fbpx
Connect with us

Ekoloji

Dünyanın 10 Bilinmeyen İnanılmaz Kitlesel Yok Oluş Hikayeleri

Published

on

Dünyada beş büyük nesil tükendi ve sayısız ufak türden. Dünyanın sadece kendi sakinleri tarafından yaratılan altıncı kitlesel bir yok oluş muhtemel görünüyor. Bu yüzden, toplu kitle iyileştirme ruhu adına, gelecekte sakınacağımızı umduğumuz kaos ve yaşamın sonu senaryolarına bir göz atmak için muhteşem zaman. Dinozorların sahneye çıkmasından tutun, gökyüzünü karanlığa boğan, denizleri asitleyen ve mavi gezegenimizi bir cehennemden kaçışa dönüştüren sayısız afetlere değin, bu göz kamaştırıcı yıkım sahneleri ve yeniden doğuş Dünyamızı şekillendirdi. 10.Dinizorlar Yok Oluştan Payını Alıyor: Dinozorların evrim tarihine girmeleriyle ondan çıkmaları bir oldu – nesillerinin tükenmesiyle. Bu, 232 milyon yıl önce derin deniz yanardağları (günümüz Britanya Kolumbiyasındaki Wrangellia Bazaltları) iklim değişikliğine ve antik çağın kapanmasına etki ettiği Carnian Pluvial Dönemi esnasında meydana geldi. Bu Dünyayı kuru ve yağışlı bir süreçler serisine soktu. Özellikle, bir milyon yıl içinde artarda gelen dört ısınma ve soğuma süreçleri, çeşitli bitki ve hayvan yaşamını yok eden çoklu nesil tükenmelerine yol açtı. Sonrasında ise dinozorların yer küreye birçoğu şu anda oyuk olan yerlere nüfuz olmaları sadece 2 milyon yıl gibi kısa bir sürede gerçekleşti.

9. Chicxulub Asteroidi En İyi Atışını Yapıyor

Dinozorlarımızı 66 milyon yıl öncesine götüren 10 kilometre genişliğindeki (6 mil) asteroid, başka bir yere çarpsaydı dinozorları öldürmeyebilirdi diyebileceğimiz son derece iyi bir nokta atışıydı. Doğrusu, dünya yüzeyinin sadece yüzde 13ü, kitle yok oluş gerçekleştirecek yeryüzüne çıkmak için hazır olan gerekli materyalleri barındırıyordu. Asteroid, Dünyanın fosil yakıtları, hidrokarbon ve sülfür bakımından zengin olan bir yüzeye çarptı. Çarpışmanın etkisiyle oluşan olağan üstü sıcaklıklar, bu zengin yakıt yataklarını tutuşturdu. Ortaya çıkan cehennem ateşi, güneşi kapatan ve yeryüzü sıcaklığını 10 C° (18 F°)ye kadar düşüren devasa yoğun dumanlar saldı. Havaya süzülen sülfür asit yağmurları olarak yeryüzüne döndü tekrar. Araştırmacılar başka örnek sahneleri de ortaya koydu. Diğer yıkımsal fosil yakıt rezervlerinin; Kuzey Amerika’nın Doğu kıyısı dâhil olmak üzere, Orta Doğu ve Sibirya olduğunu buldular.

8. Gıda Yağmuru Derin Deniz Yaratıklarını Besliyor

Yaklaşık 66 milyon yıl önce, bir asteroid Yucatan Yarımadası’na çarptı ve dünyayı dinozorlardan kurtardı. Aynı zamanda büyük deniz sürüngenlerini de öldürüp, diğer hayvanları besleyen planktonlar gibi birçok mikroskobik okyanus canlılarının ani yok oluşlarına sebep oldu. Fakat derin okyanus canlıları gizemli yiyecek kaynaklarından beslenerek hayatta kaldı. Araştırmacılar; yok olmaya direnen ve daha büyük yaratıkların gıda yağmuru olurcasına yavaş yavaş dibe çöken algler, bazı bakteriler ve fotosentez organizmaları sayesinde olduğunu söylemektedirler. Fakat yaşam hızla yenilendi. Yeni türler henüz boşalan oyukları doldurdukları için, okyanus yemek zinciri kendini sadece 1.7 milyon yılda restore etti.

7. Mağara adamları (Neanderthaller) Dışarıya Çıkmaya Zorlandı

Mağara adamları bizim gibiydiler: Ölülerini gömerler, aletler icatlar eder, ateşi kontrol eder, konuşur, muhtaç sahiplerine destek çıkar ve sanatla uğraşırlardı. Bu yüzden türlerin yetersizliği onların ölümüne izin vermemiş olabilir. Yeni bir örnekse bizim mağara adamlarını antik kanlı bir savaşta öldürmediğimizdir. Aksine, nüfusları hızla fırladı. Bölgeleri sadece Avrupa’dan Orta Asya’ya kadar uzandı. Diğer ilk insanlar(daha geniş doğal ortama sahip) akın etmeye devam ettikleri için, kaynaklar yeterli değildi. Fakat durum kolaylıkla tam tersine çevrilebilirdi. Aynı bölgede yaşadığımızdan ve Neandertal topluluklarının göçüne benzer bir duruma maruz kaldığımızdan, bizler de ıskartaya atılmış kişiler olabilirdik.

6. Dünya Tehlike Çanları Çalıyor

Dünyanın kabuğu on binlerce mil çatlaklardan ya da lavın tektonik tabakalar arasında püskürdüğü yer olan orta-okyanus volkanlarından oluşuyor. Dino-öldürücü asteroid çarptığı zaman, sismik şok dalgaları 11 büyüklüğünde depremler olarak gezegen boyunca yayılarak dünyayı tam olarak yerinden oynattı. Şok dalgaları en aza indiğinde, gezegeni bir soda şişesi gibi sarsıyordu ve zatendaha fazla ısınmış olan orta-okyanus volkanlarını tetikliyordu.

Kanıt mı?

İki devasa magma tümseği ya da yığınları bilim adamları tarafından, Pasifik ve Hint Okyanusunda artan yerçekimi sayesinde yerleri saptandı. Onlar, bir milyon yıl içerisinde bir çarpmanın oluşturabileceği 96000-1000000 metreküp büyüklüğünde magmadan oluşuyordu. Patlamalar, bütün zamanların doğa olaylarındaki patlamalara denk olduğu ve artan volkanik aktivitenin çarpmadan sonra yüz bin yıl boyunca devam ettiğini gösterdi.

5. Birkaç Neslin Yok Olması Daha Büyük Ölümlerin Olmasına Yol Açtı

252 milyon yıl önce Permian Döneminin sonlarına doğru meydana gelen neslin yok oluşu dünyanın beş kitlesel yok oluşundan biriydi. Karada yaşayan canlı türlerinin yüzde 70-75 ini ve deniz canlılarının yüzde 95ini (ki bazıları 80 olduğunu iddia eder) yok etti. Bu yok oluş aynı zamanda Büyük Ölüm olarak bilinir. Fakat yeni araştırmalar bunun daha çok büyük ölümler olduğunu gösteriyor. Nesil, çift çatallı jeolojik bir saldırı tarafından tükendi. İlkin, volkanlar yer küreyi kontrol altında aldı ve okyanusları asitleştirdi. Daha sonra bir anoksi dalgası (kanda oksijen azlığı) denizlerden oksijeni süzdü. Sibirya Tuzakları, Alaska’dan daha büyük bir alanı kaplayacak derecede lav püskürttükten sonra, iki küçük çapta yok oluşlar takip etti. Volkanlar yine suçlanıyor. Karbon izotopları, yenilenmesi 10 milyon yılı bulan bir yıkım sonrası olan Büyük Ölüm’den sonra yarım milyon- 1,5 milyon yıl süre zarfında gerçekleşen iki büyük olayı açığa çıkarttı.

4. Saklı Patlamalar Daha Ölümcül

Yoğun volkanizma daima kötüdür, fakat konum her zaman sürekliliği ve büyüklüğünden daha fazla önem taşır. Daha önce de bahsedilen Büyük Ölüm süresince, yer altı patlamaları daha büyük kaosa yol açtı. Sibirya Tuzakları patladığında, bütün lav dışarı sızmadı. Birazı dünya kabuğu altında 1.6 milyon kilometre (1 milyon mil) boyunca dağıldı. Büyük şans gibi geliyor çünkü yer altı zaten lavanın ait olduğu yer. Fakat bu yeryüzünü kaplamaya başladığında, karbon yoğunluklu tortu tabakalarını yaktı ve atmosfere Sera gazı bulutlarını gönderdi.

Sonuç; okyanus asitlenmesi, sıcaklıklarda artış ve yaşamı büyük ölçüde sekteye uğratan apokaliptik bir sis… Neticede lava, ABD büyüklüğünde 1 kilometre(0.6 mil) kadar derinliğe kadar yayılmıştı artık.

3. Dinozorlar Asteroid Çarpmadan Çok Önce Yavaş Yavaş Ortadan Kayboldu

İstatiksel analizler, asteroid çarpmasından 66 milyon yıl önce dinozorların soy ağacında belirgin bir düşüş olduğunu açıkladı. Sıkıntılı dönem 140 milyon yıl önce başladı. Öncesinde, yeni türler yok olanlara oranla daha hızlı ortaya çıktı. Fakat 90 milyon yıl öncesinde kadar, E-Günü’nden 24 milyon yıl önce, çeşitlilik iyi bir konumda değildi. İklim değişikliği, kıtaların ayrılması gibi faktörler; büyük önem arz eden dinozorları (T.rex vb. gibi theropodlar, Stegosaurus ailesi gibi ornithischianlar ve Brontosaurus grubu gibi sauropodlar) tüketmeye başladı. Bir taraftan da, boynuzlu ve ördekgagalı dinozorlar varlıklarını güvence altına alıyorlardı ki bu da muhtemelen yeni bir yiyecek grubu olan çiçek veren bitkilerin artışı sayesindeydi. Bu gidişatları düşününce, bazı araştırmacılar dinozorların bir yıkımsal kozmik müdahale olmaksızın havlu atmış olabilecekleri yönünde.

2. Uzay Bizi Öldürmeye Çalışıyor

Yok oluşların karanlık madde denilen gizli kozmik suikastçısı olabilir. Dünya ve güneş sistemimiz saatte 800bin kilometreyi aşkın (500bin mph) hızla galaksi içinde çarpmaya devam ediyor. Her 30 milyon yılı ve sonrasında, bunlar; geçmişteki nesil tükenmelerini görüldüğü gibi sıralayan bölümlerdeki galaktik diskin içerisinden geçerler. Karanlık madde genellikle Samanyolu Galaksisi gibi galaksiler etrafında ışık halkalarında bulunur. Fakat bu aynı zamanda galaktik diskin merkez düzleminde toplanır. Bu yüzden, güneş sistemi bu kısımdan geçtiğinde, karanlık madde kütleçekimsel bir şekilde uzay boşluğundaki kayaları yerinden edip birkaçının dünyaya düşmesine sebep olur. Dünya bu görülmez kümeler içerisinde hareket ettiğinden, çekirdeğinde karanlık madde biriktirir. Parçacıklar birbirlerine çarparak normal çekirdek sıcaklığından bin kat daha sıcak olan enerjilerin salınmasına sebep olur. Bu, volkanizmayı, ters manyetik alanı ve deniz seviyesinde değişikliği tetikleyecek yeryüzüne fokurdayan madde gönderir.

1. Tohum Yiyiciler Ön Plana Çıkıyor

Yaklaşık 66 milyon yıl önce, büyük bir asteroid dünyaya çarptı ve dinozorların çoğunu öldürdü. Yine de, kuşa benzeyen maniraptoranlar hayatta kaldı. Kuşa benzeyen Dinolar, dişleri olan ve dişleri olmayan diye ikiye ayrılıyordu. Onlar çeşitli besinleri tükettiler, fakat dişi olmayanlar kısa ve güçlü gagalarıyla aynı zamanda tohumları da yemeye başladılar. Bu yüzden dişli kardeşleri hayatta kalamazken onlar Kretase çağındaki yok oluşun sonuna doğru hayatta kalmayı başardılar. Asit yağmurları na, karanlık gökyüzüne, yeryüzü şekillerini tüketen ateşlere ve birçok yiyecek kaynağının yok olmasına rağmen, maniraptoranlar midelerini tok tuttular.

Nasıl mı?

Tohumlarını yerin altına sokarak Kretase çağı boyunca tomurcuklanan çiçekler dediğimiz bu yeni muazzam şeylerin ortaya çıkmalarına vesile olarak…

Editör / Yazar: Ümit AKAY

Kaynak: https://listverse.com/2019/02/12/10-obscure-but-amazing-episodes-from-earths-mass-extinctions/

Ekoloji

Bilim İnsanları Kesinlikle Ahtapot Yetiştiriciliği Yapmamamız Konusunda Uyarıyorlar

Published

on

Çiftlik hayvanları yetiştiriciliğinin insanlara yaklaşık 1000 yıldır ciddi kazançlar sağladığı inkar edilemez. Fakat koyun ve inek gibi hayvanlar çiftlik hayatına iyi uyum sağlarken, çiftliklere uyumsuz olan ve insanların yemeyi sevdikleri bir hayvan var. Bilim insanlarının yeni bir denemede tartıştıkları ahtapotlar, sadece zeki oldukları için değil aynı zamanda yetiştirildikleri çiftliklerin yaratacağı çevresel etkiler nedeniyle de asla yetiştirilmemelidir. Bu süreç çoktan başladı. Geçen sene tedarik miktarının zayıf olması nedeniyle fiyatları tırmanan ahtapota yiyecek olarak küresel ihtiyaç artışta ve bu sebeple 2019’un kalan kısmında da fiyatların yüksek seyredeceği tahmin ediliyor. Yabani hayatta avlanan ahtapotların verimleri değişken olduğu için güvenilmez tedarik oranı artmaktadır. Dolayısıyla ahtapot çiftliklerine olan talep çoktan başladı. Dünya çapında birçok ülkede, eklembacaklıların suda yetiştirilmesini hızlandırmak için genetik modifikasyon denemeleri de dahil olmak üzere ahtapot yetiştirme çalışmaları devam ediyor.

Issues in Science and Technology dergisinin son sayısında çevrebilimci, filozof ve psikiyatristten oluşan bir ekip “bu durum kesinlikle bilinen bazı çevresel etkileri yaratacaktır” şeklinde yazmışlardır. Bu etkilerden bazıları; hayvan atıkları nedeniyle azot ve fosfor kirliliği, ırkların karışması ile hastalıkların yayılması ve habitat kaybı şeklinde devam etmektedir fakat en büyük çevresel endişe de ahtapotların beslenmesidir. Suda yetiştirilen yaratıkların çoğu gibi onlar da etçildir ve protein ile yağ için balıkla beslenmeye ihtiyaçları vardır. Ahtapot larvaları da sadece bir yerlerden getirilecek olan canlı yiyecekleri tüketmektedirler. Araştırıcılar “suda yetiştirilen hayvanların beslenmesi, yabani balık popülasyonlarıyla omurgasızlara yem olarak fazladan baskı yapmaktadır” yazmışlardır. Küresel balık avının üçte biri diğer hayvanları beslemek için yapılan bir aktivite haline gelmiştir ve kabaca yarısı su ürünleri yetiştiriciliğine gitmektedir. Çoğu yem balıkçılığı aşırı avcılığa dönüşerek hedefinden sapmaktadır.

Ahtapotlar fazlaca yiyeceğe ihtiyaç duyarlar (yaşam boyunca en az kendi ağırlığının üç katından fazla) ve fabrika çiftliklerinde onların bu ihtiyacının karşılanması, zaten hedefinden sapmış olan balıkçılığa daha fazla baskı yapacaktır. Bu durum da muhtemelen insanlar için küresel gıda güvenliğini azaltacaktır. Bu problem çözülse bile ahtapotları fabrika çiftliklerde zorla tutmak çirkin bir durumdur. Eğer daha önce bir deniz akvaryumunu ziyaret ettiyseniz bunu bilebilirsiniz. Ahtapotlar; zekâlarıyla ve problem çözme yetenekleriyle bilinmektedir. Bu eklembacaklıların sıkılmaması için ahtapot tanklarında sıklıkla oyuncaklar bulundurulur. Kavanozları açabilirler, insan bireyleri fark edebilirler, kendilerine önceden verilen puzzle ları hatırlarlar ve hatta gına geldiğinde akvaryumlardan kaçabilirler (bu durum da ele alınmalıdır çünkü çiftlikten tüm ahtapotların firar ettiğini düşünün).

Aynı zamanda esaret altında kanibalizm ve kendi dokunaç uçlarını yemek gibi endişe verici davranışlar göstermektedirler (bu, bulaşıcı bir hastalığa sebep olabilir). Uyarılmadıkları bir ortamda bu hayvanlar bıkmış ve sıkılmış şekilde yetişirler. Bilim insanları “biyolojik sağlık ve güvenliğin ötesinde ahtapotlar; keşfedilecek fırsatlar, kendi çevrelerini kontrol ve idare etmek gibi yüksek seviyelerde zihinsel uyarılmaya ihtiyaç duyarlar” yazmışlardır. Yoğun çiftlik sistemleri de kaçınılmaz şekilde bu özelliklere düşmandır. Günümüzde bile ahtapot çiftliklerinin başarılı olmasında; genç hayvanları yetişkinliğe kadar hayatta tutmak gibi üstesinden gelinmesi gereken zorluklar vardır fakat yeni teknolojiler le bunun üstesinden gelinebilmektedir.

Bu konudaki araştırmalar tüm dünyada günden güne artmaktadır. Meksika’daki ahtapot çiftliği denemelerinin son 10 yılda artış gösterdiği rapor edilirken bir Japon deniz mahsulleri firması da 2017’de yumurtalardan başarılı şekilde yeni hayvanlar ürettiğini rapor etmiştir. Bir sonraki yılda bu firmaların ahtapot yetiştiriciliği yaptıkları tahmin edilmektedir. Şimdiden ortaya konulmuş birçok problem nedeniyle bilim insanları, ahtapot yetiştiriciliğindeki artışın kesileceğini ümit etmektedirler.

Araştırıcılar “umut ediyoruz ki böyle bir seçenek pratiğe dönüşürse; toplum bu gibi projelerin ciddi sağlık ve çevresel problemlere neden olacağını fark edecektir ve ahtapot yetiştiriciliğinden vazgeçilecek ya da yasaklanacaktır” yazmışlardır. “Devletler, özel şirketler ve üniversite enstitüleri için de ahtapot yetiştirme araştırmalarını bırakıp, onun yerine gelecekteki yiyecek üretiminde gerçek anlamda şefkatli ve sürdürülebilir olunması için çaba sarf etmeleri açısından daha iyi olacaktır” Bu rapor, Issues in Science and Technology 35’te yayınlanmıştır.

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/scientists-are-warning-that-we-absolutely-must-not-farm-octopuses

Continue Reading

Ekoloji

İklim Değişikliği Olarak Okyanustan Oksijen Emildiğinde Ahtapotlar Kör Olabilir

Published

on

Hafif parçacıkları görsel bilgi haline getirmek çok zor bir iştir ve vücudunuz işin yapılması için oksijene güvenir. Bu, karada iki bacak üzerinde yürürken veya sekiz bacakla denizde yüzerken de geçerlidir. Aslında, Deneysel Biyoloji Dergisi’ ndeki son bir araştırmaya göre, kalamar, yengeç ve ahtapot gibi deniz omurgasızları için mevcut olan oksijen miktarı, önceden düşünüldüğünden çok daha önemli olabilir. 24 Nisan’da çevrimiçi yayınlanan araştırmada, araştırmacılar, hayvanlar 30 dakikadan daha kısa bir süre boyunca düşük oksijenli ortamlara maruz kaldıklarında dört deniz larva türünde (iki yengeç, bir ahtapot ve kalamar) retina aktivitesinde önemli bir düşüş gördüler. Bazı türler için, oksijen seviyelerindeki minik bir düşüş bile, hemen görme kaybına neden oldu ve sonuçta, oksijen tekrar geri çekilmeden önce toplamda neredeyse körluğe neden oldu.

Lider California’ daki La Jolla’ daki Scripps Oşinografi Enstitüsü’ nde doktora adayı olan önde gelen araştırma yazarı Lillian Mc Cormick’ e göre, bazı görme bozukluğu türleri, okyanusun yüksek oranda doygunluğa sahip yüzeyi ile günlük beslenme rutinleri sırasında hipoksik (düşük oksijenli) derinlikleri arasında göç eden bu türler için günlük bir gerçeklik olabilir.Ve okyanusdaki oksijen seviyeleri dünya genelinde düşmeye devam ettikçe, kısmen iklim değişikliğinden dolayı, bu canlıların taşıdığı riskler artabilir. “İklim değişikliğinin bu sorunu daha da kötüleştireceğinden endişeliyim,” diyen McCormick Live Science’ a şunları da söyledi: ” görme bozukluğu denizde daha sık olabilir.” Kafadanbacaklıların gözlerine elektrot takıldı. Yeni çalışma için McCormick ve ekibi market kalamarını (Doryteuthisopalescens), iki noktadan oluşan ahtapot (Ahtapot bimaculatus), ton balığı yengeci (Pleuroncodesplanipes) ve zarif kaya yengecini (Metacarcinusgracilis) araştırdı. Bu türlerin hepsi Güney Kaliforniya’ nın Pasifik Okyanusu’na özgüdür ve hepsi dikey göç olarak bilinen günlük bir dalış rutini içindedir. Geceleri, beslenmek için yüzeye yakın yüzüyorlar; gün geçtikçe güneşten saklanmak için daha derinlere inerler.

Bu canlılar su sütununda yukarı ve aşağı yerdeğiştirdiklerinde, oksijen kullanılabilirliği çarpıcı biçimde değişir. Okyanus, yüzeyin yakınında, havanın ve suyun birleştiği ve çok sayıda kabuklu ve kafadanbacaklının gün boyunca saklandığı yüzeyin 50 metre altında oksijenle daha az doygunlukta bulunan oksijenle doludur. Bu günlük oksijen salınımının hayvanların görüşünü etkileyip etkilemediğini bulmak için McCormick, test larvalarının her birinin gözlerine küçük elektrotlar taktı, bunların hiçbiri 0,15 inçten (4 milimetre) daha uzun değildi. McCormick, bu elektrotlar, larvaların gözlerindeki elektriksel aktiviteyi kaydetti; retinaları ışığa – “bir EKG gibi, ama kalbiniz yerine gözleriniz için”- tepki gösterdi. Her larva daha sonra bir su deposuna yerleştirildi ve suyun oksijen seviyesi sabit bir şekilde düşürülürken parlak bir ışığa bakmak için yapıldı.

Seviyeler yüzde 100 hava doygunluğundan, okyanus yüzeyinde bulmayı beklediğiniz oksijen seviyelerinden, şu anda yaşadıklarından daha düşük olan yüzde 20 doygunluğa düştü. Bu düşük oksijen durumundan 30 dakika sonra, oksijen seviyeleri yüzde 100’e geri yükseltildi. Dört türün her biri biraz farklı bir tolerans gösterse de, dördü de düşük oksijen ortamına maruz kaldığında görmeye karşı belirgin bir darbe aldı. Genel olarak, her larva retinal aktivitesi düşük oksijen koşullarında yüzde 60 ile yüzde 100 arasında kaldı. Bazı türler, özellikle de piyasadaki kalamar ve kaya yengeci, araştırmacılar tanktaki oksijeni düşürmeye başlar başlamaz görüşlerini kaybetmeye başladıkları için çok hassas olduklarını gösterdi. McCormick, “En düşük oksijen seviyesine ulaştığında, bu hayvanlar neredeyse göremiyordu ,” dedi. İyi haber, görme kaybının kalıcı olmadığı. Tamamen doymuş bir oksijen ortamına geri döndükten sonraki bir saat içinde, bütün larvalar görüşlerinin en az yüzde 60′ ını geri kazandılar ve bazı türler yüzde 100 işlevselliğe geri döndü.

Suda görme kaybı

McCormick, Pasifik’ in Güney Kaliforniya yakınlarında doğal olarak birçok düşük oksijen durumu yaşadığı için, bu çok hassas türlerin her gün bir çeşit görme bozukluğuyla baş etmeye çalıştığını söyledi. (Yine de kesin olabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.) McCormick, umulur ki bu risk altındaki türlerin doğal olarak kaçınma davranışları geliştirdiğini, böylece ciddi görme bozukluğu ortaya çıktığında okyanusun daha yüksek oksijen kısımlarına yüzdüklerini de sözlerine ekledi. Bununla birlikte, McCormick, iklim değişikliğinden kaynaklanan hızlı deoksijenasyonun(Oksijenin uzaklaştırılması veya tüketilmesi olayı.) bu türlerin uyum sağlamasını zorlaştırabileceğini söyledi. Nature dergisinde 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, toplam okyanus oksijeni seviyelerinin son 50 yılda dünya genelinde yüzde 2 oranında azaldığı ve 2100 yılında da yüzde 7 oranında eklenmesi gerektiği öngörülmektedir.

İklim değişikliği, bu kayıpları yönlendiren önemli bir faktördür, Nature araştırması, özellikle okyanusun üst kısımlarında, McCromick’in çalıştığı larvaların hayatlarının çoğunu harcama eğiliminde olduğunu buldu. Bu ısınmaya bağlı deoksijenasyon – bölgedeki yüzeye yakın oksijen seviyelerini bölgede tutarsız kılan rüzgar ve su sirkülasyon düzenleri gibi doğal güçlerle birleştiğinde, en savunmasız canlıların en çok ihtiyaç duyduklarında görüşlerini kaybetmelerine neden olabilir. McCormick, risk altındaki hayvanlar, yüzeye yakın yiyecek aramada daha az etkili olabilir ve aralarında belirsiz avcı izlerini kaçırabilir. Çok ağır bir ihtimal – ancak, bu yaratıklar potansiyel olarak zararlı hatalar yapmadan önce gerçekten aldığı oksijenle ilişkili görme kaybı miktarını belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. “Bir sonraki sorun, retina bozukluğu görsellikte ne kadar bir değişime eşittir?”

Editörün Notu: Bu hikaye larvaların ölçümünü düzeltmek için güncellendi. Uzunluğu 1,5 inç değil 0,15 inçten küçüktür. Hikaye ayrıca deniz omurgasızlarının normal ortamlarında yüzde 20 oksijen satürasyonu yaşamadıklarını not etmek için güncellendi.

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: https://www.livescience.com/65495-low-oxygen-blinds-octopuses.html

Continue Reading

Ekoloji

Pasifik Okyanusu ’nun derinliklerinde arsenik soluyan Mikroorganizmalar keşfedildi!

Published

on

Hayat dediğimiz şey çok kırılgandır. Binlerce farklı dinamiğin, canlıların hayatını etkilemek için hali hazırda beklediğini söyleyebiliriz. Ancak yaşayan organizmalar beklenmedik sıkıntıları farklı yollarla aşma konusunda büyük bir yeteneğe sahiptir. Buna verebileceğimiz en güncel örnek, tropikal Pasifik Okyanusunda, metabolizmasında arsenik kullanabilen mikroorganizmaların keşfidir. ABD Ulusal Bilimler Akademisi Bildirilerine göre araştırmacılar oksijenin olmadığı bölgelere özgü metabolizmaların incelemelerini yaparken, hücresel solunum için arsenik kullanan küçük bir mikroorganizma yüzdesinin (bir taneden daha az) varlığını keşfetti. Bir avuç mikroorganizmanın arsenik kullandığı keşfedildi ancak bilim insanları okyanusta bunu yapan gelişmiş organizmalara tam olarak rastlayamadı.Araştırmacılar mikroorganizmalardaki bu kabiliyetin antik Dünya’dan geldiğine inanıyor.

Antik Dünya döneminde oksijen kıt olduğu için ilk yaşam formları oksijen kullanamadı. Bunun yerine okyanuslarda bulunan arsenik, enerji kazanım yöntemlerinden biri haline gelmişti. WHOI ve MIT’den Dr. Jaclyn Saunders “Okyanusta bugün varlığını sürdüren bu arsenikle solunum yapan organizmalarla ilgili en güzel şey, okyanusta oldukça az miktarda bulunan arsenik ortamda genlerini muhafaza etmeleridir. Bu da diğer arsenik oranı az olan ortamlarda arsenikle döngü kurmuş organizmaları arayabileceğimiz anlamına gelir” dedi. Bu araştırmanın başlangıç noktası, okyanusta görülen bazı arsenik iyonlarının tipinde oluşmuş belirgin yapısal farklılıklardı.

Araştırmacılar bu yapısal tutarsızlığın bazı canlı organizmalardan kaynaklanmış olabileceğinden şüpheleniyorlardı. Bu yüzden alansal inceleme başlatıp, kanıt aramaya koyuldular. Washington Üniversitesi’nde oşinografi profesörü olan komisyon yazarı Gabrielle Rocap, “Okyanuslarda uzun zamandır çok düşük seviyelerde arsenik bulunduğunu biliyoruz. Fakat organizmaların geçimini sağlamak için arsenik kullanıyor olabileceği fikri bütün metabolizma sistemleri için açık okyanus oldu. Bu keşif bile bizlere okyanusta hala bilmediğimiz ne kadar çok şey olduğunu gösteriyor” dedi.

Araştırma ekibi, organizmaların genomik bilgilerini parçalar halinde topladı. Bu parçalar organizmaların arsenikle nasıl başa çıkabildiklerini gösterdi. Organizmaların her birinin arsenat veya arsenit molekülleri ile uğraşan iki genetik yol haritası kullandıkları keşfedildi. Bu organizmalar gibi zamanla oksijensiz ortamlarda büyüyen çok fazla tür bulunamadı. Araştırma ekibi, bu oksijen içermeyen bölgelerin küresel ısınmadan dolayı giderek büyümesinden endişeleniyor. Ekip için bir sonraki adım, organizmaların çevrelerine nasıl adapte olduklarını daha iyi anlamak için organizmaların tüm genomunu çıkarmak olacak.

Editör / Yazar: O. Can CANİKLİ

Kaynak: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/there-are-arsenicbreathing-microorganisms-in-the-pacific-ocean/

Continue Reading

Öne Çıkanlar