fbpx
Connect with us

Ekoloji

Dünya, Deniz Seviyesinin 6 metre Yükselmesiyle Kaybolacak. Antarktika, Saatli Bir Bomba Olabilir.

Published

on

Yaklaşık 115.000 yıl önce Homo sapiens büyük oranda Afrika ile sınırlı, avcı-toplayıcı topluluğunda yaşıyordu. Henüz kesin olmamasına rağmen yine de Dünyayı Neandertallerle paylaştık. Bu çeşitli insansılar bunu bilmese de, Dünya çok büyük bir sıcak dönemin sonuna geliyordu. Mevcut iklimimize oldukça benzer bir iklimdi, ancak büyük bir çelişki vardı, o zamanlarda denizler bugünkünden 20 ile 30 fit (6 ile 9 metre) daha yüksekti. Bazen Eemian olarak adlandırılan bu antik dönemde, okyanuslar bugün oldukları kadar sıcaklardı. Geçen ay, merak uyandıran yeni araştırmalar, Kuzey Yarımküre buzullarının, Kuzey Kutbu’ndaki dramatik ısınmanın etkisiyle Eemian’da olduğu kadar gerilediğini ortaya koydu. Bulgular, kuzeydoğu Kanada’daki Baffin Adası’nda çalışan bir araştırmacı ekibinin, hızla gerileyen dağ buzullarının erimesiyle meydana çıkan antik bitkilerin kalıntılarını incelediği zaman ortaya çıktı. Bitkilerin gerçekten çok yaşlı olduklarını ve belki de en son 115,000 yıl önce bu bölgelerde yetişmiş olduğunu buldular. Baffin Adası’ndaki araştırmayı yöneten, Boulder’daki Colorado Üniversitesi Jeolojisti Gifford Miller, “Çalıştığımız alanın, geçen yüzyılın son 115.000 yıldaki herhangi bir yüzyıl kadar sıcak olması dışında, başka bir açıklama yapmak çok zor” dedi. Ama Miller haklıysa, büyük bir sorunumuz var. Eemian’dan deniz seviyelerinin jeolojik kayıtlarına sahibiz ve bilim insanları, okyanusların 20 ile 30 fit (6 ile 9 metre) daha yüksek olduğuna inanıyor. Büyük olasılıkla bir miktar su, potansiyel deniz seviyesi yükselmesinin 20 fitten (6 metreden) fazlasını barındıran Grönland’dan geldi. Fakat bu kadar su sadece Grönland’dan gelmiş olamazdı, çünkü o zamanlar buz tabakasının tamamı erimemişti. Bu nedenle araştırmacılar, Antartika’nın en savunmasız kısmı olan Batı Antartika buz tabakasının çöküşünden şüpheleniyorlar. Bu bölge, deniz seviyesinin 10 fit yükselmesini (3 metre) kolaylıkla sağlayabilir. Antarktika’nın Nasıl Düşeceğini Anlamaya Çalışalım
Batı Antartika’nın bir kez daha geri çekilmeye başladığı gösterilmiştir. DeConto ve bazı araştırmacılar deniz-buz uçurumu çöküşü olarak adlandırılan, Batı Antartika’dan deniz seviyesinin çok fazla artışını sağlayabilecek olan anahtar bir süreç bulduklarını düşünüyorlar. Konuyu anlamak için, Batı Antarktika’nın hassas ortamını düşünün. Esasen, o büyük bir kısmı çok soğuk suya batmış muazzam bir buz kütlesi. Buzulların tüm kenarları okyanusa ve merkezine dik açı yapacak şekildedir. Bu yüzden buz tabakasının yüzeyi toplamda iki mil kalınlığında olacak kadar büyüse bile, hızla denize doğru eğim yapar. Denizin üzerinde 1.5 mil kadar buz olsa da, denizin altında çok daha fazla buz kütlesi vardır. Eğer geçit buzulları geriye doğru hareket etmeye başlarsa -özellikle Thwaites adlı (şu ana kadarki en büyük) buzul- okyanus hızla daha kalın buzlara ev sahipliği yapabilir. Fikir şu ki, Eemian döneminde bu bölgenin tamamı bir buz bloğu değil, adı olmayan bir denizdi. Bir şekilde, okyanus içeri girdi, dış buzul savunmasını devirdi ve azar azar Batı Antarktika’nın tamamını suya sokarak erimesine yol açtı. DeConto, meslektaşı David Pollard ile birlikte, bunun nasıl olabileceğini anlamak için Eemian’a ve Pliyosen denilen (diğer bir antik sıcak dönem) bir model oluşturdu. ‘Deniz buz tabakası dengesizliği’ adı verilen modelde, kısmen batmış bir buzulun merkezine doğru gittiğinizde daha derin ve daha kalın olması durumu açıklanmaktadır.Bu yapıda, ısınmış su, okyanusu daha kalın buza maruz bırakarak aşağı doğru hareket etmesine neden olur ve daha kalın buz daha hızlı dışarı akar. Böylece buz kütlesi kendisinden beslenir. Deniz buzu tabakasının dengesizliği muhtemelen Batı Antartika’da çoktandır var, ancak bu model yeterli değildi. DeConto ve Pollard çalışmalarında, şu anda Grönland’da Jakobshavn adlı büyük bir buzulun tükendiğini söylediler. Jakobshavn, bir denizaltı tepesinin yamacından geriye doğru ilerliyor, tıpkı çok daha büyük Thwaites gibi. Ancak Jakobshavn da başka bir şey daha var, neredeyse dilimlenen somun ekmek gibi, önündeki kalın buz parçalarını sürekli olarak koparıyor.  Sonuç olarak, Jakobshavn şimdi denize dik duruyor. Buzulların buzunun çoğu suyun altında ve hatta 100 metreden (330 fit) daha fazla kalınlıkta. Bu kalınlık DeConto ve Pollard’ın çalışmasını sürdürebilmeleri için sorun oluşturuyor. Buz çelik değildir. Kırılır. Ve kırılır. Ve kırılır.. ‘Deniz buz uçurumunun çökmesi’ adı verilen bu ek işlemi, Thwaites’e uygularsanız tam bir felakete sebep olur. Eğer Thwaites bir gün kendi buz rafını kaybeder ve okyanusa dik durursa, su yüzeyinden yüzlerce metre yükseklikte buzdan uçurumlara sahip olursunuz. DeConto ve Pollard, bu uçurumların devamlı denize ineceğini söylüyor ve bu hesaplamayı ekledikleri zaman, sadece Eemian dönemindeki deniz seviyesine yükselmeyi yeniden sağlamakla kalmadılar ve aynı zamanda Antartika’nın bu yüzyılda ne kadar buz üretebileceği – üç metreden fazla – konusunda tahmin yürütmelerini sağladı. Grönland gibi, deniz seviyesinin yükselmesi için diğer etmenler olduğundan beri, bu yüzyılda toplamda 6 fit kadar -kabaca önceki tahminlerin iki katı- su seviyesi yükselmesi görebileceğimiz anlamına geliyordu; Ve gelecek yüzyılda, bu yükselme daha da kötü olacak. Bugün Grönland’da gördüğümüz su seviyelerindeki artışı Antartika’da görseydik, o zaman Antarktika’nın buz tabakası daha kalın olduğu için, deniz seviyesinin yükselmesi gerçekten muazzam miktarlarda olurdu. 
Deniz Buzu Uçurumları Üzerine Büyük Tartışmalar
Tamsin Edwards ikna olmadı. [Kings College London’daki bir glojolog, önde gelen yazarlardan – birkaç Antarktika uzmanıyla – Çarşamba günü Nature’da (DeConto ve Pollard’ı 2016’da yayınlayan aynı dergi) modelini ayrıntılı olarak tartışan bir çalışmanın baş yazarı.] Sonuçları incelemek için istatistiksel bir teknik kullanan Edwards ve çalışma arkadaşları, buzul uçurumların devrilmesinin, sıcak geçen dönemleri yeniden üretmek için gerekmediğini buldular. Bu yüzyılda Antartika’da deniz seviyesinin yükselme olasılıklarının daha düşük olabileceğini söylediler. Haklılarsa, su seviyesi yükselişi 3-4 metre yerine yaklaşık 40 santimetrede kalacak. Edwards, “İşler, son çalışmanın öngördüğü kadar korkunç olmayabilir” dedi. “Ama yine de durum hala kötü.”
Bu yeni bir bilim ve buz kayalıklarının sonuçta deniz seviyesinin yükselişini nasıl etkileyeceği net değil. Fakat sonra Eemian’da ne oldu? Edwards, Batı Antartika’yı kaybetmenin uzun zaman aldığını düşünüyor. Sonuçta, tüm jeolojik dönem binlerce yıl uzunluğunda sürdü. “Biz insanlar sabırsız bir türüz ve buz tabakaları on yıllarca yanıt vermiyor, çok daha yavaş hareket ediyorlar.” dedi. DeConto yeni eleştirisinde, “bu süreçlerin gelecekteki deniz seviyesinin yükselmesi için önemli olmadığını ve ona göre bu durumun tehlikeli bir tür mesaj” olduğunu belirtti.
Dikkate değer önemli bir şey daha var – Eemian, çok miktarda sera gazı yayan insanlar olmadan ortaya çıktı. Atmosferik karbondioksit bugün olduğundan çok daha düşüktü. Bunun yerine, kuzey yarımküreye daha fazla güneş ışığının düşmesine yol açan Dünya’nın yörüngesindeki değişikliklerden kaynaklandı.  Bu sefer etraftaki en büyük fark, insanların Dünya’yı çok daha hızlı ısıtmasıdır. Thwaites Buzulu çalışması için uluslararası milyonlarca dolarlık bir misyonun ABD tarafını yöneten ve Colorado’daki Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezinde kıdemli bir araştırmacı olan Antartika’dan bir araştırmacı Ted Scambos “bu çok önemli bir fark yaratıyor.” dedi. Scambos, “Mevcut iklim değişikliği çok hızlı” dedi ve ısınma oranı buzulların geçmişte olduğundan daha farklı olmasına neden olabilir. Thwaites Buzulu’nun kaderi hakkındaki endişesinin azalmadığını ve buzulun böyle giderse erimenin hızlanmayacağını garanti eden bir model yok” dedi.
Biz insanlar, Eemian’da ve modern dönemde, Thwaites’in erimesi kadar büyük bir buzul görmemiştik. Bunun için emsalsiz bir şeyin olması muhtemel. Örneğin, daha geçen hafta, bilim insanları buzulun bir bölümünün altında açılan büyük bir oyuk olduğunu bildirdi – modellemeler bunu tahmin edememişti. En azından daha olmadan önce gerçekte ne olabileceğini anlamaya çalışan büyük bir proje var. Çalışmalar şu anda örgütlenmiş ve sanayileşmiş biz insanların ve fosil yakıt uzmanlarının, kendi jeolojik geçmişimizin bir tekrarını yürütmeye hazır olup olamayacağımızın belirlenmesine yardımcı olacaktır. Bu makale original olarak The Washington Post. Tarafından yayınlandı.
Editör / Yazar; Zahide Solak
Kaynak; https://www.sciencealert.com/earth-s-climate-s-now-like-115-000-years-ago-when-the-sea-was-much-higher

Ekoloji

Tarihin En Ölümcül Kitlesel Yok Oluşunda, Deniz Yaşamını Neyin Bitirdiği Öğrenildi!

Published

on

Yaklaşık 252 milyon yıl önce, Dünya’da felaket bir yıkım yaşandı. Bu; o kadar şiddetli bir olaydı ki, neredeyse dünyadaki tüm yaşam yok oldu. Tüm kara omurgalı türlerinin yüzde 70’i ve deniz türlerinin yüzde 96′ sı (daha önceki diğer iki kitlesel yok olma olayında hayatta kalan trilobit de dahil olmak üzere) öldü. “Büyük Ölüm (The Great Dying)” olarak da bilinen bu olaya, “Permiyen-Triyas Kitlesel Yok Oluşu (Permian-TrassicExtinctionEvent)” denmektedir ve bilindiği kadarıyla, dünya tarihinin en yıkıcı olayıdır.  Bu olayın yaygın nedeni olarak iklim değişikliği görülmektedir. Spesifik neden ise Sibirya’daki uzun vadeli volkanik faaliyetlerin atmosfere yaydığı fazla malzemelerdir.

Bu malzemeler dünyayı bir milyon yıl boyunca bir kül tabakasına çevirdi. Aynı zamanda güneş ışığını engelledi, ozon tabakasını inceltti, asit yağmurlarına neden oldu ve sıcaklıkları yükseltti. Bilim adamları günümüzde ise deniz yaşamını neyin kirlettiğini kanıtladı.Yükselen sıcaklıklar okyanus canlılarının metabolizmasını hızlandırdı ve bu da oksijen gereksinimlerini artırarak okyanusların oksijeninin hızla tükenmesine neden oldu. Yani hayvanlar tam anlamıyla boğuldu.

Bugün yine benzer bir atmosferik ısınma yaşamaktayız. Washington Üniversitesi’nden oşinografi uzmanı JustinPenn “Nesil tükenmesine neyin yol açtığı hakkında mekanik bir öngörüde bulunduk ve bu öngörü, fosil kayıtlarıyla doğrudan kontrol edilebilmekte. Bu durum da, gelecekteki nesil tükenme nedenleri hakkında tahminlerde bulunmamızı sağladı.” dedi. Ekip, Büyük Ölüm sırasında dünyadaki değişikliklerin bir bilgisayar simülasyonunu gerçekleştirdi.

Sibirya volkanik patlamalarından önce, sıcaklıklar ve oksijen seviyeleri bugünkü seviyelere benzemekteydi. Patlamanın ardından deniz yüzeyindeki sıcaklıkları yaklaşık 11o °C arttıran koşulları taklit edebilmek için,modelin atmosferindeki sera gazlarının seviyesi yükseltildi. Bu yükseliş, yaklaşık yüzde 76 civarında bir oksijen tükenmesine yol açtı ve deniz seviyesinin yaklaşık yüzde 40′ ında oksijen tamamen tükendi. Bunun deniz yaşamını nasıl etkileyeceğini gözlemlemek için, ekip, 61 modern türün oksijen gereksinim verilerini simülasyona bağladı ve sonuç bir felaketti.

WashingtonÜniversitesi’nden oşinografi uzmanı CurtisDeutsch, “Çok az sayıda deniz canlısı yaşadıkları ortamda kaldı,çoğu kaçtı ya da öldü.” dedi. En belirgin yok oluş; oksijene duyarlı olan veekvatordan uzakta bulunan yüksek enlemlerdeki canlılara aitti. Ekip, bulduğu bu sonuçları fosil kayıtları ile karşılaştırdığında bulgular uyuşmuştu. Bunun nedeni, ekvatorun etrafındaki sıcak sularda yaşayan hayvanların kaçtıkları ortama benzer habitatlar bulabilecekleri daha yüksek enlemlere göç edebilmeleridir. Ancak daha yüksek enlemlerde yaşayan hayvanların gidecek başka yeri bulunmamaktadır. Sonuç olarak, araştırmacılar deniz çeşitliliği kaybının yüzde 50’sinden fazlasına “Büyük Ölüm”ün neden olduğunu kanıtladılar.

Geri kalanlar ise CO2 asidifikasyonu, ozon tabakasının incelmesi gibi nedenlerdir. Araştırmacılar bu duruma dikkat etmemiz gerektiğini vurguladı. Çünkü bu 11 °C sıcaklık artışı, birkaç bin yılda gerçekleşti. 1880’den bu yana, Dünya’nın ortalama sıcaklığı 0.8 °C arttı ve bu artışın üçte ikisi, 1975’ten bu yana gerçekleşti. Aynızamanda okyanuslarının ısınması da hızla artmakta. Penn,”Okyanuslardaki ısınma 2100 yılına kadar Permiyanların sonundaki ısınmanın yüzde 20’sine yaklaşırken, 2300’e kadar yüzde 35 ila 50’sine yaklaşacak.” dedi . Bu çalışma, antropojenik iklim değişikliği altında benzer bir mekanizmadan kaynaklanan kitlesel yok olma potansiyelini vurgulamaktadır.

Editör / Yazar: Beyzanur ŞAHİN

KAYNAK: https://www.sciencealert.com/finally-we-know-what-killed-sea-life-in-the-deadliest-mass-extinction-in-history

Continue Reading

Ekoloji

Şehirleşmenin Yabani Arılar Üzerine Etkisi Hafife Alınmaktadır

Published

on

Yabani arılar, hem tarımsal üretim hem de çiçekli bitkilerin dünya çapında yayılmasına destek olan vazgeçilmez tozlayıcılardır. Fakat yabani arılar, birbirini etkileyen birçok faktör nedeniyle geniş çapta bir azalmayla karşı karşıyadırlar. Michigan’da yeni bir üniversite, bu faktörlerden birisi olan şehirleşmenin etkilerinin hafife alındığını gösteren bir çalışma yürütmüştür. Çalışma, Michigan Üniversitesi’nde mevcut ve eski öğrencilerden oluşan bir grup tarafından Güneydoğu Michigan’daki yerleşkelerde yürütülmüştür. Çalışmaya kendi açısından bakıldığında, yabani arıların cinsiyet oranları ve bunun kırsal alandan kentsel alana doğru arazi kullanım farklılığına göre nasıl değiştiği konusu, arı araştırıcıları tarafından çok az oranda dikkate alınmaktadır. Ekip, şehirleşmenin artmasıyla yabani cinsiyet oranının daha erkek egemen olduğunu ve bunun sebebinin orta ve büyük gövdeli, yerde yuvalayan dişi arıların sayısının azalması olduğunu bulmuşlardır. Çalışma 6 Mart’ta ScientificReports dergisinde yayınlanmıştır ve tüm yabani arı topluluklarının cinsiyet oranlarını kırsal ve kentsel değişime göre inceleyen ilk çalışma olmuştur.

Çalışmanın baş yazarlarından olan ve Michigan Üniversitesi Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji Bölümü’nden doktora unvanlı araştırmacı Paul Glaum; erkek ve dişi arılar genellikle farklı tozlama davranışına sahip oldukları için bu bulguların arı populasyonlarının sağlığı ve tozlama oranları bakımından potansiyel bilgiler içerdiğini söylemektedir. Aynı türün dişi ve erkek arıları genellikle farklı bitki türlerini tozlamaktadır. Sonuç olarak dişi arıların sayısındaki bir azalmanın, bitki topluluğunun bir kısmının tozlanmasını sınırlayacak potansiyeli olduğunu söylemiştir. “Ek olarak dişi popülasyonundaki bir azalma, erkek arılar için daha az eş anlamına gelmektedir. Bu durum, yerde yuvalayan arıların çoğalma oranları ve tozlayıcı arıların gelecek nesillerinin devamlılığını tehlikeye sokmaktadır.

Hatta bu, türlerin genetik çeşitliliğini bile tehdit edebilir” Glaum. “Bulgularımıza göre araştırma, şehirleşmenin yerde yuvalayan arılar üzerine olumsuz etkilerinin dikkate alınmadığı ve çevresel değişimin arı populasyonları üzerine etkileri incelendiğinde cinsiyete özgü arı davranışlarının dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır” Glaum. Şehirleşmenin yabani arı populasyonlarını nasıl etkilediğini daha iyi anlamak için araştırma ekibi, Güneydoğu Michigan’daki hobi bahçeleri, doğal alanlar ve tarlalarda yabani arı örneklemesi yapmışlardır. Örnekleme yaklaşık 70 mil (112km) alanı kapsayan 26 bölgede yapılmıştır. Arazi kullanımına göre kalabalık şehirlerden şehir çevrelerindeki kırsal tarım bölgelerine kadar değişen farklı yerlerden örnekler alınmıştır. Örnekleme, Güneydoğu Michigan’daki Dexter, AnnArbor, Ypsilanti, Dearborn ve Detroit’i de kapsayan birçok şehirde yapılmıştır.

Ekip üyeleri, 143 türden 3300’den fazla arı yakalamışlardır. Çünkü şehirleşmenin yabani arılar üzerine etkilerini açık şekilde belirlemeyi hedeflemişlerdir. Yaygın olan Avrupalı bal arıları incelemeye dahil edilmemiştir. Yakalanan arıların yüzde 74’ü yerde yuvalayan türlere aitti ve geri kalanlar yer üstündeki oyuklarda ya da içi boş ağaç gövdelerinde yuvalayan türlere aitti. Araştırıcılar, şehirleşmenin artmasıyla birlikte yabani arıların cinsiyet oranlarının daha erkek eğilimli olduğunu ve bunun orta ve büyük gövdeli yerde yuvalayan dişi arıların sayısının azalması nedeniyle olduğunu bulmuşlardır. ScientificReports’taki metinlerinde araştırıcılar, bu bulgularının birçok mümkün açıklamasını yapmışlardır. Çiçek kaynaklarının seyrek ve düzensiz olduğu şehir arazilerinde, dişilerden daha büyük gövdeli olan erkek arılar, yuvalarından daha uzağa dağılarak besin kaynaklarına ulaşabilmekte ve bu sayede hayatta kalabilmektedirler.
Gözlenen cinsiyet değişimine alternatif bir açıklama olarak da şehirleşme kaynaklı değişimler gösterilmektedir.

Çoğu arı türlerinde üretken dişilerin üretimleri için erkeklerin üretiminde gerekli olandan daha fazla besin kaynağı gereklidir. Sonuç olarak polen ve nektar kıtlığı, erkek arıların artışına doğrudan sebep olabilmektedir. Yazarlar, birçok çalışmanın kendi kentsel alanlarda yerde yuvalayan arı popülasyonlarının azaldığını belirttiğini ve bu azalışın miktarının ölçülenden daha fazla olabileceğini belirmişlerdir. Tıpkı bu çalışmada belirttikleri gibi şehirdeki yerde yuvalayan arı popülasyonlarının kentsel alanda yayılan erkek bireyler tarafından daha az sübvanse edildiğini yazmışlardır. Birçok yabani arı türü popülasyonu, birbiriyle etkileşimde olan birden çok faktör nedeniyle küresel çapta yaygın bir azalıştadırlar. Habitat azalışı, parazitler, hastalıklar, pestisit kullanımı ve iklim değişikliği gibi konular öncelikle suçlanmaktadır. Şehirleşme ile habitat azalışı da artmaktadır ve bu eğilimin gelecek on yıllarda daha da hızlanacağı tahmin edilmektedir. Önceki çalışmalar tutarlı şekilde yerde yuvalayan arıların bolluk ve çeşitliliğinin kentsel alanlarda azaldığını tespit etmişlerdir. Bunun sebebi de şehirlerde uygun yuvalama yerlerinin çok az olması olarak ifade edilmektedir. Materyaller Michigan Üniversitesi’nden sağlanmıştır

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/03/190306100626.htm

Continue Reading

Ekoloji

Grönland’da antik ‘güneş kıyameti’ izleri bulundu

Published

on

Jeologlar, Grönland’daki buzullarda M.Ö. 660’da meydana gelen güçlü güneş patlamasının izlerini buldu. PNAS dergisinde yayınlanan makalede, sözkonusu patlamanın günümüzde meydana gelmesi halinde, medeniyetin yok olmasına neden olabileceği belirtildi.

Makalede, İsveç’in Lund Üniversitesi’nden Said Raimund Muscheler’in şu sözlerine yer veriliyor:

“Eğer o patlama şimdi olsaydı, çok ciddi sonuçları olacaktı. Bizim keşfimiz, bu tür patlamaların meydana gelmesi ihtimalinin günümüzde büyük ölçüde ciddiye alınmadığını gösteriyor. Bütün bunlar, bu tür felaketlere karşı daha iyi tahmin ve korunmanın bir yolunu bulmamız gerektiğini gösteriyor.”

Bilim insanlarına göre, Güneşte periyodik olarak ışık, ısı ve X ışınları şeklinde enerji salınımı yapan patlamalar meydana geliyor. Güçlü patlamalar Dünya’nın manyetik kalkanını ‘deler’ ve bunun sonucu olarak, radyo iletişim sistemlerinin, uyduların çalışmasını engeller ve Uluslararası Uzay İstasyonu (UUİ) ya da yörüngede çalışan astronotların sağlığını tehdit eder.

Örneğin, Mart 1989’da güneşte meydana gelen patlama, Kanada’daki enerji şebekelerinin büyük bir kısmını devre dışı bırakarak, büyük zararlar verdi. Benzer bir olayda 2003’te, X45 tipi güneş patlaması İsveç’i birkaç saat elektriksiz bıraktı.

Antik Japon sedir ağacı halkalarının izotopik kompozisyonunu inceleyen İsveçli jeologlar ile Japon fizikçiler, MS 774’te meydana gelen güçlü bir güneş patlamasının izlerini buldu.
Muscheler ve arkadaşları, son 100 bin yılda Gröndland bölgesinde oluşan buz örneklerinin izotopik bileşenlerini inceleyerek, Asur İmparatorluğu ve Eski Mısır’ın düşüş dönemlerinde meydana gelen daha büyük felaketlerin izlerini keşfetti.

Bilim insanları, birkaç asırlık buzların az ama dikkat çeken miktarda berilyum-10 içerdiğini, bu metalin radyoaktif izotopunun, yalnızca Dünya atmosferinde azot atomlarıyla kozmik parçacıkların çarpışması sonucu oluştuğunu belirtti.

Bilim insanlarına göre, ‘büyük çöküş’ün önemli bir dönemi, yaklaşık 1.36 milyon yıl, berilyum-10’un bir kısmının Güneş’in aktivitesinin ve Dünya’nın kozmik ışınlarla ‘bombardımanının’ yoğunluğunun bir göstergesi olarak kullanılmasını mümkün kılıyor.

Atmosferde tamamen farklı bir şekilde görünen ve güneş patlamalarını süpernova patlamalarından ayırt etmeyi mümkün kılan başka bir ‘kozmik’ izotop olan klor-36 bulunuyor.
Muscheler ve arkadaşları, bu izotopların her ikisinin de konsantrasyonunun, M.Ö. yedinci yüzyılda oluşan buz tabakalarında hızlı bir şekilde artığını keşfetti.

Muscheler’e göre, nispeten yakın geçmişte üçüncü güçlü patlamanın keşfedilmesi, bu tür olayların sıklığının günümüzde büyük ölçüde ciddiye alınmadığını gösteriyor. Bu nedenle, tahminlerine yönelik yöntemlerin geliştirilmesi ve uygarlığın olası felaketlerden korunması, bilim adamları için en büyük öncelik olmalıdır.

Editör / Yazar: Ezgi SEMİRLİ

Kaynak: https://www.theguardian.com/science/2019/mar/11/radioactive-particles-from-huge-solar-storm-found-in-greenland

Continue Reading

Öne Çıkanlar