fbpx
Connect with us

Bilim

Dünyanın düz olmadığını anlamamızı sağlayacak 10 kolay yöntem

Published

on

Hikaye aslında SmarterThanThat’in 2008 yılında bir sayısında yayınlandı. Bu yazıda da hikayenin popüler bilimin ışığında güncellenmiş halini bulacaksınız. Birkaç milenyumdur insanlık Dünya’nın yuvarlak olduğunu biliyor ve bunu anlamak için size birkaç metot göstereceğim. Bunu yapmak için birkaç fikrim vardı ancak PhilPlait’in (Astronom) BBC ‘ye yazdığı “Düz Dünya” adlı yazısı son sıralar ilginç dürtülere kapılmama sebep oldu. Phil, Düz Dünya Topluluğunu yeniden inşa etmenin zahmet etmenin bile saçma olduğunu iddia ediyor – ben de aynı fikirdeyim.

1. Ay

İnsanlık şunu artık çok iyi biliyor ki, Ay bir dilim peynir veya gülümseyen bir Tanrı değil, bu fenomenler yeterince güzel açıklanmış durumda. Bu konu antik Yunanlılar için büyük bir gizem olsa da, doğru bilgiye ulaşmak için yaptıkları gözlemler insanlığın gezegenimizin şeklini anlamasına yardım etti. Aristo (Dünyanın şekliyle ilgili bir çok gözlem yapan kişi), Ay tutulması sırasında Dünyanın Ay üzerine düşen gölgesinin dairesel olduğunu gözlemlemiştir. Bu gölge Dünyanın yuvarlak şekliyle ilgili harika bir ispattı. Dünya devamlı olarak döndüğü için (şüpheniz var ise kesin bir kanıt için “FoucaultPendulum” deneyine bakın) her Ay tutulmasında oluşan oval gölge bizlere Dünyanın şeklinin yalnızca yuvarlak değil, aynı zamanda küresel olduğunu kanıtlar niteliktedir.

2. Gemiler ve Ufuk Çizgisi

Son zamanlarda bir limanda bulunduysanız veya bir sahilde öylece dolaşırken ufka baktıysanız, çok ilginç bir olayla karşılaşmış olabilirsiniz: yanaşan gemiler birden ortaya çıkmaz sanki denizin içinden yavaşça su üstüne çıkıyor gibi görünürler. Ancak gemiler yanaşırken su üstüne çıkmadığı gibi uzaklaşırken de batmazlar. Gemilerin yavaşça ortaya çıkmalarının sebebi Dünyanın şeklinin düz değil yuvarlak olmasıdır.

Bir portakalın üzerinde sizin görüş alanınıza doğru yürüyen bir karınca düşünün. Eğer portakalın baş kısmına bakarsanız, portakalın yuvarlak şeklinden dolayı karıncanın size doğru yavaşça yükselerek görünmeye başladığını göreceksiniz. Aynı deneyi portakal üzerinde değil de düz bir yüzeyde yaparsanız, uzaktan gelen karıncanın yavaşça yükseldiğini değil yavaşça ortaya çıktığını farkedersiniz (ne kadar keskin bir görüş açısına sahip olduğunuza bağlı olarak).

3. Değişken Takımyıldız Görünümü

Bu gözlem Ekvatordan başka bir noktaya hareket eden birinin aynı takım yıldızları göremeyeceğini iddia eden Aristo tarafından yapılmıştır. Mısır seyahati sonrası Aristo, “Mısır ve Kıbrıs’ta görünüp, daha kuzey bölgelerde göremediğiz takım yıldızlar var” şeklinde bir gözlemde bulunmuştur. Bu olay ancak üzerinde bulunduğumuz gezegenin yuvarlak olmasından kaynaklanabilecek bir durumdur. Aristo Dünyanın küresel şekli ile ilgili şunları da eklemiştir, “mükemmel şekilli bir küre değil çünkü öyle olsaydı bu kadar küçük değişimler bu kadar az mesafede meydana gelmezdi”. Ekvatordan uzaklara gidildikçe, bilinen takım yıldızları ufuk çizgisine doğru yaklaşırken yerlerine yeni takım yıldızlar gelmektedir. Eğer Dünya düz olsaydı bunun gerçekleşmesi imkansızdı.

4. Çubuklar ve Gölgeler

Eğer bir zemine bir çubuk sabitlerseniz, zemine gölgesi düşer ve bu gölge zamanla hareket eder (antik zamanlarda kullanılan saat yöntemi). Eğer Dünya düz olsaydı, farklı lokasyonlara dikilmiş aynı boyutlarda iki ayrı çubuğun gölgeleri aynı olurdu. Eratosten (MÖ 276-194) bu yöntemi Dünyanın çevresini tam olarak hesaplamak için kullanmıştı.

5. Yüksekten Bakmak

Düz bir zemin üzerinde durup ufka bakın, gözlerinizi kısın ve görmeye çalışın hatta en sevdiğiniz dürbünü çıkarıp gözlerinizin görebildiği kadar uzaklara bakın. Daha sonra en yakın ağaca tırmanın – ne kadar yüksekse o kadar iyi, sadece o dürbünleri düşürmemeye ve lenslerini kırmamaya dikkat edin. Sonra tekrar bakın, gözlerinizi yorun ve dürbünle ufka doğru bakın.
Tırmandıkça, daha uzağa bakacaksınız. Genellikle, bunu dünyadaki engellerle ilişkilendirebiliriz ama gerçek sebep bu değil. Tamamen engelsiz ve düz bir arazide durup ufka baksanız bile, yüksek bir yere çıktığınızda daha uzakları görebilecektiniz. Bunun sebebi dünyanın düz olmamasıdır.

6. Uçağa Binmek

Eğer daha önce bir başka bir ülkeye gitmek için uçağa bindiyseniz (uzun mesafeli uçuşlarda) uçaklar ve Dünya ile ilgili şaşırtıcı 2 gerçeği farketmiş olabilirsiniz.

  • Uçaklar uzun bir süre boyunca düz bir yolda gidebilirler ve bunun sonucunda herhangi bir köşeden aşağı düşmezler. Ayrıca uçaklar durmadan dünyanın çevresini dolaşıp aynı noktaya dönebilirler.
  • Eğer Pasifik okyanusunu geçerken pencereden dışarı bakarsanız çoğu zaman Dünyanın küresel şeklini rahatlıkla görebilirsiniz. Eskiden en iyi görüntü Concorde’lardan alınırdı, şimdi Virgin Galactic’ten gelecek yeni görüntüleri görmek için sabırsızlanıyoruz.

7. Diğer Gezegenlere Bakmak

“Dünya diğer gezegenlerden farklıdır.”, buraya kadar doğru. Şu ana kadar yaşamın olduğu başka gezegenler keşfedemedik. Ancak,her gezegenin sahip olduğu bazı belirgin karakteristik özellikler vardır ve bütün gezegenler benzer şekilde hareket ediyor veya benzer karakteristik özellikleri gösteriyorsa bizim gezegenimizin de aynı olduğunu kabul etmek mantıksız değildir.

Başka bir deyişle, farklı yerlerde yaratılan ve farklı boyutlarda ki birçok gezegen aynı özellikleri gösteriyorsa, bizim gezegenimizde aynı özelliktedir. Bütün gözlemlerimiz Dünyanın küresel olduğunu gösteriyor. Aksini düşünmek için çok iyi bir nedenimiz olmadığı sürece bu böyle.

1610 da Galile Galileo Jüpiter ’in etrafında dönen Ay’lar olduğunu gözlemledi ve bunları büyük gezegenlerin etrafında dönen uydular olarak tanımladı. Kilisenin, her şeyin Dünyanın etrafında dönmesi gerektiği görüşüne karşı çıkan bu açıklamayı kabul etmesi çok zordu. Bu gözlem aynı zamanda sistemimizdeki bütün gezegenlerin Güneş ekseni etrafında döndüğünü gösteriyordu. Düz bir Dünya (bizimki veya bir başka Dünya)gözlemlenmesi, gezegen hareketleri ve şekilleri ile ilgili bildiğimiz tüm tabuları yıkacak inanılmaz bir gözlem olurdu.

Bu sadece bildiğimiz her şeyi değiştirmekle kalmaz aynı zamanda yıldız oluşumlarını (Güneşin düz dünya teorisine uyması için bilinenden çok farklı hareket etmesi gerekirdi) ve uzay boşluğundaki hız ve hareket teorilerini de değiştirirdi (uydular ve üzerlerindeki yer çekimi gibi). Kısacası, gezegenimizin küresel olduğundan şüphelenmiyoruz, biliyoruz.

8. Zaman Dilimlerinin Varlığı

Bu yazıyı yazarken New York’ta saat’in öğle 12:00 ve Güneşin şu an gökyüzünün tam ortasında olduğunu varsayalım. Aynı anda Beijing’de saat gece yarısı 00:00 olurdu ve gökyüzünde Güneş’ten eser olmazdı. Avustralya’da ise saat 01:30 yani New York’tan 13 saat ilerde ve birkaç saat sonra Güneş doğacak ve yeni gün başlayacak olurdu.

Bu gibi bir durum yalnızca Dünyanın dairesel bir şekilde olduğunda ve kendi ekseni etrafında döndüğünde gerçekleşebilirdi. Bir noktada hava aydınlıkken tam tersi bir noktada ise Güneşten eser yok… Bu durumda farklı noktalarda 12 saatten fazla saat farklılıklarının ortaya çıkmasına sebep oluyor. Eğer Dünya düz olsaydı Güneş olmasa bile onun ışıklarını her yerden görebilirdik. Benzer şekilde, tiyatroda sahneyi aydınlatan spot ışığını karanlıkta oturduğumuz halde görürüz. Bir tarafın tamamen karanlık ve ışıksızken, başka bir tarafın aydınlık olması sadece küresel bir gezegende mümkündür.

9. Yer Çekimi

İşte kütle hakkında ilginç bir gerçek: Kendisine bir şeyler çekiyor. İki nesne arasındaki çekim kuvveti (yerçekimi) kütlelerine ve aralarındaki mesafeye bağlıdır. Basitçe söylemek gerekirse, yerçekimi nesnelerin kütle merkezine doğru çekilir. Kütlenin merkezini bulmak için nesneyi incelemelisiniz.

Bir küre düşünün. Küreler tutarlı şekillere sahip olduğundan, üzerinde durduğunuz yer ne olursa olsun, altında tamamen aynı miktarda küre olur. (Bir kristal topun etrafında dolaşan bir karınca hayal edin. Böceğin bakış açısına göre, hareketin tek göstergesi karınca ayaklarının hareket ettiği gerçeği olurdu – yüzeyin şekli hiç değişmez.) kütle kürenin merkezindedir, yani yerçekiminin kürenin yüzeyindeki herhangi bir şeyi kürenin merkezine doğru çekeceği anlamına gelir. Bu, nesnenin yüzeyinde nerede olursa olsun gerçekleşecektir.

Düz bir plaka düşünün. Düz bir plakanın kütle merkezi merkezindedir, yani yerçekimi kuvveti yüzeydeki herhangi bir şeyi düzlemin ortasına çeker. Bu demektir ki eğer plakanın kenarında durursanız, yerçekimi sizi Dünya üzerinde dururken genellikle deneyimlediğiniz gibi düz bir şekilde değil, plakanın ortasına doğru yan yan çekiyor demektir.

Bir elmanın yanlara değil aşağıya düştüğü konusunda oldukça olumluyum hatta Avustralyalılar için bile. Ancak, şüpheleriniz varsa, bir şeyi düşürmeyi denemenizi tavsiye ederim – yalnızca sizi incitebilecek bir şey olmadığından emin olun.

10. Uzaydan Çekilen Fotoğraflar

Son 60 yıllık uzay araştırmasında, uyduları, sondaları ve insanları uzaya fırlattık. Bazıları geri döndü, bazıları hala güneş sistemi üzerinden yüzüyor (ve neredeyse ötesinde) ve birçoğu Dünyadaki alıcılarımıza şaşırtıcı görüntüler aktarıyor. Bu fotoğrafların hepsinde, Dünya, küreseldir. Dünyanın eğriliği, Uluslararası Uzay İstasyonundaki astronotların çektiği çok, çok, çok ama çok fazla fotoğraftan da görülebilir. Burada ISS Komutanı ScottKelly’ninInstagram hesabından yeni bir örnek görebilirsiniz: Ne derler bilirsiniz, bir fotoğraf bin parça ize değer.

Editör / Yazar: Oğuzhan PEKGÜRLER

Kaynak: https://www.popsci.com/10-ways-you-can-prove-earth-is-round

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

Cerrahlar, Bir Bebeğin Beyninde Olgunlaşmış Diş Şeklinde Bir Tümör Buldular

Published

on

Bilim insanları yaşına göre fazla hızlı gelişen bir bebeğin beynini incelediklerinde olgunlaşmış diş şeklinde bir tümör buldular. The New England Journal of Medicine’in 2014’ teki haberine göre olay Maryland Üniversitesi ve Baltimore Johns Hopkins Children’ s Center’ ın beyin cerrahlarının 2014’ te 4 yaşındaki bir çocuğun beyin MR’ ını incelemeleriyle ortaya çıktı. İncelemelere göre tümör ceviz büyüklüğündeydi ve yan kısımları boyunca küçük yapılar vardı. Bebek hemen operasyona alındı ve tümör beyninden alındı. Tümörün embriyonik hipofiz dokusundan türemiş bir tümör diğer adıyla Kraniyofarenjiyomlar ( merkezi sinir sisteminin sellar ve para sellar bölgesinde yer alan iyi huylu büyüyen tümörler) olduğu ortaya çıktı. Bu tümör genellikle küçük çocuklarda oluşsa da nadiren yetişkinlerde de görülebiliyor. Genellikle beyin tabanında bulunup hormonları düzenleyen bir bez olan hipofiz bezinin yakınlarında görülüyor.

İyi huylu oldukları için yayılıp kansere sebep olmuyorlar ama hipofiz bezine yakınlıklarına göre bazı hormonal problemelere sebep olabiliyorlar. Bu olay oldukça ilginç bir vakanın sadece başlangıcıydı. Ameliyat sırasında cerrahlar buldukları tümörün dişleşmiş olduğunu gördüler. Bu tümörler teratom olarak adlandırılır. Teratom yalnızca diş yapısında olmak zorunda değildir; kas, saç, kemik gibi dokulardan oluşabilirler. Bu teratomun ise neden ya da nasıl diş halinde şekillendiği belli değil. Maryland Üniversitesi Medikal Merkezi’nde ameliyatı gerçekleştiren doktor Narlin Beaty, Lİve Science’ a yaptığı açıklamada şöyle konuştu:

Diş şeklinde bir tümör her gün gördüğümüz bir şey değil. Kraniyofarenjiyomlar’ da ise benzeri görülmemiş bir olay. Tümör başarıyla alındı ve çocuk aylar içinde kalıcı bir iyileşme göterdiyse de hala tedavi edilebilir hormonal problemleri var. Bunun içinse tiroidal ve adrenal bezlere hormonal replasman tedavisi uygulanıyor. Doktor Beaty patologların olayı araştırdığını ve ileride yapılacak araştırmalar için dişten örnekler alındığını söyledi. Son olarak hastanın çok iyi bir iyileşme gösterdiğini ve takip için belirli aralıklarla MRI taramasına alındığını belirtti.

Editör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://www.iflscience.com/health-and-medicine/surgeons-found-fully-formed-teeth-deep-inside-a-babys-brain/

Continue Reading

Bilim

Son araştırmalar, görmeyen insanların beyinlerinin işitme yetisini keskinleştirdiğini ortaya koydu

Published

on

Solda: Araştırmacılar, işitsel kortekste yanıtları ölçerek, beyinde frekans yanıtlarının nasıl temsil edildiğinin bir haritasını bulmaya başladılar. Sıcak renkler, beynin, düşük tonlu tonlara en çok yanıt veren bölgeleri temsil ederken, mavi renkler, yüksek tonlu tonlara daha çok yanıt veren bölgeleri temsil ediyor. Sağda: Araştırmacılar beynin her bir köşesinin seçici olduğu frekans aralığını incelediklerinde, görme engelli bireyler için ortamdaki sesleri seçme ve tanımlama yeteneğinin altında yatan ayarlamaların daha dar olma eğiliminde olduklarını gördüler.

Araştırmalar, doğuştan kör olmuş veya hayatın erken dönemlerinde kör olmuş insanların, özellikle müzikal yetenekler ve uzayda hareket eden nesneleri takip ederken (yalnızca ses kullanarak yoğun bir yoldan geçmeyi hayal edin) daha hassas bir işitme duyusuna sahip olduğunu göstermiştir. On yıllardır bilim insanları, beyindeki hangi değişikliklerin bu gelişmiş işitsel yeteneklere sebep olduğunu merak ettiler.

22 Nisan tarihinde Washington Üniversitesi’nden bir grup araştırmacının biri Journal of Neuroscience’ta, diğeri Ulusal Bilimler Akademisi’nin Bildirilerinde yayınlanan bir araştırma makalesinde beyinlerdeki iki farklılığı tanımlamak için fonksiyonel MRG kullan işitsel bilgiyi daha iyi kullanarak kör bireylerin yeteneklerinden sorumlu olabilecek bölgeyi ortaya çıkardı.

UW’de bir psikoloji profesörü olan ve her iki çalışmanın da yazarı olan Ione Fine, “ Kör insanlar için işitme duyusunun bir önemi var, çünkü dünyayı görsel bilgi olmadan yaşamak zorunda kalıyorlar. Bunun beyinde nasıl olduğunu araştırmak istedik” dedi.

Dinlerken beynin hangi kısımlarının en aktif olduğunu görmek yerine, her iki çalışmada da beynin işitsel frekanstaki ince farklara karşı duyarlılığı incelenmiştir.

UW Psikoloji Bölümü’nden mezun olan ve Journal of Neuroscience’ın makalesinde başyazar olan Kelly Chang, “Nöronların ne kadar hızlı ateşlendiğini değil, nöron popülasyonlarının sesle ilgili bilgileri ne kadar doğru bir şekilde gösterdiğini ölçtük” dedi.

Bu çalışma, işitsel kortekste, kör olan bireylerin, ses frekansındaki küçük farkları ayırt etmede, görüşülen deneklerden daha dar sinirsel “ayarlama” gösterdiğini ortaya koymuştur.

Fine, “Bu, körlüğün işitsel kortekste plastisite ile sonuçlandığını gösteren ilk çalışmadır. Bu önemlidir, çünkü bu, beyin ve görme engelli bireylerde çok benzer işitsel bilgileri alan beynin bir alanıdır.” dedi. “Fakat kör bireylerde, daha fazla bilginin sesten çıkarılması gerekiyor – ve bu bölge sonuç olarak gelişmiş kapasiteler geliştiriyor gibi görünüyor.”

“Bu, bebek beyinlerinde yeteneklerin gelişiminin içinde büyüdükleri ortamdan nasıl etkilendiğine dair zarif bir örnek sunuyor.”

İkinci çalışma, doğuştan kör olan ya da hayatın erken dönemlerinde kör olan bireylerin, uzayda hareket eden nesneleri nasıl algıladığını incelemiştir. Araştırma ekibi, beynin hMT + adı verilen ve hareketli bireylerin hareketli görsel objeleri izlemekten sorumlu olan bir alanının görme engelli bireylerde işitsel sinyallerin hem hareketi hem de hareketin sıklığını yansıtan sinirsel tepkiler gösterdiğini göstermiştir. Bu, kör insanlarda, hMT + alanının benzer bir rol oynamak üzere işe yaradığını göstermektedir – arabalar gibi hareketli işitsel objeleri veya etraflarındaki insanların ayak seslerini takip etmek gibi.

Son araştırmalar, görmeyen insanların beyinlerinin işitme yetisini keskinleştirdiğini ortaya koydu

Journal of Neuroscience’taki bildiri iki ekibin işi – biri UW’de, diğeri İngiltere’deki Oxford Üniversitesi’nde. Her iki ekip de çalışmaya katılanların sinirsel tepkileri ölçerken, katılımcılar fMRI makinesi beyin aktivitesini kaydederken frekansta farklı bir Mors kodu benzeri ton dizisi dinlemiştir. Araştırma ekipleri, kör katılımcılarda, işitsel korteksin, her bir sesin frekansını daha doğru bir şekilde temsil ettiğini buldu.

Chang, “Çalışmamız, kör bireylerin beyninin, frekansları daha iyi algıladığını gösteriyor” dedi. “Görme gücü olan bir kişi için, sesi doğru bir şekilde temsil etmek önemli değildir, çünkü nesneleri tanımalarına yardımcı olacak görüşü vardır, kör insanlar sadece işitsel bilgilere sahiptir. Bu bize kör bireylerin beyninde hangi değişikliklerin ortamdaki sesleri seçip tanımlamakta daha iyi olmasına neden olduğunu açıklama konusunda bir fikir verir.”

Ulusal Bilimler Akademisi çalışmasının bildirileri, hMT + bölgesinin kör insanların beyninin sesi kullanarak nesnelerin hareketlerini izlemelerine nasıl yardımcı olabileceğini incelemiştir. Katılımcılar bir kez daha işitsel frekanstaki farklı tonları dinledi, ancak bu kez sesler hareket ediyormuş gibi geliyordu. Daha önceki çalışmalarda da görüldüğü gibi, kör bireylerde hMT + alanındaki sinirsel tepkiler seslerin hareket yönü ile ilgili bilgiler içeriyordu, oysaki katılımcılarda bu sesler önemli sinirsel aktivite üretmedi.

Araştırmacılar, frekansa göre değişen sesler kullanarak, kör bireylerde, hMT + bölgesinin seslerin hareketinin yanı sıra frekans için de seçici olduğunu ve bu bölgenin uzaydaki hareketli nesneleri algılamasına yardımcı olabileceği fikrini desteklediğini gösteriyordu.

Fine, “Bu sonuçlar, erken körlüğün, işitsel görevleri nispeten karmaşık bir şekilde çözmek için görsel alanların aktif olmasına yol açtığını gösteriyor.” dedi.

Bu çalışma aynı zamanda iki görme engelini kurtarma konusunu da içeriyordu – bebeklikten erişkinliğe kadar görme bozukluğu olan, yetişkinlikte ameliyatla görme yetisi iyileştirilen bireyler. Bu bireylerde, hMT + alanı hem işitsel hem de görsel hareketi işleyebilen ikili bir amaca hizmet ediyor gibiydi. Görme engelli olan kişilerin dahil edilmesi, beyindeki bu plastisitenin gelişimin erken aşamalarında gerçekleştiği fikrine ek kanıtlar verir, dedi Fine. Çünkü sonuçlar beyinlerinin erken yaşlarının bir sonucu olarak işitsel işleme geçiş yaptığını gösteriyor; ancak yetişkinlik döneminde görme iyileştirildikten sonra bile bu yetenekleri koruyor.

Fine’a göre, bu araştırma beynin nasıl geliştiğine dair mevcut bilgimizi artırıyor, çünkü ekip sadece beynin hangi bölgelerinin körlük sonucu değiştiğini araştırmıyor, aynı zamanda ne gibi değişiklikler olduğunu tam olarak inceliyor – özellikle, frekansa duyarlılığı. Çalışma erken dönemde kör olan insanların dünyayı nasıl anladıklarını da açıklayabilir. Çalışma katılımcılarından birinin tanımladığı gibi, “Sen gözlerinle görüyorsun, ben kulaklarımla görüyorum.”

Her iki çalışma da Ulusal Göz Enstitüsü ve Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından finanse edildi. Ulusal Bilimler Akademisi çalışmasının Bildirileri, UW’den Elizabeth Huber ve Reno, Nevada Üniversitesi’nden Fang Jiang tarafından ortaklaşa yazılmıştır. Journal of Neuroscience çalışması, Chang ve Huber ile birlikte, Oxford Üniversitesi’nden Ivan Alvarez, Aaron Hundle ve Holly Bridge tarafından yazılmıştır.

Çeviren: Bünyamin TAN

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/04/190422151020.htm

Continue Reading

Bilim

Biyosentetik Çift Çekirdekli ilk hücresel bilgisayarı Üretildi

Published

on

ETH araştırmacıları CRISPR-Cas9-tabanlı çift çekirdek işlemcisini insan beynine entegre etmeyi başardı. Böylece biyo-bilgisayar üretimi için büyük bir adım atılmış oldu. Dijital dünyadan ilham alınarak üretilmiş bir modelle gen değişimlerini kullanarak genlerin getirdikleri özellikleri dışa vuruşlarını yani gen ekspirasyonunu kontrol etmek sentetik biyolojinin temel amaçlarından biri. Dijital teknoloji verileri işlemek için, devreler oluşturarak ‘Mantık Kapıları’ isimli tekniği kullanır. Örneğin C çıktısı yalnızca A ve B girdileri aynı anda var olduğunda elde edilebilir. Biyoteknologlar hücrelerde gen değişimi sağlamak için benzer bir devre oluşturma tekniği oluşturmayı denediler. Bu yolda bazı dezavantajları vardı. Yeterince esnek değillerdi, aynı anda yalnızca bir kodu ve girdi olarak yalnızca tek bir spesifik metabolik girdiyi işleyebiliyorlardı. Hücre içinde denenecek bu daha karmaşık işlemler belirli koşullarda başarılı olabiliyordu ve başarısızlık ihtimali her zaman daha yüksekti. Dijital dünyada bu devreler elektron biçimdeki tek bir girdiye bağlıdır. Bilgisayarlar devredeki bu eksikliği saniyede 1 milyon girdi işleyerek hızlarıyla telafi edebilir. Hücreler bilgisayarlara nazaran çok daha yavaş olsalar da saniyede 100,000 girdi işleyebilirler. Hücresel bilgisayarlar henüz insan metabolizmasının bu muazzam veri işleme kapasitesine ulaşamadı.

BİYOLOJİK BİLEŞEN İŞLEMCİSİ

Basel’deki ETH Zürih Biyosistem Bilimi ve Mühendisliği Bölümünde Biyoteknoloji ve Biyomühendislik Profesörü MartinFussenegger tarafından yönetilen bir ekip, farklı programlama türlerini kabul eden esnek bir çekirdek işlemcisi veya merkezi işlem birimi (CPU) oluşturmak için biyolojik bileşenleri kullanmanın bir yolunu buldu. İşlemci ETH Zürih’teki bilim insanları taradından CRISPR-Cas9 sistemi temel alınarak üretildi ve bu işlemci aynı anda birden fazla RNA biçimindeki kodu işleyebiliyor. İşlemcinin çekirdeğini Cas9 isimli proteinin değişik bir formu oluşturuyor. Buna karşılık olarak girdiler RNA serileri tarafından taşınıyor ve merkezi işlem birimi genlerin nasıl ifade edileceğini düzenliyor, sonucunda da belirli proteinler üretiliyor. Bu yaklaşımla bilim insanları insan hücrelerinde ölçeklenebilir devreler oluşturarak yarı dijital toplayıcılar oluşturarak 2 girdi ve 2 çıktıyla tek haneli binary kodları oluşturabilir.

GÜÇLÜ BİRÇOK ÇEKİRDEKLİ VERİ İŞLEMCİSİ

Biliminsanları bir adım daha ileri gittiler ve bilgisayarlardakine benzer, iki çekirdeği tek bir hücrede birleştiren biyolojik çift çekirdekli bir işlemci ürettiler. Bunun için iki farklı bakterideki CRISPR-Cas9 proteinlerini kullandılar. Fussenegger birden fazla çekirdeğe sahip olan ilk hücresel bilgisayarı ürettiklerini ifade etti. Biyolojik bilgisayar aşırı küçük olmakla birlikte teoride istenen herhangi bir boyuta dönüştürülebilir. ‘Milyonlarca çift çekirdekli hücreye sahip bir mikrodoku hayal edin. Bu bilgisayarsal uzuvlar enerjinin yalnızca küçük bir kısmını kullanarak süper-bilgisayarların çok daha ötesine ulaşabilir.’ dedi Fussenegger.

TEŞHİS VE TEDAVİ UYGULAMALARI

Hücresel bilgisayarlar vücuttaki sinyalleri ve kimyasal belirteçleri okuyup işleyerek ona uygun cevabı oluşturabilir. Doğru şekilde programlanmış bir ana işlem birimiyle bu bilgisayarlar 2 farklı girdiden ortak bir sonuç çıkarabilir. Mesela yalnızca A belirtisi varsa bilgisayar buna uygun teşhis molekülünü ya da uygun ilacı oluşturabilir. Yalnızca B belirtisi varsa bilgisayar buna göre programlamalar yapar ama 2 belirteç aynı anda mevcutsa bilgisayar 3. bir cevap oluşturur. Kanser gibi olgularda gerekli tıbbi cevabı oluşturmuş olur. Fussenegger’a göre bu bilgisayarak geri bildirimleri entegre ederek hastalıkları önelemek için gerekli önlemleri alabilecek. Örneğin B maddesinin vücutta belirli bir süredir bulunması kanser metastazının göstergesiyse bilgisayar buna göre maddeler salgılayıp metastazın önüne geçebilecek.

ÇOK ÇEKİRDEKLİ İŞLEMCİLERİN ÜRETİMİ MÜMKÜN

‘Hücresel bilgisayar devrimsel bir fikir gibi görünse de durum aslında öyle değil. İnsan vücudu zaten büyük bir bilgisayar. Zamanın başlangıcından beri metabolizmamız, binlerce hücrelerimizde bilgi işleme gücü üretiyor.‘ diyor Fussenegger. Hücrelerimiz dışarıdan aldığı girdileri işleyip ya kimyasal ya da biyolojik çıktılar oluşturuyor. ‘Süper bilgisayarların aksine bunu yapmak için tek ihtiyacıysa bir dilim ekmek.’ Fussenegger’in bir sonraki amacıysa çok çekirdekli bir hücresel bilgisayar üretip, iki çekirdekli hücresel bilgisayardan daha fazla bilgi işleme gücü oluşturmak.

Editör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://www.ethz.ch/en/news-and-events/eth-news/news/2019/04/biosynthetic-dual-core-cell-computer.html?fbclid=IwAR3q197pqz1IS0ZUTnUZXlCXQssEWi5Zckf25rl9j58tlKpvG5CD5RqA8qg

Continue Reading

Öne Çıkanlar