fbpx
Bizi Takip Edin

Arkeoloji

Çikolatanın Tarihi 5300 Yıl Öncesine Dayanıyor

Yayınlandı

üzerinde

Yediden yetmişe bütün insanların hayranlık duyduğu besinlerden olan çikolata, hayatımıza yeni giren bir şey değil. Bilim insanlarının daha önceden yaptığı bir araştırma, insanın kakaoyu 3800 yıl önce kullandığına işaret ediyordu. Ancak, Ekvador’da yapılan son kazılarda 5300 yıllık antik eşyaların içerisinde kakao izleri bulundu.

Ekvador’un güneyinde yer alan Sana Ana-La Florida arkeolojik alanında bulunan ve koruması oldukça iyi duruma olan Mayo-Çinçipe köyünde yapılan incelemede seramik eserler bulundu. Eserleri inceleyen bilim insanları, çikolatanın ham maddesi olan kakaoya ait izlere rastladı. Bu durumda çikolata ve kakao ile ilgili iki bilgi değişmiş oldu. Çikolata ve kakao bundan 3800 sene önce Orta Amerika’da değil, 5300 yıl önce Güney Amerika’da tüketilmeye başlanmış gibi duruyor.

Nature Ecology & Evolution dergisinde yayınlanan çalışmanın öncüsü olan British Columbia Üniversitesi’nden antropolog ve arkeolog Michael Blake ”Çikolata o dönemlerde içilmek üzere kullanılmış. İnsanlar, çekirdekleri çekmeden önce mayalanmaya bırakmışlar. Tabi ki bugün tüketilen çikolatalar, genelde, çok fazla katkı maddesi içeriyor. Bizim bugün tükettiğimiz çikolata ile 5000 hatta 1000 yıl önce tüketilen çikolata çok farklı.” dedi. Eldeki belgelere göre; kakao yetiştirmenin Orta Amerika ve Meksika’ya yayılması ise 4000 yıl önce gerçekleşmiş. Avrasya ve Afrika ise kakao ile ancak coğrafi keşiflerden sonra tanışmıştı.
Editör / Yazar: Kuzey KILIÇ
Kaynak: https://www.cbc.ca/news/technology/ecuadorean-chocolate-discovery-1.4882740

Reklam Alanı
Yorum için tıklayın

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

‘Dünyanın en eski gemi enkazı’ Karadeniz’de bulundu

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Arkeologlar, Karadeniz’in derinliklerinde “dünyanın en eski korunmuş gemi enkazını” keşfettiklerini açıkladı. Karadeniz Deniz Arkeoloji Projesi (MAP) ekibi 23 metre boyundaki gemiyi deniz yüzeyinin yaklaşık 2 kilometre altında, direği dümeni ve kürekleriyle aynen muhafaza edilmiş halde buldu. Bulgaristan açıklarında keşfedilen 2400 yıllık geminin Antik Yunan döneminde ticaret için kullanıldığı düşünülüyor. Arkeoloji ekibi, geminin oksijen eksikliği sayesinde bu kadar iyi muhafaza edildiğini söylüyor. Ekip, bu tür bir gemiyi yalnızca Antik Yunan dönemine ait seramik vazolardaki figürlerde gördüklerini vurguluyor. harita Image captionLondra’daki British Museum’da sergilenen Antik Yunan & Roma döneminden kalma “Siren Vase”daki figürler, keşfedilen gemi enkazına birebir benziyor. Southampton Üniversitesi’nde yapılan karbon tarihi saptama ile buluşun “insanlığın en eski el değmemiş gemi enkazına” ait olduğu da belirlendi.
60’tan fazla gemi enkazı bulundu 
Uluslararası arkeologlar, bilim insanları ve denizaltı araştırmacılarından oluşan uluslararası ekip 3 yıllık bir özel görev için Karadeniz’in derinliklerinde. Şu ana dek 60’tan fazla gemi enkazı keşfettiler.  2 kilometre derinliğinde ortaya çıkan ve Antik Yunan dönemine ait olduğu düşünülen gemi enkazının, bulunduğu derinlikteki oksijen seviyesinin çok düşük olması nedeniyle bugüne kadar bozulmadan kalabildiği belirtiliyor. Güney İngiltere’deki Southampton Üniversitesi’nden Jon Adams, “Klasik dünyadan kalma ve 2 kilometre derinlikte bir geminin sağlam bir şekilde bulunması, düşünmeyeceğim bir şeydi. Bu durum gemi yapımına ve antik dünya denizciliğine ilişkin anlayışımızı değiştirecek” dedi.
Kaynak: https://www.bbc.com/news/world-europe-45951132

Devamını Oku

Arkeoloji

Antik Mısır’dan bir papirüs deşifre edildi, sihirli bir aşk büyüsü ortaya çıktı

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

İki kuş benzeri yaratığın görüntüsü ile dekore edilmiş bir Antik Mısır papirüsü deşifre edildi. Bir sihirbaz tarafından kullanılan el kitabı gibi göründüğü belirtilen papirüsün, aşkla ilgili bir büyüyü içerdiği tahmin ediliyor. Bir Antik Mısır papirüsü deşifre edildi ve sihirli bir aşk büyüsü ortaya çıktı. İki kuş benzeri yaratık ve muhtemelen onları birbirine bağlayan bir penis resmi bulunan papirüs, Avustralya’nın Sidney kentindeki Macquarie Üniversitesi’nde ortaya çıktı. Ancak oraya nasıl ulaştığı bir sır. Üniversitenin, papirüsü kimin sattığını veya bağışta bulunduğunu gösteren bir kaydı da yok. En çarpıcı özelliği üzerindeki resim
Söz konusu papirüsün, Hıristiyanlığın Mısır’da yaygın olarak uygulandığı bir döneme, yani yaklaşık 1.300 yıl öncesine ait olduğu tahmin ediliyor. Habere göre, papirüs üzerinde yapılan araştırmanın yazarı Korshi Dosoo, “Papirüsün en çarpıcı özelliği üzerindeki resmi” diyor. Resimde, soldaki kanatlı yaratık, gagasını sağdakinin açık gagasına sokuyormuş gibi görünüyor. Sağdakinin kafasında bir çivi var gibi görünüyor. Bir kişinin uzanmış kolları ise yaratıkları kuşatıyor. Her iki yaratık, zincir, bağ veya bir penis olabilecek bir şey ile bağlantılı. Sağdaki yaratık iki kulağa (ya da boynuza) sahip ve her iki yaratığın da bedenlerinin önünde tüy ya da pula benzeyen şeyleri var. İki yaratık arasındaki küçük farkların, cinsiyet farklılaşmasını göstermek için bir girişim olabileceğini belirten Dosoo, sağdaki yaratığın dişi, soldakinin ise erkek olabileceğini söylüyor.  Bir sihirbaz tarafından kullanılan el kitabı gibi
Papirüs, büyük bir metnin bir sayfası, muhtemelen bir sihirbaz tarafından kullanılan bir el kitabı gibi görünüyor. Dosoo, “Bir gözlemci bakış açısından, resmin büyünün performatif yönünü geliştirmiş olabileceğini söyleyebiliriz. Müşteri tuhaf çizimleri, ritüelin yarattığı genel atmosfere ve izlenime etkileyici bir ek olarak bulabilir” diyor. Metin, büyünün tam olarak ne için kullanıldığını belirlemeyi zorlaştırıyor, ancak Dosoo, aşkla ilgili olabileceğine inandığını, belki de aşk üçgeni gibi karmaşık bir durumun söz konusu olduğu durumlarda ya da bir erkeğin evlenemediği bir kadına olan aşkıyla ilgili olabileceğini söylüyor. “Mısır’da bulunan aşk büyülerinden söz eden Hıristiyan metinleri, çoğu zaman sorunun kadının erkeğe merhamet etmemesi değil, ona erişimi olmaması anlamına geldiğini, çünkü ailesi tarafından korunan ve gözlerden uzak tutulan genç bir bekar kız olduğunu ima eder.” Kıpti dilinde yazılmış Resmin etrafını süsleyen büyü, Yunan alfabesini kullanan bir Mısır dili olan Kıpti dilinde yazılmış. Büyü metninin sadece parçaları yıllar içinde günümüze ulaşabilmiş. “Seni çağırıyorum… İsrail’in tanrısı Mesih…” deniliyor ve büyünün bir sonraki kısmı “yok olacaksın” sözlerini ve “Adem’in her çocuğunu…” sözlerini barındırıyor. Adem bazı dinlere göre Dünya üzerinde yaşayan ilk erkekti ve Cennet Bahçesi’nde Havva ile birlikte yaşamıştı. Daha sonra tanrı tarafından buradan atıldılar. Parçalanmış metin ayrıca İbranice İncil’e göre Kral Davud’a ihanet eden Ahitophel’den bahsediyor.
Kaynak: http://cairoscene.com/Buzz/Ancient-Egyptian-Mystery-Papyrus-Deciphered-to-Reveal-a-Magical-Love-Spell

Devamını Oku

Arkeoloji

Dünyanın en önemli arkeolojik buluntuları

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Her yıl ekim ayının üçüncü cumartesi günü kutlanan Uluslararası Arkeoloji Günü, bu yıl 20 Ekim’de dünya genelinde kutlanıyor. Arkeolojik keşifler geçmişe ışık tutmamıza yardım ediyor. Günümüzü ve geleceğimizi daha iyi anlamamızı sağlayan arkeolojik çalışmaların bazıları var ki adeta dünyaya damgasını vurdu. İşte siz değerli okurlarımıza dünyanın en önemli arkeolojik buluntularından bazıları;
5 bin 250 yıllık mumya Ötzi, çeyrek asır önce Alpler’de donmuş halde bulundu. Yıllarca süren araştırmalar boyunca uzmanlar Ötzi ile ilgili birçok bilgiye ulaştı. Buz adam Ötzi İtalya’nın kuzeyindeki Güney Tirol Arkeoloji Müzesi’nin en önemli parçası. Ötzi 19 Eylül 1991’de Alpler’de donmuş bir şekilde bulunmuştu. Ötzi’nin bulunduğu noktanın İsviçre’ye mi yoksa İtalya’ya mı ait olduğu tartışmaya yol açmıştı. Yapılan ölçümler Ötzi’nin İtalya sınırları içinde bulunduğunu ortaya koydu.

Rusya’nın Kazakistan sınırındaki Çelyabinsk bölgesinde bulunan ve tarihi M.Ö.17 yüzyıla kadar uzanan Arkaim antik kentinin kalıntıları. Geniş bir alana yayılan Arkaim yerleşim bölgesi, Sintashta – Petrovka kültürünün yaşandığı, görülmesi gereken ender yerlerden biridir. Bazı kaynaklarda M.Ö. 20. yüzyıla kadar uzandığı ve Tunç Çağından günümüze geldiği belirtilmektedir. Arkaim’in Gize Piramitleri’nden de daha eski olduğu söylenmektedir.

Pompei antik kenti, 24 Ağustos 79 tarihinde Vezüv Yanardağı’nın patlaması sonucunda volkanik kül altında kalmıştı. 1748’de keşfe çıkan bir grup araştırmacı kalın bir enkazın altında şehrin olduğu gibi durduğunu keşfetmiştir. Binalar, anıtlar ve insan iskeletleri, bilim insanlarının şehir yaşamı hakkında bolca bilgi sahibi olmalarını sağlamıştır.

Asur Kralı Asurbanipal’ın kütüphanesinden kil tablet parçası. Asur kitapları kağıt üzerine değil, çoğunlukla kil tabletlere, semboller oluşturmak için ufak bir kamanın kullanıldığı çivi yazısıyla yazılmıştı. Toplamda yüz binlerce tablet Asurbanipal’in kütüphanesinde toplanmıştı, bunlardan 30.000’i günümüzde Britanya Müzesi’nde bulunmakta.Asurbanipal’in kütüphanesi sarayının yanan duvarları altına gömülmüştü ve 2.000 yıl boyunca saklı kaldı. Kütüphanenin kırık ve dağılmış kalıntıları ilk kez 1849’da bulundu.Ele geçirilen parçalar tüm dünyadan araştırmacılar tarafından incelendi, Asur kültürü hakkında bildiklerinin birçoğu bu metinlerden geliyor.

1986 yılında, Yeni Zelanda’da Owen Dağı’ndaki bir mağaranın derinliklerinde oldukça iyi korunmuş bir pençe bulunmuş. Arkeologlar bu pençeyi mağaradan dışarı çıkarıp laboratuvara götürdüklerinde, pençenin prehistorik zamana ait uçmayan bir kuş türü olan moa’ya ait olduğu ortaya çıkarmışlar.

15’inci yüzyıla ait olduğu bilinen 250 sayfalık Voynich El Yazması, kozmolojik sembol, bitki ve çıplak kadın gibi birçok değişik figür içeriyor. Wilfrid Voynich adında bir sahaf tarafından 1912 yılında bulunan el yazmasının içeriğine dair henüz net bir bilgiye sahip değiliz çünkü metin henüz deşifre edilemedi. Ancak metnin unutulan bir dille yazıldığına dair spekülasyonlar yaratılmaya devam ediliyor. Şu an Yale Üniversitesi’nde bulunan el yazması birçok bilim insanının dikkatini çekmekte.

Tarihin en önemli arkeolojik buluntuları arasında sayılan Troya eserleri, Çanakkale’deki antik kentte Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından gün ışığına çıkarıldı. MÖ 2300-2800 yılları arasına ait tarihi hazinenin, Schliemann ve eşi tarafından 1871-1890 yılları arasında yurt dışına kaçırıldığı biliniyor. Eserlerin bir bölümü Berlin’de, bir kısmı da Rusya’da Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi ile St. Petersburg’daki Hermitage Müzesinde bulunuyor.

2010 yılında Rusya’nın Yakutya bölgesinde buzlarla kaplı toprağın altında bulunan Yuka adlı yavru yünlü mamut. Donmuş bedeni yaklaşık 40 bin yıl boyunca çok iyi saklanan Yuka, bilim insanlarına mamutların yaşamı konusunda kapsamlı araştırma yapma imkanı sundu.

Binlerce toprak asker İmparator Qin Shi Huang mezarının üzerinde bekçi olarak duruyor. MÖ 210 tarihinde yapılmış olan heykeller, 1974’te Çin Halk Cumhuriyeti’nin Shaanxi eyaletine bağlı Xi’an yakınlarında bir çiftçi tarafından bulunmuştur. Ordunun “İlklerin imparatoru” olarak bilinen Qin Shi Huang’ın mezarını koruduğuna inanılır. Boyları 183-195 santimetre arasında değişen bu heykel askerlerin her birinin yüz ifadesi farklıdır. Kazı alanında çoğu hala toprak altında 8000 asker, 520 atıyla birlikte 130 savaş arabası, 150 süvari atı bulunduğu tahmin edilmektedir.

Peru’da bulunan bu çizgiler yerden bakıldığında pek de etkileyici bir görüntü sergilemese de onlara yukarıdan bakıldığında durum bir hayli değişiyor.Arkeologlar, bu görkemli çizgilerin, geometrik şekillerden tutun da hayvan, bitki ve hayali figürlere kadar çeşitli şeyleri betimleme amacıyla çizildiğini ve bunların yaklaşık olarak 2 bin yıl önce yapıldığını düşünüyor. Fakat, ne amaçla yapıldıkları hala birçok tartışmaya sebep olan gizemli bir konu olsa da birçok arkeolog, bu çizgilerin Nazca tanrılarının aralarındaki bir çeşit iletişim metoduna işaret ettiğine veya doğa ayinlerinin bir parçası olarak çizildiğine inanıyor.

Olmecler, Orta Amerika’da M.Ö. 1500-100 yılları arasında yaşamış bir toplumdu. 6 ila 50 ton arasında değişen büyük taş başlıklar yapan bu medeniyetti. Bilim insanları hala Olmec’in böyle şeyler inşa etmeyi nasıl başardıklarını açıklayamıyor.

Tutankamon’un mezarının gün yüzüne çıkarıldığı 1922 tarihinden itibaren “firavunun laneti” olarak anılan ve mezara yaklaşan herkesin bir şekilde öldüğünü anlatan hikayeler kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Firavunun mezarının gizeminden daha da dikkat çeken şey işte Tutankamon’un nasıl öldüğü konusu. Arkeologlar, bu çocuk kralın beklenmedik bir şekilde öldüğü ve ölümüne ya bir enfeksiyonun ya da bir iki tekerlekli araba kazası sonrası aldığı yaraların sebep olduğuna inanıyorlar.

Antikythera Düzeneği, büyük bir muamma olarak kalan en önemli arkeolojik buluntulardan biri. Batan bir antik Yunan kargo gemisinin kalıntılarından çıkarılan bu düzeneğin astronomik amaçlarla kullanıldığı düşünülüyor. Arkeologlar, bu aletin nasıl kullanıldığı hakkında hala çalışmalarına devam etse de bu düzeneğin oldukça karmaşık bir astronomik takvim olabileceğini iddia ediyor. 2 bin yaşında olduğu bilinen bir gemiden çıkarılması ise bu düzeneği o döneme ait bulunan en ilginç antik kalıntı kılıyor.

1994 yılında Göbeklitepe’de yapılan müthiş keşif, medeniyetin evrimi hakkında o zaman kadar bildiklerimizi zorlayarak yeni sorular sorulması gerektiğini ortaya koymuştur. Üzerinde hayvan figürlerinin oyulduğu taş sütunlarıyla Göbekli Tepe, yapılma tarihinin M.Ö. 11-12.000’e dayanması sebebiyle dünyanın en eski ibadethanesi olarak kabul görüyor. Eldeki bulgular, Göbeklitepe’nin yarı-göçebe avcılar tarafından inşa edildiğini ve bu topluluğun tarımla henüz tanışmadığını gösteriyor. Göbeklitepe’nin keşfi sonrası arkeologlar, önce yerleşik hayata geçilip sonra mı tapınakların inşa edilmeye başlandığı yoksa bunun tersinin de geçerli olup olmadığını tartışmaya başladı. Daha önceden kabul gördüğü gibi önce yerleşik hayata mı geçildi, yoksa Göbeklitepe gibi dini amaçla inşa edilen yapılar insanları yerleşik hayata geçişe mi yönlendirdi? Bu henüz netlik kazanmış değil.

Sibirya’nın karlı yüksek yaylalarında soğuk sayesinde çok iyi korunmuş olarak bulunan Buz Prensesi Rusya’da 20. yüzyılın en büyük keşiflerinden sayılıyor. Donmuş toprak içinde 2500 yıl boyunca yatan prensesin mezarı ve iskeleti 1993’te bulunmuştu.Bulunduğu yüksek yaylanın ardından “Ukok Prensesi” ismiyle anılan kadının vücudu çok iyi korunmuş ve oldukça ayrıntılı dövmeler taşıyordu. Vücudu ve kıyafetleri çok iyi korunmuş olmasına rağmen, kısmen mumyalaşmış iskeletin boynu ve yüzündeki deri bozulduğu için nasıl göründüğü bilinmiyor. Mumyalaşmış iskelet, Moskova’da eski Sovyet lideri Lenin’in vücudunu mumyalayan bilim insanları tarafından incelendi. DNA testleri ise prensesin, günümüz Altay bölgesindeki yerli Moğollarla genetik bir ililşkisi olmadığını ortaya koydu.

Devamını Oku

Öne Çıkanlar