fbpx
Connect with us

Ekoloji

Arılar Tükenirse Başımıza Gelecek 10 Şey!

Published

on

“Arıları kurtarın!” ağaç dostu arkadaşınızdan Costo kampanyalarına kadar neredeyse her yerde, bu cümle haberlerde ve medyada çokça yer buldu. Fakat bunun önemli olmadığını düşünüyorsanız, tekrar düşünün. Arılar aslında tarımımıza ve dolayısıyla tarım işletmemize büyük katkılar sağlıyor. Bunu akılda tutarak, burada size arıların yok olduğu bir durumda hayatta kalamayacak 10 şeyden bahsedeceğiz. 10- Dünya Gıda Arzı: Arıların tozlaşma ve tarımın önemli bir parçası olduğunu söylemeye gerek yok, ancak çoğu insan tam olarak ne kadar önemli olduklarını bilmiyor. Günümüzde dünya genelinde insan gıda arzının yüzde 90’ını oluşturan 100 ana ürün çeşidi bulunmaktadır. Elmaları, muzları, avokadoları ve mısırı düşünün. Arılar, bu mahsullerin yüzde 70’i için başlıca tozlaşma ajanlarıdır. Bu da gıda arzımızın yaklaşık yüzde 63’ü doğrudan arılara bağlı olduğu anlamına gelir. Diğer tozlaştırıcı türleri olmasına rağmen, etkileri arılarınkine kıyasla çok küçüktür. Örneğin yarasalar bir sonraki en büyük tozlaştırıcıdır, ancak donuk çiçek renklerine sahip bitkileri tercih ederler. Bu donuk bitkiler arasındaki Agave, guava, incir ve hurma gibi mahsuller, küresel gıda pazarındaki payın çok daha azını oluşturur ve yedi milyar insanın hayatını sürdürmek için yeterli olmazlar–tabii ki, hepimiz hayatımız boyunca incirli pudingle beslenmek istemedikçe.

9- Kahve Endüstrisi

Çeşitli meyve ve sebzelere ek olarak, arılar aynı zamanda kahvenin başlıca tozlaştırıcılarıdır. Böylece, arılar olmadan, dünyamızın kahve arzı azalır ve sanayi karlılığını kaybeder. İlk düşüncede, bu oldukça önemsiz görünüyor; kafein bir insan “ihtiyacı” değildir ve kahvenin sonu kıtlık demek değildir. Ancak dünya endüstrimizin şaşırtıcı bir miktarı kahve üretimi ve satışına dayanıyor.

Sadece 2016’da bile Starbucks Kahvesi brüt satışlarda 21.3 milyar dolar harcadı. Mayıs 2017 itibariyle, kahve zincirinin 245.000 çalışanı vardı. Kahve ayrıca Latin Amerika’da, özellikle nüfusun büyük bir kısmının kahve endüstrisinde çalıştığı Guatemala’da değerli bir üründür. Arılar olmasaydı, bu çok uluslu kahve imparatorluğu çökerdi ve yüz binlerce insanı dünya çapında işten çıkartılırdı.

8- Cadılar Bayramı Endüstrisi

Bal arıları, balkabağı arıları ve yaban arıları; balkabağı için üç ana tozlaştırıcıdır ve diğer arı çeşitlerinden bir kaçı da tozlaşmasına katkıda bulunur. Ortalama mahsulle karşılaştırıldığında, balkabakları genellikle küçük aile çiftliklerinde yetiştirilir ve bağımsız çiftçiler her yıl 1 milyar libre (yaklaşık 453 milyon kg) kabak toplarlar.

Yerel çiftçilerin yetiştirdiği mahsullerin çeşitliliği göz önüne alındığında, balkabaklarının kaybı çiftlikleri için ağır, ancak hayatta kalınabilecek bir darbe olacaktır. Ancak, 170 milyon tüketicinin her yıl yaklaşık 850 milyon doları fenerlerini oymak için harcadığı Cadılar Bayramı endüstrisi için, balkabağı eksikliği büyük bir kar kaybı olur. Mevsim sel Cadılar Bayramı işletmeleri, balkabağına bağımlı çiftliklerde olduğu gibi muhtemelen yok olacaklardır. Ayrıca, balkabağı olmadan Cadılar Bayramı’nın anlamı olur mu?

7- Giysi Endüstrisi

Pamuk, bugün ABD’de en popüler kumaş malzemesidir. Tarihsel olarak, pamuk, Amerikan topraklarında yetişen en büyük nakit üreten mahsullerinden biriydi ve ülkenin tarihinin büyük kısmı bu bitkinin doğrudan bir sonucudur. Bugün, ABD’de, pazardaki tüm giyim ürünlerinin yaklaşık yarısının tamamen pamuk içeren, kadın kıyafetlerinin yüzde 60’ının ve erkeklerin yüzde 75’inin de pamuk içerdiği tahmin edilmektedir.

Siz akıllı okuyucularımızın da tahmin edebileceğiniz gibi, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki pamuk tozlaşmasının büyük çoğunluğundan arılar sorumludur. Yani arılar olmadan, bu 2 milyar dolarlık nakit mahsul, kot pantolonun ve tişörtün rahatlığı ile birlikte yok olacaktı. Bu gelişmiş dünya için bir küçük sakınca olsa da pamuklu kumaşın cildi koruyarak sıcak güneşin altında serin tutmanın bir yolu olduğu, dünyanın az gelişmiş bölgelerinde özellikle sertleşecektir.

6- Kuruyemiş Endüstrisi

Bal arıları, badem ve kaju fıstığı dahil (ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere) birçok fındık türünün yetiştirilmesi için zaruridir. Dünyanın en büyük badem şirketi – küresel pazar payının yüzde 80’inden sorumlu – mahsullerini döllemek için arı kullanmanın önemini vurguluyor. Aslında, bu arılara olan talep o kadar yüksektir ki, 3 milyar dolarlık badem endüstrisi, ABD’nin tüm bal arısı nüfusunun yarısından fazlasına sahip.

Kaju fıstığı, arıların avantajlarından yararlanan dikkate değer bir başka fındıktır. Afrika’da, bal arısı tozlaşma ile yetişen kaju fıstığı, yapay olarak tozlaştırılmış kuruyemişlere kıyasla verimde yüzde 200’lük bir artış yaşamaktadır. Arılar sayesinde, bu bölgelerdeki aile çiftlikleri, ücretlerini ikiye katladılar ve arıların bal ve balmumunu satarak yandan ekstra gelir elde ettiler. Eğer arılar tükenirse, yalnızca dünyanın fındık üretimi önemli ölçüde azalmaz, aynı zamanda gelişmekte olan bölgelerdeki birçok mikro işletmeler de iş dışı bırakılırdı.

5- Biyolojik Yakıt Endüstrisi

Yenilenebilir enerji sektöründeki yükseliş eğilimi gösteren trendlerden biri debiyoyakıt. Bu yakıtlar tıpkı gaz gibi çalışır, ancak petrol rezervuarlarından alınmak yerine, aslında etanolde işlenmiş birçok farklı bitkilerden yapılır. Bu yeni teknoloji, yakıt endüstrisinde devrim yapma ve nakliyeyi güçlendirmek için daha sürdürülebilir bir yol oluşturma yeteneğine sahiptir ve birçok şirket- özellikle Kanada’da- zaten bundan faydalanmaktadır.

Bu biyo-yakıtlar genellikle arılar tarafından tozlaşan bileşenleri içerir. Dikkate değer bir örnek ise,kanola bazlı yakıttır. Soğuk, yüksek yağ içeriğine ve aşındırıcı olmayan özelliklere dayanıklılığı onu diğer geliştirilmekte olan seçeneklere göre daha ideal bir seçim haline getirir. Fakat elbette, orijinal bitkileri dölleyen ve türleri canlı tutan arılar olmadan kanola yağı bulmak mümkün değildir. Böylece, eğer arılar ölürse, biyoyakıt endüstrisi de ölür- yani sadece işlerle değil aynı zamanda dünyamızın en büyük sorunlarına karşı yenilenebilir çözümler ile dolu karlı bir alan.-

4- Taşımacılık Endüstrisi

Çoğu insan kamyon endüstrisini düşündüğünde, meyve ve sebzeler akla gelen şeylerden değildir. Ancak gerçekte, kamyon sürücülerinin ülke genelinde yiyecekleri taşırken taze ve güvenli tutmaları önemlidir. Şu anda Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük şirket, ülke genelinde gıda taşıması için 830 üreticiyle çalışan DotFoods’tur. 4.500 çalışanı ve yıllık geliri 5,4 milyar dolar ile bu şirketin – ve onun gibi başkalarının – ülkeyi sunacak çok şeyi var.

Peki bunun arılarla ne ilgisi var? Arılar tükenirse, en yaygın gıdalarımızın yüzde 70’ini elimine olur. Bunun kıtlığa ve diğer küresel sorunlara nasıl yol açacağını zaten belirledik. Ancak, gıda taşımacılığı ile ilgili tüm endüstrilerde kamyon taşımacılığının da sonuçları olacaktır. Taşınacak yüzde 70 daha az meyve ve sebze olması nedeniyle, arı neslinin yalnızca gıda taşımacılığına bağlı iş ve geliri dikkate alındığında pahalı bir kaybı olacaktır.

3- Et Endüstrisi

Kesim için sığırları başarıyla yetiştirmek için dört şeye ihtiyacınız var: kaba yemler, tahıllar, yağlı tohumlar ve yan ürünler. Otlar, mısırlar ve buğdaylar gibi kaba yemler ve tahıllar rüzgâr yoluyla kendiliğinden tozlaşır, bu nedenle tozlaştırıcı arkadaşlarımız olmadan da var olurlar. Yan ürünlerden besleyici şeyler deyapılabilir, bunlar ineklere ekstra besin ve kalori sağlarlar. Öte yandan yağlı tohumlar, yalnızca kanola ve ayçiçeği gibi arılar tarafından tozlaşan bitkilerden elde edilir.

Et endüstrisi için sıkıntılı olan şey, bu esansiyel yağlı tohumlar olmadan, sığırlarının tam boylarına ve en iyi sağlıklarına yetişememeleridir. Yağlı tohumlar, ineklerin ana protein kaynağıdır ve bu kaynak büyümelerine yardımcı olur ve böylece tüketime hazır olurlar. Yağlı tohumlardan (ve sağladıkları proteinden) yoksun inekler, bodur büyüme, zayıf gebe kalma oranları ve toprağı yeme isteği gibi sağlık problemleriyle karşı karşıya kalır. Bu temel sığır besinlerini tozlaştıracak güçlü bir arı popülasyonu olmadan, sadece meyve ve sebze tedarikimiz azalmayacak, aynı zamanda et tedarikimiz de azalacaktır.

2- Dünya Ekonomisi

Amerika Birleşik Devletleri ekonomisi, Cadılar Bayramı, biyoyakıt veya kamyon yoluyla olsun, arı neslinin zarar göreceği tek ekonomik sistem değildir. Dünyanın diğer bölgeleri eşit ve hatta arılara daha fazla bağımlı. Latin Amerika’nın pek çok bölgesinde, muz satışı ekonomiyi sürdürüyor; Bu ülkeler, yıllık ortalama 13 milyon ton muz ihraç ediyor. Asya’da bu oran yaklaşık 2 milyon tona, Afrika’dan 600.000 tona ulaşıyor.

Asya’da başlıca tarım ürünleri pamuk, yağlı tohum ve çeşitli meyvelerdir. Bunlar, Çin’in GSYİH’nın(gayri safi yurtiçi hasıla) yaklaşık yüzde dördünü oluşturmaktadır. Afrika ekonomisi aynı zamanda eşsiz meyve ve sebze türlerinin yanı sıra yağ bazlı tarım ürünlerinden de geçiniyor.

Zeki bir okuyucunun da bileceği gibi, bu ürünlerin tümü arılar tarafından tozlaşır ve arılar yok olduğunda soyu tükenir. Tek başına bal arıları her yıl tüm dünyada 15 milyar dolarlık mahsul sağlarlar ve her arı türü birleştirilmiş yıllık gelirde 30 milyar dolardan fazla gelir sağlar. Bu tozlaştırıcıların yok edilmesi dünya ekonomisinde ve uluslararası ticarette felaket bir etki yaratacaktır. dünyanın her yerini benzersiz şekilde etkileyebilecek çeşitli krizler çıkar.

1- İnsan Soyu

Bu büyük olumsuzlukların tümü, bazı bilim insanlarının ve mühendislerin, insanların arı neslinin uzun süre hayatta kalmayacağına inanmalarını sağlamıştır. Ancak çoğu insan bu teoriden şüphe duymaktadırlar, bunların arasında BBC’nin daha ılımlı bir pozisyon alan ve arıların yok oluşu hakkında “bir sona yol açmaz ancak büyük ekonomik krizlere ve kıtlıklara yol açar” diyen “ Bilim Odağı” muhabiri vardır.

Fakat büyük bir grup bilim insanı, arı neslinin ve insan neslinin el ele gittiğini savunuyor. Bu son zamanlarda özellikle öne çıkan bir fikirdir, çünkü koloni çöküşü bozukluğu tüm dünyada arı kovanlarında çoğalmaya devam etmektedir. Aslında, yıllık Earthwatch(uluslararası bir doğa vakfı) tartışmalarındaki bilim adamları, arıların tüm gezegendeki en değerli türler olduğunu, mantarları, planktonları, yarasaları ve hatta primatlardan bile değerli olduklarını belirtti. Konferanstaki bir bilim insanı olan Dr. George McGavin bile “arıların olmadığı bir dünyanın tamamen bir felaket olacağı”nı itiraf etti. Zaman, tartışmanın hangi tarafının doğru olduğunu söyleyecektir.

Editör / Yazar: Uzay TEMEL

Kaynak: https://listverse.com/2017/07/17/10-things-that-will-disappear-forever-if-the-bees-die/

Ekoloji

Bilim İnsanları Kesinlikle Ahtapot Yetiştiriciliği Yapmamamız Konusunda Uyarıyorlar

Published

on

Çiftlik hayvanları yetiştiriciliğinin insanlara yaklaşık 1000 yıldır ciddi kazançlar sağladığı inkar edilemez. Fakat koyun ve inek gibi hayvanlar çiftlik hayatına iyi uyum sağlarken, çiftliklere uyumsuz olan ve insanların yemeyi sevdikleri bir hayvan var. Bilim insanlarının yeni bir denemede tartıştıkları ahtapotlar, sadece zeki oldukları için değil aynı zamanda yetiştirildikleri çiftliklerin yaratacağı çevresel etkiler nedeniyle de asla yetiştirilmemelidir. Bu süreç çoktan başladı. Geçen sene tedarik miktarının zayıf olması nedeniyle fiyatları tırmanan ahtapota yiyecek olarak küresel ihtiyaç artışta ve bu sebeple 2019’un kalan kısmında da fiyatların yüksek seyredeceği tahmin ediliyor. Yabani hayatta avlanan ahtapotların verimleri değişken olduğu için güvenilmez tedarik oranı artmaktadır. Dolayısıyla ahtapot çiftliklerine olan talep çoktan başladı. Dünya çapında birçok ülkede, eklembacaklıların suda yetiştirilmesini hızlandırmak için genetik modifikasyon denemeleri de dahil olmak üzere ahtapot yetiştirme çalışmaları devam ediyor.

Issues in Science and Technology dergisinin son sayısında çevrebilimci, filozof ve psikiyatristten oluşan bir ekip “bu durum kesinlikle bilinen bazı çevresel etkileri yaratacaktır” şeklinde yazmışlardır. Bu etkilerden bazıları; hayvan atıkları nedeniyle azot ve fosfor kirliliği, ırkların karışması ile hastalıkların yayılması ve habitat kaybı şeklinde devam etmektedir fakat en büyük çevresel endişe de ahtapotların beslenmesidir. Suda yetiştirilen yaratıkların çoğu gibi onlar da etçildir ve protein ile yağ için balıkla beslenmeye ihtiyaçları vardır. Ahtapot larvaları da sadece bir yerlerden getirilecek olan canlı yiyecekleri tüketmektedirler. Araştırıcılar “suda yetiştirilen hayvanların beslenmesi, yabani balık popülasyonlarıyla omurgasızlara yem olarak fazladan baskı yapmaktadır” yazmışlardır. Küresel balık avının üçte biri diğer hayvanları beslemek için yapılan bir aktivite haline gelmiştir ve kabaca yarısı su ürünleri yetiştiriciliğine gitmektedir. Çoğu yem balıkçılığı aşırı avcılığa dönüşerek hedefinden sapmaktadır.

Ahtapotlar fazlaca yiyeceğe ihtiyaç duyarlar (yaşam boyunca en az kendi ağırlığının üç katından fazla) ve fabrika çiftliklerinde onların bu ihtiyacının karşılanması, zaten hedefinden sapmış olan balıkçılığa daha fazla baskı yapacaktır. Bu durum da muhtemelen insanlar için küresel gıda güvenliğini azaltacaktır. Bu problem çözülse bile ahtapotları fabrika çiftliklerde zorla tutmak çirkin bir durumdur. Eğer daha önce bir deniz akvaryumunu ziyaret ettiyseniz bunu bilebilirsiniz. Ahtapotlar; zekâlarıyla ve problem çözme yetenekleriyle bilinmektedir. Bu eklembacaklıların sıkılmaması için ahtapot tanklarında sıklıkla oyuncaklar bulundurulur. Kavanozları açabilirler, insan bireyleri fark edebilirler, kendilerine önceden verilen puzzle ları hatırlarlar ve hatta gına geldiğinde akvaryumlardan kaçabilirler (bu durum da ele alınmalıdır çünkü çiftlikten tüm ahtapotların firar ettiğini düşünün).

Aynı zamanda esaret altında kanibalizm ve kendi dokunaç uçlarını yemek gibi endişe verici davranışlar göstermektedirler (bu, bulaşıcı bir hastalığa sebep olabilir). Uyarılmadıkları bir ortamda bu hayvanlar bıkmış ve sıkılmış şekilde yetişirler. Bilim insanları “biyolojik sağlık ve güvenliğin ötesinde ahtapotlar; keşfedilecek fırsatlar, kendi çevrelerini kontrol ve idare etmek gibi yüksek seviyelerde zihinsel uyarılmaya ihtiyaç duyarlar” yazmışlardır. Yoğun çiftlik sistemleri de kaçınılmaz şekilde bu özelliklere düşmandır. Günümüzde bile ahtapot çiftliklerinin başarılı olmasında; genç hayvanları yetişkinliğe kadar hayatta tutmak gibi üstesinden gelinmesi gereken zorluklar vardır fakat yeni teknolojiler le bunun üstesinden gelinebilmektedir.

Bu konudaki araştırmalar tüm dünyada günden güne artmaktadır. Meksika’daki ahtapot çiftliği denemelerinin son 10 yılda artış gösterdiği rapor edilirken bir Japon deniz mahsulleri firması da 2017’de yumurtalardan başarılı şekilde yeni hayvanlar ürettiğini rapor etmiştir. Bir sonraki yılda bu firmaların ahtapot yetiştiriciliği yaptıkları tahmin edilmektedir. Şimdiden ortaya konulmuş birçok problem nedeniyle bilim insanları, ahtapot yetiştiriciliğindeki artışın kesileceğini ümit etmektedirler.

Araştırıcılar “umut ediyoruz ki böyle bir seçenek pratiğe dönüşürse; toplum bu gibi projelerin ciddi sağlık ve çevresel problemlere neden olacağını fark edecektir ve ahtapot yetiştiriciliğinden vazgeçilecek ya da yasaklanacaktır” yazmışlardır. “Devletler, özel şirketler ve üniversite enstitüleri için de ahtapot yetiştirme araştırmalarını bırakıp, onun yerine gelecekteki yiyecek üretiminde gerçek anlamda şefkatli ve sürdürülebilir olunması için çaba sarf etmeleri açısından daha iyi olacaktır” Bu rapor, Issues in Science and Technology 35’te yayınlanmıştır.

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/scientists-are-warning-that-we-absolutely-must-not-farm-octopuses

Continue Reading

Ekoloji

İklim Değişikliği Olarak Okyanustan Oksijen Emildiğinde Ahtapotlar Kör Olabilir

Published

on

Hafif parçacıkları görsel bilgi haline getirmek çok zor bir iştir ve vücudunuz işin yapılması için oksijene güvenir. Bu, karada iki bacak üzerinde yürürken veya sekiz bacakla denizde yüzerken de geçerlidir. Aslında, Deneysel Biyoloji Dergisi’ ndeki son bir araştırmaya göre, kalamar, yengeç ve ahtapot gibi deniz omurgasızları için mevcut olan oksijen miktarı, önceden düşünüldüğünden çok daha önemli olabilir. 24 Nisan’da çevrimiçi yayınlanan araştırmada, araştırmacılar, hayvanlar 30 dakikadan daha kısa bir süre boyunca düşük oksijenli ortamlara maruz kaldıklarında dört deniz larva türünde (iki yengeç, bir ahtapot ve kalamar) retina aktivitesinde önemli bir düşüş gördüler. Bazı türler için, oksijen seviyelerindeki minik bir düşüş bile, hemen görme kaybına neden oldu ve sonuçta, oksijen tekrar geri çekilmeden önce toplamda neredeyse körluğe neden oldu.

Lider California’ daki La Jolla’ daki Scripps Oşinografi Enstitüsü’ nde doktora adayı olan önde gelen araştırma yazarı Lillian Mc Cormick’ e göre, bazı görme bozukluğu türleri, okyanusun yüksek oranda doygunluğa sahip yüzeyi ile günlük beslenme rutinleri sırasında hipoksik (düşük oksijenli) derinlikleri arasında göç eden bu türler için günlük bir gerçeklik olabilir.Ve okyanusdaki oksijen seviyeleri dünya genelinde düşmeye devam ettikçe, kısmen iklim değişikliğinden dolayı, bu canlıların taşıdığı riskler artabilir. “İklim değişikliğinin bu sorunu daha da kötüleştireceğinden endişeliyim,” diyen McCormick Live Science’ a şunları da söyledi: ” görme bozukluğu denizde daha sık olabilir.” Kafadanbacaklıların gözlerine elektrot takıldı. Yeni çalışma için McCormick ve ekibi market kalamarını (Doryteuthisopalescens), iki noktadan oluşan ahtapot (Ahtapot bimaculatus), ton balığı yengeci (Pleuroncodesplanipes) ve zarif kaya yengecini (Metacarcinusgracilis) araştırdı. Bu türlerin hepsi Güney Kaliforniya’ nın Pasifik Okyanusu’na özgüdür ve hepsi dikey göç olarak bilinen günlük bir dalış rutini içindedir. Geceleri, beslenmek için yüzeye yakın yüzüyorlar; gün geçtikçe güneşten saklanmak için daha derinlere inerler.

Bu canlılar su sütununda yukarı ve aşağı yerdeğiştirdiklerinde, oksijen kullanılabilirliği çarpıcı biçimde değişir. Okyanus, yüzeyin yakınında, havanın ve suyun birleştiği ve çok sayıda kabuklu ve kafadanbacaklının gün boyunca saklandığı yüzeyin 50 metre altında oksijenle daha az doygunlukta bulunan oksijenle doludur. Bu günlük oksijen salınımının hayvanların görüşünü etkileyip etkilemediğini bulmak için McCormick, test larvalarının her birinin gözlerine küçük elektrotlar taktı, bunların hiçbiri 0,15 inçten (4 milimetre) daha uzun değildi. McCormick, bu elektrotlar, larvaların gözlerindeki elektriksel aktiviteyi kaydetti; retinaları ışığa – “bir EKG gibi, ama kalbiniz yerine gözleriniz için”- tepki gösterdi. Her larva daha sonra bir su deposuna yerleştirildi ve suyun oksijen seviyesi sabit bir şekilde düşürülürken parlak bir ışığa bakmak için yapıldı.

Seviyeler yüzde 100 hava doygunluğundan, okyanus yüzeyinde bulmayı beklediğiniz oksijen seviyelerinden, şu anda yaşadıklarından daha düşük olan yüzde 20 doygunluğa düştü. Bu düşük oksijen durumundan 30 dakika sonra, oksijen seviyeleri yüzde 100’e geri yükseltildi. Dört türün her biri biraz farklı bir tolerans gösterse de, dördü de düşük oksijen ortamına maruz kaldığında görmeye karşı belirgin bir darbe aldı. Genel olarak, her larva retinal aktivitesi düşük oksijen koşullarında yüzde 60 ile yüzde 100 arasında kaldı. Bazı türler, özellikle de piyasadaki kalamar ve kaya yengeci, araştırmacılar tanktaki oksijeni düşürmeye başlar başlamaz görüşlerini kaybetmeye başladıkları için çok hassas olduklarını gösterdi. McCormick, “En düşük oksijen seviyesine ulaştığında, bu hayvanlar neredeyse göremiyordu ,” dedi. İyi haber, görme kaybının kalıcı olmadığı. Tamamen doymuş bir oksijen ortamına geri döndükten sonraki bir saat içinde, bütün larvalar görüşlerinin en az yüzde 60′ ını geri kazandılar ve bazı türler yüzde 100 işlevselliğe geri döndü.

Suda görme kaybı

McCormick, Pasifik’ in Güney Kaliforniya yakınlarında doğal olarak birçok düşük oksijen durumu yaşadığı için, bu çok hassas türlerin her gün bir çeşit görme bozukluğuyla baş etmeye çalıştığını söyledi. (Yine de kesin olabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.) McCormick, umulur ki bu risk altındaki türlerin doğal olarak kaçınma davranışları geliştirdiğini, böylece ciddi görme bozukluğu ortaya çıktığında okyanusun daha yüksek oksijen kısımlarına yüzdüklerini de sözlerine ekledi. Bununla birlikte, McCormick, iklim değişikliğinden kaynaklanan hızlı deoksijenasyonun(Oksijenin uzaklaştırılması veya tüketilmesi olayı.) bu türlerin uyum sağlamasını zorlaştırabileceğini söyledi. Nature dergisinde 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, toplam okyanus oksijeni seviyelerinin son 50 yılda dünya genelinde yüzde 2 oranında azaldığı ve 2100 yılında da yüzde 7 oranında eklenmesi gerektiği öngörülmektedir.

İklim değişikliği, bu kayıpları yönlendiren önemli bir faktördür, Nature araştırması, özellikle okyanusun üst kısımlarında, McCromick’in çalıştığı larvaların hayatlarının çoğunu harcama eğiliminde olduğunu buldu. Bu ısınmaya bağlı deoksijenasyon – bölgedeki yüzeye yakın oksijen seviyelerini bölgede tutarsız kılan rüzgar ve su sirkülasyon düzenleri gibi doğal güçlerle birleştiğinde, en savunmasız canlıların en çok ihtiyaç duyduklarında görüşlerini kaybetmelerine neden olabilir. McCormick, risk altındaki hayvanlar, yüzeye yakın yiyecek aramada daha az etkili olabilir ve aralarında belirsiz avcı izlerini kaçırabilir. Çok ağır bir ihtimal – ancak, bu yaratıklar potansiyel olarak zararlı hatalar yapmadan önce gerçekten aldığı oksijenle ilişkili görme kaybı miktarını belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. “Bir sonraki sorun, retina bozukluğu görsellikte ne kadar bir değişime eşittir?”

Editörün Notu: Bu hikaye larvaların ölçümünü düzeltmek için güncellendi. Uzunluğu 1,5 inç değil 0,15 inçten küçüktür. Hikaye ayrıca deniz omurgasızlarının normal ortamlarında yüzde 20 oksijen satürasyonu yaşamadıklarını not etmek için güncellendi.

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: https://www.livescience.com/65495-low-oxygen-blinds-octopuses.html

Continue Reading

Ekoloji

Pasifik Okyanusu ’nun derinliklerinde arsenik soluyan Mikroorganizmalar keşfedildi!

Published

on

Hayat dediğimiz şey çok kırılgandır. Binlerce farklı dinamiğin, canlıların hayatını etkilemek için hali hazırda beklediğini söyleyebiliriz. Ancak yaşayan organizmalar beklenmedik sıkıntıları farklı yollarla aşma konusunda büyük bir yeteneğe sahiptir. Buna verebileceğimiz en güncel örnek, tropikal Pasifik Okyanusunda, metabolizmasında arsenik kullanabilen mikroorganizmaların keşfidir. ABD Ulusal Bilimler Akademisi Bildirilerine göre araştırmacılar oksijenin olmadığı bölgelere özgü metabolizmaların incelemelerini yaparken, hücresel solunum için arsenik kullanan küçük bir mikroorganizma yüzdesinin (bir taneden daha az) varlığını keşfetti. Bir avuç mikroorganizmanın arsenik kullandığı keşfedildi ancak bilim insanları okyanusta bunu yapan gelişmiş organizmalara tam olarak rastlayamadı.Araştırmacılar mikroorganizmalardaki bu kabiliyetin antik Dünya’dan geldiğine inanıyor.

Antik Dünya döneminde oksijen kıt olduğu için ilk yaşam formları oksijen kullanamadı. Bunun yerine okyanuslarda bulunan arsenik, enerji kazanım yöntemlerinden biri haline gelmişti. WHOI ve MIT’den Dr. Jaclyn Saunders “Okyanusta bugün varlığını sürdüren bu arsenikle solunum yapan organizmalarla ilgili en güzel şey, okyanusta oldukça az miktarda bulunan arsenik ortamda genlerini muhafaza etmeleridir. Bu da diğer arsenik oranı az olan ortamlarda arsenikle döngü kurmuş organizmaları arayabileceğimiz anlamına gelir” dedi. Bu araştırmanın başlangıç noktası, okyanusta görülen bazı arsenik iyonlarının tipinde oluşmuş belirgin yapısal farklılıklardı.

Araştırmacılar bu yapısal tutarsızlığın bazı canlı organizmalardan kaynaklanmış olabileceğinden şüpheleniyorlardı. Bu yüzden alansal inceleme başlatıp, kanıt aramaya koyuldular. Washington Üniversitesi’nde oşinografi profesörü olan komisyon yazarı Gabrielle Rocap, “Okyanuslarda uzun zamandır çok düşük seviyelerde arsenik bulunduğunu biliyoruz. Fakat organizmaların geçimini sağlamak için arsenik kullanıyor olabileceği fikri bütün metabolizma sistemleri için açık okyanus oldu. Bu keşif bile bizlere okyanusta hala bilmediğimiz ne kadar çok şey olduğunu gösteriyor” dedi.

Araştırma ekibi, organizmaların genomik bilgilerini parçalar halinde topladı. Bu parçalar organizmaların arsenikle nasıl başa çıkabildiklerini gösterdi. Organizmaların her birinin arsenat veya arsenit molekülleri ile uğraşan iki genetik yol haritası kullandıkları keşfedildi. Bu organizmalar gibi zamanla oksijensiz ortamlarda büyüyen çok fazla tür bulunamadı. Araştırma ekibi, bu oksijen içermeyen bölgelerin küresel ısınmadan dolayı giderek büyümesinden endişeleniyor. Ekip için bir sonraki adım, organizmaların çevrelerine nasıl adapte olduklarını daha iyi anlamak için organizmaların tüm genomunu çıkarmak olacak.

Editör / Yazar: O. Can CANİKLİ

Kaynak: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/there-are-arsenicbreathing-microorganisms-in-the-pacific-ocean/

Continue Reading

Öne Çıkanlar