fbpx
Connect with us

Bilim

Bilim Tarihine Katkıda Bulunmuş 10 Harika Kadın

Published

on

Ada Lovelace, Rosalind Franklin ve Marie Curie gibi bilime yön veren kadınları hepimiz duyduk, ancak *STEM’de merakınızı cezbedecek daha birçok ünlü kadın var. Bilim tarihi, zaman zaman sakallı yaşlı erkeklerin bir listesi gibi görünebilir (üzgünüz Darwin), ancak çevremizdeki dünyayla ilgili anlayışımızı değiştiren birçok inanılmaz ve ilham verici kadın oldu ve onları hatırlamak için Ada Lovelace Gününü beklememiz gerekmiyor. İşte bilmeniz gereken ünlü bilim kadınlarından sadece birkaçı.
1-Caroline Herschel – Alman Gökbilimci (1750-1848) :  1.2 m’den sadece biraz daha uzun olan bu bilim kadını yaptıklarıyla uzayı anlamamıza çok büyük katkılar sağlamıştır. Almanya’da doğan Caroline ,22 yaşında şarkıcı olarak eğitim görmek için İngiliz şehri olan Bath’dakiabisi William’ın yanına taşındı, ancak kısa sürede astronomi, kardeşlerin hayatlarının odak noktası haline geldi. Gece gökyüzünü gözlemlemeyi kolaylaştıran lensler üreten abisinin yanında asistanlık yapan Caroline ve abisi, bunların yanı sıra, yaklaşık 2.500 yeni bulutsu ve yıldız kümesi kaydettiler ve Yeni Genel Kataloğu- bu göksel cisimlerin bu güne dek gelen isimlerinin verildiği ilk kaynak olan NGC notasyonu için temel oluşturdular. Kendi başına bir gökbilimci olan, bir kuyrukluyıldızı keşfeden ilk kadındı ve çalışmalarını tanıtmak için 1787’de Kral George III tarafından William’ın asistanı olarak işe alınması, onu bilimsel çalışmalar için maaş ödenen ilk kadın yaptı. Toplamda 14 yeni nebula(bulutsu), sekiz kuyruklu yıldız keşfetti ve Flamsteeds Atlas’a 561 yeni yıldız ekledi. Adı kardeşi William Herschelkadar bilinmese de, Caroline’ın katkısı, 1838’de Kraliyet Astronomik Topluluğundan Altın Madalya (bir kadın için bir ilk) ve kuyruklu yıldız olan bir asteroite verilen ismi de dahil olmak üzere birçok kez onurlandırıldı. , Ay’da bir krater ve onun adını taşıyan bir uzay teleskobu ve hatta bir Google Doodle’ı bile var.  2-Mary Anning – İngiliz Fosil Avcısı (1799-1847) : 19. Yüzyıldaki yaşam şüphesiz bazıları için zordu, ama özellikle fakir, eğitimsiz bir kadın olmak, daha zordu, bu da Mary Anning’in başarılarını daha da şaşırtıcı kılıyor. Deniz kenarındaki Lyme Regis kasabasında yaşayan genç Mary, babasıyla birlikte cilalayıp turistlere satmak için fosiller topluyordu. Babasının ölümünden sonra bu, ailenin tek gelir kaynağı oldu. 1811’de kardeşi Joseph bir kafatası buldu ve birkaç ay sonra, sadece 12 yaşındayken, Mary fosilleşmiş iskeletin geri kalanını keşfetti. Fosilin ilk başta bir timsah olduğuna inanılıyordu, ancak bu alanda bilim ilerledikçe nihayet 200 milyon yıl öncesine dayandığı ve bir dinozorun ilk eksiksiz fosili olan bir ichthyosaurus( iktinozor ) olduğu ortaya çıktı ve bu şekilde sınıflandırıldı. Anning, hayatının tamamını Lyme Regis’in (şu anda Jurassic Sahili olarak bilinen) kumsallarını arayıp, uzun boyunlu Plesiosaurus iskeleti ve Pterodactylus gibi fosilleri bulmak için keşif yapmaya harcadı. Dünya’nın İncil’e göre başladığına inanılan bir zamanda, eski taşların derinliklerine gömülü olan 200 milyon yıllık hayvanların var olması, yaratılış öyküsüne aykırıydı ve Tanrı’nın yaratıklarının kusurlu doğasını öne sürdüğü için sorunlu olduğu da kanıtlandı. Anning’in alışılmadık ve sıklıkla tuhaf keşifleri, bilimsel düşünceyi İncil hikayelerinden uzaklaştırmaya yardımcı oldu ve paleontoloji alanını açtı. Henüz bebekken şimşek çarpan birine göre hiç de fena değil.  3-Lise Meitner – Avusturya-İsveçli Fizikçi (1878-1968) : 1930’larda, Lise Meitner, sadece bilim alanında çalışmasına izin verilen az sayıdaki kadından biri olduğu için değil, aynı zamanda Almanya’daki en önde gelen nükleer bilim insanı olduğu için özeldi. Fakat aynı zamanda Yahudi kökenliydi ve Naziler 1938’de iktidara geldiğinde ülkeden kaçmak zorunda kaldı. O yılın ilerleyen zamanlarında Stockholm’de, Almanya’daki çalışma ortağının, uranyumun radyoaktif bozunması konusundaki çalışmalarında elde ettiği son sonuçları ve ne yapmadığı anlatıldı yani; uranyumun nükleer füzyona uğradığı, ikiye bölündüğü ve bazı muazzam nükleer enerji deposunu serbest bıraktığını. Yedi yıl sonra, uranyumdaki aynı nükleer füzyon süreci, Little Boy (Küçük Çocuk) adlı bir bombanın içinde tetiklendi ve Japon şehri Hiroşima’ya atıldı. Gerisi, tarih diyebiliriz. Marie Curie nükleer fizik alanındaki çalışmaları için iki Nobel ödülü kazandı ve adını ondan alan (Curium) kimyasal bir elemente sahipti, ancak kelimenin tam anlamıyla yer sallayan Lise Meitner’ın keşifleri çok daha az biliniyor. Kazanması gerektiği düşünülmesine rağmen asla bir Nobel kazanamadı, ancak kendi elementi meitnerium’a sahip. Albert Einstein bir keresinde onun için, “Almanya’nın Marie Curie’si” demiştir.  4-Barbara McClintock – Amerikalı Genetikçi (1902-1992) : İnsan genomunu haritalandırdığımız ve yaşamın yapı taşlarını düzenlemek için CRISPR gibi araçlar geliştirdiğimiz bir çağda yaşıyoruz, ancak bunların tamamı Barbara McClintock tarafından genetiğe olan özveri ve yaşam boyu çalışma sayesinde mümkün oldu. Tüm kariyerini mısır analizi yaparak geçirdi ve 1930’larda bireysel kromozomların tanımlanmasına, incelemesine ve analizine izin veren bir boyama tekniği geliştirdi. Mısıralışılmadık bir çalışma seçimi gibi görünebilir, ancak bir genetikçi için, her bitki kendi genetik yapısına sahip, farklı renkte çekirdekler oluşturabildiğinden, bunlar altın değerinde bilgilerdir. Araştırmasıyla, genomlar arasında hareket eden DNA dizisi olan -sıçrayan genlerin- varlığını kanıtlayabildi. Çalışmaları hemen fark edilmedi ve o zamanlar sıçrayan genler, bilim çevrelerinin çoğu tarafından hurda DNA olarak kabul edildi, ancak McClintock baskı yaptı ve aslında hücrelerdeki genlerden hangisinin aralarındaki farkları yaratmada hayati öneme sahip olduğunu belirleyebileceklerini söyledi. Hücre türleri olmasaydı, sadece bir amorf madde damlası olurduk. 1983 yılına kadar, Nobel Fizyoloji ya da Tıpta Nobel Ödülü’ne layık görülmediğinde, bilim dünyası, sadece bu sıçrayan genlerin ne kadar önemli olduğunu değil, aynı zamanda insan genomunun yüzde 40’ı kadarını oluşturduklarını da kabul etti. McClintock ayrıca, genlerin dış etkenlere yanıt olarak aktivitelerini değiştirdiği epigenetik fikrini resmi olarak üzerine çalışılmadan 40 yıl önce öneren ilk kişiydi. 5-Dorothy Hodgkin – İngiliz Kimyager (1910-1994)  :  Margaret Thatcher’ın bilimsel konular hakkında, özellikle de sosyalizmin vokal destekçisi olanlar arasından tavsiye aldığı Demir Leydi’nin eski öğretmeni olan DorothyCrowfootHodgkin gerçekten ilham verici bir kadındı.X-ışını kristalografisi alanındaki ilerlemeleriyle tanınan Hodgkin, kolesterol, penisilin ve B12 vitamininin atomik yapısını belirleyebildi. Buluşlarıyla1964’te Nobel Kimya Ödülü’nü kazandı ve ödülü kazanan tek İngiliz kadın oldu. Sadece 1969 yılında, onlarca yıl süren X-ışını kristalografi tekniklerini geliştirdikten sonra, en uzun süren mücadelesini vermiş, 35 yıllık çalışmadan sonra insülinin yapısını haritalandıran, diyabet hastalarının tedavisini geliştirecek buluşunu tamamlamıştı., Bütün bu büyük çalışmaları uzun ve aktif yaşamının çoğunda romatoidartrit’tenmuzdarip olmasına karşın yapmıştı. 
6-Yahudi Mary – MS 1. ve 3. yüzyıllar arasında yaşayan simyacı : Baz metalleri altına çevirme sanatı olan simya, bugünlerde sert bilim olarak adlandırdığımız şey değil fakat eski bir kimya biçimi (tamamlanmış ya da değil) olarak, bunun için hala kullandığımız yöntem ve araçları temellerini atmıştır. En eskilerden biri, “sanatın” ilk öncüsü olmasa da, Yahudi Meryem idi. Kendine ait hiçbir çalışma olmamasına rağmen, Simyaya temel teşkil eden çalışmaları veilk simya metinlerini yazan Panopolis’ten Zosimos tarafından referans alınmıştır. Her ne kadar metali altına dönüştürmek zor olsa da, her ikisi de modern kimyada günümüzün eşdeğeri olan tribikos ve kerotakisin simya aygıtlarının yanı sıra hidroklorik asidi keşfetmesiyle itibar kazanmıştır. Ve eğer yemek pişirmek sizin için önemliyse, Mary’ye şerefine adı verilen pişirme şekli Bain-Marie için teşekkür edebilirsiniz. 7-Elizabeth Garrett Anderson – İngiliz Doktor (1836-1917) : İlk İngiliz kadın doktor olan: Elizabeth Garrett Anderson, duruşu ve kararlılığı ile diğer kadınların da yücelmesini sağlayan şaşırtıcı ve güçlü bir kadındı. ABD’deki ilk kadın doktor Elizabeth Blackwell gibi başarılı kadınlardan ilham alan Elizabeth Garrett Anderson, itaatkar yaşamına ters düşmeyi seçti. Saygın eğitimine rağmen, herhangi bir tıp fakültesine kabul edilmemesi yüzünden,itirazları sonucu okuldan atılmasına yol açan erkek akranlarıyla birlikte hemşirelik okumak zorunda kaldı. Elizabeth eczacılar derneği aracılığıyla doktor olarak kaldıktan hemen sonra, dernek kadın katılımcıları yasakladı. Elizabeth’in karşılaştığı cinsiyetçilik ve sıkıntılar, yalnızca onun gücünü ve amacını körükledi. Paris Üniversitesi’nde okumak için kendi kendine Fransızca öğrenen Elizabeth, nihayet tıp diplomasını aldı. Bununla birlikte, bu hala İngiliz Tıbbi Kayıt Sicili izni için yeterli değildi, bu yüzden daha sonra Dekan olarak atandığı Londra Kadın Tıp Okulu olacak Kadınlar için Yeni Hastane’yi kurdu. Sonunda vokal kampanya çabaları karşılığını verdi ve 1876’da tıp mesleğine kadın girişi yasallaştırıldı. Tıptan emekli olduktan sonra bile, Dr Anderson hâlâ ataerkilliğe başkaldırıyordu ve İngiltere’deki ilk kadın belediye başkanı oldu. Eşitlik hareketi üzerinde etkiliydi, kızına ve diğer pek çok korkusuz kadına adımlarını takip etmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik çaba göstermesi için ilham verdi.  8-Grace Hopper – Amerikalı Bilgisayar Programcısı(1906-1992) :  “İnanılmaz Grace” takma adı, GraceHopper’a boşuna verilmedi. Sezgileri kuvvetli bir matematikçi ve bilgisayar programcısı olarak, ilk yıllarını Amerika’daki en prestijli kurumlardan bazılarında okuyarak geçirdi, sonuçta matematik alanında doktora yapan ilk kadınlardan biri oldu. II. Dünya Savaşı başladığında, Hopper büyükbabasının ayak izlerini takip ederek Vassar Koleji’ndeki matematik öğretmenliği işini ABD Deniz Kuvvetleri’ne katılmak için bıraktı. İlk fonksiyonel bilgisayar olan Mark I’i programlamayı öğrenmek için Harvard Üniversitesi’ne yönlendirildi. Teknoloji Mark II bilgisayarına ilerlediğinde, Hopper, programlama ekibi bilgisayarın işleyişini bozan bir hatayı çıkardığında “debugging”(hata ayıklama) terimini meşhur etti. Grace, her şeyden önce, ikili kod yerine İngilizce kelimelere dayanan kapsamlı bir bilgisayar dili olan COBOL’un geliştirilmesiyle, bilgisayarı genel kullanıma açık hale getirmek için çabaladı. İki kez emekli olmaya çalıştı ancak 80’lerinde çalışmaya devam ederek ABD Donanması’nın en eski aktif görevli subayı oldu ve Savunma Üstün Hizmet Madalyası kazandı. Ayrıca, ilk defa Bilgisayar Bilimi Yılın AdamıÖdülü(Computer Science Man-of-the-YearAward), ilk kadın Ulusal Teknoloji Madalyası (NationalMedal of Technology)ve İngiliz Bilgisayar Derneği( British ComputerSociety) tarafından Seçkin İnsan seçilen ilk Amerikalı ve ilk kadın olmak gibi pek çok ilke layık görüldü. Onun mirası günümüz bilgisayarcılığında yaygındır vekadın bilişimcileri destekleyen Kadın Bilişimciler Konferansı’nda GraceHopperKutlaması yapılmaktadır. 9-Valentina Tereshkova – Rus Kozmonot (1937-)  Uzay Yarışı söz konusu olduğunda, ABD, Ay’a ilk inen kişiye sahip olmasına rağmen, yenildiği başka yerler de vardı. Sovyetler Birliği’nin şeref salonuna başkanlık eden üç Kozmonot; Uzayda ilk kişi olan YuriGagarin, ilk uzay yürüyüşü yapan kişi olan Alexey Leonov ve ValentinaTereshkova. Bir tekstil işçisi iken Tereshkova, paraşütle atlama becerisi, proletarya geçmişi ve görev için yeterli olması nedeniyle 400 aday arasından seçildi ve 16 Haziran 1963’te uzayda ilk kadın olup bir tarih yazdı. Yaklaşık üç gün süren bir görevde 48 kez Dünya’nın yörüngesinde döndü ve sadece 26 yaşındayken uzayı ziyaret eden en genç kadın ve ilk sivil olmayı başardı. Dünya’ya döndükten sonra, hükümetin yüksek rütbeli bir üyesi olarak Sovyet kadınlarını Küresel mecralarda temsil etmeye devam etti . Fakat uzaydan kopabilmiş değil ve tek yönlü bir yolculuk olsa bileMars’a uçmak istiyor.  10-Jane Goodall – İngiliz Etolog (1934’den günümüze) :  Şempanze meraklısı JaneGoodall gibi olağanüstü bilim insanlarının araştırmaları, bağlılığı ve şefkati sayesinde, son yıllarda yaban hayatı korumaya yönelik tutumlar çarpıcı bir şekilde değişmiştir. Çocukluğundan beri Jane, doğduğu savaştan, İngiltere’den uzakta Afrika’daki vahşi yaşama kavuşmahayalleri kuruyordu. Üniversite’yi karşılayamayan Jane, sekreter olarak çalışmaya başladı ve 23 yaşındayken, ünlü antropolog ve paleontologDr Louis S B Leakey ile tanıştığı Kenya’ya yolculuk için yeterli parayı biriktirdi. Jane’in coşkusu ve bilgisi ile şaşıran Leakey, Afrika’da vahşi Afrika hayvanlarıyla birlikte yaşayan genç bir kadın kavramının akıl almaz olduğu bir zamanda Jane ile Gombe’deki vahşi şempanzelerin yaşam araştırmasına başladı. Şefkatli doğası Jane’in şempanzelerin güvenini kazanmasını ve şempanzelerin vejeteryan olduğu yönündeki varsayımları yanlışlayan et yemek, alet kullanmak gibi davranışlara tanık olmasını sağladı, 1965 yılında, bir okul derecesine sahip olmamasına rağmen doktora yapan ilk kişi olma olasılığını reddetti ve bu nedenle birçok bilim adamı onun başarısını göz ardı etti. Fakat sonunda başarısı, NationalGeographic’den fon sağlayarak Gombe Nehri Araştırma Merkezini kurmasını sağladı. Olağanüstü kariyeri boyunca, JaneGoodall devrim niteliğindeki eseri Gombe Şempanzeleri: Davranış Modelleri ’gibi birçok kitap yayınladı ve JaneGoodall Yaban Hayatı Araştırma, Eğitim ve Koruma Enstitüsü gibi öncü araştırma kuruluşlarını kurdu. Küresel vahşi yaşamı tehdit eden ormansızlaşmaya tanık olan, Dr. Goodall deneyimli elini korumaya yöneltti ve şimdi dünya çapında seyahat ederek gelecek nesle, tehlike altında olan vahşi yaşamı aktif olarak korumak için ilham veriyor. *Science (Fen), Technology (Teknoloji ), Engineering (Mühendislik) ve Mathematics (Matematik)  Editör / Yazar: Berfin KAZAZ
Kaynak: https://www.sciencefocus.com/science/10-amazing-women-in-science-history-you-really-should-know-about/

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

Neden uyuruz?

Published

on

Bazıları sekiz saate ihtiyaç duyarken bazılarına dört saat yetiyor. Ama herkesin nefes almak ve yemek gibi uykuya da ihtiyacı var. Fakat bilim insanları bunun nedenini hâlâ çözebilmiş değil. Bu konuda ilginç teoriler ve ipuçları var. İpuçlarından en belirgin olanı, yeterince uyuduğumuzda kendimizi iyi, mahrum kaldığımızda ise çok daha kötü hissetmemiz. Birkaç günlük mahrumiyetin ardından uyku ihtiyacı öylesine ağır basar ki hiçbir şey uyanık kalmamızı sağlayamaz. Yapılan deneylerde bu haldeki insanların aşırı yüksek müzikte, ayakta, hatta tekmelenirken bile uyuduğuna tanık olunmuştur. Birkaç günlük uykusuzluk hali insanda kafa karışıklığı, unutkanlık ve halüsinasyona neden olur. (En uzun süreli uyanık kalma rekoru 11 gündür.) Fakat yorulduğumuz için uyuduğumuzu söylemek acıktığımız için yemek yediğimizi söylemek gibi olur; uyuma nedenimiz budur, ama neden uykuya ihtiyaç duyduğumuz sorusunun yanıtı değildir bu.
Bellek yardımı
Son yıllarda ortaya çıkan bir teoriye göre uyku, yeni bellek oluşumunda ve pekiştirilmesinde önemli rol oynar. Hafıza sistemimiz psikolojik gizemini korurken, birçok araştırma uykunun perde arkasında bakım ve muhafaza işlevi gördüğünü iddia ediyor. California Üniversitesi’nden Matthew Walker ve ekibi, deneklere bilgisayarda sırasıyla çeşitli şekiller gösteriyor. Deneklerin yarısı bu şekilleri sabah, diğer yarısı ise akşam izleyip ezberlemeye çalışıyor. Daha sonra laboratuvara dönen deneklerin sabahçı olanları tüm gün boyunca uyanık kaldıktan sonra, akşamcı olanlar ise gece uyuduktan sonra hafıza testine tabi tutuluyor. Uyumuş olanların şekillerin sıralamasını çok daha iyi hatırladığı ortaya çıkıyor. Gün içindeki kısa uykuların da hafızayı güçlendirdiği düşünülüyor. Bazı araştırmacılar uykunun tazeleme ve yeniden düzenleme yoluyla belleğimize yardımcı olduğunu ifade ediyor. Sıçanlara labirent içinde yol bulma eğitimi verilerken beyinlerinde gerçekleşen aktivite biçiminin gece uyku sırasında da tekrarlandığı görüldü. Buradan, gündüz edinilen tecrübenin uyku sırasında da tekrarlandığı sonucuna varıldı. Dinlenmek ayrıca kötü deneyimlerin etkisinin azaltılmasına da yardımcı oluyor. Walker’in araştırmasında, kötü ve travmatik olayların yarattığı olumsuzluklarla beynin uyku sırasında baş etmeye çalıştığı da iddia ediliyordu.
Rüya alemi Burada rüya olgusu da devreye giriyor. Belleğimizin uyku sırasında yaşadığı çılgın maceralar olarak ifade edebileceğimiz rüyaların, belleğin tazeliğini korumak için rastgele harekete geçmesi ve yaşanan olaylar arasında bağlantı kurma çabasının ürünü olduğu sanılıyor. Uyku mahrumiyetinin halüsinasyona yol açmasının nedeni de bu olabilir. Uyku yoluyla belleğimizi yeniden düzenleme fırsatından mahrum bırakıldığımızda rüyalar davetsiz bir şekilde uyanık dünyamıza girerek gerçek olanla olmayanı birbirinden ayırmamızı zorlaştırıyor. Bütün bunlar aslında bazı verilere dayanan spekülasyonlar. Beynimize çeki düzen vermenin yanı sıra, vücudumuz uykuyu hasarlı hücrelerin onarımı gibi bazı düzenleme ve idare işlerini yapma fırsatı olarak da değerlendiriyor olabilir. Bazı bilim insanları ise uykunun düzen ve onarım amaçlı olmadığını savunuyor. “Neden uyuyoruz?” sorusu yerine “Neden uyanığız?” sorusunun sorulması gerektiğini belirtiyorlar. Sıcak, güvende ve tok haldeyken, yani temel ihtiyaçlar giderilmişken etrafta dolaşmanın ve uyanık kalmanın enerji israfı olduğunu ifade ediyorlar. Net olan şey, uykunun akıl ve beden sağlığı için gerekli olması. Herkesin ihtiyacı farklılık gösterse de ortalama 7 saat uyumak gerekiyor. Daha az uyuyanların kalp hastalıkları gibi bazı hastalıklara daha açık hale gelme riskinin yanı sıra yaşam sürelerinin de kısaldığı düşünülüyor. Yani, bir dahaki sefere uyumak istediğinizde suçluluk duygusuna kapılmak yerine, uykunun size ne kadar iyi geleceğini düşünmek daha doğru olabilir.
Kaynak: http://www.bbc.com/future/story/20120228-why-do-we-need-to-sleep

Continue Reading

Bilim

Mary Shelley’e “Frankenstein” için ilham vermiş olabilecek 5 bilimsel deney

Published

on

Frankenstein’ın canavarının 200 yaşına girmesiyle “Makingthe Monster”(Canavarı Yaratmak) kitabının yazarı Kathryn Harkupbu kitaba ilham vermiş olabilecek geçmişten 5 bilimsel deneye göz atıyor. Mary Shelley’nin bilim kurgu romanı Frankenstein 200 yıl önce yayımlandı. O yıllarda sıra dışı bilim gelişmeleri ön plandaydı ve bilim,kahvehanelerde, clublarda, ve varlıklı ailelerin konuk odalarında konuşulmakta olan popüler bir konuydu. Romanının 1831 basımının giriş bölümündeMary Shelley, Frankenstein’ı yazmasında ona ilham veren bir kaç bilimsel gelişmeye yer verdi. Üstü kapalı terimlerle galvanizm, kendiliğinden üreme, hayat ilkesi hakkındaki deneyleri yazdı. Peki, hangi deneylere ithaf ediyordu? Hangi bilimsel gerçekler bu efsanevi bilim kurgu romanını yazmasında ilham vermişti ona? 1. Hareket eden erişte: Ölü maddeden hayat elde etme düşüncesi Shelly’nin zamanında yeni bir düşünce değildi. Binlerce yıldır doğa filozofları, çamurdan, pislikten, hatta çürümüş cesetlerden nasıl küçük canlıların oluştuğu üzerine düşündüler. Mikroskobun faydaları olmadan, sinek ve diğer böceklerin canlı bir yaratığa dönüşmeden önce içinde bulunduğu küçük yumurtaları gözlemlemek neredeyse imkansızdı. 19.yüzyılın başlarında kendiliğinden üreme düşüncesi hala devam etmekteydi. Biraz yiyecek ve bolca sabır gerektiren ünlü bir deney ebeveyn siz üremenin olabileceğini kanıtlar düzeydeydi. Küçük bir parça erişte cam bir kubbenin altına yerleştirildi, böylece dış etkilerden izole oluyordu. Bir süre sonra bu erişte parçasında hareket gözlemlendi. Deneyciler çok steril bir ortamda çalıştığı için bu çok olasılıksız görünüyordu fakat bir şey erişteye bulaşmış, gelişmiş, ve onun kendi kendine hareket etmesini sağlamıştı. Frankenstein’ da ise Shelley kendiliğinden üreme fikrine başka bir boyut kazandırdı. Düzgün bir şekilde oluşturulursa insan vücudu, doğru bir şekilde işleyen biyolojik bir makine gibi görülebilirdi. Belki de küçük parçalarla bir canavar inşa edip hayat verilebilirdi.
2. Ameliyat: 19.yüzyılın dönümünde insan anatomisine hayranlık zirveye ulaşmıştı. Birleşik Krallıkta büyük şehirlere özel anatomi okulları açılmıştı. Anatomi profesörleri ve cerrahlar bilgilerini ve yeteneklerini istekli tıp öğrencilerine aktarıyorlardı. Anatomi okulları ve anatomik numune koleksiyonları Shelley’e ilham vermiş olabilir. Fakat orada öğretilen cerrahi yetenekler, karakteri Victor Frankenstein’e canavarını oluştururken yardımcı olamamıştı. Ameliyat o dönemlerde birleştirmekten ziyade kesme ile ilgiliydi. Bireyler arası doku, organ vb. nakli fikri o dönemlerde daha gelişiminin ilk aşamalarındaydı ama estetik cerrahinin bazı boyutları şaşırtıcı gelişimler göstermişti. 16.yüzyılda giderek artan düellolar daha çok anlam kazanmıştı ve birçok insan burunsuz gezmek zorunda kalıyordu. Genellikle kolun tepesinden alınmasıyla vücudun bir bölgesinden,surattaki boşluğu doldurmak için alınan dokuların nakli üzerine ilgiler artmıştı. Eklenecek doku parçasını çıkarıp yavaşça eksiklik olan bölgeye naklederken kolun sabit durması için fazlasıyla abartılı iskeleler yapılmıştı. Mary’ nin karakteri Victor deri ile birlikte birçok iç organı da nakletmek zorunda kalmıştı ve bu o zamanlarda hiçbir cerrahın cesaret edemediği bir şeydi. Victor, gerçekte aynı çağda yaşadığı insanlar gibi, doku uyumu kavramına sahip değildi ve insan bireylerden ziyade farklı türlerin bile dokularını veya organlarını kullanırken ikinci kez düşünmüyordu.  3. Uçan çocuk: Parçalardan bir canavar yaratmak kesinlikle kolay değil fakat Victor Frankenstein’in en büyük başarısı ölü materyalleri toplayıp bunları canlı bir şeye dönüştürmesiydi. Bu canlandırma yönteminin detayları romanda sinir bozucu bir şekilde üstü kapalı anlatılmış. Shelleyromanda bir “yaşam kıvılcımı”dan bahseder fakat bu herhangi bir şey olabilir. Neyse ki elektrik kıvılcımı bunun en muhtemel açıklaması olacaktır. Frankenstein’ in yazılmasından önceki yüzyıl elektriği anlamada büyük gelişmelere tanık oldu. Bu olguyu ilk inceleyenlerden biri StephenGray’di. Ülkesine hizmet edenlerin kaldığı bir tür bakım evi olan Charterhouse’ da kalıyordu. Gray emeklilik dönemini elektrik üzerine deneyler yaparak geçirdi ve bu konuda birçok keşif yaptı. Teorilerini anlatmak için birçok muazzam canlandırmalar tertipledi; bunlardan biri de “uçan çocuk”tur. Charterhouse’ un bitişiğinde bir de okul bulunmaktaydı ve kimse Gray’in bir çocuğu deneyleri için ödünç almasına aldırış etmemişti. Çocuk tavana kadar yükseltilmiş bir platforma asılır ve çocuğa statik elektrik yüklenir ve sonrasında çocuk küçük kağıt parçalarıyla etkileşime girmek için ellerini kullanır ve kağıtları hareket ettirebilir. Çocuğun burnundan küçük kıvılcımlar gözlemlenebilir. Platforma bağlanmış, havada süzülen, kıvılcımlar saçan bir çocuk ve zeminde ellerini coşkuyla sallayan bir bilim insanı imgesi Victor Frankenstein’ ın canavarına hayat verdiği modern film sahnelerindekinden pek de farklı sayılmaz.  4. Bulutlardan gelen elektrik akımı: Frankenstein’ ın canavarının hayata gelişinin sinemadaki tasvirinde sıklıkla arka planda gök gürültülü bir sağanak eşlik ediyor. Bu genellikle yıldırımın “hayat kıvılcımı” oluşturmasını ima ediyor. Acaba Mary Shelley tüm zamanların en ünlü elektrik deneylerinin birinden ilham almış olabilir mi? Frankenstein romanında Benjamin Franklin’in ünlü Uçurtma Deneyine atıf yapıldı. Franklin elektrikle ilgili her konuda oldukça meraklı bir araştırmacıydı fakat o zamanlar kimse yıldırımın gerçekten elektrik ile ilgili bir olay olduğundan emin değildi. Franklin bunu kanıtlamak için bir deney yaptı. Deney şu şekildeydi: Franklin ve oğlu uçurtmaya bir anahtar bağlayıp onu bir fırtınanın ortasına doğru uçurdular. Başta hiçbir şey olmadı, tam vazgeçecekleri sırada Franklin anahtarı uçurtmaya bağlandıkları ipteki tellerin yükseldiğini gördü sanki elektrik yüklüydü. Elini anahtara doğru götürdü ve elektrik çarpmasını deneyimledi. Deney muhtemelen anlatıldığı şekilde yaşanmamış olsada büyük ün kazandı. Franklin yıldırım çarpması tehlikelerinin kesinlikle farkındaydı ve muhtemelen yanında ipi tutması için başkasını, belki kölelerinden birini, götürdü. Bu tür deneyi gerçekleştiren ilk kişi bile değil aslında; 1752 Mayıs’ında Fransız Thomas-François Dalibard, Gray’denbirkaç önce ay, eşit derecede tehlikeli bir deney yapmıştı çoktan. Shelley Franklin’in deneyine atıfta bulunmasına rağmen, canavara hayat verme sürecinin bir parçası olarak yıldırımdan bahsetmemiştir. Victor Frankenstein’a bilim konusunda çalışması için ilham verenyıldırım çarpmasıdır ve Victor ve canavarının karşılaşmasında arka planda yine bir fırtına vardır. “Hayat kıvılcımı” olan yıldırım büyük ve özel etki yaratmak için sinemada kullanılan bir bahane gibi gözüküyor.
5. Ölüyü diriltme: Mary Shelley elektrik kullanarak ölü insanları hayata döndürme fikri olan ilk insan değildi. Önemli bilim insanları da bu olasılığı araştırdı. Elektrik şoklarının kas çekilmesine neden olduğu biliniyordu ve buna galvanizm (etkisi) denmişti. Hayvanlar üzerinde binlerce elektrik deneyi yapıldı fakat bir sonraki adım GiovanniAldini’den geldi. Az zaman önce boğulmuş veya havasızlıktan ölmüş kişileri canlandırmak için elektriğin kullanılıp kullanılmayacağını görmek istiyordu. Teorilerini kanıtlamak için taze bir cesede ihtiyacı vardı ve bu ihtiyacı 1803te Londra’da karşılandı. George Forstercinayetten mahkûm edilmişti. ezası asılmaktı ve sonrasında cesedi elektrik deneyleri için Aldini’ ye verilecekti. Forster’in cesedi darağacından indirilip Aldini’ye teslim edildi. Aldini Forster’ ın kafasının yanına bir bateriden çıkan kabloları bağladı; yüzdeki kaslar hareket etti, çene titredi ve sol göz açıldı. Aldini Forster’ ın göğsünü açtı, kaburgalarını kırdı ve yeniden başlatmak amacıyla direkt kalbe elektrik şoku verdi. Başarısız olmuştu. Onun diriltme girişimleri başarısız olmuş olsa da en ünlü bilim kurgu romanına ilham verme konusunda başarılı olmuştu. Aldini’nin Forster üzerinde yaptığı deneyler büyük ölçüde tanınmıştı. Bu deneyin anlatımı ile Frankenstein’ nın canavarını hayata geçirdiği o can alıcı anın anlatımında kullanılan imgeler çok büyük ölçüde benzerdir.
Editör / Yazar: Meltem ARSLANER
Kaynak: https://www.sciencefocus.com/science/five-experiments-that-might-have-influenced-mary-shelleys-frankenstein/

Continue Reading

Bilim

Darwin’in Sıradışı Hayatı

Published

on

Tüm zamanların en radikal fikirlerinden biriyle başa çıkmaya çalışan Darwin’in hayatındaki dönüm noktalarını inceledik. Charles Darwin’in ortaya attığı doğal seçilim yoluyla evrim teorisi, insanlar olarak dünyadaki yerimizi sorgulamamızı sağladı. İnsanların primatlarla ortak bir atası olduğu fikri, Batı medeniyetinin temellerini sarsan bir fikirdi. Darwin bu düşüncesini 20 yıl boyunca kendine sakladı. Sonunda “Türlerin Kökeni” kitabını yayınladığında “bir cinayeti itiraf etmiş gibi” hissettiğini anlattı.
Doktorluktan vazgeçti: Charles Robert Darwin, 12 Şubat 1809’da İngiltere’nin Shrewsbury kentinde zengin bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunda dindar olmayan bir Hristiyan olarak yetiştirilse de ailesi yeni fikirlere açıktı. Dedeleri Adınlanma’nın önemli figürleri arasındaydı: Kölelik karşıtı sanayici Josiah Wedgewood ve Zoonomi kitabında bir türün bir başka türe dönüşebileceğine (transmutasyon) dair radikal fikrini paylaşan Erasmus Darwin. Babası ve dedesinin izinden giden Darwin 1825 yılında Edinburgh Üniversitesi’nde tıp okumaya başladı. Fakat iyi bir doktor değildi, anestezinin henüz bulunmamış olduğu bu çağda Darwin tedavi tekniklerini çok sert buldu. Fakat Edinburgh bilim için en iyi yerlerden biriydi; Oxford ve Cambridge üniversitelerinde düşüncelerine müsamaha gösterilmeyen radikal fikirli insanları kendine çekiyordu. Darwin orada transmutasyon üzerine teorileri olan insanlarla tanıştı. 1820’lerde evrim fikrine en yakın şey transmutasyon kavramıydı. Kariyerine kilisede devam etmeye karar verdi. Doktor olmak istemediğini fark eden Darwin, kariyerine kilisede devam etmeye karar verdi; 18 yaşında Cambridge’de teoloji okumaya başladı. Tanrıya inanmayan biri değildi fakat hayatının yeni istikameti onu heyecanlandırmıyordu. Bir din öğrencisi olarak çok fazla boş vakti vardı, o da bunu gerçekten ilgisini çeken alan olan biyolojiye adadı. Zamanının çoğunu böcek toplayıp onları inceleyerek geçirmeye başladı. 1831’de mezun olduktan sonra, din adamı olarak çalışmaya başlamadan, karşısına hayatının fırsatı çıktı.  Beş yıllık gemi yolculuğu: Darwin’in Cambridge Üniversitesi’ndeki hocası, bilimsel araştırmalar ve gözlemlerde bulunmak üzere dünyayı gezecek HMS Beagle gemisine Darwin’i natüralist olarak tavsiye etti. Darwin o tarihten itibaren beş yıl boyunca dört kıtayı gezdi, bir yandan karşılaştığı türlerden örnekler toplarken diğer yandan da yerel jeolojiyi inceledi. Uzun deniz yolculuklarında kitap okuyacak çok vakti oldu. Charles Lyell’in Jeoloji Prensipleri adlı kitabı, uzun zaman içinde küçük değişimlerin nasıl birikimler yaratabileceğini düşünmesini sağladı. Fakat deniz tutmasından muzdarip biri olarak uzun deniz yolculukları her zaman kolay geçmiyordu. Bir keresinde, “Deniz tutmasının bana yaşattıkları, hayal edebileceğimin ötesindeydi” demişti. Ama bulantı sadece denizde değil, hayatının ilerleyen yıllarında da karşısına çıkacaktı. Gemi 1835 yılında Güney Amerika’dan ayrıldıktan sonra Ekvador kıyısından 960 mil açıktaki Galapagos Adaları’na ulaştı. Darwin küçük volkanik adalardan oluşan Galapagos’a ulaştığında, sanılanın aksine bir “evraka” anı yaşamadı. Orada saka kuşları, kaplumbağalar ve alaycı kuşlar üzerine çalıştı, fakat bulguları bir çıkarım yapabilecek kadar detaylı değildi. Yine de gözlemlerinin birikimleri yavaşça büyüyordu.  Evrim teorisi oluşmaya başlıyor: 1838’e geldiğinde evrime dair fikirleri gelişmeye başladı. Darwin, o zamanki terminolojiyle, transmutasyonun nasıl gerçekleştiğini görmüştü. Çevrelerine daha uygun hayvanlar daha uzun süre yaşıyor ve daha çok üreyebiliyordu. O zaman evrim “doğal seçilim” yoluyla kendiliğinden gerçekleşmeliydi. Darwin bu fikri kabullenmekte zorlandı, Hristiyan dünya görüşüne aykırıydı bu. Dedesi transmutasyon hakkında yazdığı için toplumdan dışlanmıştı, kendisi de aynı sonu yaşamaktan korkuyordu. Bu yüzden fikirlerini dünyaya açıklamadan önce daha fazla kanıt toplamaya karar verdi. Bu sırada gezilerinde gördüklerini kitaplaştırarak ününü artırdı.  Endişeleri nedeniyle hastalandı: 1851’de, kızı Anne’ın hastalanıp öldüğü sene Darwin de hastalandı. Uzun süren bulantılar yaşıyordu. Hastalığı hayatında sürekli tekrar eden bir öğeye dönüşmüştü. Bu yüzden dönem dönem uzun süreler tedavi görmesi gerekiyordu. Darwin’in hastalığının semptomlarını inceleyen tarihçilerin bir kısmı bunun tropik bir hastalık olabileceğini söylüyor. Diğerleri ise bunun psikosomatik bir durum olduğunu, endişeli olduğu dönemlerde semptomların arttığını söylüyor. Bu yüzden yeni teorisini dünyaya açıklayacağı dönemde sağlığı daha da kötüleşecekti…
Her şeyi başlatan mektup: Haziran 1858’e gelindiğinde Darwin evrim hakkında yarım milyon kelime kaleme almış ama hiçbirini yayınlamamıştı. Darwin’in hayranı olan ve Beagle gemisiyle yaptığı yolculuktan ilham alan Alfred Russel Wallace, o dönemde benzer bir yolculuğa çıkmaya karar verdi. Gözlemleri sonucunda Darwin’den bağımsız bir şekilde doğal seçilim teorisini buldu ve bunu nasıl paylaşması gerektiği konusunda Darwin’den tavsiye almak için bir mektup gönderdi. Darwin artık fikirlerini yayınlamazsa tarihe doğal seçilim teorisini geliştiren kişi olarak Wallace’ın geçeceğini fark etti. Fakat Wallace uzakta bir gemideydi ve kendisiyle iletişime geçmesi mümkün değildi. Bu Darwin’i etik bir ikilemde bıraktı. Fikirlerini açıklayıp açıklamama konusunda karar verme acısının yanında bir de Wallace’a adil davranmak için ne yapması gerektiğine karar vermesi gerekiyordu. 1858: Teori açıklanıyor: Darwin sonunda, Temmuz 1858’de çığır açan doğal seçilim yoluyla evrim teorisini açıkladı. Bunu yaparken Wallace’ın da hakkını verdi. Darwin’in fikirleri Britanya’da dönemin en iyi doğa tarihi topluluğu olan Linnean Society’ye sunuldu. Darwin arkadaşlarıyla konuştuktan sonra hem kendi makalesinin hem de Wallace’ın makalesinin aynı toplantıda açıklanması gerektiğine karar kıldı. Wallace seyahatinden döndükten sonra Darwin’in davranışını adil buldu. Teorinin açıklandığı toplantıya gidemeyen tek kişi Wallace değildi: Darwin de 18 aylık oğlunun kızıl hastalığı nedeniyle ölmesi yüzünden o toplantıya gidemedi. Teorisini açıkladıktan yaklaşık bir yıl sonra, Kasım 1859’da Darwin sonunda teorisini bir kitap halinde yayınladı. Orijinal adıyla Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni veya Hayat Kavgasında Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine, tarih boyunca yazılmış en önemli kitaplardan biri olacaktı. Darwin kitabın yazım süreci hakkında, “Cehennemde gibiydim” diyecekti. Dedesi Erasmus gibi tüm itibarının yok olmasını göze alıyordu. Kitap yayınlandıktan sonra Kilise ve bazı gazetelerden yoğun eleştiri aldı. Çoğu insan kitabın ima ettiği şeyden sarsılmıştı: İnsanlar primatlardan geliyordu. Fakat bazıları, Darwin gibi önemli bir isim söyledikten sonra evrimin kanıtlarını dinlemeye daha istekli hale geldi. Oxford Üniversitesi’nde evrim tartışmaları: Darwin fikirlerini kamu önünde savunma konusunda isteksizdi. Bunu yapmak diğerlerine, özellikle de genç biyolog Thomas Huxley’e kaldı. 19. yüzyılda bilimsel konuşmalar toplumda önemli eğlencelerden biriydi ve özellikle de evrim hakkındaki tartışmalar kalabalıkları kendisine çekiyordu. Huxley’in en meşhur tartışması Bilimin İlerlemesi İçin Britanya Birliği adlı örgütün toplanmalarından birinde oldu. Pek çokları tarafından bilim ile Tanrı arasında kilit bir savaş olarak görülen bu tartışmada Huxley’in karşısında Piskopos Samuel Wilbertforce, İncil’e göre insanın yaratılışını savunuyordu. Tartışmanın sonunda iki taraf da galibiyet ilan etti. Haziran 1860’taki bu tartışma Darwin’i efsaneleştiren olaylardan biri haline geldi ve fikirlerinin Victoria dönemi toplumunu nasıl sarstığını gösterdi.
Tedirgin edici miras: Darwin yakın akrabaların çocuk yapması konusunda da bir uyarı yazdı. Fakat bu uyarı botanikle ilgili bir ders kitabının içinde gizliydi. Darwin kendi evliliğinden endişeleniyordu. Darwin’in eşi ve kuzeni Emma’dan 10 çocuğu olmuştu ve Darwin adanmış bir babaydı. Ama o güne kadar bir oğlu ve iki kızını kaybetmiş, diğerler çocukları hastalıklarla boğuşmuştu. Bir orkidenin kendisi tarafından döllenmesi durumunda daha az sağlıklı olduğunu fark etmişti ve ailesinin durumunun sorun yaratabileceğinden endişeleniyordu. Bu nedenle 1871’deki nüfus sayımında sorulacak sorular arasında kuzen evliliğini de eklemek istedi fakat bu teklif reddedildi. Kraliçe Victoria da kuzeniyle evlenmişti ve Darwin bir tabuyu daha sorguluyordu. 1869’a gelindiğinde Türlerin Kökeni dünya çapında bir çok satan olmuş, birden fazla baskı yapmıştı. Darwin her baskıda argümanlarını güçlendirdi. Kendisine yöneltilen eleştirilere cevap verdikçe daha güçlü örnekler ortaya koyuyordu. 5. baskıda, filozof Herbert Spencer’dan ödünç aldığı “survival of the fittest”, yani çevresel koşullara en uygun olanın hayatta kalması terimini kullandı. Türkçe’de “en güçlünün hayatta kalması” olarak da kullanılan bu terim kısa süre içinde Darwin’in fikirlerinin tek cümlelik özetine dönüştü. Doğal seçilim kavramının aksine kutsal bir varlığın bir şeyi seçtiği imasına da sahip değildi. Darwin o tarihte kendini agnostik olarak görmeye başlamıştı. Agnostiklik bin yıllardır var olsa da, agnostisizm kavramını yaratan da Huxley’di. Türlerin Kökeni’ni yayınladıktan 12 yıl sonra Darwin ilk kitabında yalnızca ima ettiği fikirlerini açıklama cesaretini buldu ve Şubat 1871’de İnsanın Türeyişi ve Cinsiyete Mahsus Seçilim adlı kitabı yayımlandı. Kitap dolaysız bir şekilde insan evriminden bahsediyor, Hristiyan tutuculuğa karşı yeni bir cephe açıyordu. Darwin ilk kitabını yayımladıktan sonra geçen 12 yılda fikirleri kabul görmeye başlamıştı. Victoria çağı toplumu insanların maymunlarla ortak atası olup olmadığı konusunda derinden bölünmüştü fakat saygıdeğer pek çok düşünür Darwin’in fikirlerini destekliyordu.  Son yıllarında inzivaya çekildi: Son yıllarını artan hastalıklarıyla geçiren Darwin son anına kadar çalışmayı bırakmadı. Son dönemlerini sadece eşi ve birkaç arkadaşını gördüğü bir inziva ile geçirdi. Din konusunda Eşi Emma ile aralarında ciddi farklılıklar olsa da son aylarında ona Emma baktı. Gücünün azalmakta olduğunun farkında olan Darwin, mahallesindeki mezarlık için “Dünyadaki en tatlı yer” diyordu. Ama 19 Nisan 1882’de gözlerini yumduğunda, Huxley’nin daha gösterişli planları vardı. 1727’de Isac Newton’ın gömüldüğü, 2018’de de Stephen Hawking’in gömüldüğü, Londra’nın merkezinde bulunan Westminster Sarayı’nın karşısındaki Westminster Abbey’e, resmi adıyla Aziz Peter Kilisesi’ne gömüldü.

Continue Reading

Öne Çıkanlar