fbpx
Connect with us

Uzay

Ay’da Yürüyen 4. İnsan Astronot Alan Bean Röportajı

Published

on

Ay’da yürüyen 4. insan olan ABD’li astronot Alan Bean, 26 Mayıs 2018’de 88 yaşındayken hayatını kaybetmişti. SkyLab görevinde de yer alan Bean’in, 3 Ekim 1992’de gazeteci Jim Plaxco ile yaptığı röportajın çevirisi sizlerle. Apollo görevleri, sanat tutkusu… 26 yıl öncesi ile günümüzün arasındaki farkları göz önüne seren bir röportaj. Keyifli okumalar. 3 Ekim 1992, öğleden sonra güzel bir gün. Apollo ve SkyLab görevlerinde yer almış Alan Bean ile bu güzel günde tanışıp, konuşma şansı buldum. Ayrıca kendisi büyük bir uzay sanatçısıdır…

  • JP: Şu ana dek kaç adet resim yaptın?
  • Alan Bean: Yaklaşık 70.
  • JP: Ne zamandan beri resimle uğraşıyorsunuz?
  • Alan Bean: Son dokuz yıldır bu hobiyi yapıyorum. Emekli olmadan önce ressamlığı hayal ediyordum, emekli olunca da başladım. 
  • JP: Şu ana kadar yaptığın bütün resimler Apollo görevi hakkında. SkyLab ile ilgili bir şeyler yapacak mısınız ?
  • Alan Bean: Evet. SkyLab görevleri hakkında bir çalışmam olacak. Aslında 1981’de emekliye ayrıldığım zaman bu iki misyonla ilgili birçok resim yapmaya karar vermiştim. Ancak sanatçı olmanın ne kadar zor olduğunu anladım. Farklı mekanlar, farklı donanımlar. Bu yüzden ilk olarak Apollo misyonuna çaba harcamak istedim.
  • JP: Astronot eğitiminizin sanatsal becerilere bir katkısı olduğunu söylenebilir mi ?
  • Alan Bean: Aslında bu iyi bir soru, ancak hayır. Nedenine gelecek olursak; uzay gemilerini uçurmak onları çizmekten oldukça farklıdır. Örneğin radar antenini ele alalım. Araçta olduğunuz zaman antenin nasıl göründüğü veya ne renkte olduğu ile ilgilenmezsiniz. Antenin düzgün çalışması tek arzunuzdur. Ancak sanatçının bakış açısı bambaşka. Antenin bulunduğu yeri ve açısını doğru çizmelisiniz. Renkler, ışıklar, parlaklıklar… Birçok detay sizin için önem kazanır ancak görev sırasında bunlar umrunuzda bile olmaz. Eğitimimin gerektirdiği el hassasiyeti, resim çizerken işe yarıyor bunu inkar edemem… 
  • JP: Resimlerinizin birçok kitapta kullanıldığını gördüm. Bu resimlerinizin yer aldığı bir kitap çıkarmayı hiç düşündünüz mü ?
  • Alan Bean: Öncelikle resimlerimin kullanılması çok olumlu bir gelişme. Bildiğiniz üzere 1994 yılında Ay’a ayak basmamızın üzerinden 25 yıl geçmiş olacak. Çoğu yazar bu konuda özel kitaplar çıkarıyor. Resimlerimi kullanmak isteyen bazı insanlara tabi ki izin verdim. İkinci konuya gelecek olursak… Kitap çıkarmayı şu an için düşünmüyorum. Yapmam gereken daha çok resim var. Şu an 62 yaşındayım, hayatımın ne kadar devam edeceğimi bilmiyorum. Belki 20 yıl, belki daha az ya da çok. Kitap çıkarmak uğraştırıcı bir iş. Onun yerine resimlerime ve aileme vakit ayıracağım.
  • JP: Apollo 12 görevinden döndükten sonra, tekrardan Ay’a gitme gibi bir isteğin veya gitme ihtimalin var mıydı ?
  • Alan Bean: Kaç defa olursa olsun, Ay’a her zaman gitmek isterim. Döndükten sonra tabi ki böyle bir ihtimal vardı. Apollo görevleri ilk başta 20’ye kadar devam edecekti. Sonra bu sayı 19 ve 17’ye düşürüldü. Kendi kendime ‘Ben 12. görevde gittim belki bir şansım daha olur’ diyordum. Ancak olaylar farklı gelişti. SkyLab misyonu ortaya çıktı ve ben bu misyonda uzay aracı komutanı olarak görev aldım. Apollo görevleri beklenenden daha olumlu bir sonuç ile bitmişti. Bu görevler için çok fazla para harcandı ve çok fazla insan hayatını kaybetti… İnsanlar artık ‘Ay’a gidelim kaya getirelim. Ee ne var bunda ?’ sorularını soruyordu. NASA’da bu doğrultuda yeni bir hedef belirledi; Mars. Bu yüzden yen görevlere odaklandık. Uzay İstasyonu, çeşitli testler ve görevler. İnsanların yeni hedefleri, vizyonumuzu genişletti.  Alan Bean, APOLLO 12 Tablosu
  • JP: Günümüzün politikası ve kültürü göz önüne alındığında; Başkan Bush’un Uzay İstasyonu hayali yakın gelecekte gerçekleşebilir mi ? Bu projenin şansı ne ?
  • Alan Bean: Bence çok yakın bir zamanda olumlu haberler olacaktır. Her şey paraya bağlı. Araştırma, kadro, teknik ve teknolojik gelişmeler… Her şey maddi güç ile orantılı. 15. yüzyılda buraya insanlar gelmeye başladı. Ardından koloniler, savaşlar, devrimler ve daha birçok şey. Bugün gelinen nokta da ‘Uzayda daha ne yapabiliriz ?’ soruları soruluyor. Ancak bunların hepsi para ile alakalı. Uzay İstasyonu yakın gelecekte inşa edilebilinir ama Mars görevleri hakkında bu kadar olumlu değilim. Eskiden, 21. yüzyıla girmeden Mars’a gidebileceğimizi düşünürdüm. Artık bu işin çok uzak olduğunu anladım. Ben göremesem de kim bilir belki çocuklarım Mars’tan görüntüler izleyebilir.
  • JP: Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı ?
  • Alan Bean: İnsanoğlu git gide kendi gezegeninden uzaklaşıyor. Önce yörünge, ardından Ay ve şimdi de Mars. Sonrasında kim bilir belki de bilinmeyen gezegenlere gideceğiz. Yeni şeyler yaşanıyor ve bunu durduramayız. Bu gelişmelerin hızını bilemiyoruz; hangi zaman diliminde nereye gidebiliriz hiçbir fikrim yok… Uzay İstasyonu kurulacak ve araştırmalar devam edecek. Gelecek yıllarda nüfus hızla artacak ve daha genç beyinler ortaya çıkacak. Uzay İstasyonu’na tepkiler oluyor ama bence çok gereksiz. Onun sayesinde başka yerlere gidebiliriz. İnsanlar yeniliğe aç olmalı. Uzayda da durum değişmiyor. Kim ne derse desin dışarıda bir yerlerde şehirler kuracağız ve Mars… Eninde sonunda oraya gidilecek. Ben göremesem de çocuklarım veya torunlarım görecektir. Benim için sorun yok; bu iş sonunda olacak…


NOT: Alan Bean;1998, 2009 ve 2010 yıllarında resimlerinin de yer aldığı kitaplar yazmıştır. Öldüğü güne kadar Mars görevlerine aşık bir şekilde yaşamıştır…
Editör / Yazar: Kuzey Kılıç (@KuzeyGencc), Bu röportaj http://www.astrodigital.org/space/interviews.html sitesinden çevrilmiştir.

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Astrofizik

Karanlık Madde Gerçekten Belirsiz Mi?

Published

on

Bilim insanları yıllardır karanlık maddeyi anlamaya ve evrenin 4’ te 1’ ini kaplayan bu gizemli maddenin sırlarını çözmeye çalışıyor. Görünmezlik pelerininin mantığını kavramamızı sağlayacak fikri arıyorlar. Devasa tek bir parçaymışçasına hareket eden binlerce küçük parçacığı inceliyorlar. Maalesef 28 Şubat’ta, Journal of Cosmology and Astroparticle Physics dergisinde yayınlanan makaleye göre karanlık maddeyi elde etme girişiminden elleri boş ayrıldılar. Sonuçlara göre karanlık madde eğer gerçekten çok küçük maddelerden oluşuyorsa elde edilmesi çok zor ve diğer maddelerle etkileşime girmeyen bir madde olabilir. Karanlık madde evrenin en büyük sırlarından biri. Işıkla etkileşime girmiyor ama diğer maddeler üzerinde kütlesel çekim kuvveti uyguluyor. Evrendeki enerji ve maddenin dörtte birini oluştursa da bilim insanları onu henüz ne bulabildiler ne de neyden oluştuğunu çözebildiler.

Karanlığın Kalbi

Pek çok bilim insanı, karanlık maddenin zayıf etkileşimli büyük parçacıklardan (WIMP) oluşuyor olabileceğini düşünüyor. Ama bu teori karanlık maddeyi tam olarak açıklayamıyor. Örneğin, bu parçacıklar, galaksiler ağında astronomların henüz göremediği yapılar oluşturmalıydılar. Bu yüzden bilim insanları karanlık maddeyi farklı bir yönde aramaya başladılar, ultralight parçacıklarında. Araştırmanın yazarlarından Sergey Troitsky, “ Bir çok teori olsa da hiçbirinin destekleyici bir kanıtı yok, bu yüzden her ihtimali tek tek araştırmalıyız.” dedi. Bazı teorilerse ultralight karanlık maddenin diğer adıyla belirsiz karanlık maddenin elektrondan 10^28 kat daha hafif olduğunu ve bir dalgadan ziyade bulanık sınırları olan bulaşmış parçacık gibi hareket ettiği için “belirsiz” karanlık madde olarak adlandırıldığını iddia ediyor. Son araştırmalarla aktif galerilerdeki ışıkla bu maddeyi bulmanın bir yolu olup olmadığı araştırılıyor.

Karanlık madde evrenin çoğunluğunu kapladığından, eğer ultralight parçacıklarından yapıldıysa onlardan çok sayıda var olmalı. Durum böyleyse parçacıklar Bose-Einstein Yoğuşması gibi ultra soğukta birbirleriyle yapışık halde bulunuyor olmalılar, mesela bir saha gibi . Parçacıklar ışıkla etkileşime girmediğinden (ki zaten bu yüzden onları bulamıyoruz) bu saha hareket ettikçe polarize ışıkta etki bırakıp, ışığın hareketi sırasında ışınların yönünü değiştiriyor olmalı. Teoriye göre bu etki karanlık maddenin 325 ışık yılı kadar karşısındaki alanlarda görülebiliyor. Bu alanın salınımı da ultralight karanlık maddenin kütlesine bağlı. Bilim insanları bunu kullanarak karanlık maddenin kütlesini ölçmeyi umuyorlar. Karanlık maddenin etkisinden dolayı ışığın kutuplaşmasındaki değişiklikleri araştırmak için bilim insanları 10 teleskopun birleşimiyle oluşan Very Long Baseline Array isimli radyo-teleskopunun arşivlerini taradılar. Uzak galaksilerden ulaşan ışık ayrıntılı bir şekilde araştırıldığı için elimizde yeterli bilgi mevcut.

“Genellikle astrofizik alanında önceden yayınlanmış belgeleri inceleyerek araştırma yaparız ama bu kez araştırmacılardan kendi çalışmaları üzerinde incelemeler yapmalarını istedik ve çalışma taslağımız için gözlemsel verileri kullandık.” Dedi Troitsky.10 yıllık araştırmaları taradıktan sonra bilim insanları salınımları buldular ama bu bekledikleri türden değildi. Galaktik nükleuslar(çekirdekler) normalde belli bir frekans olmadan salınım yapar ama karanlık maddede durum böyle değildi. Bilim insanları galaksiler arası yapıları açıklayacak ultralight karanlık maddenin varlığına dair herhangi bir kanıt bulamadı. Yine de bu yokluğunun kanıtı olamaz. “Karanlık maddenin yer çekimi dışında bir kuvvetle etkileşime geçeceğinin garantisi yok, böyle bir maddeyi bulmak çok zor olsa da en basit açıklama bu.” Dedi Troitsky. “Karanlık madde hakkında emin olduğumuz tek şey, bilinen parçacık fiziğinin dışında kalması. karanlık maddenin yapısına ilişkin gözlemsel kanıtlara sahip olana dek tahminlere ve spekülasyonlara dikkat etmeli ve açık fikirli olmalıyız.” Dedi Telaviv Üniversitesi’nde gökbilimci olan Rennan Barkana.

Editör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://www.space.com/fuzzy-dark-matter-evidence.html

Continue Reading

Uzay

Büyük patlamanın ardından evrendeki ilk moleküle dair kanıt bulundu

Published

on

Son yıllarda, gelişen teknoloji ve bilgi birikimi sayesinde evrenimizde birçok keşif yapıldı. ABD’ li bilim insanlarının on yıllarca süren arayıştan sonra büyük patlamanın ardından evrende oluşan ilk molekül türüne dair uzayda kanıt buldu. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), 3 bin ışık yılı uzaklıktaki gezegensi bulutta helyum hidrür kalıntıları bulduğunu açıkladı. Bu keşif, helyum hidrürün aslında uzayda var olduğuna ilişkin de bir kanıt niteliğinde.

Buluşla ilgili ayrıntılı haber, Nature dergisinin bu haftaki sayısında yayımlandı. Evrenin ilk zamanlarında sadece birkaç tip atom vardı.

Bilim insanları, büyük patlamadan 100 bin yıl sonra, helyum ve hidrojen atomlarının ilk kez bir araya gelerek ‘helyum hidrür’ isimli molekülü oluşturduğunu düşünüyor.

Helyum hidrürün evrenin bazı bölgelerinde var olduğu tahmin ediliyordu ancak şimdiye kadar ona dair bir iz bulunamamıştı.

Evrenin kimyasına ilişkin düşünceleri kanıtlar nitelikte

Helyum hidrürün NGC 7027 isimli gezgensi buluttaki keşfini Nasa’nın uçan teleskobu olarak bilinen SOFIA gerçekleştirdi.

Bilim insanları bu keşfin evrenin ilk başlardaki kimyasal yapısına ve bu yapının milyarlarca yıl içerisindeki gelişimine ilişkin anlayışımızlarımızdan birini teyit ettiğini de vurguluyor.

SOFIA Bilim Merkezi’nin direktörü Harold Yorke, “Bu molekül dışarılarda bir yerlerdeydi, ancak doğru pozisyonda gözlem yapacak doğru araçlara ihtiyacımız vardı. SOFIA bunu mükemmel bir şekilde yapmayı başardı” diyor.

Bugün, evren gezegenler, yıldızlar ve galaksiler gibi büyük ve karmaşık yapılarla dolu.

Ancak 13 milyar yıl önceki büyük patlamadan sonra evren çok sıcaktı ve çoğunlukla helyum ve hidrojen olmak üzere sadece birkaç çeşit atom vardı.

Atomlar ilk molekülleri oluşturmaya başladıklarında, evren sonunda soğumaya ve şekle girmeye başladı. Bilim insanları helyum hidrürün ilkel anlamdaki ilk molekül olduğu sonucuna vardı.

Soğuma başladıktan sonra, hidrojen atomları, helyum hidrür ile etkileşim kurabilmeye başladı ve böylece yıldızların oluşmasında birincil derecede rol oynayan hidrojen molekülü oluştu.

Yıldızlar ise günümüzün kimyasal açıdan zengin evrenini.

Almanya’daki Max Planck Enstitüsü’nden Rolf Guesten, “Helyum hidrürün yıldızlararası uzaydaki varlığına ilişkin kanıtın eksikliği, astronomide onyıllar boyunca bir çıkmaz oluşturdu” diyor.

Editör / Yazar: Uğur ÖRDEM

Kaynak:


https://www.livescience.com/65256-first-molecule-in-the-universe.html

https://www.theguardian.com/science/2019/apr/17/helium-hydride-most-ancient-molecule-in-universe-detected-in-space

Continue Reading

Fizik

Çekilen İlk Karadelik Fotoğrafı Einstein’ın Görelilik Teorisini Kanıtlıyor

Published

on

Kara delik her zaman bilim kurgunun megastarları olmuşlardır. Ancak onların Hollywood’daki ünleri -şu ana kadar kimse gerçeğini görmediğini düşünürsek- biraz farklıdır. Eğer bir tanesini görmeden inanmam diyenlerdenseniz Event Horizon Teleskobu’na(EHT) teşekkür edin. Çünkü o bu güne kadarki ilk karadelik fotoğrafını çekti. Bu inanılmaz adım, tüm Dünyayı koca bir teleskoba çevirerek ve trilyonlarca kilometre ötedeki bir resmi çekerek gerçekleşti. Her ne kadar görkemli ve devrim yapıcı bir proje olsa da sadece bununla sınırlı kalmıyor. Bu aynı zamanda Albert Einstein’ ın uzayın ve zamanın doğası hakkındaki fikirlerinin, ekstrem koşullarda geçerli olup olmadığını araştıran ve kara deliklerin evrendeki rolüne ilişkin şu ana kadarki en bol bilgiyi sunan eşi görülmemiş bir araştırmadır. Uzun lafın kısası: Einstein başından beri haklıymış.

Görüntülenemeyeni Görüntülemek

Karadelikler, kütlenin çok yoğun ve sıkışmış olduğu, ışığın bile yer çekiminden kaçamadığı uzay bölgeleridir. Bir mürekkep kadar karanlık bir arkaplanda bir tanesinin fotoğrafını yakalamak neredeyse imkansız bir görev. Ancak Stephen Hawking sayesinde biliyoruz ki bu devasa kütleler sadece siyah uçurumlardan oluşmuyor. Yüksek hızda plazma yaymalarının yanında, buna karşın inanılmaz kütle çekimi yakaladığı maddeyi merkezine doğru çekiyor. Ne zaman madde karadeliğin eventhorizon*(olay ufku-olayları son olarak gözlemleyebildiğimiz, ışığın bile kaçamadığı yer)a geldiği zaman karadeliğin etrafında dönen bir disk oluşturuyor. Bu diskteki maddeler birbirleriyle temas ettikleri zaman enerji ortaya çıkartıyorlar. Bu enerji diski ısıtıyor, aynı bizim soğuk bir günde ellerimizi birbirine sürterek ısındığımız gibi. Maddeler birbirlerine yaklaştıkça sürtünme daha da fazla oluyor. Eventhorizon*(olay ufku) na yakın olan bölge yüzlerce güneş akısında parlıyor. İşte EHC karadeliğin siluetinde bu ışığı gözlemliyor. Bu resmi oluşturmak ve veriyi analize etmek inanılmaz zor bir görev. EHT ekibi bize en yakın 2 süperbüyük karadeliği hedeflediler, bunların ikiside eliptik şekilli galaksi olan M87 ve Sagittarius A* bizim Samanyolu Galaksimizin merkezindeydi.

Size bu işin ne kadar zor olduğunu şöyle anlatalım. Samanyolunun karadeliği 4.1 milyon güneş kütlesindeyken ve çapı 60 milyon kilometreyken dünyaya uzaklığı 250,614,750,218,665,392 kilometre uzak. Bu da Ankara İstanbul arasını 558 trilyon kere gitmek anlamına geliyor. EHT ekibi tarafından da söylendiği gibi New York’ ta olup Los Angles’ daki bir golf topundaki çıkıntıları görmek gibi bir şey. ( İstanbul’ dan Dubai’ deki yeri görmek gibi bir şey) Bu kadar uzakta olan bir şeyi fotoğraflamak için ekibin bir dünya kadar büyük bir teleskoba ihtiyaçları vardı. Bu kadar büyük bir teleskop olmadığı için EHT ekibi dünyanın her yerinden gelen verileri bir arada topladılar. Bu kadar uzaktaki bir maddenin doğru resmini çekmeleri için bütün teleskopların sabit olmaları ve senkronize hareket etmeleri gerekiyordu.

Bu zorluğu yenmek için ekipler atomik saatler kullandılar. Bu saatler o kadar doğrudur ki her yüz milyon yılda 1 saniye hata payları vardır. Toplanan 5000 terabitlik veri o kadar büyük olmuştu ki yüzlerce hard diskte taşınmak zorunda kaldı ve fiziksel olarak bir süper bilgisayara takıldı. Bu süper bilgisayar bu verileri arasındaki zaman farkını sildi ve son olarak elimizdeki görüntüyü oluşturdu.

Genel göreliliğin kanıtlanması

Bu buluştan aldığımız en önemli mesaj, Einstein’ ın tekrardan haklı çıkmasıydı. Son birkaç yıldır yapılan testlerde Einstein’ ın genel görelilik teorisinin evrenin en ekstrem yerlerinde bile doğru çıktığını bir kere daha gördük. Burada, Einstein’ ın genel görelilik teorisi M87 den gelen bilgileri şaşmaz bir şekilde doğru tahmin etti. Görünen o ki uzayın, zamanın ve yerçekiminin en doğal açıklaması bu. Karadeliğin merkezinin etrafındaki maddenin hızı sabit ve ışık hızına yakın hızlarda. Bu resimden EHT bilim insanları, M87 karadeliğinin güneşin 6.5 milyar katı kütleye sahip olduğu ve 40 milyar kilometre uzak olduğunu çıkarttılar. Bu Neptün’ün 200 yıllık güneş etrafında dönüşünden daha fazla demek oluyor. Samanyolu’nun karadeliğini bu zamanlarda değişen ışık çıktısından dolayı doğru gözlemlemek biraz zordu. Umarız ki daha fazla teleskop EHT’ye eklenir ve bu inanılmaz maddelerin resmini çekebiliriz.

Editör / Yazar: Uzay TEMEL

Kaynak: https://www.sciencealert.com/the-first-black-hole-photo-confirms-einstein-s-theory-of-relativity?perpetual=yes&limitstart=1

Continue Reading

Öne Çıkanlar