fbpx
Connect with us

Yaşam

Dünya Nüfusunun 2050’de 9.8 Milyara, 2100’de 11.2 Milyara Ulaşması Bekleniyor

Published

on

Birleşmiş Milletler’in yayınladığı bir rapora göre, şu an 7.6 milyar olan dünya nüfusunun 2030 yılında 8.6 milyara, 2100 yılında ise 11.2 milyara ulaşması bekleniyor. Dünyanın nüfusuna her sene yaklaşık 83 milyon insanın eklenmesiyle birlikte, doğurganlık seviyelerinin azalmaya devam edeceği varsayılsa bile, nüfus boyutunda meydana gelen yukarı yönlü gidişatın devam etmesi bekleniyor. BM Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi tarafından yayınlanan Dünya Nüfus Beklentileri: 2017 Baskısı, küresel nüfus gidişatlarının ve gelecekteki beklentilerin karşılaştırmalı bir incelemesini sunuyor. Bu bilgiler, yeni Sürdürülebilir Gelişim Amaçları’nı gerçekleştirmeyi hedefleyen politikaları yönlendirmek bakımından gerekli.
Ülkelerin nüfus sıralamasındaki değişimler:  Yeni izdüşümler, ülke seviyesinde bazı dikkate değer bulgular içeriyor. 1.4 milyar insanın bulunduğu Çin ve 1.3 milyar insanın bulunduğu Hindistan, toplam küresel nüfusun yüzde 19 ve 18’sini oluşturarak, en kalabalık ülkeler olmaya devam ediyorlar. Yaklaşık yedi yıl içinde veya 2024 civarında, Hindistan’ın nüfusunun Çin’inkini geçmesi bekleniyor. Dünya çapındaki en kalabalık on ülke arasında olan Nijerya, en hızlı şekilde büyüyor. Bunun sonucunda, şu an dünyanın en büyük 7. nüfusu olan Nijerya nüfusunun, Birleşik Devletler nüfusunu geçmesi ve 2050 yılına kısa bir süre kala en büyük üçüncü ülke haline gelmesi bekleniyor.
Küresel artışın büyük bir bölümü, az miktardaki ülkeye dayandırılabilir: 2017’den 2050’ye kadar, dünyadaki nüfus artışının yarısının, sadece dokuz ülkede yoğunlaşması bekleniyor. Bu ülkeler Hindistan, Nijerya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Pakistan, Etiyopya, Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri, Uganda ve Endonezya (ülkeler, toplam büyümeye yapacakları tahmini katkıya göre sıralandı). En az gelişmiş 47 ülkenin oluşturduğu grup (EGÜ’ler), 2010-2015 yılları arasında kadın başına 4.3 doğumda duran, nispeten yüksek bir doğurganlık oranına sahip olmaya ediyor. Sonuç olarak, bu ülkelerdeki nüfus hızlı bir şekilde artıyor ve yıl başına yaklaşık yüzde 2,4 oluyor. Bu artış oranının, önümüzdeki on yıllarda önemli miktarda yavaşlaması beklense de, 2017 yılında yaklaşık bir milyar olan EGÜ’lerin toplam nüfusunun, 2017 ile 2030 yılları arasında yüzde 33 artarak 2050 yılında 1,9 milyar kişiye ulaşması bekleniyor. Benzer şekilde, Afrika da yüksek nüfus büyüme oranları yaşamaya devam ediyor. 2017 ile 2050 yılları arasında, 26 Afrika ülkesinin nüfusunun, mevcut boyutlarının en az iki katına çıkması bekleniyor. Küresel nüfus artışının en fakir ülkelerde yoğunlaşması, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Takvimi’ni yerine getirmek isteyen hükümetlere önemli bir zorluk çıkarıyor. 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Takvimi, yoksulluk ve açlığı sona erdirmeyi, sağlık ve eğitim sistemlerini genişletmeyi ve güncelleştirmeyi, cinsiyet eşitliğine ulaşmayı ve kadınları güçlendirmeyi, eşitsizliği azaltmayı ve kimsenin geride kalmamasını sağlamayı hedefliyor. 
Daha düşük doğurganlık oranları sebebiyle daha yavaş dünya nüfusu: Doğurganlık, geçtiğimiz yıllarda dünyanın neredeyse her bölgesinde azalma gösterdi. Doğurganlık seviyelerinin en yüksek olduğu bölge olan Afrika’da bile toplam doğurganlık, 2000-2005 yılları arasında kadın başına 5.1’den, 2010-2015 arasında 4.7’ye indi. Avrupa, toplam doğurganlık oranının 2000-2005 yılları arasında kadın başına 1.4’ten 2010-2015’te 1.6’ya çıkmasıyla birlikte, son yıllarda bu gidişatta bir istisna oldu. Giderek daha fazla ülke, ardışık nesillerin birbirinin yerine geçmesi için gereken seviyenin (kadın başına yaklaşık 2.1 doğum) altında doğurganlık oranları gösteriyor ve bazı ülkeler on yıllardır bu durumda. 2010-2015 dönemindeki doğurganlık oranları, dünya nüfusunun yüzde 46’sını oluşturan 83 ülkede, söz konusu değişim seviyesinin altında bulunuyordu. Bu gruptaki en kalabalık on ülke, nüfus oranına göre sırasıyla Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Japonya, Vietnam, Almanya, İran İslam Cumhuriyeti, Tayland ve İngiltere.
Düşük doğurganlık, nüfusun yaşlanmasına da yol açıyor: Raporda, doğurganlık seviyesindeki düşüşün hem nüfus artışında yavaşlamaya, hem de daha yaşlı bir nüfusa yol açtığı vurgulanıyor. 2017 yılıyla karşılaştırıldığında, 60 yaşındaki veya daha yaşlı insanların sayısının, 2050 itibariyle iki kattan daha fazla artış göstermesi ve 2100 itibariyle üç kattan daha fazla artış göstererek, 2017 yılında küresel olarak 962 milyondan, 2050 yılında 2.1 milyara ve 2100 yılında 3.1 milyara çıkması bekleniyor. Halihazırda Avrupa’da, nüfusun çeyreği 60 yaşında veya daha yaşlı. Bu oranın, 2050 yılında yüzde 35’e ulaşması ve yüzyılın ikinci yarısında o seviyelerde kalması bekleniyor. Diğer bölgelerdeki nüfusların da önümüzdeki birkaç onyıl içinde önemli oranda yaşlanması ve bu durumun 2100’e kadar devam etmesi öngörülüyor. Örneğin tüm bölgelerdeki en genç yaş dağılımına sahip olan Afrika’da, nüfusun hızlı bir yaşlanma geçirmesi öngörülüyor. Afrika nüfusu birkaç onyıl daha nispeten genç kalacak olsa da, nüfusunda 60 yaşındaki veya daha yaşlı insan oranının 2017’de yüzde 5’ten, 2050’de yüzde 9’a ve yüzyılın sonunda yaklaşık yüzde 20’ye çıkması bekleniyor. Küresel olarak, 80 yaşındaki veya daha yaşlı insan sayısının 2050 yılında üç katına çıkarak, 2017’de 137 milyondan 2050’de 425 milyona ulaşması öngörülüyor. 2100 yılı itibariyle, 2017’deki değerinin neredeyse yedi katına ulaşarak 909 milyona çıkması bekleniyor. Nüfusun yaşlanmasının, toplumlar üzerinde derin bir etki oluşturması öngörülüyor ve pek çok ülkenin, önümüzdeki yıllarda sağlık hizmetlerinde, emeklilik maaşlarında ve sosyal güvence sistemlerinde mali ve siyasi baskılarla kalabileceği vurgulanıyor.
Dünya çapında daha yüksek yaşam beklentisi: Geçtiğimiz yıllarda yaşam beklentisinde önemli iyileşmeler meydana geldi. Doğumda umulan yaşam süresi, 2000-2005 yıllarında küresel olarak erkeklerde 65 ve kadınlarda 69 yaştan, 2010-2015 yıllarında erkeklerde 69 ve kadınlarda 73 yaşa yükseldi. Yine de, ülkeler arasında bulunan geniş farklılıklar devam ediyor. Yaşam beklentisindeki son artış, bütün bölgeler tarafından paylaşılsa da, en büyük kazanımları Afrika elde etti. Afrika’daki yaşam beklentisi, 2000-2005 ve 2010-2015 yılları arasında, önceki onyılda 2 yıldan az bir artışın ardından 6,6 yıl arttı. En az gelişmiş ülkeler ile diğer gelişmekte olan ülkeler arasındaki yaşam süresi beklentisi farkı, 2000-2005 döneminde 11 yıldan 2010-2015 döneminde 8 yıla geriledi. Bölgeler ve gelir grupları genelindeki yaşam beklentisi farklılıklarının önümüzdeki yıllarda devam etmesi öngörülse de, bu gibi farklılıkların 2045-2050 itibariyle önemli miktarda azalması bekleniyor. Yaşam beklentisindeki seviyenin yükselmesi ve farklılıkların düşmesi, pek çok etmen sebebiyle gerçekleşti. Bunlar arasında beş yaş altı ölüm oranının düşmesi de var; bu oran 2000-2005 ve 2010-2015 arasında, 89 ülkede yüzde 30’dan fazla düştü. Diğer etmenler arasında, HIV/AIDS sebebiyle gerçekleşen ölümlerdeki azalmanın devam etmesi ve diğer enfeksiyonların yanısıra bulaşıcı olmayan hastalıklarla mücadelede kaydedilen ilerleme de yer alıyor.
Büyük sığınmacı ve diğer göçmen hareketleri: Bölgeler arasında, genelde düşük ve orta gelirli ülkelerden yüksek gelirli ülkelere doğru olmak üzere büyük göçmen hareketleri devam ediyor. 2010-2015 döneminde yüksek gelirli ülkelere doğru gerçekleşen net göçmen akışının hacmi (yıl başına 3.2 milyon), 2005-2010 döneminde vardığı zirveye göre bir düşüş gösteriyor (yıl başına 4.5 milyon). Mevcut seviyelerdeki veya bu seviyelere yakın olan uluslararası göçmenlik, özellikle Avrupa bölgesinde olmak üzere düşük doğurganlık oranlarına bağlı tahmini nüfus kaybını tamamen telafi etmede yetersiz kalsa da, ülkeler arasındaki insan hareketleri, nüfus yaşlanmasının bazı olumsuz etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir. Raporda, Suriyeli göçmen krizinin, son yıllarda birden fazla ülkeyi etkileyerek, uluslararası göç seviyeleri ve kalıplarında önemli bir etki bıraktığı gözlemleniyor. Suriye Arap Cumhuriyeti’nden dışarı gittiği tahmin edilen net miktar, 2010-2015 arasında 4.2 milyon kişiydi. Bu sığınmacıların çoğu, Suriye’nin komşu ülkelerine gitti ve özellikle Türkiye, Lübnan ve Ürdün’e giden net göçmen akışında önemli bir artış yaşanmasına katkıda bulundu. Rapor hakkında: Dünya Nüfus Beklentileri 2017 Baskısı, resmî BM nüfus tahminleri ve izdüşümlerinin 25’incisi olup, Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi’nin Nüfus Bölümü tarafından hazırlanmaktadır. 2017 Baskısı, 2010 ve 2020 ulusal nüfus sayımlarının ek sonuçlarının yanısıra, dünya çapından toplanan ve özelleştirilen son örnek ölçümlerinin bulgularını da bir araya getirerek, önceki baskıların üzerine ekleme yapıyor. 2017 Baskısı, nüfus gidişatlarını küresel, bölgesel ve ulusal seviyelerde değerlendirmek ve Sürdürülebilir Gelişim Hedefleri yönünde gerçekleşen ilerlemeyi izlemek bakımından diğer kilit göstergeleri hesaplamak üzere kullanılabilecek, kapsamlı bir nüfus veri ve gösterge dizisi sağlıyor. Kaynak: https://www.un.org/development/desa/en/news/population/world-population-prospects-2017.html

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

Yaşlanmaya Karşıtı Tedavi İlk İnsan Deneyini Başarıyla Tamamladı

Published

on

Hasarlanan hücrelerin hepsi ölmez. Bazıları bölünme yeteneği kaybetmiş “Senesken Hücreler” olarak kimyasal sinyaller üretip varlıklarını devam ettirirler. Bu hücreleri yakında
yaşlanmaya karşı mücadele için kullanabiliriz. Teksas Üniversitesin’den Nicolas Musi, MIT Technology Review’e verdiği röportajda bu hücrelerin ve salgıladıkları kimyasalların yaşlanma sürecinde etkili işlevleri olduğunu düşündüklerini söylüyor. Fikir bu hücreleri ortadan kaldırarak yaşlanmayla oluşabilecek hastalıkların önüne geçip daha sağlıklı bir yaşlılık elde etmeye dayanıyor. Daha yolun başında bir çalışma olsa da, gelecek için umut vadeden bir teori. İki Misli
Musi ve ekip arkadaşları 14 ölümcül İdiyopatik Pulmoner Fibrozis(IPF) hastasında senesken hücreleri temizlediğine inandıkları ilaç kombinasyonunu denedikleri ilk deneylerinin
sonuçlarını yayınladılar. 3 haftalık süreçte hastalar 9 doz dasanitib ve quercetin gibi lösemi ilaçları aldılar. Deneyin sonunda hastaların aynı sürede öncekine oranla daha uzun mesafe yürüyebildikleri belirtildi. Diğer birçok bulgularda da iyileşme olduğunu ekleyen araştırmacılar üstelik hiçbir yan etkisinin de görülmediğini söyledi. Basın açıklamasında araştırmacılardan Jamie Justice “Küçük bir ön çalışma olmasına rağmen bu çalışma IPF gibi yaşla ilgili hastalıkları nasıl tedavi edebileceğimize dair büyük bir atılıma işaret ediyor.” diyor. Çalışmanın içeriğinden de şöyle bahsediyor: “Çalışmada IPF’deki yaşlanmanın temel bir biyolojik özelliğini tedavi amaçlı hedefledik.” Sonraki Adım
Şimdilik bu ilaç karışımının yaşlanmaya karşı tedavide ne kadar etkili olacağını söylemek zor. Fakat araştırmacılar bunu başarmaya kararlılar. Tedavi şimdiye kadar 20 Kronik Böbrek Yetmezliği hastasının yanı sıra 15 akciğer hastası üzerinde de test edildi. James Kirkland da çalışmadan umutlu “Herhangi bir yan etkiyle karşılaşmadan olumlu sinyaller alırsak insanları daha az yaşam tehdidi olan bir Dünya’ya ulaştırmaya çalışacağız.”
Çeviri:Mehmet Akif Şakiroğlu
Kaynak:  https://www.sciencealert.com/experimental-anti-aging-treatment-that-kills-old-cells-has-passed-first-human-trial

Continue Reading

Ekoloji

Hiç merak ettiniz mi? Bitkiler düşünebilir mi? Bilgiyi hatırlayabilirler mi?

Published

on

Dünyadaki en akıllı canlı varlıkları düşündüğünüzde aklınıza ne gelir? İnsanoğlu büyük olasılıkla listenizin ilk sırasında yer alır. Yunuslar, şempanzeler ve filleri de düşünebilirsiniz. Muhtemelen bitkileri düşünmezsiniz. Neticede bir baş marulla veya bir sap kerevizle çok ilginç bir muhabbetiniz olmamıştır. Oysaki bitkiler bazı hayret verici şeyler yaparlar. Bitkiler vakti geldiğinde toprağın altından ne zaman dışarı çıkıp büyüyeceklerini bilirler. Hatta bazı bitkiler böcekleri tuzağa düşürür ve avlarlar.

  • Bitkilerin beyni var mı?
  • Bitkiler düşünebilir mi?
  • Ya da burada başka bir şey mi oluyor?


Bitkiler insanların sahip olduğu gibi bir beyine sahip değildir. Onlar insanlar gibi düşünemez de. Bununla birlikte, onların şaşırtıcı şeyler yapmasına izin veren son derece kompleks bir mekanizmaları olabilir. Bitkilerin beyni olmamasına rağmen zamanı söyleyebilirler. Bitkiler, büyümeyi ne zaman bastıracaklarını bilmelerini sağlayan zamana duyarlı genlere sahiptir. Bu genler, soğuk günler geçtikten sonra, büyümeyi bastırmayı bırakıyor ve büyümenin başlamasına izin veriyor. Benzer mekanizmalar, bitkilerin yapraklarını ve tohumlarını ne zaman bırakacaklarını ve yapraklarını günlük olarak ne zaman açıp kapatacaklarını da biliyor. Venüs sinek kapanı gibi etçil bitkiler, gizlenerek bekler ve aniden kapanarak böcekleri ve bazen kurbağaları bile tuzağa düşürebilirler. Bu kompleks işi başarmak için beyinlerini kullanmazlar.Bunun yerine ince ayarlı tüyleri avları tarafından harekete geçirilir. Harekete geçirildiğinde, iç mekanizmaları , Venüs sinek kapanının eşsiz yapraklarının hızlıca kapanarak avın tuzağa düşmesini sağlıyor. Bu mekanizma o kadar ileri düzeydedir ki, işlemi tetiklemek için 20 saniye içerisinde birbirinden farklı iki tüy ile temas ettirilmesi gerekir. Bu gerçek bir av bulunmadığında yanlışlıkla tetiklemeyi önler. Eğer bu örnekler yeterince etkileyici değilse; Polonyalı bitki biyologları yakın zamanda, bitkilerin bilgiyi hatırlayabildiğini ve tepki verebildiğini iddia ettikleri araştırmanın sonuçlarını bildirdiler.

Onlar bitkilerin,bir hayvanın merkezi sinir sistemine benzer bir şeklide çalışan dahili bir iletişim sistemini kullanabileceklerine inanıyorlar. Araştırmacılar, bu çalışmanın, bir bitkinin ışığa maruz kalmasıyla bilgiyi hatırlayabileceğini gösterdiğini iddia ediyorlar. Doğru zaman geldiğinde, bitkiler, bilgiyi bitkinin başka bir bölümüne nakledebiliyor. Bitki zekasına ilişkin yapılacak çok fazla araştırma olmasına rağmen, bitkilerin beyinden gelen düşüncelere eşdeğer olmasa da, bazı ilginç bitki davranışlarına izin veren, çok karmaşık bir sisteme sahip oldukları görülmektedir.
Editör / Yazar: Esra KAŞ
Kaynak: https://wonderopolis.org/wonder/do-plants-think

Continue Reading

Bilim

Renk Hakkında Bilmediğiniz 20 Şey

Published

on

İnsan gözü, aslında sadece 3 rengi görür, bilim insanları rengi dalga boyları üzerinden ifade ederler ve yiyeceklerin renklendirilmesi en az 3500 yıl öncesine dayanmaktadır.

  1. Akademisyenler yüzyıllardır renkli ışığı, beyaz ışığın ya da “doğal” ışığın modifiye olmuş hali olarak düşünmüşlerdir (Ne kadar hatalı oldukları konusuna yazının devamında geleceğiz).
  2. Ve renk bazen bir değiştirici durumundadır. Örneğin yiyeceklerin renklendirilmesi en az 3500 yıl öncesine, Antik Mısırlıların şekerlemelerin görsel güzelliğini arttırmak için içine şarap ve bazı renklendiriciler eklediği zamana dayanmaktadır.
  3. Yiyecek renklendirmenin tarihi, kötü şekilde bazı ölümlerle lekelenmiştir. Önceleri toksik kurşun ve cıva içerikli bazı maddelerin renklendirme amacıyla çaya, kırmızı biber ve köri tozlarına eklenmesi Asya ve Avrupa’da oldukça yaygındı.
  4. 18. yüzyılın ortalarında, Amerikalılar da su katılmış sütün mavimtırak rengini sarıya çevirmek için kurşun kromat kullanmışlardır. O dönemlerde insanlar beyaz renkli sütün renk katkılı olduğunu düşünerek satın almamaktaydılar.
  5. Tamamen yanılmıyorlardı. 1660’larda Isaac Newton, beyaz ışığın sadece doğal olduğunu; ışığın tüm renk bileşimlerini içerdiğini göstermiştir.
  6. Bilim insanları ışıktan elektromanyetik radyasyonun bir özelliği olan dalga boyu olarak bahsederler fakat spesifik dalga boyu değerleri ile spesifik renkler arasında evrensel bir eşleşme bulunmamaktadır. Örneğin Britanya Ansiklopedisi mavi ışığı 450 nanometre dalga boyunda olarak tanımlamaktadır fakat ortalama bir insan 425 ile 490 nanometre arasındaki tüm dalga boylarını mavi olarak isimlendirmektedir.
  7. Ve bu sadece İngilizce’de bulunur. Birçok Afrika kabile dilini de içeren diğer diller, “yeşil” ve mavi”yi aynı rengin farklı tonları olarak tanımlamaktadır.
  8. Rusça’da açık ve koyu mavi, aynı rengin farklı tonları olmaktan öte, tamamen farklı renklerdir.
  9. Dil haricinde, biyolojimiz aynıdır. İnsan gözü üç renkli (trikromatik) görüşü geliştirmiştir: sadece kırmızı, yeşil ve maviyi görebiliriz. Tam algılama ise beyinde gerçekleşir. Eğer gözleriniz fazlaca kırmızı ve yeşile karşın az mavi görürse, beyniniz sarı gördüğünüze karar vermektedir.
  10. Kırmızı, mavi ve yeşilin eşit şekilde görüldüğü renk, insanlar tarafından gri olarak gözükmektedir.
  11. Bu, kuşkusuz ki, rengin görünümünü ele alır. Kırmızı – yeşil renk körlüğü; öncelikli olarak XY kromozomuna sahip kişilerde, kırmızı ya da yeşil renk alıcılarının olmaması ya da mutasyona uğramasıyla ortaya çıkar.
  12. XX kromozomlu bireylerde aynı mutant renk alıcıları dört-renkli görüntü denilen olaya sebep olduğu halde araştırıcılar tetra-kromazinin bu özelliklerine ve yaygın olduğuna katılmamaktadırlar.
  13. 2010’da, insan tetrakromazisinin ilk öne sürülmesinden 62 yıl sonra bir çalışma, bir kadının farklı şekilde gelişmiş görüşe sahip olduğunu tanımlamıştır. Test için seçilme sebebi ise 3 çocuğundan 2’sinin yeşil renge karşı kısıtlı hassasiyete sahip olması nedeniyle kadının mutasyona uğramış olma ihtimaliydi.
  14. Ne kadar görürsek görelim, tüm renkler ışık ile elektronların etkileşimi sonucu oluşmaktadır. Her bir rengin oluşumu için ne gibi etkileşimlerin olduğunu çözmek zorlu bir iş olmakla birlikte en az 15 farklı mekanizma belirlenmiştir.
  15. Örneğin maksiks tipi beril taşı radyasyona maruz kaldığında koyu mavi görünürken, kobalt pigmenti ender bulunan bir değerli taş olan mavi spinele doygun koyu mavi rengi vermektedir.
  16. Ve Morfo kelebeğinin kanatları, ışığın kanatlara vurma açısına göre mavi ve hatta menekşe renginin farklı tonlarında gözükür. Bu etki küçük böceklerin kanatlarındaki pullar gibi ışık saçılımına sebep olan yapılar için tipik bir özelliktir.
  17. 2015’te araştırmacılar yusufçuk böceğinin (Zenithoptera lanei) kanatlarının Morfo’nun kanatlarıyla benzer görünümde olduğunu ve renklerini melanin pigmenti tabakasını kaplayan mumsu kristal yapıdan aldıklarını bulmuşlardır.
  18. Yapısal renk olarak isimlendirilen bu etki, aynı zamanda 2015 yılında Nature Communications dergisinde rapor edildiği gibi bir akort cihazının gitarı ayarlaması gibi derilerindeki nano-kristallerini renk değiştirmek için ayarlayabilen bukalemunlarda bulunmuştur. Kertenkeleler de kamuflaj ile birlikte eşleşme davranışı ya da muhtemelen ısı düzenleme amacıyla aynı işlemi yapabilmektedirler.
  19. Renk, kimyasal tepkimeler esnasında da değişebilmektedir. Kırmızı kan hücrelerindeki hemoglobin oksijen kaybettiğinde mavimtırak bir ton almaktadır. Fakat mavi kan bir efsanedir: vücudumuzda akan kan hemoglobinin oksijen ile farklı seviyelerde karışması nedeni ile koyu kırmızıdır.
  20. Koyu yeşil kan da söz konusu olabilir. 2005’te ölümcül olmayan bir olayda, Kanadalı bir adamın kanı, fazla miktarda migren ilacı içtikten sonra yeşile dönmüştür. Sülfür atomları hemoglobin ile bağlanmaya başlamıştır. Bu süreç tipik olarak sadece çürüyen cesetlerde meydana gelmektedir (konu ölümle ilgili bir yere bağlandığı için özür dileriz, umarız canınızı sıkmamışızdır).

Editör / Yazar: Onur İLERİ
Kaynak: http://discovermagazine.com/2017/nov/20-things-you-didnt-know-about–color

Continue Reading

Öne Çıkanlar