fbpx
Connect with us

Ekoloji

Dünya Üzerinde Yakın Zamanda Tükenecek 10 Doğal Kaynak

Published

on

Dünya’da hayatta kalabilmek için ormanlardan dağlara, havadan suya ve minerallere kadar uzanan geniş bir doğal kaynağa ihtiyacımız bulunuyor. Yaşamı devam ettirebilmek için bu doğal kaynakları çeşitli yöntemlerle korumak insanın birinci önceliği olmalıdır. Nüfus artışı ve gittikçe yayılan endüstriyel alanlar sebebiyle doğal kaynaklara olan ihtiyaç yıllar geçtikçe büyümektedir. Gelecekte bu doğal kaynakların korunması için yollar bulunmazsa, tükenme tehlikesiyle karşı karşıyalar. Dünya’da üzerinde kısa sürede tükenecek olan doğal kaynaklara bir göz atmak gerekirse:

10. Ormanlar

Ormanlar yiyecek, barınak, yakıt, tıbbi malzeme, kereste ve kâğıt sağlayan en değerli doğal kaynaklardan biridir. Hayvan türleri için doğal bir yaşam alanı sağlamada hayati bir rol oynamaktadır. Ormanları tüketen temel neden ise araziye dönüştürme, ağaçların yakacak olarak kullanımı, konut yapımı ve inşaatlar için ihtiyaç duyulan kereste ihtiyacıgibi insan faaliyetleridir. Ormanların tükenmesi çevrede yeşil alanın azalmasının yanında iklim ve biyoçeşitlilik üzerinde ciddi sonuçlar doğurmaktadır.

9. Toprak

Toprak farklı besinlerden oluşur ve bitkilerin beslenerek büyümesine yardımcı olabilecek hayati bir doğal kaynaktır. Bilim insanları, önümüzdeki yıllarda insanları iklim değişikliği ile birlikte toprak erozyonu ile ilgili risklere karşı uyarıyor. Tarım yapmak topraktaki karbon oranını birkaç yıl boyunca bozmaktadır. Bu durum da fosil yakıtların yakılmasıyla oluşan sera gazı emisyonlarının uzun vadede kötü etkiler doğurmasını sağlayacaktır.

8. Maden Kaynakları

Demir, çelik, alüminyum, karbon, silikon, çinko ve bakır sanayileşme nedeniyle yıllar içinde talep edilen değerli doğal kaynaklardan bazılarıdır. Demir, sınırlı bir kaynağa sahiptir ve daha önceki yüzyıllarda silahlarda ve şimdi modern binalar, ulaşım ve altyapı inşaatı için kullanılmıştır. Günümüzde sanayinin yoğun talep nedeniylebu madenlerin doğal rezervleri yavaş yavaş tükenmektedir.

7. Fosfat ve Diğer Mineraller

Alçıtaşı, boksit, mika, titanyum, zirkonyum ve fosfat deniz yataklarında bulunabilen önemli minerallerden bazılarıdır. Modern çağdaki cihazlarımızın çoğunda ve akıllı telefonlarda elektrik devreleri olarak kullanılan skandiyum, terbiyum gibi nadir toprak elementleri vardır. Aynı zamanda mıknatıslar, rüzgar türbinleri gibi oluşumlarda kullanılan bu kaynaklar gelecek yıllarda tükenme durumunda kalacaktır.

6. Fosfor

Fosfor, tüm besin öğelerinin yetiştirilmesinin ana kaynağıdır ve fosfatlı kayaçlardan elde edilir. Dünyada sadece ABD, Çin ve Fas olmak üzere üç yerde bulunmaktadır. Ayrıca fosfor, bitkileri ve besin maddelerini yetiştirmek için kullanılan kimyasal gübrelerde de bulunabilen temel bileşendir. Fosforun hayvansal atıklardan geri dönüştürülmesi mümkündür. Ancak bu dönüştürme yüksek maliyetlerle yapılabilir.

5. Doğal Gaz

Petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların yeraltında oluşumu, geniş jeolojik bir zaman ve uzun bir süreç gerektirmektedir. 2050 yılına kadar yakıt kaynaklarının çoğunun yeryüzünden yok olacağı tahmin edilmektedir. Doğal gazın yok olmasıpetrolden biraz daha uzun sürebilir ve yaklaşık 60 yıl alabilir. Petrolden daha iyi bir alternatif olarak karşımıza çıkan doğalgazda metan bulunmaktadır ve pişirme, ısıtma, elektrik üretimi gibi alanlarda kullanılabilir. Artan tüketimin doğal gazı da kısa bir zaman dilimi içerisinde bitireceği tahmin ediliyor.

4. Petrol

Petrol, doğal oluşumu son derece yavaş ve uzun süreçler alan, yenilenebilmesi için uzun yıllar gereken bir kaynaktır. Mevcut tüketim oranında, petrol rezervleri dünya üzerinde azalmaya devam ediyor. Bilim insanlarının bildirdiğine göre petrol rezervleri 30 ila 40 yıl içerisinde tükenecek. Petrolle ilgili yeni sahalar keşfetme çalışmaları sürüyor. Bu alanda yeni sahalar keşfedilmezse, önümüzdeki yıllarda ciddi krizler ortaya çıkabilir.

3. Kömür

Kömür, dünyada üzerindeki en ucuz yenilenemeyen fosil yakıt kaynağıdır ve ucuz olması sebebiyle yaygın olarak kullanılmaktadır. Kömür hava kirliliğinin başlıca nedenleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle kullanımı konusunda yıllar boyunca büyük tartışmalar yaşanmıştır. Kömür rezvervlerinin 200 yıl daha devam edeceği ön görülüyor. O tarihten sonra dünya üzerinde uzun süre kömür bulunamayacak.

2. Hava

İnsanların, bitkilerin ve vahşi yaşamın varlığı ve yıllar boyunca sağlıkla uzun bir yaşam sürebilmek için saf ve temiz havaya ihtiyaç duyulmaktadır. Hava kirliliği, ciddi solunum problemlerine neden olabilecek ve çevreye zararlı etkileri olan en büyük risklerin başında gelmektedir. Fosil yakıtların yakılması, fabrikalardan ve endüstriyel tesislerden gelen egzoz dumanı, madencilik, zehirli gazlar ve kimyasallar, hava kirliliğinin önde gelen nedenlerinden bazılarıdır. Bu doğal kaynağı korumanın en iyi yolu, enerji tasarruflu cihazlar, çevre dostu enerji kaynakları kullanmak, çevreye verilen zararı azaltmak için atıkların tekrar kullanılması ve atığın dikkatli bir şekilde bertaraf edilmesi suretiyle israfın azaltılmasıdır.

1.Su

Dünya yüzeyinin neredeyse yüzde 70’inin sularla kaplı olduğu bir gerçektir. Ancak maalesef bu suyun sadece yüzde 2,5’i tüketime uygun saf sudur. Tatlı su kaynaklarının küçük bir kısmı da buz ve kar şeklindedir. İklim değişikliğinin sonucu olarak kış aylarında yağmur ve buz miktarı, tatlı su kaynaklarının rezervlerini azaltmıştır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, 2025 yılına kadar 1,8 milyar insanın içme suyuna erişemeyeceği tahmininde bulundu.

Kaynak: https://exploredia.com/top-10-natural-resources-that-will-deplete-soon/

Ekoloji

İklim Değişikliği Olarak Okyanustan Oksijen Emildiğinde Ahtapotlar Kör Olabilir

Published

on

Hafif parçacıkları görsel bilgi haline getirmek çok zor bir iştir ve vücudunuz işin yapılması için oksijene güvenir. Bu, karada iki bacak üzerinde yürürken veya sekiz bacakla denizde yüzerken de geçerlidir. Aslında, Deneysel Biyoloji Dergisi’ ndeki son bir araştırmaya göre, kalamar, yengeç ve ahtapot gibi deniz omurgasızları için mevcut olan oksijen miktarı, önceden düşünüldüğünden çok daha önemli olabilir. 24 Nisan’da çevrimiçi yayınlanan araştırmada, araştırmacılar, hayvanlar 30 dakikadan daha kısa bir süre boyunca düşük oksijenli ortamlara maruz kaldıklarında dört deniz larva türünde (iki yengeç, bir ahtapot ve kalamar) retina aktivitesinde önemli bir düşüş gördüler. Bazı türler için, oksijen seviyelerindeki minik bir düşüş bile, hemen görme kaybına neden oldu ve sonuçta, oksijen tekrar geri çekilmeden önce toplamda neredeyse körluğe neden oldu.

Lider California’ daki La Jolla’ daki Scripps Oşinografi Enstitüsü’ nde doktora adayı olan önde gelen araştırma yazarı Lillian Mc Cormick’ e göre, bazı görme bozukluğu türleri, okyanusun yüksek oranda doygunluğa sahip yüzeyi ile günlük beslenme rutinleri sırasında hipoksik (düşük oksijenli) derinlikleri arasında göç eden bu türler için günlük bir gerçeklik olabilir.Ve okyanusdaki oksijen seviyeleri dünya genelinde düşmeye devam ettikçe, kısmen iklim değişikliğinden dolayı, bu canlıların taşıdığı riskler artabilir. “İklim değişikliğinin bu sorunu daha da kötüleştireceğinden endişeliyim,” diyen McCormick Live Science’ a şunları da söyledi: ” görme bozukluğu denizde daha sık olabilir.” Kafadanbacaklıların gözlerine elektrot takıldı. Yeni çalışma için McCormick ve ekibi market kalamarını (Doryteuthisopalescens), iki noktadan oluşan ahtapot (Ahtapot bimaculatus), ton balığı yengeci (Pleuroncodesplanipes) ve zarif kaya yengecini (Metacarcinusgracilis) araştırdı. Bu türlerin hepsi Güney Kaliforniya’ nın Pasifik Okyanusu’na özgüdür ve hepsi dikey göç olarak bilinen günlük bir dalış rutini içindedir. Geceleri, beslenmek için yüzeye yakın yüzüyorlar; gün geçtikçe güneşten saklanmak için daha derinlere inerler.

Bu canlılar su sütununda yukarı ve aşağı yerdeğiştirdiklerinde, oksijen kullanılabilirliği çarpıcı biçimde değişir. Okyanus, yüzeyin yakınında, havanın ve suyun birleştiği ve çok sayıda kabuklu ve kafadanbacaklının gün boyunca saklandığı yüzeyin 50 metre altında oksijenle daha az doygunlukta bulunan oksijenle doludur. Bu günlük oksijen salınımının hayvanların görüşünü etkileyip etkilemediğini bulmak için McCormick, test larvalarının her birinin gözlerine küçük elektrotlar taktı, bunların hiçbiri 0,15 inçten (4 milimetre) daha uzun değildi. McCormick, bu elektrotlar, larvaların gözlerindeki elektriksel aktiviteyi kaydetti; retinaları ışığa – “bir EKG gibi, ama kalbiniz yerine gözleriniz için”- tepki gösterdi. Her larva daha sonra bir su deposuna yerleştirildi ve suyun oksijen seviyesi sabit bir şekilde düşürülürken parlak bir ışığa bakmak için yapıldı.

Seviyeler yüzde 100 hava doygunluğundan, okyanus yüzeyinde bulmayı beklediğiniz oksijen seviyelerinden, şu anda yaşadıklarından daha düşük olan yüzde 20 doygunluğa düştü. Bu düşük oksijen durumundan 30 dakika sonra, oksijen seviyeleri yüzde 100’e geri yükseltildi. Dört türün her biri biraz farklı bir tolerans gösterse de, dördü de düşük oksijen ortamına maruz kaldığında görmeye karşı belirgin bir darbe aldı. Genel olarak, her larva retinal aktivitesi düşük oksijen koşullarında yüzde 60 ile yüzde 100 arasında kaldı. Bazı türler, özellikle de piyasadaki kalamar ve kaya yengeci, araştırmacılar tanktaki oksijeni düşürmeye başlar başlamaz görüşlerini kaybetmeye başladıkları için çok hassas olduklarını gösterdi. McCormick, “En düşük oksijen seviyesine ulaştığında, bu hayvanlar neredeyse göremiyordu ,” dedi. İyi haber, görme kaybının kalıcı olmadığı. Tamamen doymuş bir oksijen ortamına geri döndükten sonraki bir saat içinde, bütün larvalar görüşlerinin en az yüzde 60′ ını geri kazandılar ve bazı türler yüzde 100 işlevselliğe geri döndü.

Suda görme kaybı

McCormick, Pasifik’ in Güney Kaliforniya yakınlarında doğal olarak birçok düşük oksijen durumu yaşadığı için, bu çok hassas türlerin her gün bir çeşit görme bozukluğuyla baş etmeye çalıştığını söyledi. (Yine de kesin olabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.) McCormick, umulur ki bu risk altındaki türlerin doğal olarak kaçınma davranışları geliştirdiğini, böylece ciddi görme bozukluğu ortaya çıktığında okyanusun daha yüksek oksijen kısımlarına yüzdüklerini de sözlerine ekledi. Bununla birlikte, McCormick, iklim değişikliğinden kaynaklanan hızlı deoksijenasyonun(Oksijenin uzaklaştırılması veya tüketilmesi olayı.) bu türlerin uyum sağlamasını zorlaştırabileceğini söyledi. Nature dergisinde 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, toplam okyanus oksijeni seviyelerinin son 50 yılda dünya genelinde yüzde 2 oranında azaldığı ve 2100 yılında da yüzde 7 oranında eklenmesi gerektiği öngörülmektedir.

İklim değişikliği, bu kayıpları yönlendiren önemli bir faktördür, Nature araştırması, özellikle okyanusun üst kısımlarında, McCromick’in çalıştığı larvaların hayatlarının çoğunu harcama eğiliminde olduğunu buldu. Bu ısınmaya bağlı deoksijenasyon – bölgedeki yüzeye yakın oksijen seviyelerini bölgede tutarsız kılan rüzgar ve su sirkülasyon düzenleri gibi doğal güçlerle birleştiğinde, en savunmasız canlıların en çok ihtiyaç duyduklarında görüşlerini kaybetmelerine neden olabilir. McCormick, risk altındaki hayvanlar, yüzeye yakın yiyecek aramada daha az etkili olabilir ve aralarında belirsiz avcı izlerini kaçırabilir. Çok ağır bir ihtimal – ancak, bu yaratıklar potansiyel olarak zararlı hatalar yapmadan önce gerçekten aldığı oksijenle ilişkili görme kaybı miktarını belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. “Bir sonraki sorun, retina bozukluğu görsellikte ne kadar bir değişime eşittir?”

Editörün Notu: Bu hikaye larvaların ölçümünü düzeltmek için güncellendi. Uzunluğu 1,5 inç değil 0,15 inçten küçüktür. Hikaye ayrıca deniz omurgasızlarının normal ortamlarında yüzde 20 oksijen satürasyonu yaşamadıklarını not etmek için güncellendi.

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: https://www.livescience.com/65495-low-oxygen-blinds-octopuses.html

Continue Reading

Ekoloji

Pasifik Okyanusu ’nun derinliklerinde arsenik soluyan Mikroorganizmalar keşfedildi!

Published

on

Hayat dediğimiz şey çok kırılgandır. Binlerce farklı dinamiğin, canlıların hayatını etkilemek için hali hazırda beklediğini söyleyebiliriz. Ancak yaşayan organizmalar beklenmedik sıkıntıları farklı yollarla aşma konusunda büyük bir yeteneğe sahiptir. Buna verebileceğimiz en güncel örnek, tropikal Pasifik Okyanusunda, metabolizmasında arsenik kullanabilen mikroorganizmaların keşfidir. ABD Ulusal Bilimler Akademisi Bildirilerine göre araştırmacılar oksijenin olmadığı bölgelere özgü metabolizmaların incelemelerini yaparken, hücresel solunum için arsenik kullanan küçük bir mikroorganizma yüzdesinin (bir taneden daha az) varlığını keşfetti. Bir avuç mikroorganizmanın arsenik kullandığı keşfedildi ancak bilim insanları okyanusta bunu yapan gelişmiş organizmalara tam olarak rastlayamadı.Araştırmacılar mikroorganizmalardaki bu kabiliyetin antik Dünya’dan geldiğine inanıyor.

Antik Dünya döneminde oksijen kıt olduğu için ilk yaşam formları oksijen kullanamadı. Bunun yerine okyanuslarda bulunan arsenik, enerji kazanım yöntemlerinden biri haline gelmişti. WHOI ve MIT’den Dr. Jaclyn Saunders “Okyanusta bugün varlığını sürdüren bu arsenikle solunum yapan organizmalarla ilgili en güzel şey, okyanusta oldukça az miktarda bulunan arsenik ortamda genlerini muhafaza etmeleridir. Bu da diğer arsenik oranı az olan ortamlarda arsenikle döngü kurmuş organizmaları arayabileceğimiz anlamına gelir” dedi. Bu araştırmanın başlangıç noktası, okyanusta görülen bazı arsenik iyonlarının tipinde oluşmuş belirgin yapısal farklılıklardı.

Araştırmacılar bu yapısal tutarsızlığın bazı canlı organizmalardan kaynaklanmış olabileceğinden şüpheleniyorlardı. Bu yüzden alansal inceleme başlatıp, kanıt aramaya koyuldular. Washington Üniversitesi’nde oşinografi profesörü olan komisyon yazarı Gabrielle Rocap, “Okyanuslarda uzun zamandır çok düşük seviyelerde arsenik bulunduğunu biliyoruz. Fakat organizmaların geçimini sağlamak için arsenik kullanıyor olabileceği fikri bütün metabolizma sistemleri için açık okyanus oldu. Bu keşif bile bizlere okyanusta hala bilmediğimiz ne kadar çok şey olduğunu gösteriyor” dedi.

Araştırma ekibi, organizmaların genomik bilgilerini parçalar halinde topladı. Bu parçalar organizmaların arsenikle nasıl başa çıkabildiklerini gösterdi. Organizmaların her birinin arsenat veya arsenit molekülleri ile uğraşan iki genetik yol haritası kullandıkları keşfedildi. Bu organizmalar gibi zamanla oksijensiz ortamlarda büyüyen çok fazla tür bulunamadı. Araştırma ekibi, bu oksijen içermeyen bölgelerin küresel ısınmadan dolayı giderek büyümesinden endişeleniyor. Ekip için bir sonraki adım, organizmaların çevrelerine nasıl adapte olduklarını daha iyi anlamak için organizmaların tüm genomunu çıkarmak olacak.

Editör / Yazar: O. Can CANİKLİ

Kaynak: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/there-are-arsenicbreathing-microorganisms-in-the-pacific-ocean/

Continue Reading

Ekoloji

Mantıklarını kullanarak düşünebildiği keşfedilen ilk böcek türü eşek arıları

Published

on

Size bir sorumuz var: A, B’den büyükse ve B, C’den büyükse, A, C’den büyüktür diyebilir miyiz? Bu basit bir soru, hatta çocukların bile çözebileceği düzeyde. Aslında, hayvanlar bile, biz insanların bu tür bir soruya cevap vermek için kullandığı geçişli çıkarsama olarak adlandırılan mantık aktivitelerini gösterebiliyorlar. Ancak bu zamana kadar hiçbir omurgasız hayvanın bu yeteneği gösterdiğine yönelik kanıtlar bulunamamıştı. Yeni bir araştırmada, bilim insanları kağıt yaban arıları olarak adlandırılan bir eşek arısı türünün bizim yaptığımız gibi geçişli çıkarsama yapabileceğini ileri sürüyorlar . Yani açıkça birbirleriyle karşılaştırılmayan, ancak daha önce başka maddelerle karşılaştırılan çeşitli şeyler arasındaki ilişkileri bulmak için mantık yürütebiliyorlar. Michigan Üniversitesi’ nden evrim biyologu Elizabeth Tibbetts, “Eşek arılarının bu sorunu çözmek için mantıksal çıkarım kullandığını söylemiyoruz, ancak bilinmeyen ilişkiler hakkında çıkarımlar yapmak için bilinen ilişkileri kullanıyor gibi görünüyorlar”diyor.

“Bulgularımız, karmaşık davranış kapasitesinin, beyin büyüklüğü ile sınırlandırılmak yerine, davranışların yararlı olduğu sosyal çevre tarafından şekillenebileceğini göstermektedir.” Tibbetts, onlarca yıl boyunca eşek arıları, davranışları ve çevreleri hakkında çalışmalar yaptı ve bunların sonucunda , önceki karşılaşmalardan diğer eşek arılarının anıları ve eşek arılıkları konusunda dürüst olmayan eşek arılarını cezalandırma yöntemleri gibi konularda keşifler yaptı. İçinde bulunduğu diğer araştırmalarda ise , eşek arılarının sosyal işaretleri almak için daha iyi bir vizyon geliştirdiğini ortaya çıkardı ve şimdi de, aynı sosyal konuda, Tibbetts, bu yaban arısı toplumunun geçişli çıkarsama gibi akıl yürütme kapasitelerini de geliştirdiklerini ileri sürüyor.

Benzer deneyler,arıların aynı özelliklere sahip olmadığını ileri sürüyordu, şimdi de kağıt yaban arılarından olan Polistesdominula ve Polistesmetricus ile yapılan yeni deneyler, bazı böceklerin diğerlerinden daha akıllı olabileceğini gösteriyor. Deneylerde bu eşek arılarına, ‘öncül çiftler’ adı verilen renklerin hiyerarşik bir sınıflaması tanıtıldı. Çiftlerin öncülleri, eşek arısı A rengi yerine B rengine inerse, hafif bir elektrik çarpması verilmesiydi. Buna karşılık aynı şey, B yerine C, C yerine D ya da D yerine E’ye inerse de yaşanacaktı. Her durumda, önceki harflere karşılık gelen renk güvenli bir seçimdi. Şaşırtıcı bir şekilde, eşek arıları daha önce hiç çift olarak gösterilmeyen renkler gösterildiğinde,örneğin B ve D, üçte iki gibi bir olasılıkla onlara elektrik şoku verdirmeyecek renklere iniş yaptılar. Bu deneydeki tercihleri, ilk defa eşleşmiş öğeler yani onlara daha önce açıkça gösterilmemiş olan kombinasyonlar arasında bir çıkarım yapabildiklerini göstermektedir.

Tibbetts , öncül çiftleri ne kadar çabuk ve doğru bir şekilde öğrendiklerini görünce gerçekten şaşırdığını belirtiyor. ” Yaban arılarının da diğer arılar gibi kafalarının karışacağını düşünmüştüm. Ancak, belirli bir rengin bazı durumlarda güvenli olduğunu, bazı durumlarda ise olmadığını bulmakta hiç güçlük çekmediler.  ” Kağıt yaban arılarının ve arıların benzer şekilde karmaşık sinir sistemlerine sahip olmalarına rağmen neden geçişli çıkarsama kapasitelerinin bu derece farklı olduğunu kimse kesin olarak söyleyemiyor. Ancak araştırmacılar, yaban arısı evriminde birçok şeyde olduğu gibi, akıl yürütmenin temellerinin de arılardan oldukça farklı olan toplumsal ilişkilerinin doğasında olduğunu düşünüyorlar. Tek bir kraliçenin etrafında kurulan arı kolonilerinin aksine, Polistes yaban arısı kolonileri daha karmaşık sosyal düzenlemelere sahiptir.

Örneğin bu kolonilerde, kurucular olarak adlandırılan birden fazla üretken dişinin, bir dizi hiyerarşi kurarak tek bir koloni içinde birbirleriyle rekabet etmesi söz konusudur. Tibbetts ve ekibi, kağıt eşek arılarıyla yaşamanın sonucu olarak ortaya çıkan baskıların örneğin kurucular tarafından yönetilen rakip krallıklar, bu böceklere, bir arının asla zorunda kalmayacağı ince ayrımları yapabilmek gibi sosyal bilgilere dayanarak kararlar alma kabiliyetini kazandırdıklarını söylüyor. Araştırmacılar yazılarında “Polistes gibi karmaşık sosyal hayatı olan türler bilgileri organize etmekten yararlanıyor olabilirler çünkü bu, bireylerin alışılmamış sosyal ilişkiler konusunda çıkarım yapmalarına yardımcı oluyor.” açıklamasında bulunuyorlar.

“Sonuç olarak, sosyal olarak esnek taksonlar, geçişli çıkarsama için gerekli olan ortak bir altta yatan boyut boyunca kendiliğinden bilgi düzenleme eğiliminde olabilirler.” Her ne kadar araştırmacılar, şu anda bunun sadece bir hipotez olduğunu kabul etseler de, gelecek deneyler daha net kanıtlar ortaya koyana kadar yani gerçekte neler olup bittiğini daha iyi anlamamıza kadar şimdilik tamamlanmamış haliyle fikir bu kadar. Her durumda, bu özelliği nereden aldıklarına bakmaksızın, bu yaban arılarının, hiçbir böceğe gösterilmemiş haliyle, doğru noktalara nasıl ineceklerini bildiklerini gözlemledik ve bu gerçekten görülmeye değer bir şeydi.

Editör / Yazar: Meltem ARSLANER

Kaynak: https://www.sciencealert.com/wasps-are-the-first-known-insects-capable-of-reasoning-in-a-logical-manner?perpetual=yes&limitstart=1

Continue Reading

Öne Çıkanlar