon – Justus Von Liebig

19.yy’ın en önemli kimyacılarından biri olan Justusvon Liebig aynı zamanda organik kimyayı bulan adamdır. Henüz Organik Kimya ile ilgilenmediği zamanlarda ayrıca azotu mahsuller için temel bir besin maddesi olarak tanımlayarak tarımda devrim yaptı ve böylece gübre endüstrisine başladı. Bu uğraşları son bulduğunda ise bulyonu icat etti.

Deri üreticilerinin sadece sığır derilerini kullandıklarını ve etin çürümeye başladığını fark ettikten sonra, Güney Amerika’da çalışan George ChristianGiebert adlı bir mühendis, Liebig’in eti işlemek için bir yöntem geliştirdiğini ve aradığını hatırladıve bunu yeni bir işe başlamak için bir fırsat olarak gördü. Liebig’in Et Özü şirketi 1864’te kurulmuştur.

Liebig’in niyetleri oldukça asildi. 1847’de formülü ilk geliştirdiğinde, birisinin süreci iyileştireceği, maliyetini düşüreceği ve et özünün fakirleri beslemek için uygun bir alternatif haline getireceği umuduyla halka duyurdu. Ancak, Liebig kendi şirketini kurduğu zaman, diğerleri de kendi “et suyu” versiyonlarını satmaya başladılar ve kendi ürünlerindenLiebig’in Et Özü olarak bahsettiler.

Sonunda Liebig markasını LEMCO’ya ve daha sonra bugün marketlerde bulunan Oxobulyonlarınavevrmek zorunda kaldı.

8. Yaşam Cetveli – Edmond Halley

Edmond Halley, ismini paylaşan ünlü kuyruklu yıldızın gelişini hesaplamak için bugün hatırlanan ünlü bir gökbilimci, fizikçi ve matematikçi idi. Sıklıkla unutulan şey, aktüerya bilimindeki üstün çalışmasıdır. Halley, doğru demografik verilere dayanan ilk yaşam cetvelini ortaya koyarak demografi çalışmasında devrim yarattı.

Nasıl olduğu tam olarak bilinmemekle birlikte, 1693’te Halley, şu anda Polonya’nın Wroclaw kenti olan Breslau kenti için talep edilmemiş demografik veriler elde etti veya aldı. Belge, beş yıl boyunca kentte kayıtlı tüm ölüm ve doğumları içeriyordu. Bu bilgileri kullanarak Halley, her bir yaş grubu için ölüm olasılığını gösteren bir yaşam cetveli buldu. Halley’nin masası, bundan sonraki yaşam gelirlerini hesaplamanın önemli bir parçası haline geldi.

Adil olmak gerekirse, Halley’nin çalışmaları John Gaunt ve William Pett’in 30 yıl önce yarattığı başka bir yaşam cetvelinde önlendi. Ancak, bu cetvel daha az doğruydu ve çok fazla tahminde bulunmuştu. O zamanlar büyük bir göç ve genişleyen nüfusa sahip bir şehir olan Londra’ya dayanıyordu. Ayrıca, bu çalışmalar ölüm anında yaşını belirtmeyen kayıtlar kullanılarak yapılmıştı. Halley nispeten daha istikrarlı bir topluma erişebildi ve bu da daha iyi veri sağladı.

9. Elektrikli Piyano – Walther Nernst

WaltherNernst, 1920’de Nobel Kimya Ödülü’nü kazanan üçüncü termodinamik yasası da dahil olmak üzere kimyadaki çalışmaları ile biliniyordu. Ancak, 1930’da Bechstein ve Siemens ile tamamen farklı bir şey yaratmak için iki şirket kurdu. Neo-Bechstein-Flugel, yani ilk elektrikli piyano. Bu piyanonun ses kartı yoktu ve müzik yapmak için çok ince teller ve küçük bir çekiç kullandı.

Neo-Bechstein-Flugel dijital kuyruklu piyano, radyonun henüz yeni bir şey olduğu bir zamanda geldi. Evdeki tüm yeni cihazlara dahil edilmesi alışılmadık bir durum değildi. Neo-Bechstein’da ayrıca bir radyo alıcısı ve yerleşik bir plak çalar bulunuyordu ve üç bileşen birlikte veya ayrı ayrı çalıştırılabiliyordu. Son teknolojiye sahip olmasına rağmen, Neo-Bechstein hala standart bir piyanodan daha ucuzdu.

Tüm özelliklerine rağmen, Neo-Bechstein-Flugel piyano başarısız oldu. Mucitlerinin profesyonel piyanistlerden umut ettiği geri dönüşleri almadı. Bu, Bechstein’ın finansal sorunları ile birleşince son kaçınılmaz olsa da,Nernst’in piyanosunun arkasındaki prensipler bugün hala elektro gitarlarda ve elektromanyetik alıcılarda bulunuyor.

10. Konuşan Bebek – Thomas Edison

Edison sadece yetenekli bir mucit olarak değil, aynı zamanda yetenekli bir işadamı olarak kabul edilir. Diğer birçok mucidin aksine, Edison yarattıkları için bir servet kazandı çünkü ürünler için nasıl kazançlı bir pazar bulacağını biliyordu. Thomas Edison’ un fonografı büyük bir hit haline geldi ve bu yüzden doğal olarak mümkün olan her yere bir tane görsel bıraktı. Sonuç; Edison fonograf bebeği.

Konuşan bebekler ürpertici, sade ve basittir. Modern bebekler bile pilleri azaldığında ve yavaş, şeytani bir sesle konuşmaya başladığında korkunç olabilirler. 120 yaşında bir bebeğin ne kadar rahatsız edici olabileceğini hayal edebilirsiniz, ama kendiniz de görebilirsiniz!

Adil olmak gerekirse, Edison’un bebeklerinin tümünün sesi kulağa gerçekçi gelmiyordu. Sadece birkaç yıl önce, bir bebeğin 123 yıllık metal ses kaydı göreceli olarak iyi durumda bulundu. O zamanlar ses kayıtlarını çoğaltmaya yarayacak bir yöntem olmadığından her ses birbirinden farklı ve özeldi. Edison “Twinkle, Twinkle, Little Star” demeleri için işe farklı kadınlar alıyordu. Edison’un tüm çabalarına rağmen, bebekler başarısız oldu ve sadece 1890’da birkaç hafta satıldı.

Editör / Yazar: Oğuzhan PEKGÜRLER

Kaynak: https://listverse.com/2015/02/10/10-bizarre-forgotten-inventions-from-famous-inventors/

Continue Reading

Öne Çıkanlar