fbpx
Connect with us

Yaşam

Çocuk Gelişimi Hakkında Bilmeniz Gereken 8 Şey

Published

on

Harvard’da Gelişmekte Olan Çocuk Merkezinin raporundan yola çıkarak hazırlanmış sekiz maddelik bir liste. Yarım yüzyıldır giderek gelişen bir bilgi tabanına dayanan erken çocukluk gelişimi bilimindeki son ilerlemeler ve onun altında yatan biyoloji, erken çocukluğu daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bu sayede mevcut politikaları geliştirme ve yeni çözümler üretme şansımız artıyor. Harvard Üniversitesine bağlı Gelişmekte Olan Çocuk Merkezi, 2016 tarihli bir raporuyla bu ilerlemeyi ele alıyor ve erken dönem çocuk gelişimi ile ilgili bazı doğru bilinen yanlışları da düzeltiyor. İşte o rapordan yola çıkarak hazırlanmış, her ebeveynin ve eğitimcinin akılda tutması gereken 8 maddelik bir liste. 1. Aileleri ve bakıcı çevreyi tehdit eden büyük stresler, bebekleri ve küçük çocukları bile olumsuz etkiler: Cenin ve erken çocukluk dönemindeki olumsuz deneyimler beyinde ömür boyu sürebilecek fiziksel ve kimyasal bozulmalara neden olabilir. Bu deneyimlerle ilişkili biyolojik değişiklikler, birçok organ sistemini etkileyebilir ve yalnızca gelecekteki öğrenme kapasitesi ve davranış bozuklukları riskini artırmakla kalmaz, fiziksel ve zihinsel sağlık sorunları riskini de artırabilir. 2. Gelişme son derece etkileşimli bir süreçtir ve yaşamın getirileri yalnızca genler tarafından belirlenmez: Kişinin doğumdan hemen önce ve hemen sonra içinde geliştiği çevre belirli genleri kimyasal olarak değiştirerecek ve genlerin ne sıklıkta ve nerede ifade edileceğini belirleyecek kadar kuvvetli deneyimler sağlar. Bu nedenle, genetik faktörler insan gelişimi üzerinde güçlü bir etkiye sahipse de çevresel faktörler de bu genetik faktörleri değiştirme kabiliyetine sahiptir. Örneğin, çocuklar dürtüleri kontrol etme, dikkati kontrol etme ve bilgiyi belleğe kaydetmeyi öğrenme kapasitesiyle doğarlar; ancak hayatlarının ilk yıllarındaki deneyimleri, ileride bu kapasitelerinin ve diğer yönetici işlevlerinin ne kadar gelişebileceğini belirleyen temeli oluşturur.  3. Ebeveynlerin ilgisi birincil olsa da, küçük çocuklar aile dışındaki ve içindeki diğer bakıcılarla olan ilişkilerden de önemli ölçüde yararlanabilir: Diğer yetiştirici ve güvenilir yetişkinlerle olan yakın ilişkiler, küçük bir çocuğun ana babası ile olan ilkel ilişkisinin gücünü etkilemez. Aslında, birden fazla bakıcı, küçük çocukların sosyal ve duygusal gelişimini teşvik edebilir. Bununla birlikte, bakımdaki sık aksaklıklar, sık personel değişiklikleri ve erken çocukluk programındaki etkileşimlerin kalitesizliği çocukların ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmayacağına ve ne surette karşılanacağına ilişkin güvenli beklentiler oluşturma yetilerini zayıflatabilir.  4. Beyin mimarisi büyük oranda doğumdan sonraki ilk üç yıl boyunca şekillenir ancak çocuğun gelişimi için sahip olduğumuz fırsat penceresi üç yaşından sonra da açıktır: Görme ve duyma kabiliyeti gibi bazı temel beyin işlevleri, duygusal gelişimde olduğu gibi erken dönemdeki deneyimlere bağlı değildir. Beynin –yönetici işlevlerinin pek çok yönünü ve çoğu sosyal, duygusal ve bilişsel yetiyi de içeren– üst düzey işlevlere ayrılmış bölgeleri erken deneyimlerden güçlü bir şekilde etkileniyorlarsa da ergenlik ve erken yetişkinlik dönemine kadar gelişmeye devam ederler. Dolayısıyla, “ne kadar erken o kadar iyi” ilkesi genel olarak geçerliyse de çoğu gelişme alanı için fırsat penceresi üç yaşın çok ötesinde de açık kalmaktadır.  5. Ciddi ihmal sağlık ve gelişim açısından en az fiziksel istismar kadar büyük bir tehlikedir: Uzun süre ihmal edilmiş küçük çocuklar, yaşları büyüdükçe fiziksel eziyet kurbanı olan çocuklardan daha ciddi bilişsel bozukluklar, dikkat problemleri, dil zayıflıkları, akademik zorluklar, içe dönük davranışlar ve akran etkileşimi ile ilgili sorunlar sergilerler. Bu, erken dönemde karşılıklı etkileşimin uzun süreli kesintiye uğramasının, gelişmekte olan beyin mimarisine fiziksel travmadan daha zararlı olabileceğini ancak buna rağmen daha az dikkate aldığını düşündürmektedir.  6. Zorluklara ya da şiddete maruz kalmış küçük çocukların hepsi gelecekte zorunlu olarak stresle ilişkili sağlık sorunları yaşamazlar ya da şiddete yatkın olmazlar: Bu tür deneyimleri olan çocuklar kuşkusuz beyin gelişimleri ve saldırganlıkla ilgili problemler bakımından daha büyük bir risk altındadırlar: Ama bu, kötü sonuçlara mahkum oldukları anlamına gelmez. Aslında, en kısa süre içerisinde kendilerine bakacak destekleyici kişilerle güvenilir ve besleyici ilişkiler kurmaları ve ihtiyaç duydukları tedavilerin sağlanması durumunda büyük ilerleme kaydedebilirler.  7. Bir çocuğun tehlikeli bir ortamdan uzaklaştırılması, o deneyimin olumsuz etkilerini otomatik olarak ortadan kaldırmaz: Şüphesiz ki, zarar gören çocukların tehlikeli durumlardan hemen çıkarılması gerekir. Benzer şekilde, ciddi bir ihmal deneyimi yaşayan çocuklara mümkün olduğunca çabuk duyarlı bakım hizmeti verilmelidir. Bunun yanında, travma geçirmiş çocukların, güvenlik, kontrol ve öngörülebilirlik duyguları kazandıran ortamlarda bulunması gerekir. Ayrıca tipik durumda, iyileşmelerini kolaylaştırmak için terapiye ve destekleyici bakıma ihtiyaç duyarlar.
8. Dayanıklılık için katı bir bireycilik değil, ilişkiler gereklidir.
Zorluklara rağmen uyum sağlama ve gelişme yetisi, destekleyici ilişkilerin, biyolojik sistemlerin ve gen ifadesinin etkileşimiyle gelişir. İnsanların zorluklar karşısında başarılı olmak için sadece bir tür karakter gücüne ihtiyaç duyduklarına dair yaygın ama yanlış bir kanı vardır. Bilim ise bize bunun için insanların en az bir destekleyici ilişkiye ve baş etme yetilerini geliştirmek için birden fazla fırsata sahip olmaları gerektiğini söyler.
Kaynak: https://developingchild.harvard.edu/resources/8-things-remember-child-development/

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

Parkinson Hastalığı Hakkında Önemli Keşif Yapıldı

Published

on

Beynin alt kısımlarındaki gri cevher çekirdeklerinin bozukluğuna bağlı bir sinir sistemi hastalığı olan Parkinson, genelde orta yaş insanlarda görülür. Dünya’da birçok insanı olumsuz etkileyen bu hastalığa dair önemli bir keşif yapıldı. Bilim insanları, 2017’de gerçekleştirilen “truncal vagotomy” isimli prosedürü geçirmiş düşük seviyede hastalığı bulunan hastalarla, Parkinson’un beyne sıçramadan önce bağırsakta başladığını buldu. Yaklaşık beş yıl boyunca devam eden çalışmalarda bilim insanları, ‘vagus’ siniri adı verilen ve beyin ile sindirim sistemini bağlayan bölgeyi incelemeye aldı. Bu bölgesi alınan hastalar, alınmayan hastalara göre yüzde 40 daha az Parkinson hastalığı üretti. Ekibin sonuçlarına göre; bu farklar oldukça belirgin ve beyindeki hastalıkların karın bölgesiyle bağlantılı olduğunu söyleyen önceki araştırmaları da destekliyor.

Karolinska Enstitüsü’nden Bojing Liu, “Sonuçlar, Parkinson hastalığının bağırsaktan başladığını net bir biçimde ortaya koyuyor. Bu hipotezi destekleyen diğer kanıt ise Parkinson hastalığı olanların sıklıkla mide-bağırsak sorunlarının olması, bu da Parkinson’dan onlarca yıl önce başlayabiliyor” demecini verdi. Liu, ”Bağırsaktaki proteinler yanlış bir yola sapıyor ve bu genetik hata bir şekilde beyne kadar ulaşıyor ve bu hata hücreden hücreye yayılıyor” dedi. İsveçli ekip buldukları bu bulgularda yalnız değiller; 2016’da fareler üzerinde yapılan bir araştırma ve 2017’de ABD’de yapılan bir araştırma da benzer bulgular elde edilmişti.

Editör / Yazar: Kuzey KILIÇ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/there-s-mounting-evidence-that-parkinson-s-starts-in-the-gut-not-the-brain

Continue Reading

Bilim

Beyin Yeterince Uyuyamadığında Kelimenin Tam Anlamıyla Kendini Yemeye Başlıyor

Published

on

Uykuya olan ihtiyacımız her 12 saatte bir enerji seviyemizi yenilemekten çok daha öteye gider. Beyinlerimiz gün boyunca nöral aktiviteden artakalan, toksik yan ürünleri temizlemek için uyuduğumuzda şartları değiştirir. Garip bir şekilde, aynı işlem, kronik olarak uykudan mahrum bırakılmış beyinlerde de oluşmaya başlıyor. Araştırmacılar sürekli az uykunun beynin önemli miktarda nöron ve sinaptik bağlantıları temizlemesine sebep olduğunu ve uykuyu düzeltmenin hasarı tersine çeviremeyebileceğini keşfetti. İtalya’daki Marche Politeknik Üniversitesi’ nden Sinirbilimci Michele Bellesi’nin liderliğindeki bir ekip, memeli beyninin zayıf uyku alışkanlıklarına verdiği yanıtı inceledi ve iyi uyumuş ve uykusuz farelerle arasında tuhaf bir benzerlik buldu. Vücudunuzdaki başka yerlerdeki hücreler gibi, beyninizdeki nöronlar da iki farklı sinir sisteminin tutkalı olarak adlandırılan hücreler olan glial hücre tipi tarafından sürekli olarak yenilenir.

Mikroglial hücreler, eski ve yıpranmış hücrelerin, fagositoz da denilen – Yunanca’da “yutmak” anlamına gelen bir işlemle temizlenmesinden sorumludur. Astrositlerin işi, kablolarını yenilemek ve yeniden şekillendirmek için beyindeki gereksiz sinapsları (bağlantıları) temizlemektir. Bu sürecin, günün nörolojik aşınmasını ve yıpranmasını gidermek için uyuduğumuzda meydana geldiğini biliyoruz, ama şimdi aynı şey uyumamaya başladığımızda da meydana geliyor.Fakat iyi bir şey olmak yerine, beyin kendine zarar vermeye başlıyor.

Bunu siz uyurken çöpün dışarı atan, birkaç uykusuz geceden sonra evinize giren ve farketmeden televizyonunuzu, buzdolabınızı ve köpeğinizi dışarı fırlatan biri gibi düşünün. Bellesi, New Scientist’ten Andy Coghlan’a, “İlk defa sinaps bölümlerinin astrositler tarafından uykusuzluk nedeniyle tam anlamıyla yenildiğini gösterdik” dedi. Bunu anlamak için, araştırmacılar dört fare grubunun beyinlerini görüntülemişlerdir:

  • bir grup 6-8 saat uyumaya bırakıldı (iyi dinlenmiş)
  • bir başkası periyodik olarak uykudan uyandı (kendiliğinden uyanık)
  • üçüncü bir grup 8 saat daha uyanık kaldı (uykudan mahrum edildi)
  • ve son bir grup beş gün boyunca uyanık tutuldu (kronik olarak uykudan mahrum edildi)

Araştırmacılar dört gruptaki astrositlerin aktivitelerini karşılaştırdıklarında iyi dinlenmiş fare beynindeki astrositlerin, sinapsların yüzde 5.7’sinde ve kendiliğinden uyanık fare beyinlerinin 7.3’ünde aktif olduğunu gösterdiler. Uykusuz ve kronik uykusuz farelerde, farklı bir şey fark ettiler: astrositler, mikrogliyal hücreler gibi sinapsların bazı kısımlarını yeme -astrositik fagositoz- aktivitelerini arttırdılar. Uykusuz fare beyninde astrositlerin, sinapsların yüzde 8.4’ünde aktif olduğu ve kronik olarak uykudan yoksun farelerde sinapslarının yüzde 13.5’inde aktif faaliyet gösterdiği bulundu.

Bellesi’nin New Scientist’e iki uykudan mahrum farede yenilen sinapsların çoğu, en eskileri ve en çok kullanılanları – “eski mobilya parçaları gibi” – muhtemelen iyi bir şey olduğunu söyledi. Ekip dört gruptaki mikrogliyal hücrelerin aktivitesini kontrol ettiğinde, aktivitenin kronik olarak uykudan mahrum bırakılmış grupta da arttığını buldular. Bu gerçekten endişe verici, çünkü dizginlenmemiş mikroglial aktivite, Alzheimer ve diğer nörodejenerasyon türleri gibi beyin hastalıklarıyla bağlantılı.

Araştırmacılar “Büyük sinapslardaki esasen presinaptik elementlerden oluşan astrositik fagositozun, kendiliğimizden uyandıktan sonra değil fakat hem akut hem de kronik uyku kaybından sonra ortaya çıktığını, çok kullanılan sinapsların aşınan kısımlarının temizlik ve geri dönüşümünü teşvik edebileceğini öngörüyoruz.” diyor. “Buna karşılık yalnızca kronik uyku kaybı, mikroglia hücrelerini aktive ediyor ve fagositik aktivitelerini arttırıyor. Uzun süreli uyku bozulması, mikroglialara öncülük edebilir ve belki de beyni diğer saldırı biçimlerine yatkınlaştırabilir.” “Bu işlem insan beyninde tekrarlanırsa ve uyurken yakalanabilirse hasarı tersine çevirir mi? “gibi birçok soru var. Ancak Alzheimer’dan olan ölümlerin 1999’dan bu yana yüzde 50 oranında artmış olması, birçoğumuzun iyi bir gece uykusu alma mücadelesiyle birlikte, bunun temelden ve hızla başlamamız gereken bir şey olduğu anlamına geliyor.

Editör / Yazar: Zahide Solak

Kaynak: https://www.sciencealert.com/the-brain-starts-eating-itself-when-it-doesn-t-get-enough-sleep

Continue Reading

Bilim

Evrenin Son Bulmasına Dair Dört Teori

Published

on

Bilim insanlarına göre evren dört şekilde son bulabilir: büyük donma, büyük çökme, büyük değişim, büyük parçalanma. Bilim insanları 6 milyar yıl sonra Dünya’nın muhtemelen yok olacağına inanıyor. Güneş sönerken kızıl bir deve dönüşüp gezegenimizi yutunca… Oysa Dünya, güneş sistemindeki gezegenlerden sadece biri ve Güneş, galaksideki milyarlarca yıldızdan biri ve evrenin sadece görebildiğimiz kısmında yüz milyarlarca galaksi var. Onların sonu nasıl olacak? Evren nasıl sona erecek? Bu konuda daha az fikir birliği var. Hatta evrenin ani ve kesin bir sonu olacak mı yoksa yavaş yavaş mı kaybolacak onu da bilmiyoruz. Mevcut fizik bilgimiz evrenin altüst oluşuna dair birkaç senaryo sunuyor.

Büyük Donma

Evren ortaya çıktığı ilk günden beri genişliyor.

Evrenin sonu ile ilgili ilk ipucu termodinamiğe, yani ısı devinim bilimine dayanıyor. Fakat evrenin ısıya dayalı ölümünden ateşte yanıp kavrulma anlaşılmamalı. Tersine ısı farklarının ölümü olarak düşünülmeli. Bu kulağa daha az korkunç gelse de aslında ısı ölümü yanıp kül olmaktan daha kötü. Çünkü hayattaki her şey ısı farklılığı gerektirir. Örneğin arabanın çalışması için motorun içinin dışından daha sıcak olması gerekir. Yediğimiz besinler güneş ile evrenin diğer kısımları arasındaki büyük ısı farkı nedeniyle vardırlar.

Galaksiler birbirinden uzaklaşıyor.

Fakat evrende ısı ölümü baş gösterdiğinde her yerde her şey aynı ısıda olacaktır. Her yıldız ölecek, her madde çürüyecek, geriye parçacıklardan ve radyasyondan oluşan seyrek bir karmaşa kalacaktır. Hatta bu karmaşanın enerjisi de evrenin genişlemesi nedeniyle zamanla son bulacak, her şey hemen hemen sıfıra indirgenmiş olacaktır. Bu ‘Büyük Donma’ sonunda evren, her yanı soğumuş, ölü ve boş bir hale gelecektir. 1800’lerde termodinamik bilimi geliştikten sonra, evrenin ancak bu şekilde sona ereceği düşünülüyordu. Fakat 100 yıl önce Albert Einstein’in geliştirdiği genel izafiyet teorisi evren için daha kötü bir son öngörüyordu.

‘Büyük Çökme’ sonucu evren kendi içine doğru çökebilir.

Genel izafiyet, madde ve enerjinin uzayı ve zamanı yamultup çarpıttığını ifade ediyor. Uzay-zaman ve madde-enerji arasındaki bu ilişki tüm evren için geçerlidir. Einstein’a göre evrendeki maddeler evrenin nihai kaderini belirleyecektir.

Büyük Çöküş

Bu teoriye göre evren bir bütün olarak ya genişliyor ya da daralıyordur; aynı büyüklükte kalamaz. 1917’de bu sonuca varan Einstein kendi teorisine inanmakta zorluk çekiyordu. 1929’da Amerikan gökbilimci Edwin Hubble evrenin genişlediğine dair delilleri ortaya koydu. Eğer evren genişliyorsa bir zamanlar şimdikinden daha küçük olmalıydı. Buna dayanarak Büyük Patlama teorisi ortaya sürüldü: bir zamanlar inanılmaz küçük olan evren kısa sürede genişlemişti. Bu Büyük Patlama’dan geriye kalan parıltıyı bugün bile kozmik mikrodalga arka plan radyasyonda, gökyüzünde her yönde görülen radyo dalgalarında görebiliriz.

Kozmik mikrodalga

O halde evrenin sonu basit bir soruya bağlı: Evren genişlemeye devam edecek ve bu genişleme ne hızda olacak? Madde ve ışık gibi normal şeyler içeren bir evren için bu sorunun yanıtı ne kadar şey olduğuna bağlı. Daha fazla şey daha fazla yerçekimi demektir ki bu da şeyleri birbirine doğru çekerek genişlemeyi yavaşlatır. Bu şeylerin miktarı kritik eşiği geçmediği sürece evren sonsuza kadar genişlemeye devam edecek ve sonunda ısı ölümüyle donma noktasına gelip yok olacaktır. Fakat çok şey varsa evrende genişleme yavaşlayacak ve son bulacaktır. Sonra evren giderek küçülmeye başlayacak, ısınacak, yoğunlaşacak ve içine çökecek, yani Büyük Patlamanın tersine Büyük Çöküş yaşanacaktır.

Tümüyle boş uzay bile enerji içerir.

20. yüzyılın büyük bölümünde astrofizikçiler bu senaryoların hangisinin gerçekleşebileceği konusunda emin değildi. Bunun için uzayda ne kadar şey olduğunu tespit etmeye çalıştılar. O kritik eşiğe çok yakın olduğumuz sonucuna vardılar. Yani evrenin sonu belirsizliğini koruyordu. Fakat 20. yüzyıl sonunda durum değişti. 1998’de birbiriyle rekabet halinde olan iki ayrı astrofizikçi ekibi şaşırtıcı bir duyuruda bulundu: evrenin genişlemesi hızlanıyordu. Normal madde ve enerji evrenin bu şekilde davranmasına yol açmazdı. Bu “karanlık enerji” olarak ifade edilen yeni bir enerji türünün varlığını haber veriyordu. Karanlık enerji evreni genişletiyordu. Onun ne olduğu konusunda henüz fazla bir şey bilmiyoruz ama evrendeki enerjinin yüzde 70’inin karanlık enerji olduğu ve bu oranın giderek arttığı düşünülüyor.

Hayalet karanlık enerji her şeyi yok edebilir.

Karanlık enerjinin varlığı, evrendeki şeylerin miktarının onun nihai kaderini belirlemeyeceğini gösteriyordu. Tersine evreni bu karanlık enerji kontrol ediyor, onun genişlemesini sürekli hızlandırıyordu. Bu ise Büyük Çöküş senaryosunu devre dışı bırakıyordu. Fakat bu Büyük Donmanın kaçınılmaz olması anlamına da gelmiyor. Başka olasılıklar da mümkün.

Büyük Değişim

Evrenin sonu ile ilgili ileri sürülen bir başka teori ise kozmosun değil de atom altı parçacıkların incelenmesine dayanıyor. Bilim kurgu romanlarına özgü bir teoriye benzetilen bu teori evrenin sonuna dair en tuhaf öngörüleri içeriyor. Saf suyu tertemiz bir cam bardağa koyup sıfırın altı bir dereceye kadar soğutursanız su donma noktasının altında bile süper soğuk bir halde sıvı olarak kalmaya devam edecektir. Suda herhangi bir parçacık olmadığı ve bardakta da pürüz bulunmadığı için buzun oluşması mümkün olmayacaktır. Fakat bardağa bir tane buz kristali bıraktığınızda su hızla donacaktır.

Büyük Patlama sonucu evren oluştu.

Aynı şey uzayda da olabilir. Kuantum fiziğine göre, tümüyle bol bir vakumda az miktarda enerji vardır. Fakat daha az enerjisi olan başka bir vakum da olabilir. Yani evren bir bardak süper soğuk su gibidir. Ancak daha az enerjili vakumun bir ‘baloncuğu’ baş gösterinceye kadar varlığını sürdürecektir. Neyse ki bildiğimiz böylesi bir baloncuk yok. Fakat kuantum fiziğine göre, daha düşük enerjili bir vakum var ise, onun bir baloncuğu bir gün evrende bir yerde ortaya çıkacaktır. Bu ise yeni vakumun, etrafındaki eski vakumu ‘dönüştürmesine’ neden olacaktır; ancak baloncuk neredeyse ışık hızıyla genişleyeceği için gelişini göremeyeceğiz. Bu baloncuğun içinde her şey, elektron gibi basit parçacıkların özellikleri tümüyle farklı olabilir. Bu ise kimya yasalarının yeniden yazılması ve hatta atomların oluşmasının önlenmesi anlamına gelebilir.

evrenin-yok-olmasina-dair-dort-teori

Bu Büyük Değişim’de insanlar, gezegenler ve hatta yıldızlar yok olacaktır. Bu değişimin ardından karanlık enerji de muhtemelen farklı hareket edecek, evrenin genişlemesini hızlandırma yerine evreni kendisine çekerek Büyük Çöküş’e yol açabilecektir.

Büyük Parçalanma

Dördüncü ihtimal ise yine karanlık enerjiyle ilgili. Oldukça spekülatif ve ihtimal dışı görülse de henüz tümüyle bertaraf edilmiş değil. Karanlık enerji sandığımızdan daha güçlü olabilir ve Büyük Değişim, Donma ya da Çökme olmadan da kendi başına evrene son verebilir. Karanlık enerjinin ilginç bir özelliği vardır. Evren genişledikçe yoğunluğu sabit kalır. Yani hacmi artan evrende aynı yoğunluğu korumak için zamanla daha fazla karanlık enerji ortaya çıkar. Bu ilginç olsa da herhangi bir fizik kuralına aykırı değildir. Peki evren genişledikçe karanlık enerjinin yoğunluğu da artsa, yani karanlık enerjinin artış miktarı evrenin genişlemesinden daha hızlı olsa ne olur? Robert Caldwell’in “hayalet karanlık enerji” adını verdiği bu hipotez evren için daha da ilginç bir son öngörüyor.

‘Büyük Parçalanma’ sonucu gezegenler ve yıldızlar parçalanabilir.

Bugün için karanlık enerjinin yoğunluğu Dünya’nın yoğunluğundan, hatta Dünya’dan daha az yoğun olan Samanyolu galaksisinin yoğunluğundan daha düşük. Fakat zamanla hayalet karanlık enerjinin yoğunluğu arttıkça evreni parçalayabilir. Bu teoriye göre hayalet karanlık enerji Samanyolu galaksisini parçalayıp içindeki yıldızları savuracak, sonra da karanlık enerjinin çekim gücü Güneş’in Dünya üzerindeki çekim gücünden fazla olduğu için güneş sistemi bozulacak, Dünya patlayacak, evrenin patlamasından hemen önce de atomlar parçalanacaktır. Caldwell buna Büyük Parçalanma adını veriyor, fakat bu teorinin saçmalığını kendisi de kabul ediyor.

Hiç ümit yok mu?

Bütün bu teorilerden yola çıkarak evrenin sonunu muhtemelen bir Büyük Donma, ardından gelen Büyük Değişim ve son noktayı koyacak olan bir Büyük Çöküşe bağlamak mümkün. Fakat bunlar trilyonlarca yıl sonrasında yaşanabilecek türden olaylar. İnsanın endişelenmesini gerektirmiyor yani. Zaten o tarih gelmeden önce insanın yaşayacağı genetik değişim muhtemelen onu tanınmaz kılacaktır. Fakat insan ya da başka bir zeka sahibi canlı bütün bu olaylardan kurtulabilir mi?

Evren oluştuktan hemen sonra hızla şişmeye başladı.

Fizikçiler karanlık enerjinin keşfinden sonra biraz daha kötümser bakıyor evrenin sonu sorununa. Evrenin genişlemesi hızlanıyorsa diğer galaksilerden uzaklaşacağız ve alabileceğimiz enerji giderek azalacak demektir. Fakat bu hızlanmanın nedenini bilmediğimiz için genişlemenin devam edip etmeyeceğini de bilmiyoruz. Fakat evren genişledikçe hızlanmanın da yavaşlayacağına inanılıyor. O zaman daha umut var demektir. Peki genişleme yavaşlamaz ya da Büyük Değişim gelirse ne olur? Bazı fizikçiler çılgın bir öneri getiriyor: Evrenin sonundan kurtulmak için laboratuvarda kendi evrenimizi kurup içine atlamak. Ancak bunun günümüz teknolojisinin çok ötesinde bilgiyi ve büyük miktarda enerji gerektireceğini, hatta fizik kurallarının buna izin vereceğinden bile emin değiller.

Birden fazla evren ve sürekli oluşmakta olan yeni evrenler olabilir.

Şimdilik bu varsayım Doctor Who senaryolarına özgü görünüyor. Fakat bir başka yol daha olabilir. Bu yaklaşım ise evrenin ilk genişlemesinin bir balon gibi anlık “şişme” sonucu olduğu teorisinden yola çıkarak bu şişmenin tekrarlanmasını öngörüyor. Hatta bu teoriye göre, bizim bulunduğumuz evren birçok evrenden sadece biri ve bu çoklu evrende tek tek evrencikler var. Bizimki donsa bile çoklu evren sonsuza kadar var olmaya devam edecek ve ortaya çıkan yeni evrenciklerde yeni yaşamlar olacaktır.

Kaynak: http://www.bbc.com/earth/story/20150602-how-will-the-universe-end

Continue Reading

Öne Çıkanlar