fbpx
Connect with us

Bilim İnsanları

Efsanenin Birinci Ölüm Yıl Dönümü: Stephen Hawking 

Published

on

Güçlü ve renkli mizacının yanı sıra fizik dünyasının en büyük ismiydi Stephen Hawking.. Cambridge yıllarında kendisine motor nöron hastalığı teşhisi kondu ve vücudunun işlevini neredeyse tamamen yitirdi; 1964 yılında ilk eşi Jane ile evlendiğinde 3-4 yıllık ömrünün kaldığı söyleniyordu. Ama o, bilim dünyasında bilinen teoremleri nasıl tersine çevirdiyse bu görüşü de tersine çevirdi ve geçtiğimiz yılın 14 Mart’ına kadar yaşamını sürdürdü. Çalışmaları, hayatı ve bilinmeyenleri ile Prof. Dr. Stephen William Hawking sizlerle..

Birinci Dünya Savaşında hasar görmüş; İkinci Dünya Savaşında önemli merkezlerden birisi olan Almanya, Hawking’in ailesi için de büyük tehlike arz ediyordu. Bu nedenle aile, Hawkins doğmadan önce kısmen güvenli Oxford’a taşındı. Oxford’da 8 Ocak 1942 (Galileo’nun ölümünden tam tamına 300 yıl sonra) yılında dünyaya gelen Stephen Hawking, başarılı bir biyoloğun ve zeki bir anneni oğluydu. St. Albans’taki başarılı kolej kariyerinde matematiğe adeta aşık oldu ve ilgisini sayısal işlemlere yöneltti. Fakat okulun matematik bölümü mevcut değildi.

Bu yüzden onun yerine fizik öğrenimi görmeye başladı. Üç yıl sonra doğa bilimlerinde birinci sınıf onur madalyasıyla ödüllendirildi. Ardından da; Oxford Üniversitesi’ni birincilikle bitirip Cambridge Üniversitesi’nde kozmoloji (evren bilimi) doktorası yaptı. Eğlenceli geçen Cambridge yılları ona ALS hastalığını getirdi, ama o pes etmedi. Doktorlar, 1964 yılında ilk eşi Jane ile evlenme hazırlığı yapan Hawking’in iki ya da üç yıl ömrü kaldığını söylüyordu. Ama rahatsızlığı beklenenden daha yavaş ilerledi. Çiftin üç çocukları oldu. Akademik kariyeri ise aynı çizgide başarılı gidiyordu. Doktorasını aldıktan sonra ilk önce araştırma asistanı, daha sonra Gonville and Caius College’de profesör asistanı oldu.

1973’de Gökbilim Enstitüsünden ayrıldıktan sonra Stephen Hawking, Uygulamalı matematik ve Kuramsal fizik bölümüne geçti. 1979’dan sonra matematik bölümünde Lucasian matematik profesörü oldu. Bu profesörlük 1663 yılında üniversite parlamento üyesi olan Henry Lucas tarafından kurulmuştu. İlk olarak Isaac Barrow sonra 1669’da Isaac Newton’a verilmişti.

Hawking, evrenin temel prensipleri üzerine çalıştı. Roger Penrose ile birlikte Einstein’ın Uzay ve Zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının, Big Bang’le başlayıp karadeliklerle sonlandığını gösterdi. Bu sonuç Kuantum mekaniği ile Genel Görelilik Kuramı’nın birleştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. Bu yirminci yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucu da karadeliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonuç da evrenin bir sonu ve sınırı olduğuydu. Bu da evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çercevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu.. Bu kuramını popüler kültürde de anlaşılabilir kılmayı başarmış ve asıl övgüleri burada almıştı.

Geçirdiği soluk borusu ameliyatı nedeniyle sesini de yalnızca ses birleştirici cihazla kullanabilmesine rağmen 1988’de evren bilimi rehberi olan Zamanın Kısa Tarihi: Büyük Patlamadan Karadeliklere kitabını yazdı. Kitap, 10 milyondan fazla kopya sattı ama Hawking, bunun ‘hiç bitmeyen en popüler kitap’ olduğunun farkındaydı. Hawking, kara deliklerin kuantum fiziğinin izin verdiği ölçüde dalgalanmasıyla yarattığı enerji parçacıklarının etkileşip birbirlerini yok etmesiyle ilgili yaptığı ve ‘Hawking Radyasyonu’ olarak bilinen teoriyi keşfetti. İngiliz bilim insanı çözümleri hesaplama veya deney yapmadan görselleştirme yeteneğiyle biliniyordu. Belki de en ilgi çekici olan, evrenin belirlenen yasalara göre geliştiğini söylediği ‘Her şeyin teorisi’ydi.

İngiliz profesör, hastalığının kendisine bazı faydaları olduğuna inanıyordu, rahatsızlanmadan önceki hayatından ‘sıkıldığını’ söylemişti. Hastalığı nedeniyle birilerinin bakımına muhtaçtı. Kendisine 20 yıldan uzun bir süre bakan eşine duyduğu saygıyı her fırsatta dile getiriyordu. Eşini, 1995’te evlendiği bir hemşire için terk etmesi yakınları ve arkadaşları için şaşırtıcı olmuştu. Hawking, 2000 yılından sonra Cambridge’teki Addenbrooke Hastanesi’ni çeşitli rahatsızlıkları nedeniyle sık ziyaret etmeye başladı.

Hawking’in yıllarca sözlü ve fiziksel olarak istismar edildiği iddiaları üzerine polis, çevresindeki bazı kişileri sorguladı. Elektrikli tekerlekli sandalyesini çoğu zaman dikkatsizce kullandığı bilinen Hawking, vücudundaki yaraların fiziksel istismardan kaynaklanmadığını söylüyordu. İddialarla ilgili ise herhangi bir işlem yapılmadı.

Özel yaşamı ve bilim kariyeri dışında medyanın da büyük ismiydi Stephen Hawking. 2014 yılında vizyona giren Her Şeyin Teorisi filmi Holywood dünyasında bomba etkisi yarattı;  Hawking’in hayatı ilk eşi Jane Hawking’in tanıklıkları ve yaşadıklarına dayandırılan filmde Hawking, Eddie Redmayne tarafından canlandırıldı. The Simpsons çizgi dizisinde birçok kez kullanılmış ve popüler sitcom Big Bang Theory’de de aynı şekilde adından sıkça söz ettirmiş hatta bazı bölümlerde rol bile almıştır. Discovery şirketinin hemen hemen bütün kanallarında belgesellere konu olmuş, teorileri Neil DeGrasse Tyson tarafınfan programlaştırılmış ve birçok insana mentorluk yapmıştır. Yani insanlığın en büyük kazançlarından birisidir Stephen Hawking.

Stephen Hawking Hakkında Bilinmeyenler
-Birçok bilim insanı gibi onun da notları kötüydü. 9  yaşındayken sınıfının en kötü notlarını alan Hawking, okul hayatına uyum sağlayamıyordu. Onu diğer arkadaşlarından ayıransa bitmek bilmeyen merakıydı. Saat, radyo gibi her türlü elektronik eşyayı parçalayan ve onları keşfetmeye çalışan Hawking’in takma adı da ‘Einstein’ olmuştu.

-Eğitimin ve okumanın çok önemli olduğu bir evde büyüdü. Ailesi yemek yendiği sürede kitap okurdu ve akşam boyunca evde büyük bir sessizlik olurdu.

-Oxford yıllarında yaşadığı yalnızlık ve sıkıntıdan kurtulmak için okulun kürek takımına katılmıştı. ALS teşhisi konmadan bile fiziken çelimsiz olan Hawking, kürek takımında dümenci konumundaydı. Böyle iri olmayan kişiler, kürek takımında kürek çekmeyip yön ve hız verme amaçlı dümen pozisyonunda görev alıyordu.

-Hawking’in başlıca başarılarında biri, 1983’te evrenin sınırlarının olmadığı kuramını ortaya atmasıdır. Hawking ve Hartle evrenin şekli ve doğasını anlamak amacıyla, kuantum mekaniği ve genel görelilik kavramlarını birleştirerek evrenin kapsanan bir varoluş olduğunu, ancak yine de sınırları olmadığını gösterdiler.

-Stephen, 1979 Albert Einstein Madalyası , 1982’de İngiliz İmparatorluğu Nişanı (Komutan) ve 1988’de Fizikte Kurt Ödülü gibi çok önemli olan ödülleri kısa sürede koleksiyonuna ekledi.

-2004 yılında, deha Hawking kara deliklerle ilgili 1997’de girdiği bir iddiayı bilim insanı arkadaşının kazandığını ve kendisinin yanıldığını sık sık dile getirirdi.

-Kendisinin bir de çocuk kitabı var! 2007’de Hawking ve kızı, Lucy Hawking, birlikte “George’un Evrene Açılan Gizli Anahtarı” adlı kitabı yazdılar. Kitap, ailesinin teknoloji karşıtlığına başkaldıran George adındaki bir oğlan çocuğu ile ilgili kurgu hikayeyi barındırıyor. George komşularıyla arkadaşlık kurmaya başlar, bunlardan biri bilgisayarı da olan bir fizikçidir. Bu güçlü bilgisayar, George’un uzaya girmesi ve orayı görmesi için kapılar (portallar) sağlar.

-2007’de, 65 yaşındayken Stephen Hawking hayatının yolculuğunu yapma fırsatı yakaladı. Zero Gravity A.Ş. sayesinde sıfır-yerçekimini yaşayıp tekerlekli sandalyesinin dışında havada durabildi.
-Uzaylılara inandığını sık sık dile getirirdi.

-Eddie Redmayne, Her Şeyin Teorisi filminde sergilediği performansla Oscar ödüllerinde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü aldı. Film bu ödülün dışında 4 tane daha ödül kazandı.

Unutulmayacak Sözleri…

-“Einstein, ‘Tanrı zar atmaz’ derken hatalıydı. Kara deliklerin varlığı, Tanrı’nın yalnızca zar atmakla kalmadığını, bu zarları göremeyeceğimiz yerlere atarak bizi şaşırttığını da gösteriyor”

– Zamanın ve Uzayın Doğası kitabı, 1996

-“Kitaplarımın, havalimanlarındaki kitapçılarda satılmasını istiyorum” – ‘New York Times röportajında, 2004

-“Ünlü olmamın kötü yanı, tanınmadan dünyada herhangi bir yere gidemiyor olmam. Siyah güneş gözlüğü ve peruk takmam yeterli değil. Tekerlekli sandalye beni ele veriyor” – Bir İsrail televizyonundaki röportajından, Aralık 2006

-“Eğer istiyorsa kurbanın kendi hayatına son verme hakkı olmalı. Ama ben bunun büyük bir hata olacağı kanısındayım. Yaşam ne kadar kötü gözükürse gözüksün, her zaman başarılı olacak bir yol vardır. Hayat varsa, umut da vardır.” – Çin’de bir yayın organına verdiği röportajdan, 2006

-“21 yaşına geldiğimde beklentilerim sıfıra inmişti. Ondan sonra olan her şey bonus oldu” – ‘New York Times röportajından, 2004

-“Son 49 yıldır erken bir ölüm olasılığı ile birlikte yaşadım. Ölümden korkmuyorum ama ölmek için acele de etmiyorum. Daha yapmak istediğim çok şey var.” – Guardian gazetesindeki röportajdan, Mayıs 2011

-İnsanlarla uzaylıların temas etme olasılığı hakkında:

“Bunun bir felaket olacağı düşüncesindeyim. Muhtemelen dünya dışı varlıklar bizden çok ileride olacaklardır. Gezegenimizde, gelişmiş ırkların daha az gelişmiş olanlarla buluşmalarının tarihi çok iç açıcı değil. Üstelik bunlar aynı türdüler. Bence dikkat çekmememiz gerek.” – The National Geographic Channel’da yayımlanan bir programdan, 2004

Sözleri, çalışmaları, hayatı ve mizacı ile inanılmaz bir kazanç olan Stephen Hawking, geçtiğimiz yıl 14 Mart’ta aramızdan ayrıldı. Ölümünün birinci yıl dönümünde onu sizlere hatırlatmak ve bilmeyen gençlere de tanıtarak bilim dünyalarını genişletmek istedik. Efsanenin anısına..

Yazar/Editör: Kuzey Kılıç

Kaynaklar:
https://science.howstuffworks.com/dictionary/famous-scientists/physicists/10-cool-things-stephen-hawking.htm
http://www.hawking.org.uk/about-stephen.html
https://www.brainyquote.com/lists/authors/top_10_stephen_hawking_quotes

10 facts about Stephen Hawking

Advertisement
1 Comment

1 Comment

  1. Mesut tekin

    Mart 13, 2019 at 8:53 pm

    Allah rahmet eylesin

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

Nazilerden Kaçan Nükleer Öncü: Lise Meitner

Published

on

Nükleer çağını başlatan Avusturyalı fizikçinin az bilinen hikayesini ortaya çıkarıyoruz. Temmuz 1938’de bir gün, Berlin’deki tren istasyonunda bir araba kenara çekildi, arabadan zayıf ve küçük bir kadın çıktı. Gergin görünen kadın seyahat belgelerini Nazi üniformalı, silahlı korumalara gösterdi. Daha sonra trene bindi, trende bir adamı selamladı ve birlikte seyahat etmeye başladılar. Hollanda/Groningen’e gitmekteydiler. Belki de sevgiliydiler. Hayır; bu bir randevu değildi, kadını kurtarma göreviydi. Kadın; Lise Meitner adında, Almanya’da çalışıp Avusturya kökenli olan en parlak nükleer bilim insanlarından birisiydi. Meitner Yahudi kökenliydi ve Adolf Hitler rejiminden kaçıyordu. Çünkü Nazi liderleri, bütün bilim insanlarının Almanya’dan ayrılmasını yasaklayan bir politika uygulamışlardı ve Meitner’in seyahat etme özgürlüğünü sağlayan belgeleri edinmesini yasaklamışlardı. Hollanda sınırında, bir Nazi askeri devriyesi, belgeleri kontrol etme amacıyla tren vagonlarını geziyorlardı. Meitner’in Dirk Coster adlı Danimarkalı kimyager seyahat arkadaşı, Hollandalı yetkililerle konuşarak Meitner’in ülkeye girmesi için izin almıştı. Ancak Meitner’in kimlik olarak sahip olduğu tek şey Avusturya pasaportuydu ve o da çok eskiydi. Meitner, o anı şöyle anlattı: “Çok korktum, kalbim neredeyse atmayı bıraktı. Nazilerin, Yahudileri yakalamaya çalıştığını biliyordum. 10 dakika boyunca orada oturdum ve bekledim. Sonra Nazi görevlilerinden biri geri döndü ve pasaportu tek kelime etmeden geri verdi.” Meitner, güvenli bir şekilde Hollanda sınırını geçti. Groningen’e ulaştıklarında Coster, Meitner’in Berlin’deki eski bilimsel işbirlikçisi olan kimyacı Otto Hahn’a ‘bebeğin’ geldiğini söylemek için kodlanmış bir telgraf gönderdi. Hitler 1933’te iktidara geldiğinde, onların Anti-Semitik politikaları yüzünden Alman bilimi pek çok büyük araştırmacıyı kaybetti. Bunun en bilinen örneklerinden birisi de Albert Einstein’dır. Seçim sonuçlarının açıklandığı sırada Amerika gezisinde olan Einstein, Hitler’in kazandığını duyunca bir daha asla Almanya’ya geri dönmedi. Metiner’in Nazi Almanyası’ndan dramatik kaçışından birkaç ay sonra Meitner, İsveç’te yaşamaya başladı ve orada Hahn’ın uranyumun radyoaktif bozunması konusundaki çalışmalarından elde ettiği son sonuçları anlattı. Hahn’ın gözden kaçırdıklarını fark etti ve uranyumun nükleer fisyon geçirdiğini, ikiye bölündüğünü ve sahip olduğu muazzam nükleer enerji deposunu serbest bıraktığını söyledi. Yedi yıl sonra, 6 Ağustos 1945’te Uranyum’daki aynı nükleer fisyon süreci; Japon şehri Hiroşima’nın üstüne düşen “Little Boy” adlı bombada gerçekleşti.
PARLAYAN KARİYER: Meitner’ın kariyeri 1901’de Viyana Üniversitesi’nde fizik okumaya karar verdiğinde başladı. Doktorasını tamamladıktan sonra, 1907’de çalışmalarını daha da ileriye götürebilmek için Berlin’e geldi ancak o sırada Prusya (başkenti Berlin olan tarihi bir Alman devleti) kadınları üniversitelere kabul etmemekteydi. Bu durum öbür yıl değişti ancak kadınlara karşı olan tutum yine aynıydı. Meitner o sıralarda Otto Hahn ile tanıştı ve birlikte çalışmaya karar verdiler. Ancak, Hahn’ın bulunduğu kimya enstitüsünde de kadınlara izin verilmemekteydi. En sonunda bir uzlaşmaya varıldı ve Meitner’e bodrum katında bir oda verildi ancak Meitner’in yukarı çıkması, hatta Hahn ile konuşması bile yasaklandı. 1912’de Hahn ve Meitner, radyoaktivite çalışmaları için Kaiser Wilhelm Kimya Enstitüsü’ne (KWIC) gitti. 20. yüzyılın başlarında radyoaktivite, bilim insanları için heyecan verici bir alandı çünkü atomlardan nelerin yapıldığı hakkında ipuçları veriyordu. Araştırmacılar, atomların, elektron adı verilen negatif yüklü parçacıklarla çevrili, protonlardan ve nötronlardan oluşan pozitif yüklü süper yoğun bir çekirdekten oluşan bir iç yapıya sahip olduğunu tespit etmişlerdi. Bilim insanları ayrıca atom altı parçacıkların atomlarla çarpışmasıyla tetiklenen nükleer çürüme ve nükleer reaksiyonların bir kimyasal elementi diğerine dönüştürebileceğini de keşfetmişlerdi ve bir sürü yeni unsur bulmuşlardı. Bunlardan birisi de1917’de Meitner ve Hahn’ın keşfettiği protaktinyumdu.
GAMALI HAÇ ALTINDA YAŞAMAK: KWIC’de kaldığı süre boyunca Meitner, kararlılığı ve keskin zihni sayesinde insanların saygısını kazanmıştı ve 1930’lara gelindiğinde, Almanya’nın önde gelen nükleer bilimcilerinden biri olarak kabul edilmişti. Ancak sonra her şey değişti. Ocak 1933’te Adolf Hitler şansölye olarak atandı ve Almanya’yı demokrasiden diktatörlüğe dönüştürmek için hızla hareket etti. O yıl nisan ayında, Naziler Yahudileri akademik işler de dahil olmak üzere, tüm güç ve nüfuz alanlarından kovdu. Bunun üzerine Meitner; Berlin Üniversitesi’nden kovuldu, bilimsel toplantılarda konuşması yasaklandı ve bu süre zarfında Alman nükleer fiziğinin resmi anlatısından tamamen silindi, böylece Hahn ile ortak buluşları sadece Hahn’a atfedildi. Bununla birlikte, KWIC’de aktif araştırmada kalmayı başardı. Fritz Strassmann adlı genç bir Alman kimyager tarafından desteklenen Hahn ve Meitner, belki de şimdiye kadar bilinmeyen unsurlar da dahil olmak üzere uranyumdan oluşturulan yeni radyoaktif maddeler için kanıt toplamaya başlamışlardı.Ancak Almanya, Mart 1938’in Anschlus’unda Avusturya’yı eklediğinde, Berlin’de bir Avusturyalı Yahudi olmak artık sadece anormal değil, tehlikeli bir durumdu. Viyana’daki Yahudiler evlerinden çıkarıldı ve acımasızca dövüldü; bazıları öldürüldü. Berlin’deki Nazi sempatizanları, artık ılımlı bir konuşma sergilememeye başladı. Meitner’ın Nazi yanlısı olan meslektaşı Kurt 2 2 Hess, Meitner’e “Yahudiler bu enstitüyü tehlikeye atıyor” dedi. Meitner’ın 20 yıldır en yakın meslektaşı olan Hahn, Meitner’e enstitüden ayrılması gerektiğini söyledi. Meitner bu acılı anlarını günlüğüne “Kısaca, beni kovdu.” şeklinde yazdı. Ayrılma zamanı gelmişti. Hollanda’daki Groningen Üniversitesi’nden Dirk Coster, Almanya’dan gelen mülteci bilim insanlarına acil yardım sağladı ve 11 Temmuz 1938’de Meitner’in Hollanda’ya kabul edileceğine dair resmi bir onay aldı. Hatta iki gün sonra, Berlin’den kaçarken Metiner’e kendisi eşlik etti.
MEITNER’IN AYRILIŞI: Meitner’in Almanya’dan kaçmasından sonra, Hahn ve Strassmann uranyum deneylerine devam etti. Ancak Meitner’ın uzmanlığı olmadan gördüklerini yorumlamakta zorlandılar. Uranyumu nötron bombardımanı ile, çok daha hafif bir element olan baryuma ve baryuma kimyasal olarak benzeyen radyoaktif maddelere dönüştürülebileceğini buldular. Bu durumu o sırada Stockholm’de bulunan Meitner’e mektupla açıkladılar ve bunun inanılır olmadığını düşündüler. Çünkü radyoaktif bir bozunma, bir elementi çok benzer kütleye sahip diğerine dönüştürebiliyordu ancak baryumun kütlesi, uranyumun yarısı kadardı. Meitner, o yılki noelde sakin bir İsveç köyünde tatildeyken bir yandan da kendisini ziyaret eden yeğeni ve fizikçi Otto Frisch ile elde ettikleri tuhaf sonuçları tartışıyorlardı. Frisch de Almanya’dan sürgün edilmişti ve o sırada Kopenhag’da çalışıyordu. Nükleer dönüşümle ilgili tüm geçerli bilgileri bozan bir sonuca varmışlardı ve o sonuç Uranyum çekirdeğinin gerçekten de yarı yarıya bölünmüş olduğuydu. Bu bölünme çok büyük bir nükleer enerji salınımının yaşanma ihtimalini artırmıştı. Bu olay için bir isim arayan Frisch, canlı hücrelerin bölünmesini hatırladı ve biyolojik bir terimi ödünç alarak, uranyumun nükleer fisyona maruz kaldığını söyledi. 1939 yılının nisan ayının sonuna kadar Alman fizikçiler Nazi hükümetine nükleer fisyonun, enerji ve patlayıcı madde sağlama potansiyelini anlattılar ve yetkililer bu araştırmanın gizli tutulması gerektiğini söyledi ancak olay çoktan yayılmıştı. Ağustos ayında, Einstein ve diğer bilim insanları, Başkan Roosevelt’e atom bombası yapmanın uygulanabilirliğiyle ilgili uyarı amaçlı bir mektup yazdılar. O yılın ilerleyen zamanlarında Alman fizikçi Werner Heisenberg, Nazi yetkililerine uranyum yakıtlı bir nükleer reaktörde ve belki de bir bombada, kontrollü fisyonla enerjiyi serbest bırakma olasılığını bildirdi. Bunun üzerine, bu nükleer enerjiyi kullanmak için gereken araştırmalardan Heisenberg sorumlu tutuldu. Ancak Alman bilim insanları eksik sermayeden dolayı savaşın sonunda nükleer bir reaktöre veya bir bomba elde edecek kadar aşama kaydedemişlerdi. Ağustos 1945’te Hiroşima’nın bir atom bombasıyla bombalandığını duyduklarında, onlar da dünyanın geri kalanı kadar çok şaşırmıştı. Bu imha kapasitesi nükleer füzyonun tek özelliği değildi. Savaşın ortasında, Chicago’daki İtalyan fizikçi Enrico Fermi’nin altında çalışan bilim insanları, füzyonun kontrolsüz bir süreç haline gelmediğini, nasıl kontrol edileceğini keşfettiler. Uranyum nükleer enerjisini yalnızca kademeli olarak salarak suyu kaynatmak ve elektrik enerjisi üreten türbinleri çalıştırmak için kullanılabilecek bir ısı üretiyordu. Fermi’nin Meitner’in uranyumla ilgili düşünceleri sayesindeki başarısı, nükleer enerjinin ortaya çıkmasına neden oldu. Her ne kadar bir gün nükleer füzyonu kullanmak yerine çok hafif atom çekirdeklerinin birbirine kaynaşırkenki oluşan enerjiyi serbest bırakan güneşin kullanılacağına dair umutlar olsa da bugün hala, çoğu nükleer santralde, enerji üretmek için uranyum füzyonuna güveniliyor. Özellikle tehlikeli nükleer atık üretimi başta olmak üzere, nükleer füzyon problemleri iyi bilinmektedir. Ancak, kısmen, petrol ve kömür gibi karbon bazlı fosil yakıtların yanmasından kaynaklanan küresel ısınma karşısında, bazı çevreciler bugün, dünya ikliminde yarattığımız sorunlara kısmi bir çözüm olarak hâlâ nükleer enerjiye yönelmektedir.  ALMAN BİLİMİNİN VİCDANI: Meitner, birliklerin atom bombasını geliştirdiği Manhattan Projesi’nde yer almayı reddetmişti ve bu durum için de “Bomba ile hiçbir ilgim olmayacak!” demiştir. Savaştan sonra Amerika’da, bir şekilde Hitler’in sırrını saklayan “bombanın Yahudi annesi” olarak kutlanma fikri, onu dehşete düşürmüştü. Ancak savaş sonrası dönemdeki enerjisinin çoğunu, Almanya’daki eski meslektaşlarını, Üçüncü Reich’de meydana gelen dehşet sırasında sessiz kalmaktan sorumlu olduklarını kabul etmeleri için harcadı. Bu durum şuan birçok bilim insanının üstünü kapatmak istediği bir olaydır.
Birliklerin Almanya’ya ilerlemesi, bu korkuları dünyaya gösterdi ve Meitner’e de kendisinin oradan nasıl güç bela kaçtığını hatırlattı. Birlikler Dachau ve Buchenwald’daki toplama kamplarına ulaştığında Meitner, radyo raporlarını dinlerken ağladı. Bunun üstüne Haziran 1945’te Cambridgeshire’da staj yapan Hahn’a “Birileri Heisenberg gibi bir adamı ve milyonlarca insanını, bu kamplara ve şehit insanlara bakmaya zorlamalı.” diye yazdı. Kendi suçluluğunu kabul etmek, Hahn’ın yıllarını aldı. 1958’de Meitner’e 80. Doğum günü için şunları yazdı: “Hepimiz adaletsizliğin gerçekleştiğini biliyorduk, ama görmek istemedik, kendimizi aldattık… 1933 yılına gelin, yıkılması gereken bir bayrağı takip ettim. Yapmam gereken şeyleri yapmadım ve şimdi bunun sorumluluğunu almalıyım. ”
Hahn Meitner’e, Alman fizikçilerin altında çalışmak zorunda kaldığı ve birçok yönden canavarca bir rejimin tanınması amacıyla yaptıkları için “Bizi anlamaya çalıştığın için ve dikkate değer bir dokunuşla yönlendirdiğin için teşekkür ederim.” dedi. Meitner “insanlığını hiç kaybetmemiş bir fizikçi” olarak anılmaktadır.
Editör / Yazar: Beyzanur ŞAHİN
KAYNAKÇA: https://www.sciencefocus.com/science/lise-meitner-the-nuclear-pioneer-who-escaped-the-nazis/

Continue Reading

Bilim

Atom Bombasının Mucidi: Julius Robert Oppenheimer

Published

on

Dünyada’ki bilim insanlarının çoğu, yaptıkları araştırmalarla insanlığa faydalı olmayı amaçlar. Fakat bu amacın dışında, istemeden de olsa insanlığa zararı dokunan bazı bilim insanları da tarihte mevcut olmuştur. İşte Robert Oppenheimer da bu bilim insanlarından birisidir. Tarih kitaplarında ”Atom bombasının mucidi” olarak anılan Robert Oppenheimer’in öyküsü…
Hayatının İlk Dönemleri ve Aile: Robert Oppenheimer, 22 Nisan 1904 yılında New York’ta, 1888’de Almanya’dan Amerika’ya göç etmiş Yahudi kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.Babası Julius S. Oppenheimer giyim sektöründe faaliyet gösteren varlıklı bir Yahudi Alman göçmeni, annesi Ella Friedman ise Baltimore’da ressamdı. Manhattan‘da Riverside Drive’da post-empresyonist tablolarla süslenmiş lüks bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Ayrıca Long Island’da önünde yatlarının demirli olduğu bir mülke sahiplerdi. Dindar olmayan, sanat ve müzikle ilgilenen Yahudilerdi.Yüksek Öğrenim: 1921 yılında liseden mezun oldu ve Avrupa gezisine çıktı, fakat kalınbağırsak iltihabına yakalandı. Döndüğünde Harvard Üniversitesi‘ne kaydını yaptırdı. Harvard Üniversitesi‘nde kimya üzerine eğitim görerek 3 yılda mezun oldu. Fizik ve kimya çalışmanın yanı sıra Latince ve Yunanca öğrendi. Dört yıllık eğitimi üç yılda tamamlayarak 1925’te mezun oldu. Harvard Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra, İngiltere’ye gitti ve 1925 yılında Cavendish Laboratuvarı’nda atomik araştırmasına başladığı Cambridge Üniversitesi’ne kaydoldu. Bu dönemde İsveç‘te Niels Bohr ile tanıştı ve doktorasını Max Born‘un altında çalıştığı 1926 yılında gittiği Göttingen‘de 1927 yılında tamamladı. Doktorasını Göttingen’de alırken, aynı zamanda kuantum moleküler teorisine önemli bir katkı sağlayan “Born-Oppenheimer metodu” olarak bilinen şeyi geliştirdi. Öğretmenlik Deneyimi: 1927 Eylül’de teorik fizik uzmanı olarak Harvard Üniversitesi’ne döndü. İlk olarak Harvard’da ardından da Millikan’ın yönetimindeki California Institute of Technology’de çalıştı. 1928’de Kaliforniya Üniversitesi‘nde fizik dersleri vermeye başladı. 1928-1929 döneminde International Education Board’dan aldığı bursla Leiden’da Ehrenfest’i, Utrecht’te de Bohr’un takipçisi Kramers’i ziyaret etti. 1929’un ilk yarısında bilimsel gelişmesine katkıda bulunan bir diğer insan olan Pauli’yle çalışmak üzere Zürich‘te ETH’ye gitti. 1929 yılında ABD’ye döndüğünde pek çok akademik teklif aldı. aynı anda hem California Institute of Technology’de hem de University of California’nın Berkeley kampusunda fizik alanında yardımcı doçent oldu. Takip eden on üç yıl boyunca vaktini bu iki kurum arasında bölüştürerek sonbahar ve kışı Berkeley’de, yılın geri kalanını da Pasadena’da geçiriyordu. O yıllarda yetişen en iyi Amerikalı kuramsal fizikçilerin çoğu kariyerlerinin bir döneminde Oppenheimer’dan ders aldılar. Ders verme şekli, tarzı ve duruşu hepsini etkilemişti. 1936 yılında çalıştığı her iki kurumda tam zamanlı profesörlüğe atandı. Bilimsel Çalışmalar ve Manhattan Projesi: Robert Oppenheimer bilimsel ilgi alanları olarak teorik astronomi, nükleer fizik, spektroskopi (madde inceleme bilimi), kuantum alan teorisi, kuantum elektrodinamikleri ve kuantum mekaniği gibi konuları çalıştı. Albert Einstein olmak üzere birçok dünyaca ünlü bilim insanıyla birlikte çalıştı. İlerleyen yıllarda birçok başarı elde eden fizikçilerin ve kimyacıların çoğu, Robert Oppenheimer’ın okuldan arkadaşlarıydı. 1936 yılında Amerikan Komünist Partisi üyesi olan Jean Tatlock ile arkadaşlık kurmaya başladı. Tatlock ile 1936’da evlendi ancak 4 yıl sonra boşandı. Komünist görüşlerden etkilendi. 1937 yılında babası öldüğünde 300.000 dolarlık mirasla sol görüşlü çeşitli gruplara maddi destek verdi. Komünist partinin birçok üyesiyle düzenli temas halinde olmasına rağmen partiye katılmadı. Politikacılar ile güçlü bağlantılar kurmaya başladı ve Nazi Almanya’sının faşist yaklaşımlarına karşı kampanyalarda aktif rol aldı. 1940 yılına gelindiğinde Oppenheimer, Katherine Puening Harrison ile hayatını birleştirdi. Çift, 1941 ve 1944 yıllarında doğan iki çocuğa sahip oldular. Bu sıralarda II.Dünya Savaşı da çoktan başlamıştı. Tüm dünyada kanlı, hüzünlü ve sıkıntılı yıllar yaşanmaktaydı. 1941 yılından beri Amerika, nükleer bombalar üzerine çalışmaktaydı. Sonunda Robert Oppenheimer da bu araştırmalara dahil edildi ve projenin bilimsel başkanlığına getirildi. Manhattan Projesinin ürünü, maalesef bilimin dünya üzerinde ulaştığı en kötü yüzü olan, Hiroşima ve Nagasaki‘ye atılan atom bombasının icadı idi. Hazırlık çalışması tam da yeterli miktarda uranyum-235 izotopu elde edildiği 1945‘te tamamlandı. 1946’da her şey sona erdiğinde Oppenheimer “büyük bilimsel tecrübesi ve yeteneği, bitmek bilmeyen enerjisi, bir organizatör ve yönetici olarak nadir bulunan becerisi, inisiyatif alması ve iş bitiriciliği ile görevine şaşmaz bağlılığından ötürü” Başkan Harry Truman tarafından Medal for Merit ile ödüllendirildi. İkinci Dünya Savaşı Sonrası: Robert Oppenheimer, daha sonraları Atomik Enerji Komisyonu’nun Tavsiye Komitesi başkanlığına atandı. Nükleer patlamaların neden olduğu radyoaktivitenin tehlikeleri üzerine çalışmalar yaparken 1949 yılında tartışmalı bir şekilde hidrojen bombasının geliştirilmesine karşı çıktı. Hidrojen bombasının mucidi olan Edward Teller ile karşı karşıya geldi. Bu silahın kullanımının bir soykırım olacağını ve yüz milyonlarca insanın katledilmesi için hiçbir akla uygun nedenin bulunamayacağını belirtti. 1959 yılında Colorado Üniversitesinden gelen fizik öğretmenliği teklifini kabul ederek orada çalışmaya başlamıştır. Daha sonraları San Francisco‘da bulunan Explatorium Bilim Müzesi’ni dizayn etti. 1963 yılında ABD başkanı Lydon B. Johnson tarafından kendisine Enrico Fermi Ödülü verildi. Aynı yıl kendisine yüklenen kominist suçlaması affedilmiştir. J. Robert Oppenheimer, daha sonraki yıllarda atom enerjisinin uluslararası kontrolünü desteklemeye devam etti. Ölüm: 1965 yılında Robert Oppenheimer, gırtlak kanserine yakalandı. Devamındaki birkaç yıl kemoterapi görerek tedavisini sürdürdü. Soğuk bir şubat ayının 15. günü 1967 yılında komaya girdi ve 18 Şubat 1967 tarihinde, 62 yaşındayken yaşama veda etti.
Editör/Yazar: Kuzey Kılıç
Kaynaklar: https://www.ias.edu/oppenheimer-legacy , https://www.biography.com/people/groups/famous-scientists , https://www.theguardian.com/books/2012/nov/16/inside-centre-robert-oppenheimer-ray-monk-review

Continue Reading

Bilim

Darwin’in Sıradışı Hayatı

Published

on

Tüm zamanların en radikal fikirlerinden biriyle başa çıkmaya çalışan Darwin’in hayatındaki dönüm noktalarını inceledik. Charles Darwin’in ortaya attığı doğal seçilim yoluyla evrim teorisi, insanlar olarak dünyadaki yerimizi sorgulamamızı sağladı. İnsanların primatlarla ortak bir atası olduğu fikri, Batı medeniyetinin temellerini sarsan bir fikirdi. Darwin bu düşüncesini 20 yıl boyunca kendine sakladı. Sonunda “Türlerin Kökeni” kitabını yayınladığında “bir cinayeti itiraf etmiş gibi” hissettiğini anlattı.
Doktorluktan vazgeçti: Charles Robert Darwin, 12 Şubat 1809’da İngiltere’nin Shrewsbury kentinde zengin bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunda dindar olmayan bir Hristiyan olarak yetiştirilse de ailesi yeni fikirlere açıktı. Dedeleri Adınlanma’nın önemli figürleri arasındaydı: Kölelik karşıtı sanayici Josiah Wedgewood ve Zoonomi kitabında bir türün bir başka türe dönüşebileceğine (transmutasyon) dair radikal fikrini paylaşan Erasmus Darwin. Babası ve dedesinin izinden giden Darwin 1825 yılında Edinburgh Üniversitesi’nde tıp okumaya başladı. Fakat iyi bir doktor değildi, anestezinin henüz bulunmamış olduğu bu çağda Darwin tedavi tekniklerini çok sert buldu. Fakat Edinburgh bilim için en iyi yerlerden biriydi; Oxford ve Cambridge üniversitelerinde düşüncelerine müsamaha gösterilmeyen radikal fikirli insanları kendine çekiyordu. Darwin orada transmutasyon üzerine teorileri olan insanlarla tanıştı. 1820’lerde evrim fikrine en yakın şey transmutasyon kavramıydı. Kariyerine kilisede devam etmeye karar verdi. Doktor olmak istemediğini fark eden Darwin, kariyerine kilisede devam etmeye karar verdi; 18 yaşında Cambridge’de teoloji okumaya başladı. Tanrıya inanmayan biri değildi fakat hayatının yeni istikameti onu heyecanlandırmıyordu. Bir din öğrencisi olarak çok fazla boş vakti vardı, o da bunu gerçekten ilgisini çeken alan olan biyolojiye adadı. Zamanının çoğunu böcek toplayıp onları inceleyerek geçirmeye başladı. 1831’de mezun olduktan sonra, din adamı olarak çalışmaya başlamadan, karşısına hayatının fırsatı çıktı.  Beş yıllık gemi yolculuğu: Darwin’in Cambridge Üniversitesi’ndeki hocası, bilimsel araştırmalar ve gözlemlerde bulunmak üzere dünyayı gezecek HMS Beagle gemisine Darwin’i natüralist olarak tavsiye etti. Darwin o tarihten itibaren beş yıl boyunca dört kıtayı gezdi, bir yandan karşılaştığı türlerden örnekler toplarken diğer yandan da yerel jeolojiyi inceledi. Uzun deniz yolculuklarında kitap okuyacak çok vakti oldu. Charles Lyell’in Jeoloji Prensipleri adlı kitabı, uzun zaman içinde küçük değişimlerin nasıl birikimler yaratabileceğini düşünmesini sağladı. Fakat deniz tutmasından muzdarip biri olarak uzun deniz yolculukları her zaman kolay geçmiyordu. Bir keresinde, “Deniz tutmasının bana yaşattıkları, hayal edebileceğimin ötesindeydi” demişti. Ama bulantı sadece denizde değil, hayatının ilerleyen yıllarında da karşısına çıkacaktı. Gemi 1835 yılında Güney Amerika’dan ayrıldıktan sonra Ekvador kıyısından 960 mil açıktaki Galapagos Adaları’na ulaştı. Darwin küçük volkanik adalardan oluşan Galapagos’a ulaştığında, sanılanın aksine bir “evraka” anı yaşamadı. Orada saka kuşları, kaplumbağalar ve alaycı kuşlar üzerine çalıştı, fakat bulguları bir çıkarım yapabilecek kadar detaylı değildi. Yine de gözlemlerinin birikimleri yavaşça büyüyordu.  Evrim teorisi oluşmaya başlıyor: 1838’e geldiğinde evrime dair fikirleri gelişmeye başladı. Darwin, o zamanki terminolojiyle, transmutasyonun nasıl gerçekleştiğini görmüştü. Çevrelerine daha uygun hayvanlar daha uzun süre yaşıyor ve daha çok üreyebiliyordu. O zaman evrim “doğal seçilim” yoluyla kendiliğinden gerçekleşmeliydi. Darwin bu fikri kabullenmekte zorlandı, Hristiyan dünya görüşüne aykırıydı bu. Dedesi transmutasyon hakkında yazdığı için toplumdan dışlanmıştı, kendisi de aynı sonu yaşamaktan korkuyordu. Bu yüzden fikirlerini dünyaya açıklamadan önce daha fazla kanıt toplamaya karar verdi. Bu sırada gezilerinde gördüklerini kitaplaştırarak ününü artırdı.  Endişeleri nedeniyle hastalandı: 1851’de, kızı Anne’ın hastalanıp öldüğü sene Darwin de hastalandı. Uzun süren bulantılar yaşıyordu. Hastalığı hayatında sürekli tekrar eden bir öğeye dönüşmüştü. Bu yüzden dönem dönem uzun süreler tedavi görmesi gerekiyordu. Darwin’in hastalığının semptomlarını inceleyen tarihçilerin bir kısmı bunun tropik bir hastalık olabileceğini söylüyor. Diğerleri ise bunun psikosomatik bir durum olduğunu, endişeli olduğu dönemlerde semptomların arttığını söylüyor. Bu yüzden yeni teorisini dünyaya açıklayacağı dönemde sağlığı daha da kötüleşecekti…
Her şeyi başlatan mektup: Haziran 1858’e gelindiğinde Darwin evrim hakkında yarım milyon kelime kaleme almış ama hiçbirini yayınlamamıştı. Darwin’in hayranı olan ve Beagle gemisiyle yaptığı yolculuktan ilham alan Alfred Russel Wallace, o dönemde benzer bir yolculuğa çıkmaya karar verdi. Gözlemleri sonucunda Darwin’den bağımsız bir şekilde doğal seçilim teorisini buldu ve bunu nasıl paylaşması gerektiği konusunda Darwin’den tavsiye almak için bir mektup gönderdi. Darwin artık fikirlerini yayınlamazsa tarihe doğal seçilim teorisini geliştiren kişi olarak Wallace’ın geçeceğini fark etti. Fakat Wallace uzakta bir gemideydi ve kendisiyle iletişime geçmesi mümkün değildi. Bu Darwin’i etik bir ikilemde bıraktı. Fikirlerini açıklayıp açıklamama konusunda karar verme acısının yanında bir de Wallace’a adil davranmak için ne yapması gerektiğine karar vermesi gerekiyordu. 1858: Teori açıklanıyor: Darwin sonunda, Temmuz 1858’de çığır açan doğal seçilim yoluyla evrim teorisini açıkladı. Bunu yaparken Wallace’ın da hakkını verdi. Darwin’in fikirleri Britanya’da dönemin en iyi doğa tarihi topluluğu olan Linnean Society’ye sunuldu. Darwin arkadaşlarıyla konuştuktan sonra hem kendi makalesinin hem de Wallace’ın makalesinin aynı toplantıda açıklanması gerektiğine karar kıldı. Wallace seyahatinden döndükten sonra Darwin’in davranışını adil buldu. Teorinin açıklandığı toplantıya gidemeyen tek kişi Wallace değildi: Darwin de 18 aylık oğlunun kızıl hastalığı nedeniyle ölmesi yüzünden o toplantıya gidemedi. Teorisini açıkladıktan yaklaşık bir yıl sonra, Kasım 1859’da Darwin sonunda teorisini bir kitap halinde yayınladı. Orijinal adıyla Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni veya Hayat Kavgasında Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine, tarih boyunca yazılmış en önemli kitaplardan biri olacaktı. Darwin kitabın yazım süreci hakkında, “Cehennemde gibiydim” diyecekti. Dedesi Erasmus gibi tüm itibarının yok olmasını göze alıyordu. Kitap yayınlandıktan sonra Kilise ve bazı gazetelerden yoğun eleştiri aldı. Çoğu insan kitabın ima ettiği şeyden sarsılmıştı: İnsanlar primatlardan geliyordu. Fakat bazıları, Darwin gibi önemli bir isim söyledikten sonra evrimin kanıtlarını dinlemeye daha istekli hale geldi. Oxford Üniversitesi’nde evrim tartışmaları: Darwin fikirlerini kamu önünde savunma konusunda isteksizdi. Bunu yapmak diğerlerine, özellikle de genç biyolog Thomas Huxley’e kaldı. 19. yüzyılda bilimsel konuşmalar toplumda önemli eğlencelerden biriydi ve özellikle de evrim hakkındaki tartışmalar kalabalıkları kendisine çekiyordu. Huxley’in en meşhur tartışması Bilimin İlerlemesi İçin Britanya Birliği adlı örgütün toplanmalarından birinde oldu. Pek çokları tarafından bilim ile Tanrı arasında kilit bir savaş olarak görülen bu tartışmada Huxley’in karşısında Piskopos Samuel Wilbertforce, İncil’e göre insanın yaratılışını savunuyordu. Tartışmanın sonunda iki taraf da galibiyet ilan etti. Haziran 1860’taki bu tartışma Darwin’i efsaneleştiren olaylardan biri haline geldi ve fikirlerinin Victoria dönemi toplumunu nasıl sarstığını gösterdi.
Tedirgin edici miras: Darwin yakın akrabaların çocuk yapması konusunda da bir uyarı yazdı. Fakat bu uyarı botanikle ilgili bir ders kitabının içinde gizliydi. Darwin kendi evliliğinden endişeleniyordu. Darwin’in eşi ve kuzeni Emma’dan 10 çocuğu olmuştu ve Darwin adanmış bir babaydı. Ama o güne kadar bir oğlu ve iki kızını kaybetmiş, diğerler çocukları hastalıklarla boğuşmuştu. Bir orkidenin kendisi tarafından döllenmesi durumunda daha az sağlıklı olduğunu fark etmişti ve ailesinin durumunun sorun yaratabileceğinden endişeleniyordu. Bu nedenle 1871’deki nüfus sayımında sorulacak sorular arasında kuzen evliliğini de eklemek istedi fakat bu teklif reddedildi. Kraliçe Victoria da kuzeniyle evlenmişti ve Darwin bir tabuyu daha sorguluyordu. 1869’a gelindiğinde Türlerin Kökeni dünya çapında bir çok satan olmuş, birden fazla baskı yapmıştı. Darwin her baskıda argümanlarını güçlendirdi. Kendisine yöneltilen eleştirilere cevap verdikçe daha güçlü örnekler ortaya koyuyordu. 5. baskıda, filozof Herbert Spencer’dan ödünç aldığı “survival of the fittest”, yani çevresel koşullara en uygun olanın hayatta kalması terimini kullandı. Türkçe’de “en güçlünün hayatta kalması” olarak da kullanılan bu terim kısa süre içinde Darwin’in fikirlerinin tek cümlelik özetine dönüştü. Doğal seçilim kavramının aksine kutsal bir varlığın bir şeyi seçtiği imasına da sahip değildi. Darwin o tarihte kendini agnostik olarak görmeye başlamıştı. Agnostiklik bin yıllardır var olsa da, agnostisizm kavramını yaratan da Huxley’di. Türlerin Kökeni’ni yayınladıktan 12 yıl sonra Darwin ilk kitabında yalnızca ima ettiği fikirlerini açıklama cesaretini buldu ve Şubat 1871’de İnsanın Türeyişi ve Cinsiyete Mahsus Seçilim adlı kitabı yayımlandı. Kitap dolaysız bir şekilde insan evriminden bahsediyor, Hristiyan tutuculuğa karşı yeni bir cephe açıyordu. Darwin ilk kitabını yayımladıktan sonra geçen 12 yılda fikirleri kabul görmeye başlamıştı. Victoria çağı toplumu insanların maymunlarla ortak atası olup olmadığı konusunda derinden bölünmüştü fakat saygıdeğer pek çok düşünür Darwin’in fikirlerini destekliyordu.  Son yıllarında inzivaya çekildi: Son yıllarını artan hastalıklarıyla geçiren Darwin son anına kadar çalışmayı bırakmadı. Son dönemlerini sadece eşi ve birkaç arkadaşını gördüğü bir inziva ile geçirdi. Din konusunda Eşi Emma ile aralarında ciddi farklılıklar olsa da son aylarında ona Emma baktı. Gücünün azalmakta olduğunun farkında olan Darwin, mahallesindeki mezarlık için “Dünyadaki en tatlı yer” diyordu. Ama 19 Nisan 1882’de gözlerini yumduğunda, Huxley’nin daha gösterişli planları vardı. 1727’de Isac Newton’ın gömüldüğü, 2018’de de Stephen Hawking’in gömüldüğü, Londra’nın merkezinde bulunan Westminster Sarayı’nın karşısındaki Westminster Abbey’e, resmi adıyla Aziz Peter Kilisesi’ne gömüldü.

Continue Reading

Öne Çıkanlar