fbpx
Connect with us

Yaşam

Bu dünyanın en tehlikeli deniz yolu mu?

Published

on

Macellan Boğazı’ nın keşfedilmesinin 500. yıl dönümünü anmak için bir yazar, büyük babasının ardından ölümcül Cape Horn burunluğuna doğru yola koyulur. Ben çocukken, büyükbabam Alfred Downes sık sık 1949′ da Pamir’ de geçirdiği 128 günlük yolculuktan bahsederdi. Bir Alman Flying P-Liner gemisi olan (meşhur dört direkli bark), Avustralya, Adelaide’ deki Port Elizabeth’ ten, İngiltere’ deki Cornwall’ daki Falmouth kasabasına 60.000 çuval Avustralyan tahılı ile yelken açıyordu. Barque’ in Drake Passage’ ının fırtınalı denizlerinde son yolculuğuydu. Güney Şili’de Cape Horn’u çevreleyen en son ticari yelkenli gemi oldu. Büyük babamın yolculuğunun 70.  yıldönümünü ve Güney Amerika’nın en güney ucunu, Şili’nin Tierra del Fuego adaları ile ayıran Macellan Boğazının deniz rotasının keşfedilmesinin 500. yıl dönümünü anmak için Şili’ nin Punta Arenas’ taki Ventus Australis seferi kruvaziyer gemisine bindik. Büyük babamın bahsettiği bazı manzaraları görmek istemişimdir ve büyük babamın dört ay süren serüveni benim için imkansız olsa da, dört gecelik gezintim beni Macellan Boğazı’ nın dar fiyortlarından geçirerek yaşamış olduğu serüvenin ruhunu takip etmeme izin verdi.

Boğazın etrafında ve sonrasında güneye yolculuklar doruklara vardı sanki; yaşamın geri kalan yanında tehlikeli Cape Horn burnu. Dedem Avustralya’ yı , Pamir’ de 20 yaşında bir güvertede elini sallayarak terk etti ve asla eve geri dönmedi. Babasıyla olan ilişkisi mutlu olmadığı için Avustralya’yı terk etmeyi çok hayal etmişti. Babası onun memleketinden bir kızla Adelaide banliyölerinde evlenmesini ve aile çiftliğinde çalışmasını istedi. Bunun yerine kendisi İngiltere’de yeni bir hayata başlamak istedi. Hakkında çok az şey bildiği bir ülkeydi, fakat her zaman bir okul çocuğu olarak İngiltere’ nin tarihine hayran kalmıştı. Pamir’e katılma fırsatı bir aile dostunun izniyle ortaya çıktı, büyük babam üç gün sonra 33 diğer mürettebatın yanında gemiye hızlıca kabul edildi ve gemiye bindi. 18 saatlik vardiyalarda çalıştı ve günlerini güverteyi temizleyip paspaslayarak, mutfakta yardım ederek ve tuvaletleri boşaltarak geçirdi.

Gemideki çalışanlar yaptıkları işten o kadar nefret ediyordu ki, çoğu ekip üyesi 128 günlük Avustralya’ya dönüş yolculuğuna kaydolup ayrıldılar ve doğruca Norfolk’taki Wymondham kasabasına yöneldiler. Dedem, Pazar kasabasının hareketli kırsalında çiftçiler için fırsatlar olduğu söylentilerini duymuş ve 2003 yılına kadar orada 54 yıl yaşamıştır. Büyükbabamın yolculukta sevdiği tek şey, uzak Tierra del Fuego takımadalarını ,Macellan Boğazı’nı okyanustan koruyan, Antarktika havasını ciğerlerine saran ve buz gibi soğuk bir esintiyi yüzünde hissettiren zamanlarıydı.

Ben 10 yaşında bir çocukken gözlerindeki şaşkınlıkla bana bakıp “Yeryüzünde böyle bir yer bana göre yok gibiydi ve babamın kuru ve kurak olan çiftliğindeki çalışma yaşamımdan çok uzaktaydı” dedi. “Hiçbir şey bana evi hatırlatmadı. Kayıp ve korkmuş hissetmiştim, yine de özgürdüm ”. Yetmiş yıl sonra Punta Arenas’a ulaştım ve şehrin ana meydanı Plaza de Armas’ı dolaştım. 1520 yılındaki dünya seyahatinde isimsiz boğazı gemiyle geçen ilk Avrupalı Ferdiand Magellan’ın bot şeklinde yapılmış bronz heykeli vardı. Bot renginin değişmesiyle boğazı kanıtlayan Magellan’ın botuna dokunmanın biniş yolcuları için iyi şans getirdiği kabul ediliyordu. Yaklaşık 400 yıl boyunca Macellan Boğazı, Atlantik ve Pasifik okyanusları arasında seyahat eden gemilerin ana yoluydu. Macellan Boğazındaki kümelenmiş bir ada ve 600 kilometrelik dar geçitli fiyort ağına rağmen;

Macellan Boğazının Cape Horn’u güneye yuvarlayan ve Cape Horn ile Antarktika’nın Güney Shetland Adaları’nı ayıran rezil çalkantılı Drake Passage’a girmekten daha hızlı ve daha güvenli bir yol olduğu düşünülüyordu. Panama Kanalı’ nın 1914’te tamamlanması, Macellan Boğazı boyunca deniz trafiğinin önemli ölçüde azalmasına neden oldu, ancak buhar gemilerinin aksine, Avustralya’dan gelen yelkenli gemiler, ünlü bir kuşak kemerinin ortasındaki konumu nedeniyle Panama Kanalının batı girişine erişmekte zorlanıyorlardı.

Pamir’in 114 metre uzunluğunda ve 14 metre genişliğinde, mamut, çelik gövdeli barque yelken açmak için çok büyüktü. Bu yüzden, büyük babamın boğazı ve Tierra del Fuego adalarının kenarlarını ve boynuzu yuvarlayarak geçmekten başka çaresi yoktu. Kendisinden ve mürettebatından en son ticari denizciler olarak görüp gurur duyuyordu, “Sonuncusu, tarihe ilk defa girerken en iyi” dedi. Ventus Australis’in mürettebatı Punta Arenas’a demir attığında, ekşi bir piscoyu yudumladım. Büyük babamın tecrübesiyle benimki arasındaki fark benim üzerimde hemen farkediliyordu: dünyanın en fırtınalı denizlerinde 26.000 km’lik bir gemide gezinmek, bir denizci için Everest Dağı ‘na tırmanmak gibiydi, bence bir Sherpa’ nın omuzlarına tırmanmaya benziyordu. Boğaz’ın labirent kanallarına girdiğimizde, Punta Arenas’ ın ışıkları söndü. Gökyüzü kısa sürede kararmıştı ve hissedebildiğim tek şey geminin dalgalar üzerindeki hareketiydi. Büyük  babam, açık denizlerde uzun süren karanlık ve yalnız geçen geceleri hakkında konuşmuştu. Annesini ve kız kardeşlerini geride bırakmak onun için zor olmuştu, ancak yeni bir hayata ve yeni bir hayata başlama kararını asla kendi kendine sormamıştı.

Ertesi sabah erkenden küçük, şişirilebilir bir Zodyak’a bindim ve Ainsworth Körfezi’nin kayalık kıyılarına yol aldım. Uzun fiyort, bir alt kutup ormanıyla çevrilidir ve Marinelli Buzulu ‘nun yükselen beyaz zirvelerinin altında bulunur. Buzullara yaklaştığımızda, mekanın güzelliği karşısında şaşkına döndüm. Güneş buzuldan yansıyordu ve deniz o kadar açıktı ki, taze içme suyuyla karıştırılmış olabilirdi. Turkuaz akarsuları ve şelaleleri geçerek iki saat boyunca buzul gölü tepesinde yürüyüş yaptım. Yerin tam sessizliği ,büyülü idi. Dedem, sık sık bölgenin sessizliğini hatırlardı – ‘Patagonya Anı’ olarak nitelendirdiği bir fenomendi. Çocukken, bu kavramı benim kavramam zor olmuştu, ama bir yetişkin olarak onu çok sevdim.

Ne zaman onunla konuşsam , dedem benim sessiz olmamı isterdi, bana sert bir şekilde bakardı ve “Patagonya Anını yaşamanın zamanı geldi. Sadece sessiz ol. ”derdi. O an hayatımda ilk kez tamamen sessizlik yaşadıydım ,tam olarak yardım edemedim ama onu düşünebildim. O öğleden sonra, Zodiac’a geri döndük ve Tuckers Islets’ deki Macellan penguenlerini gözlemlemek için daha sert denizlerde yolculuk yaptık. Dedem, Pamir’in güvertesinden gördüğü penguenlerle kaplı kayalık bir Patagonya adasını ,hatırlamaktan hoşlanıyordu. Kuşları “kokulu, komik görünümlü şeyler” olarak tanımlardı ve kuşları yemek konusunda sık sık şaka yapardı. Bugün Tuckers’ta yaşayan 4.000 penguen, gökyüzü koyu griye bürünürken sürüler halinde toplanırlar. Penguenleri izlerken, dedemin 70 yıl önce gördüklerinin uzak akrabaları olup olmadıklarını , merak ederek kendime gülümsedim.

Ertesi sabah, Pia Glacier’e yaklaştığımızda ve Glacier Alley olarak bilinen muhteşem bir manzaraya bakarken, dedemin Tierra del Fuego adaları arasında “buzdolapları “ ve “dağlar arasında büyük buz kütleleri” ile dolu dramatik bir su dizisinden bahsettiğini hatırlıyorum. Hayatında bu oluşumların bir ismi olduğunu öğrendi, bu oluşumlar buzullardı. Pamir bu “buz topaklarından” birini ne zaman geçerse, mürettebatın durduğunu söylerdi. Pamir bu “buz topaklarından” birini ne zaman geçerse, mürettebat muhteşem manzaraya hayranlıkla bakardı. Buzullar sanki başka bir dünyadandı.“En şaşırtıcı yerdi!” Bunu, bana sekiz yaşındayken bir Noel sabahı yatak odamın penceresinden sarkan bir buz saçağına bakarken söyledi. Daha önce hiç buzul görmemiştim.

Beagle Kanalı’nın kuzey-batı köşesinde donmuş olan Pia Glacier, bir zamanlar 14 kilometrelik bir buz parçasıydı ve şimdi yaklaşık 7 kilometreye kadar küçüldü. Buzulun yakınında dolaşırken ve Darwin Dağ Silsilesi’ne kadar tırmanırken, kırılan buzulların, denize düştüğünde çıkardığı sesler ortamdaki sessizliği, paramparçaetti. O öğleden sonra gemide kalırken dev bir buzulu izledim . Büyük babam sık sık soğuk havada donmayı, diğer yandan kendini sıcak tutmak için bir içecekle güvertede oturduğundan bahsederdi. Gemimiz, yüzen buz kütleleri arasında dolaştığında, yanımızda yüzen küçük bir yunus gördüm. Daha sonra gemiden sadece 20 metre uzakta, bir balina tespit ettim, patlayan bir şofben gibi havaya 1 metre su püskürtüyordu.

Glacier Alley’in sonunda, gemiyle güneydoğuya saptık. Büyük babamın ve benim yolcululuğumdaki ,önemli yere yöneldik: Cape Horn’e. Pamir, sık sık şiddetli rüzgarları ve 10 katlı yüzlerce geminin batmasına neden olan Drake Passage’a, bu sert kayalıklara, yaklaşmak zorunda kaldı. Charles Darwin, Herman Melville ve Jules Verne ‘ye bu çılgınlıkları yazmaları için sanki ilham veriyordu.

Gemi büyük dalgalar üzerinde yuvarlanmaya başladığında, güçlü akımlar 04: 30’da sert bir şekilde beni uyandırdı, yaklaştığımızı anladım. Bir seyir gemisinde hala Drake Passage’ı etrafındaki sular dünyanın en tehlikeli deniz rotalarından biri olarak bilinir. Bölgenin düzensiz hava koşulları nedeniyle, birçok gemi Cape Horn’a inemez. Aslında, Pamir 1949’da Cape Horn’e yaklaştığında, dedem ve diğer ekip üyeleri sabahı, geminin güvertesinden karları temizlemek için harcadıydı. Ancak; Zodyak’ta rüzgar güvenli bir şekilde Pelerin’e ulaşmamız için yeterince sakinleştiğinde, dedemin bana gülümsemesini o an hissedebiliyordum.

Cape Horn’a inerken yağmur, dolu ve rüzgâr yüzüme çarptı. Kayaları, bir deniz fenerine, küçük bir şapele ve ‘Pelerin’i dolaşmaya çalışırken ölen binlerce denizciyi anımsatan dev bir heykele benzettim. Pamir , Cape Horn’a inmedi. Ancak büyük babamın adadan gemiye geri dönüp bakarken adayı “kötü görünümlü” bir kaya olarak tanımladığı şu sözleri hatırladım. “Orada benden önce çok fazla kişi öldü, “Cape Horn’dan olabildiğince çabuk uzaklaşmaya istekliydim ve hiç geri dönmeye niyetim yoktu”. Yine de, burada büyük babamın gezdiği yerlere yelken açmış, onun yaşadığı bu yerleri görmüş ve büyük babamın arkasına hiç bakmamasından ilham almış olarak bu pürüzlü manzarayı seyrediyordum. Şu anda büyük babamın beni hissetmesini çok isterdim. Rüzgârın beni ilerletmesine izin vererek Zodyak’a geri döndüm.

Editör / Yazar: Neslihan ÇAKMAK

Kaynak: http://www.bbc.com/travel/story/20190428-is-this-the-worlds-most-dangerous-sea-route

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yaşam

TV’nizi Gece Açık Tutmak Kilo Almanıza Neden Olabilir

Published

on

Geceleri ışığa maruz kalma- bir yatak odası TV ‘sinin parıltısından veya pencereden sokak lambasından – uykunuzu bölmekten daha fazlasını yapabilir. Yeni bir araştırma, kadınlarda kilo alımı ve şişmanlık riskini artırabileceğini öne sürüyor. Araştırmacılar, geceleri ışığa maruz kaldıklarını bildiren kadınların, geceleri ışığa maruz kalmayan kadınlara kıyasla, yaklaşık altı yıl boyunca kilo alma ve obez olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu bulmuşlardır. Bulgular, geceleri ışığın sağlık için kötü olabileceğini düşündüren artan bir kanıt kitlesine katkıda bulunmaktadır. Yazarlar, hayvanlarda yapılan önceki çalışmalara dayanarak, gece ışığa maruz kalmanın uyku ve sirkadiyen ritimleri (1) bozabileceğini, yeme davranışlarını değiştirebileceğini ve kilo alımını artırabileceğini öne sürdü. Çalışmanın yazarları, sağlıksız beslenme davranışları ve düşük fiziksel aktiviteler gibi sonucu etkileyebilecek faktörleri tam olarak hesaba katmamışlardır. Başka bir deyişle, geceleri ışığa maruz kalmak, sağlıksız davranışlarla ilgili olanlar da dahil olmak üzere ” kilo alımı ve şişmanlığa katkıda bulunabilecek faktörlerin” merkezini temsil edebilir.

Zararlı Işık?

Önceki çalışmalarda, gece ışığa maruz kalma ile obezite arasında bir bağlantı bulunmuştur. Bununla birlikte, bu araştırmanın çoğu, gece yüksek seviyede ışığa maruz kalan gece vardiyasındaki çalışanlarda yapıldı; bu sonuçlar genel popülasyon için geçerli olmayabilir. Genel popülasyonda yapılan az sayıda çalışma tipik olarak zaman içinde tek bir noktada veri toplamıştır, bu nedenle araştırmacılar geceleri ışığın zamanla kilo alımına bağlı olup olmadığını belirleyememiştir.

Yeni çalışmada araştırmacılar, 35 ila 74 yaş arasındaki yaklaşık 44.000 kadını analiz ettiler. Katılımcıların ağırlığı çalışmanın başında kaydedildi ve ortalama 5,7 yıl izlendi. Araştırmacılar, katılımcıların nerede yaşadığı (kentsel, banliyö ya da kırsal alanda), hane halkı gelirleri, kafein ve alkol tüketim düzeyleri ve herhangi bir depresyon ya da strese maruz kalma gibi faktörleri hesaba kattıktan sonra elde edilen bulguları dikkate aldı.

Bağlantının Ardında

Yazarlar, geceleri ışığa maruz kalmanın dolaylı olarak, iştah hormonlarını bozabilecek ve dolayısıyla yiyecek tüketimini artırabilecek uyku süresini azaltarak obezite riskini etkileyebileceğini belirtti. Veya geceleri ışığın obezite üzerinde daha doğrudan bir etkisi olabilir. Geceleri ışığa maruz kalmak uyku veya stres hormonu seviyelerini bozabilir veya kilo alımına katkıda bulunan şekillerde doğrudan metabolizmayı etkileyebilir.

Araştırma yazarları, akıllı telefonlardan, bilgisayar ekranlarından veya tabletlerden gelen ışığa maruz kalmayı özellikle değerlendirmediler, ancak daha önce yapılan araştırmalarda, bu cihazlardan (“mavi ışık” yayan) ışığa maruz kalmanın zayıf uyku ve gündüz uykululuğuyla ilişkilendirildiği belirtildi. Park ve Sandler, geceleri mavi ışığa maruz kalmanın kilo alımı ve şişmanlıkla da ilişkili olduğunu düşünüyor, ancak gelecekteki çalışmaların incelenmesi gerektiğini belirtti.

(1) Sirkadiyen ritim: Sirkadiyen ritim, özetle vücudunuzun saatidir. Vücudunuzun kimyasal ve hormonal üretim ve metabolizmasını yaklaşık 24 saatlik döngü boyunca düzenler. Bu, uyku zamanında uyumanızı ve uyanmanız gerektiğinde uyanmanızı sağlar.

Çeviri: Ülkü Güngör

Kaynak: https://www.livescience.com/65681-light-night-weight-gain.html

Continue Reading

Bilim

Bilimin Henüz Yanıtlayamadığı 5 Soru

Published

on

Her şey göz önünde bulundurulduğunda çağımız  bilim ve teknoloji açısından büyüleyici bir çağ olarak görülüyor. Bilimin yanıtladığı birçok sorunun cevabına sahibiz fakat hala bir o kadar da kesin cevaplar ortaya koyamadığı sorular da mevcut, peki bu sorular nedir ve bu kadar gizemli olmalarındaki etken nelerdir? Bilim zamanla gelişen ve çözümler üreten bir olgudur. Bu da demek oluyor ki henüz cevaplanmamış sorular olsa da hızlı gelişen teknoloji ve öğrenme yeteneği ile bu sorunlar kısa sürede cevaplanabilir hale gelmesini umuyoruz. Dilerseniz bilimin “şimdilik” cevaplayamadığı bazı sorulara birlikte göz atalım.

1. Neden Rüya Görürüz?

Bilim insanları, uykunun hangi aşamasında gerçekleştiğine dair yaptıkları araştırmalarda rüyaların REM safhasında, yani uykunun dördüncü safhasında gerçekleştiğini bulmuşlardır. Bu safha toplam uyku süresinin yüzde 15 ila yüzde 20 ’sini oluşturur. Ayrıca bu aşamada beynin elektrik sinyalleri vücuda o kadar güçlü verilir ki tıpkı uyanık olduğunuz zamanlardaki gibi fiziksel aktiviteler gösteririz. Bunlar bilimin açıklayabildiği kısmı. Peki ya rüya görüyor olmamızın ve rüyada gördüklerimizin nedeni? İşte burada bilim insanları fazla bir yanıt veremiyorlar. Bazı görüşler, rüyaların beynimizin kısa veya uzun vadeli bilgileri sıralayıp saklaması için verdiği biyokimyasal bir reaksiyon olduğunu öne sürüyor. Her her hâlükârda rüyalar iç dünyamızın aslında ne kadar derin ve tuhaf olduğunu kanıtlıyor.

2. Evrende Yalnız mıyız?

Bazıları evrende tek akıllı yaşam formu olduğumuzu düşünebilir. Eğer durum böyleyse hayal dahi edilemeyecek kadar büyük olan bu evrende yapayalnızız. Bazı bilim insanları ise sadece bizim galaksimizde bile yaşanabilir gezegenlerin sayısının 40 milyara kadar çıkabileceği kanısında. Hâl böyle ise uzaylıların bizlerle aynı evrende yaşıyor olma ihtimali de büyük bir olasılık. Gezegenimizin yaşam biçimlerinden en basit olanı dahi, modern bilim için bile çok karmaşık bir kimyasal tepkimeler ve hücreler çorbasıdır. İnanılmaz zorlu koşullarda hayatta kalabilen bakterileri anlamaya çalışıyorken uzaylıları bulmak ve onlarla iletişime geçebilmek çok daha karmaşık olabilir. Ama yine de NASA bu konuda umutlu, önümüzdeki 10 yıl içinde yaşam izleri bulabileceklerini düşünüyor.

3. Sahip Olduğumuz Bilinç Nereden Geliyor?

Zihnimiz iç konuşmalar, kim olduğumuz ve dünyadaki amacımızla ile ilgili sorularla dolu. Bildiğimiz kadarıyla bu tür aktif bilinçliliğe sahip tek yaratıklarız. Burada en büyük rol tabii ki beynin elinde, sahip olduğu 100 milyar sinir hücresiyle durmaksızın günlük problemler ve biyolojik işlevleri aynı anda yürütme özelliğine sahip eşsiz bir organ. Aynı zamanda bilim insanlarının yıllardır üzerinde çalıştığı ve hâlâ soru işaretlerini de beraberinde getiren bir alan. Bilim insanları şu an biyolojik kökenlere doğru yöneliyorlar. Şu an için bilinçliliğin öz farkındalık ve karmaşık düşünceye yönelik biyolojik süreçler koleksiyonu olarak görüyorlar.

4. Gerçeklik Gerçek mi?

Bazı bilim insanlarına göre fiziksel gerçeklik değişken bir kavramdır. Onlar için temel gerçeklik kuantum mekaniğine dayanıyor, en basitinden bir elektron bile ölçümüne bağlı olarak dalga veya parçacık özelliği gösterebiliyor, yani değişebiliyor. Evren ise sandığımızdan fazla boyuta sahip olabilir; bu noktada temel kuvvetler onları nasıl algıladığımıza göre değişkenlik gösterebilir. Mesela yerçekimi bir boyutta en zayıf temel kuvvet olarak bilinirken diğer boyutlarda en güçlü derecede olabilir. Göründüğü üzere ortada bu denli karmaşık bir yapı varken fizikçiler gerçeğin doğasını anlayabileceğimizden emin değiller. İhtimali en yüksek olan düşünce, evrenin binlerce boyuta sahip olduğu ve bu boyutlara ulaşmanın neredeyse imkansız olduğudur.

5) Zamanda Yolculuk Yapmak Mümkün mü?

Bilimsel gelişmeler sayesinde olacağını tahmin dahi edemeyeceğimiz durumlara tanık oluyorken, zamanda yolculuk yapma fikri pek de imkansız görünmüyor.  Bir olasılık, insanların zaman ve mekan içinde hareket etmelerine yardımcı olabilecek bir köprü olan solucan delikleri. Kimi bilim insanları solucan delikleri aracılığıyla teorik olarak galaksinin farklı yer ve zamanına gidebileceğini savunuyor. Işık hızı ile seyahat etmeyi de düşünebiliriz, çünkü bu noktada sizin için zaman geride bıraktıklarınız ile kıyaslandığında büyük ölçüde yavaşlar. Fakat şu anki bilim hiçbir şeyin ışık hızına çıkamayacağını, çıksak bile bunun bedenlerimizi parçalarına ayırabileceğini söylemektedir.

Kara deliklerin etrafında bir yörüngede dönmek de işe yarayabilir. Buralarda yerçekimi öyle kuvvetlidir ki, zamanı yavaşlatır. Kara delik etrafındaki bir yörüngede zaman yaklaşık yarı yarıya daha yavaş geçecektir; burada sizin algınıza göre geçireceğiniz 10 yıl, Dünya’nın 20 yılına denk düşer. Bu senaryolardan herhangi birini kurcalayarak sonunda zaman yolculuğunun yolunu bulabiliriz. Ancak işin ardındaki bilimi çözdüğümüz durumda bile zaman yolcuğunu tehlikeli ya da verimsiz kılacak bir sürü paradoksla uğraşmamız gerekecek. Şimdilik zaman yolculuğu filmlerin ve kitapların konusu olarak kalmaya devam edecek.

Editör / Yazar: Ali Ekber ÖZGEN

Kaynak:  https://science.howstuffworks.com/innovation/scientific-experiments/10-questions-science-cant-answer-yet.htm ,  https://www.livescience.com/38234-is-reality-real-or-not.html

Continue Reading

Yaşam

Gombe Şempanze Savaşları 1974-1978

Published

on

1974-1978 yılları arasında Tanzanya’da bir kabile savaşı başladı. Yerel bir liderin ölümünden sonra klasik gerilla savaşına karışan iki rakip grup kuruldu. Sonunda kuzey grubu, güney grubunu sistematik olarak ortadan kaldırarak neredeyse hepsini, hatta çocukları bile öldürdü ve kurtulanları kaçırdı. Ancak bu savaştaki eşsiz faktör, tüm katılımcıların Şempanze olmasıydı.
1960 ’lara kadar, vahşi maymunları incelemek için çok az çaba sarf edildi. Afrika’da önde gelen bir paleontolog olan Dr. Louis Leakey, ilk insanların atalarının olası sosyal yapıları hakkında daha fazla bilgi edinmenin bir yolunun en yakın yaşayan akrabalarımızı incelemek olduğuna karar verdiğinde bu durum değişti. Böylece göreve üç öğrenci atadı: biri orangutanları incelemesi için Borneo’ya, diğeri gorilleri incelemeye Ruanda’ya, üçüncüsü, Jane Goodall, Tanzanya’daki Şempanzeleri incelemek için Gombe Ormanına gönderildi. Bu çalışma, şimdiye kadar yapılmış en dikkat çekici uzun süreli bilimsel çalışmalardan biri haline geldi.

Gelecek beş yılda, Jane Goodall daha önce bilinmeyen şempanzeler hakkında çok şey keşfetti. İnsanlara genetik olarak en yakın olan şempanzeler, sıradışı bir şekilde de insanlar gibiydi: sıkı sıkıya bağlı sosyal gruplar, ittifaklar ve ortaklıklar temelinde karmaşık siyasi yapılar oluşturdular. Doğal ortamları hakkında kapsamlı bir bilgiye sahiptiler ve onları akıllıca kullanabiliyorlardı. Hatta tıbbi ihtiyaçları olan bitkileri ihtiyaç duyduklarında bile seçebiliyorlardı. Şempanzeler, fındık kırmak için taştan yapılmış kırıcılar, termit avcılığı için soyulmuş ince dallar ve avcılık için keskinleştirilmiş tahta mızraklar ve bunların oluşturduğu yerel kültürler de dahil olmak üzere aletler (eskiden yalnızca insan olarak düşünülen bir alan) üretip bunları kullanabildiler. Her topluluk, nesilden nesile kendi bilgi birikimini de aktardı. Şempanzelerin kesinlikle vejeteryan olduğu düşünülülürken, Colobus Maymunlarını yiyecek olarak dikkatlice takip edip öldürecek ve av partisi üyeleri arasında yüksek değerli eti paylaşan organize av partileri oluşturduğu keşfedildi. Bugün vahşi doğada şempanzeler hakkında bildiklerimizin çoğu Jane Goodall’ıneseridir.

Ancak Goodall da biraz eleştirilmiştir. O (ve diğerleri), şempanzeleri yıkıcı ve savaşçı insanların aksine, tabiat ana ile uyum içinde, barış içinde yaşayan bir tür hippi grubu ve kıllı küçük insanlar olarak görüyorlardı. Antropomorfizmaya ve çalışma konusundaki duygusal katılımına bilimsel yargılarını bulanıklaştırma ve etkileme izni verdiğine dair suçlamalar vardı. Hayal kırıklığı 1974’te geldi. Üç yıl önce, Goodall’ın Leakey adını verdiği Gombe’deki birliklerden birinin alfa erkek lideri öldü. O zamanlar bilmese de, ayrıntılı saha içi çalışma notları daha sonra bunun şempanze bandında çoğu için ölümcül bir bölünme ürettiğini gösterecekti. Şempanze birlikleri hiyerarşik bir politik yapıya dayanıyor.

En üstte alfa erkek bulunuyor.Alaf erkeksadece birlikteki tüm kadınlarla eşleşmekle kalmaz, aynı zamanda “kabile lideri” olarak da işlev görür ve birliğin nereye hareket edeceğini, ne zaman yemesi gerektiğini ya da uyuyacağı zamanı belirlemekgibi tüm kararları verir. Ancak, alfa erkek kendi başına yönetemez: bulunduğu pozisyon, grubun diğer erkekleriyle olan karmaşık ittifaklar ve ortaklıklar ağına dayanır. Sonuç; hiziplerin oluştuğu (kırıldığı), en güçlü ittifakın hüküm sürdüğü ve diğer ittifakların kendi planlarını hazırlayıp, kendileri için güç elde etme şansı elde edene kadar zamanlarını sabırla bekledikleri Bizans benzeri bir siyasi manzara…

Alfa lideri olarak Leakey, teğmenlerin bir ittifakı tarafından iyi bir şekilde desteklenmişti ve yaklaşık 15 erkek ve 15 kadından oluşan birlikte düzeni koruyabiliyordu. Fakat 1971’deki ölümünden sonra liderlik büyük yetişkin bir erkek olan Humphrey’e düştü. Humphrey, Leakey’in sahip olduğu kapsamlı destek ağına sahip değildi ve kısa sürede liderliğine Charlie ve Hugh adında bir çift küçük erkek kardeş tarafından meydan okundu. Yıllar boyunca, grubun geri kalanı tarafları seçti. Charlie / Hugh “isyancı” grup, diğerleriyle gittikçe daha az zaman geçirmeye başladılar veHumphrey grubunu görmezden gelmeye meyilliydiler. Sonunda bölünme hem sosyal hem de fiziksel hale geldi:Kahama birliği olarak isimlendirilen Charlie / Hugh grubu, güneyde bir bölge yamasına taşındı,Kasakela birliği olarak isimlendirilen Humphrey grubu ise kuzeyde kaldı. Goodall, bölünmenin iki yeni askeri birlik ile sonuçlanacağını, 7 yetişkin erkek ve 3 dişi olan Kahama grubunun ve 8 erkek ve 12 dişinin bulunduğu daha büyük Kasakela grubunun ortaya çıkacağını varsaydı. Ama bir sonraki olay olağanüstüydü.

Goodall ve onun saha gözlemcileri ayrıntılı notlar izleyip kaydederken, Kasakela birliği Kahamalara karşı sistematik bir şiddet kampanyası olarak tanımlanabilecek bir hareket başlattı. Kasakelalı erkek grupları gizlice Kahama bölgesine girmeye başladı, görünüşte bir şeyler aramaya başladılar. Ocak 1974 ‘te aradıkları şey belli oldu: altı Kasakela erkek grubu, yalnız bir ağaçta meyve yiyen Godi adında genç bir Kahama erkeğini sardı. Kasakelalılar onu ağaçtan çekip yere sürükledi ve erkeklerin birçoğu Godi’yi kolları ve bacaklarından tuttu, diğerleri onu dövdü ve ısırdı, birkaç kez büyük bir kayaya çarptı. Godi sürünerek uzaklaştı fakat bir daha asla görülmedi. Büyük ihtimalle dayaktan öldü.

Kasakelalılar, Şempanze ekolojisinden yararlanan kasıtlı bir taktik kullanıyor gibiydi. Şempanzelerin sosyal hayvanlar olmasına rağmen, normalde yapmadıkları bir şey var ki o da yiyecekleri paylaşmaktır. Yiyecek aramaya gelince, her yetişkin kendi başınadır. Ve büyük bir Şempanze grubu olan grup, yenilebilir kaynaklarının herhangi bir alanını reddettiğinden, her bir şempanzeçevredeki ormanda yiyecek aramak için sabahları diğerlerinden dayrılıp öğleden sonra gruba geri dönerek bunları dağıtıyordu. Kasakela erkekleri kasıtlı olarak Kahama bölgesine giriyor gibiydiler ve beslenme süreleri boyunca saldırılara açık olan birliklerinden ayrılmış yalnız bireyleri arıyorlardı. Klasik gerilla savaşıydı.

Bu taktikleri kullanarak Kasakelalılar, önümüzdeki dört yıl boyunca, her seferinde bir defa olmak üzere Kahama erkeklerini sistematik olarak araştırdı ve pusu kurdu. Korkunç bir şekilde, Passion adlı Kahama kadınlarından biri, belki de bitmeyen stres nedeniyle, çocukları kaçırmaya, öldürmeye ve kendi askerleri içinde yemeye başladı. 1977’de Kahama erkekleri Charlie ve Sniff öldürüldü. Birliğin erkekleri tamamen ortadan kalktıktan sonra, Kasakela akıncıları kadınlara döndü. Bunlardan üçü zorla Kasakela topraklarına sürüklendi, bir başkasının dövüldüğü ve ısırıldığı, diğerlerinin kaybolduğu ve muhtemelen öldürüldüğü gözlendi. Tüm bebekleri de tahrip edildi. 1978’de Kahama birliği artık yoktu. Tamamen ve sistematik bir şekilde silinmişti.

Goodall için hayal kırıklığı yıkıcıydı. Daha sonra şöyle yazdı: “Birkaç yıl boyunca bu yeni bilgiyle başa çıkmak için mücadele ettim. Çoğunlukla gece uyandığımda aklımakorkunç fotoğraflargeliyordu. Onu özellikle etkileyen bir kare, ölmekte olan bir Kahama erkeğinin yüzünden akan kanı yakalamak ve böylece içebilmek için ellerini çukurlayan, ironik bir şekilde Şeytan adındaki genç bir erkeğe aitti.

Dört yıllık savaşında muzaffer olan Kasakela grubu şimdi boş Kahama bölgesine taşındı. Ancak zaferleri kısa sürdü. Sınır anlaşmazlıkları kısa sürede Kasakelalıları ve onlardan daha büyük Kalande birliği olan yeni komşuları arasında dağıldı. Kasakelalılar bu anlaşmazlığı kazanacak sayılara sahip değildi ve çatışmadan kaçınmak için eski bölgelerine geri çekildiler.

Gombe Şempanze Savaşı, bilim topluluğunu hem elektriklendirdi hem de böldü. Bazıları için, kabileler arası şiddet ve savaşın; primatlarda genetik olduğu, insanların genetik olarak en yakın akrabalarındave aynı zamanda kendimizde olduğu gibi değiştirilemez bir parçası olduğu kanıtlandı. Diğerleri için, Gombe Savaşı sadece bir sapmaydı: bazıları Goodall ‘ın varlığının bu olayı kışkırttığını savundu (ilk çalışmalarında, araştırmacıların onları izlemesi için bazı birliklere yiyecek vermesini sağladı. ), diğerleri bunun geçici bir kalabalık ve kaynak yetersizliğinden kaynaklandığını savundu.

Bu konu daha ileri çalışmalara yol açtı: Araştırmacılar, hem hüküm süren askerler arasında hem de sürmeyenler arasında, bazı durumlarda askerlerin müdahaleci olmayan yöntemlerle gözlenen diğer birlik içi Şempanze şiddeti örneklerini buldular. Diğer şempanzeler tarafından öldürüldüğü bilinen şempanzelerin yarısından fazlasının Gombe Savaşı dahil olmak üzere sadece iki ihtilaftan kaynaklandığı ve bunların her ikisinde de kaynak eksikliğinin motive edici bir faktör olabileceği bulundu. Ayrıca, 2002 yılında Meksika ‘daki Örümcek Maymunları başta olmak üzere, diğer primat türlerinde de “savaş” bulundu.Bu çatışma birliklerden birinde erişkin kadınların bulunmamasından kaynaklanıyor gibi görünüyor.

Çeviri: Burak AKTEPE

Link: https://lflank.wordpress.com/2016/11/10/the-gombe-chimpanzee-war/

Continue Reading

Öne Çıkanlar