fbpx
Connect with us

Arkeoloji

Dünyanın en önemli arkeolojik buluntuları

Published

on

Arkeolojik keşifler geçmişe ışık tutmamıza yardım ediyor. Günümüzü ve geleceğimizi daha iyi anlamamızı sağlayan arkeolojik çalışmaların bazıları var ki adeta dünyaya damgasını vurdu. İşte siz değerli okurlarımıza dünyanın en önemli arkeolojik buluntularından bazıları; 5 bin 250 yıllık mumya Ötzi, çeyrek asır önce Alpler’de donmuş halde bulundu. Yıllarca süren araştırmalar boyunca uzmanlar Ötzi ile ilgili birçok bilgiye ulaştı. Buz adam Ötzi İtalya’nın kuzeyindeki Güney Tirol Arkeoloji Müzesi’nin en önemli parçası. Ötzi 19 Eylül 1991’de Alpler’de donmuş bir şekilde bulunmuştu. Ötzi’nin bulunduğu noktanın İsviçre’ye mi yoksa İtalya’ya mı ait olduğu tartışmaya yol açmıştı. Yapılan ölçümler Ötzi’nin İtalya sınırları içinde bulunduğunu ortaya koydu.

Rusya’nın Kazakistan sınırındaki Çelyabinsk bölgesinde bulunan ve tarihi M.Ö.17 yüzyıla kadar uzanan Arkaim antik kentinin kalıntıları. Geniş bir alana yayılan Arkaim yerleşim bölgesi, Sintashta – Petrovka kültürünün yaşandığı, görülmesi gereken ender yerlerden biridir. Bazı kaynaklarda M.Ö. 20. yüzyıla kadar uzandığı ve Tunç Çağından günümüze geldiği belirtilmektedir. Arkaim’in Gize Piramitleri’nden de daha eski olduğu söylenmektedir.

Pompei antik kenti, 24 Ağustos 79 tarihinde Vezüv Yanardağı’nın patlaması sonucunda volkanik kül altında kalmıştı. 1748’de keşfe çıkan bir grup araştırmacı kalın bir enkazın altında şehrin olduğu gibi durduğunu keşfetmiştir. Binalar, anıtlar ve insan iskeletleri, bilim insanlarının şehir yaşamı hakkında bolca bilgi sahibi olmalarını sağlamıştır.

Asur Kralı Asurbanipal’ın kütüphanesinden kil tablet parçası. Asur kitapları kağıt üzerine değil, çoğunlukla kil tabletlere, semboller oluşturmak için ufak bir kamanın kullanıldığı çivi yazısıyla yazılmıştı. Toplamda yüz binlerce tablet Asurbanipal’in kütüphanesinde toplanmıştı, bunlardan 30.000’i günümüzde Britanya Müzesi’nde bulunmakta.Asurbanipal’in kütüphanesi sarayının yanan duvarları altına gömülmüştü ve 2.000 yıl boyunca saklı kaldı. Kütüphanenin kırık ve dağılmış kalıntıları ilk kez 1849’da bulundu.Ele geçirilen parçalar tüm dünyadan araştırmacılar tarafından incelendi, Asur kültürü hakkında bildiklerinin birçoğu bu metinlerden geliyor.

1986 yılında, Yeni Zelanda’da Owen Dağı’ndaki bir mağaranın derinliklerinde oldukça iyi korunmuş bir pençe bulunmuş. Arkeologlar bu pençeyi mağaradan dışarı çıkarıp laboratuvara götürdüklerinde, pençenin prehistorik zamana ait uçmayan bir kuş türü olan moa’ya ait olduğu ortaya çıkarmışlar.

15’inci yüzyıla ait olduğu bilinen 250 sayfalık Voynich El Yazması, kozmolojik sembol, bitki ve çıplak kadın gibi birçok değişik figür içeriyor. Wilfrid Voynich adında bir sahaf tarafından 1912 yılında bulunan el yazmasının içeriğine dair henüz net bir bilgiye sahip değiliz çünkü metin henüz deşifre edilemedi. Ancak metnin unutulan bir dille yazıldığına dair spekülasyonlar yaratılmaya devam ediliyor. Şu an Yale Üniversitesi’nde bulunan el yazması birçok bilim insanının dikkatini çekmekte.

Tarihin en önemli arkeolojik buluntuları arasında sayılan Troya eserleri, Çanakkale’deki antik kentte Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından gün ışığına çıkarıldı. MÖ 2300-2800 yılları arasına ait tarihi hazinenin, Schliemann ve eşi tarafından 1871-1890 yılları arasında yurt dışına kaçırıldığı biliniyor. Eserlerin bir bölümü Berlin’de, bir kısmı da Rusya’da Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi ile St. Petersburg’daki Hermitage Müzesinde bulunuyor.

2010 yılında Rusya’nın Yakutya bölgesinde buzlarla kaplı toprağın altında bulunan Yuka adlı yavru yünlü mamut. Donmuş bedeni yaklaşık 40 bin yıl boyunca çok iyi saklanan Yuka, bilim insanlarına mamutların yaşamı konusunda kapsamlı araştırma yapma imkanı sundu.

Binlerce toprak asker İmparator Qin Shi Huang mezarının üzerinde bekçi olarak duruyor. MÖ 210 tarihinde yapılmış olan heykeller, 1974’te Çin Halk Cumhuriyeti’nin Shaanxi eyaletine bağlı Xi’an yakınlarında bir çiftçi tarafından bulunmuştur. Ordunun “İlklerin imparatoru” olarak bilinen Qin Shi Huang’ın mezarını koruduğuna inanılır. Boyları 183-195 santimetre arasında değişen bu heykel askerlerin her birinin yüz ifadesi farklıdır. Kazı alanında çoğu hala toprak altında 8000 asker, 520 atıyla birlikte 130 savaş arabası, 150 süvari atı bulunduğu tahmin edilmektedir.

Peru’da bulunan bu çizgiler yerden bakıldığında pek de etkileyici bir görüntü sergilemese de onlara yukarıdan bakıldığında durum bir hayli değişiyor.Arkeologlar, bu görkemli çizgilerin, geometrik şekillerden tutun da hayvan, bitki ve hayali figürlere kadar çeşitli şeyleri betimleme amacıyla çizildiğini ve bunların yaklaşık olarak 2 bin yıl önce yapıldığını düşünüyor. Fakat, ne amaçla yapıldıkları hala birçok tartışmaya sebep olan gizemli bir konu olsa da birçok arkeolog, bu çizgilerin Nazca tanrılarının aralarındaki bir çeşit iletişim metoduna işaret ettiğine veya doğa ayinlerinin bir parçası olarak çizildiğine inanıyor.

Olmecler, Orta Amerika’da M.Ö. 1500-100 yılları arasında yaşamış bir toplumdu. 6 ila 50 ton arasında değişen büyük taş başlıklar yapan bu medeniyetti. Bilim insanları hala Olmec’in böyle şeyler inşa etmeyi nasıl başardıklarını açıklayamıyor.

Tutankamon’un mezarının gün yüzüne çıkarıldığı 1922 tarihinden itibaren “firavunun laneti” olarak anılan ve mezara yaklaşan herkesin bir şekilde öldüğünü anlatan hikayeler kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Firavunun mezarının gizeminden daha da dikkat çeken şey işte Tutankamon’un nasıl öldüğü konusu. Arkeologlar, bu çocuk kralın beklenmedik bir şekilde öldüğü ve ölümüne ya bir enfeksiyonun ya da bir iki tekerlekli araba kazası sonrası aldığı yaraların sebep olduğuna inanıyorlar.

Antikythera Düzeneği, büyük bir muamma olarak kalan en önemli arkeolojik buluntulardan biri. Batan bir antik Yunan kargo gemisinin kalıntılarından çıkarılan bu düzeneğin astronomik amaçlarla kullanıldığı düşünülüyor. Arkeologlar, bu aletin nasıl kullanıldığı hakkında hala çalışmalarına devam etse de bu düzeneğin oldukça karmaşık bir astronomik takvim olabileceğini iddia ediyor. 2 bin yaşında olduğu bilinen bir gemiden çıkarılması ise bu düzeneği o döneme ait bulunan en ilginç antik kalıntı kılıyor.

1994 yılında Göbeklitepe’de yapılan müthiş keşif, medeniyetin evrimi hakkında o zaman kadar bildiklerimizi zorlayarak yeni sorular sorulması gerektiğini ortaya koymuştur. Üzerinde hayvan figürlerinin oyulduğu taş sütunlarıyla Göbekli Tepe, yapılma tarihinin M.Ö. 11-12.000’e dayanması sebebiyle dünyanın en eski ibadethanesi olarak kabul görüyor. Eldeki bulgular, Göbeklitepe’nin yarı-göçebe avcılar tarafından inşa edildiğini ve bu topluluğun tarımla henüz tanışmadığını gösteriyor. Göbeklitepe’nin keşfi sonrası arkeologlar, önce yerleşik hayata geçilip sonra mı tapınakların inşa edilmeye başlandığı yoksa bunun tersinin de geçerli olup olmadığını tartışmaya başladı. Daha önceden kabul gördüğü gibi önce yerleşik hayata mı geçildi, yoksa Göbeklitepe gibi dini amaçla inşa edilen yapılar insanları yerleşik hayata geçişe mi yönlendirdi? Bu henüz netlik kazanmış değil.

Sibirya’nın karlı yüksek yaylalarında soğuk sayesinde çok iyi korunmuş olarak bulunan Buz Prensesi Rusya’da 20. yüzyılın en büyük keşiflerinden sayılıyor. Donmuş toprak içinde 2500 yıl boyunca yatan prensesin mezarı ve iskeleti 1993’te bulunmuştu.Bulunduğu yüksek yaylanın ardından “Ukok Prensesi” ismiyle anılan kadının vücudu çok iyi korunmuş ve oldukça ayrıntılı dövmeler taşıyordu. Vücudu ve kıyafetleri çok iyi korunmuş olmasına rağmen, kısmen mumyalaşmış iskeletin boynu ve yüzündeki deri bozulduğu için nasıl göründüğü bilinmiyor. Mumyalaşmış iskelet, Moskova’da eski Sovyet lideri Lenin’in vücudunu mumyalayan bilim insanları tarafından incelendi. DNA testleri ise prensesin, günümüz Altay bölgesindeki yerli Moğollarla genetik bir ililşkisi olmadığını ortaya koydu.

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Mısır’da türünün ilk örneği bir gemi kalıntısı bulundu

Published

on

Avrupa Arkeoloji Enstitüsü’nden Franck Goddio ve ekibi, Mısır’daki Thonis-Heracleion antik kentindeki bir batık limanda ve neredeyse hiç bozulmamış bir gemi buldu. Hâlâ iyi durumda olması halihazırda şaşırtıcı olan yük gemisi, ayrıca türünün ilk örneği.

Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarındaki Abukir Körfezi’nde bulunan antik Thonis-Heracleion kentindeki batık limanda, türünün ilk örneği bir gemi keşfetti. Geminin, Yunan tarihçi Heredot’un Mısır gezisi ile ilgili bir yazısında bahsettiği gemi ile aynı olduğu belirtiliyor.

 

Yunan tarihçi Herodot, M.Ö. 450 yılında yazdığı bir eserde Mısır gezisini anlatmış papirüsün kullanıldığı yük gemilerinden söz etmişti. İnşa sürecine şahit olan Herodot eserinde gemilerin tuğla gibi kesilmiş yaklaşık 100 cm’lik tahtalardan yapıldığını yazmıştı. O tarihten bu yana gemilerin varlığı doğrulanamamıştı.

Heredot’a göre, gemilerin armuzu içeriden papirüsle dolduruluyordu. 28 metre uzunluğundaki gemi, şimdiye kadar keşfedilen en büyük çapta antik Mısır ticaret gemilerinden biri ve Nil alüvyonu içinde yaklaşık yüzde 70’i günümüze kadar ulaştı. Gemide, akasya ağacından ve bazıları yaklaşık 2 metre uzunluğunda tahtalar da kullanılmış.

Guardian’ ın aktardığına göre, çalışmanın sonuçlarını yayınlayan Oxford Üniversitesi Deniz Arkeolojisi Müdür Damian Robinson “Kalıntıyı bulduğumuzda Heredot’un haklı olduğunu anladık, Herodot’un tarif ettiği şeyle gördüğümüz şey aynıydı. Herodot’ un tarifindeki yapı daha önce hiç görülmemişti. Gemilerin uzun iç kaburgalara sahip olduğunu yazmıştı” dedi.

Editör / Yazar: Ezgi SEMİRLİ

Kaynak: https://www.theguardian.com/science/2019/mar/17/nile-shipwreck-herodotus-archaeologists-thonis-heraclion

Continue Reading

Arkeoloji

Gizemli Bir Şekilde Ortadan Kaybolan 10 Uygarlık

Published

on

İz bırakmadan gittiler. Kitlesel ortadan kaybolmalar, çok fazla insanın bir iz bırakmadan, görünüşte hiçbir sebep olmadan aniden kayboldukları çok gerçek ve tuhaf olaylardır. Bazen, yolcularla dolu bir uçak, bir daha asla görülmeyecek şekilde havalanır ya da bir hayalet gemi, mürettebatından hiçbir iz bırakmadan su içerisinde yüzer hale gelir. Ortadan kaybolan bütün bir medeniyet, şehir ve imparatorluk. Günümüzdeki arkeologlar ve araştırmacılar çoğu zaman bu halkların adımlarını takip etmeye ve kaybolmalarıyla ilgili bir neden bulup bulamayacağımızı ve daha önemlisi, bunun onlardan sonraki medeniyetlere olmasını engellemek için tam olarak ne olduğunu görmek amacıyla olanları yeniden inşa etmeye çalışıyorlar. İlginç bir şekilde, bu listedeki kültürlerin bazıları iz bırakmadan kaybolmadan önce birkaç yüz bin insanı kapsıyordu. İşte gizemli bir şekilde ortadan kaybolan on uygarlık.

NEBATİLER

Semitler, Araplar, Akaanyalılar, İbraniler ve daha fazlasını içeren belirli bir antik dil grubuna mensup, MÖ 312’den bu yana Makedonyalılar tarafından saldırıya uğradığından bahsedilen gruplardan biridir. Bu eski ve görünüşte unutulmuş krallık, bir noktada Suriye, Arabistan ve Filistin bölgelerini oldukça büyük bir alana yaydı. Sonunda Nabatlı yazı, günümüz Arapça’sı haline gelmek üzere yüzyıllar içinde gelişti fakat yakın zamana kadar evrimini takip edemedik. Geniş ticaret rotaları kurdular ve Arabistan’ın kurak iklimine dayanmalarına yardımcı olan geniş su sistemleriyle teknolojik olarak son derece gelişmiş bir medeniyet haline geldiler. Bize diğer antik kültürlerin yaptığı gibi gök cisimleriyle paralel ve bu insanlar arasında bir mühendislik dehasının kanıtı niteliğinde devasa yapılar bıraktılar. Tarihlerinin sonuna doğru, İmparator Trajan, MS 105 ila 106 arasında topraklarına eklese de, Roma İmparatorluğu ile güçlü müttefiklerdi. Bu dönemden sonra Nabatyalıların izine tarihte rastlamıyoruz.

CLOVİS İNSANLARI

New Mexico’nun çöllerinde bulunmuş herhangi biri, herhangi bir uygarlığın klimanın ortaya çıkmasından önce orada nasıl ya da neden yaşadığını merak edebilir. Fakat bu bölge, Amerika’daki geniş bir toprak olduğu kadar, en eski Amerikan medeniyetlerinden birinin, New Mexico’daki günümüz Clovis şehri olarak adlandırılan Clovis halkının da topraklarıydı. Burada nadir bulunan ve önemli bir arkeolojik keşif yapıldı, yani zamanları için son derece karmaşık olan birçok keskin nesne ve silah, obsidiyen, kemik aletler ve çekiçler,21. yüzyıl tahminlere göre M.Ö.9050-8800 yılları arasında yapıldı.

Aynı araçlar ve tasarımlar, Kuzey Amerika’nın büyük bir bölümünde bulundu, yani bu grup bölgeye alabildiğince yayılmıştı. Yine de, sonunda tamamen ortadan kayboldular. Kitlesel boyutlarının, onları Roma’ya benzer şekilde, çoğu yerde farklı halklara dönüşen daha küçük gruplara ayrılmaya zorladığı ve onların diğer birçok Amerikan Yerlisi kültürüne öncülük etmeleri için bir yol olduğu varsayılmıştır. Bu kavram, Clovis ile genetik bağların eski Güney Amerika halkının kalıntılarında bile bulunmasıyla desteklenmektedir. Diğerleri, nesli tükenmiş olan mamutun avına büyük ölçüde güvendiklerini, hatta ABD’nin güneybatı kısmının onları yok eden bir kuyruklu yıldız tarafından vurulduğunu iddia etmektedirler.

ÇATALHÖYÜK

Çatalhöyük sakinleri, bildiğimiz kadarıyla sırra kadem basan ya da kaybolan çok eski bir Neolitik medeniyetti. Günümüz Türkiye’sinde, MÖ 7500’den 5700’e kadar son derece erken uygarlıklardan farklı olarak, kerpiç konutlarda yaşadılar. Bu özel grup, dinde son derece sanatsal bir düzeydelerdi, büyük duvar resimleri boyadılar ve bugün sanat meraklılarını şaşırtan adanmışlıklarını simgeleyen büyük tapınakları diktiler. Tarım alanında etkinlerdi ve yiyecek olarak tahıl ve diğer mahsulleri yetiştiriyorlardı.

Araştırmacılar her gün bu grupla ilgili yeni gerçekleri ortaya çıkarmaya devam ediyorlar, bu yüzden belki de yakında onlara tam olarak ne olduğunu net olarak öğrenebileceğiz, fakat şu andan itibaren, muhteşem binaların boş kabukları ve görünüşte terk edilmiş izlenimi veren benzersiz evlerin iskeletleri var. Kaybolmalarının gizeminin büyük bir kısmı, zamanla yok olmalarıdır. Devam etmemiz gereken, edebi referanslar olmadan fiziksel kanıtın kendisini aramak. Yer altı sığınaklarını andıran çukurlar, bir binanın zeminin altındaki iskeletler, ibadethane olarak kullandıklarını düşündürdü, ancak şu anda gerçekten ne olarak kullanıldıklarını bilmiyoruz.

RAPA NUİ

Muhtemelen kaybolan kültürlerin en ünlüsü olan Rapa Nui halkı, Paskalya Adasının asıl sakinleriydi ve bize muhtemelen hepimizin gördüğü ünlü heykelleri bıraktılar. Polinezya halkı, ülkeden 3.500 kilometre uzakta olmasına rağmen şu anda Şili’ye ait olan adada yaşıyordu. Uzaklığı nedeniyle, orijinal RapaNui’lilerin oraya nasıl ulaştığı, neden ortadan kayboldukları kadar gizemli. Peki neden kayboldular? Aşırı kaynak tüketimi nedeniyle sebebin açlık olabileceği düşünülüyor. Paskalya Adası’nın ekosistemi’ nin fareler tarafından imha edilmesi de etkiliydi. Ayrıca, RapaNui’nin yeni bir yerleşim için binlerce mil uzakta bulunan başka bir uzak adaya gittiğine de inanılıyor. (Paskalya Adası’ ndaki RapaNui’ nin torunları bugün Şili’ de yaşıyor.) Gerçek, göz önünde bulundurulan birçok açıklamanın bir birleşimi olabilir.

MİNOSLULAR

Yunanistan’ın Girit adasından bizi selamlayan Minoslular, M.Ö. 3000 ile 1000 yılları arasında, Atina’nın Altın Çağı ve Büyük İskender’in çok eski dönemlerinden kalma eski bir Bronz Çağı uygarlığıydı. Minoslular açık bir şekilde Yunan kültürünün ve bugünkü tarih kitaplarımızda bulunan meşhur antik Yunanistan’ın öncüleriydi ve aynı zamanda pagan olan bu topluluk, hayvan kurban etmek, adaklar yakmak gibi birçok farklı kültüre sahiptiler ve şarkı ,danslar eşliğinde vahşi, orgastik festivaller yapıyorlardı.

Eski Mısırlılar onlardan hiyerogliflerde bahsediyorlar, yani Minoslular antik dünyada kesinlikle buralarda dolaşıyorlardı ve yüksek kaliteli teknolojiler ve etkileyici sanatsal özelliklere sahiplerdi – ama sonra azalarak kayboldular. Teoriler Girit’teki Santorini adalarındaki volkanik bir patlamayla, dalgaların, külün, yağmur taşlarının ve daha fazlasıyla Girit kıyılarının tahrip edildiğini öne sürdüler. Ünlü Yunan tarihçisi olan Herodot, bu halkın veba ve hastalıklar tarafından yok olduklarını yazmıştır, ancak Herodot’un bu adanın halkları kaybolduktan yüzyıllar sonra yazdığı gibi nasıl olduğunu söylemenin hiçbir yolu yok.

CUCUTENI-TRYPILLIAN KÜLTÜRÜ

Kabaca 5400 ile 2700 arasında, Karpat Dağları’ndaki şimdiki Moldova, Romanya ve Ukrayna bölgelerinde Cucuteni-Trypilliankültürüne sahip olduğubilinen bir toplum yaşadı. Bu grup da garip bir şekilde ortadan kaybolanlardan. Ağır tarıma dayanan ve su kaynaklarına, inşa etmeye dayalı yaşayışları olan bir medeniyetti. Yerleşik hayata geçen diğer halklarla hemen hemen aynı dönemde yaşıyorlardı.Son dereceköklü bir dinleri vardı ve heykeltıraşlık, seramik ve daha pek çok sanat dalında uzmanlardı.

Olağandışı koşullar altında garip bir şekilde kaybolmalarından önce, bu büyük kültür etkileyici büyüklükte alana yayılmıştı, yani 350.000 kilometrekare (135.000 mi2). O zaman için bile oldukça tuhaf bir yaşam tarzına sahiptiler. Toplumsal düzen, insanların çok yoğun nüfuslu yerleşim yerlerinde oturmalarını zorunlu kıldı.Ölüler yanacak ya da her 60 ila 80 yılda bir tamamen terk edip yaşayacakları yerleri yeniden inşa edeceklerdi. Bazıları teorik olarak, bir tür kitlesel krematoryum cenaze töreniyle ölülerini onurlandırdıklarını söylüyor.

ANASAZİLER

Kuzey Amerika Güneybatı’nın Anasazi kültürü, ortadan kaybolmadan önce bizler için birçok yapı ve eseri geride bıraktı. Belki de Güneybatının kalbinin acımasız iklimi ya da suya erişim söz konusu olduğunda, koşulları yaşanmaz hale getiren şey iklimin değişmesiydi, ama burada da sorun ortadan kaybolan bir grup insandı. Uçurum kenarlarına inşa edilen devasa yapılar tamamen terk edilmiş ve nispeten bozulmamış durumda bulunmuştur.

Bu yapılar, davetsiz misafirleri engellemek için mükemmeldi, zira genellikle merdivenlerden giriş için pencereleri olan çok sayıda katlar vardı. Savaş patladığında, Anasazi yapılarına tırmanabilir, merdivenleri kaldırabilir ve istilacı kabilelerin onlara ulaşmalarını engelleyerek düşmanlarına ateş açabilirlerdi. Yerli Amerikalı kabilelerin yanı sıra bazı alimlerAnasazi’nin aslında hiçbir zaman ortadan kaybolmadığını iddia ediyor; Bir toplumun kaçınılmaz olarak daha küçük gruplara ayrılmadan önce ortaya çıkabileceği ve eski Roma gibi, yeni insan grupları haline geldiği kritik boyut kitlesine henüz ulaştığını söylüyorlar. Bugün hayatta kalan bazı kabilelerin Anasazi halkının doğrudan torunları olduğuna inanıyorlar.

NABTA PLAYA

Günümüz Mısır’ının güneyindeki NabtaPlaya antik halkı, bölgede yaklaşık 11.000 ila 6.000 yıl öncesinden beri var olan ve o dönemde yaygın olarak göçebe olan Neolitik bir gruptu. NabtaPlaya havzasının iklimi, mevsimsel kaymaların yıl boyunca bazı noktalarda bol su ve diğerlerinde de tam bir kuraklık sağladığı ziyafet ya da kıtlıktan biriydi.

Sonunda halk yerleşti ve bölgeye medeniyet taşıdılar. İklim değişikliği, bu noktada bölgeyi neredeyse tamamen kuru kuma dönüştürdü, bu da taştan bir daire gibi kaybolmadan önce buradaki insanların geride bıraktıklarını korudu. Taş daire, kabaca yıldızlarla çok farklı şekillerde uyum içindedir ve engin yeraltı mağaralarında hayvan kalıntıları bulunduğundan, tanrılara fedakarlık yapmak için bir cennet haline gelmişti. Stonehenge’i inşa edenler gibi, orada yaşayan insanlar da sonunda azaldı ve sonra tamamen ortadan kayboldular.

KHMER İMPARATORLUĞU

Tarihin uzun zaman çizelgesi boyunca, Khmer İmparatorluğu, gerçekleşen en yakın kayıplardan biridir. İmparatorluk, günümüzde Tayland, Kamboçya, Laos ve Vietnam ülkelerini kapsayan Güneydoğu Asya’da AD 802’den 1431’e kadar var olmuş ve yüzyıllarca süren savaşlarla geçen karışık bir Budist ve Hindular kültürü karmasıdır. Khmer İmparatorluğu, günümüzde Güneydoğu Asya’da, çoğu mükemmel durumda olan en şaşırtıcı tapınaklardan ve anıtlardan bazılarını inşa etti.

Ancak bu listedeki diğerleri gibi, Khmer İmparatorluğu da düştü ve ortadan kayboldu. Bazıları, Tayland halkının göçünün, Germen kabileleri gibi, zamanla Roma İmparatorluğu’nun batı yarısına yavaşça sızan Khmer halkını yavaş yavaş asimile etmiş olabileceğini belirtmiştir. Diğerleri, Khmer’in günlük olarak yaşadığı sürekli savaşı suçladı, ancak hiçbir zaman tam olarak doğrulanan bir kayıt yok. Yine de diğerleri, yağmur suyuna erişimini değiştiren ve toplu göçlere neden olan hava koşullarındaki olası değişikliklere dikkat çekti. Fakat kimse kesin olarak nasıl tamamen yok olduklarını bilmiyor.

OLMEKLER

Olmecler ilk büyük Meso-Amerikan uygarlığıydı ve kültürleri tuhaf ve sıradışı olduğu kadar zengindi. Bugün var olan pek çok ayakta yapı ve heykel bıraktılar ve ön plana çıkmaları, piramit benzeri tapınaklar inşa ettikleri kutsal dini uygulamalara dayanan bir toplumla M.Ö. 1200’den 400’e kadar sürdü. Paskalya Adası’ndaki Polinezya halkı gibi, onlar da bazıları 3 metre (10 ft) uzunluğunda ve 8 ton ağırlığında devasa taş başlar oyuyorlardı.

Uzun zaman önce yaşayan bu kültür de zamana yenildi. Kendilerine ne dediklerini ve dilleri hakkında bir şey bilmiyoruz. “Olmec”, Aztekler’in ortadan kaybolmalarından yüzyıllar sonra onlar için kullandıkları “kauçuk insanlar” anlamına gelen bir terimdir. Daha da ilginç olanı, orada yaşayan kimsenin tek bir izinin kalmaması – hatta kemiklerin bile olmamasıdır. Fakat elimizde eserler var. Onlar M.Ö. 400 civarında dünya sahnesinden kayboldular. Bazıları delicesine nemli Meso-Amerikan ikliminin kemiklerini erozyona uğrattığını öne sürdü. Ancak insanlara, dile, sanat ve eserler dışındaki kültürlere bakınca, her şey bir yana, özellikle neden ortadan kaybolduklarını bilmiyoruz.

Editör / Yazar: Berfin KAZAZ

Kaynak: https://listverse.com/2019/01/21/10-civilizations-that-mysteriously-vanished/

Continue Reading

Arkeoloji

İbn-i Sina’nın “Tıbbın Kanunu” adlı kitabının İrlanda diline çevirisi bulundu

Published

on

İbn-i Sina’nın “Tıbbın Kanunu” adlı kitabının elyazması İrlandaca tercümesi, başka bir kitaba dikilmiş olarak bulundu. Söz konusu elyazması, aynı zamanda Ortaçağ İrlandası’ndaki tıbbın, Avrupa’nın geri kalanına ayak uydurduğunu gösteriyor.
Hekim İbn-i Sina’nın ufuk açıcı kitabının 15. yüzyılda çevrilmiş parşömen elyazması, daha sonraki bir dönemde yazılmış olan bir kitabı bağlamak için kullanılmış.

Yazı, kesilmiş, katlanmış ve 1530’larda Londra’da basılmış olan yerel yönetimle ilgili cep tipi bir Latin el kitabının omurgasına dikilmişti. Kitap, 16. yüzyıldan beri Cornwall’da yaşayan aileye aitti.

Aile, geçtiğimiz yıl bu alışılmadık kitap bağlama yöntemi konusundaki meraklarını gidermeye karar verdiğinde, Profesör Pádraig Ó Macháin’e danıştı. Profesör, bunu ilk gördüğü anda önemli bir şey olduğunu anladı.

Macháin, “Hayatı değerli kılan anlardan biriydi, gerçekten çok, çok heyecan vericiydi” dedi.

Ortaçağ İrlanda tıbbı konusunda uzman olan Dublin İleri Araştırmalar Enstitüsü’nden Profesör Dhonnchadha, bu metni, İbn-i Sina’nın “Tıbbın Kanunu” adlı kitabının daha önce bilinmeyen bir İrlanda çevirisinin parçası olduğunu onayladı.

İbn-i Sina, 980 ile 1037 yılları arasında yaşadı ve döneminin en etkili âlimlerinden biriydi. Asıl adı “El-Kanun fi’t-Tıb” olan kitabını Arapça yazmıştı. Macháin, elyazması için şunları söyledi:

“Daha önceden İrlanda dilinde tıbbi metinler yoluyla İbn-i Sina’ya verilmiş referanslar olsa da, ilk defa ‘Tıbbın Kanunu’nun İrlandacaya çevrildiğini biliyoruz. Bu parça, çok büyük bir el yazmasından alınmış olmalı. Eski el yazmalarından kesilen parşömenlerin daha sonraki kitaplar için bağlayıcı olarak kullanılması, Avrupa geleneğinde alışılmadık bir durum değil, ancak bu keşifle birlikte, İrlanda dilinde bu kadar açık bir örnek ortaya çıktı.”

İbn-i Sina’nın “Tıbbın Kanunu” adlı kitabı, İslam dünyasında ve altı yüzyıldan uzun bir süre boyunca Avrupa’da standart tıbbi metin olarak görülen tıbbi bir ansiklopediydi.
İrlanda dilindeki metinde çenenin, burnun ve sırtın fizyolojisi ele alınıyor. Elyazması parşömende burun ile ilgili olan kısım, en az zarar görmüş olanı. Metinde özellikle burnun kemiklerinin üç kullanımı ayrıntılarıyla açıklanıyor:

— Beyni sürekli olarak güçlendirilmek adına hava çekmek için kullanılır.

— Her harfin sesini ifade etmek için kullanılır.

— Beyinden atılan fazlalıklar, bir kısmı burnu besler ve geri kalanı da bir artık olarak atılır.

Macháin, Ortaçağ İrlandası’ndaki tıp biliminin, kıtada uygulananlarla aynı olduğunu, İrlandalı alimlerin Avrupa tıp okullarına seyahat ettiğini ve öğrendiklerini İrlanda’ya geri getirdiğini belirtiyor:

“Bu parçanın İrlanda diline çevrilmesinin nedeni, Ortaçağ İrlandası’ndaki öğrenim dilinin İrlandaca olması ve hayatın başka herhangi bir alanında Latince kullanılmasıydı.”
Kaynak: https://www.theguardian.com/books/2019/mar/07/surprise-as-unknown-irish-translation-of-ibn-sina-discovered-in-spine-of-book

Continue Reading

Öne Çıkanlar