fbpx
Connect with us

Arkeoloji

Gizemli Bir Şekilde Ortadan Kaybolan 10 Uygarlık

Published

on

İz bırakmadan gittiler. Kitlesel ortadan kaybolmalar, çok fazla insanın bir iz bırakmadan, görünüşte hiçbir sebep olmadan aniden kayboldukları çok gerçek ve tuhaf olaylardır. Bazen, yolcularla dolu bir uçak, bir daha asla görülmeyecek şekilde havalanır ya da bir hayalet gemi, mürettebatından hiçbir iz bırakmadan su içerisinde yüzer hale gelir. Ortadan kaybolan bütün bir medeniyet, şehir ve imparatorluk. Günümüzdeki arkeologlar ve araştırmacılar çoğu zaman bu halkların adımlarını takip etmeye ve kaybolmalarıyla ilgili bir neden bulup bulamayacağımızı ve daha önemlisi, bunun onlardan sonraki medeniyetlere olmasını engellemek için tam olarak ne olduğunu görmek amacıyla olanları yeniden inşa etmeye çalışıyorlar. İlginç bir şekilde, bu listedeki kültürlerin bazıları iz bırakmadan kaybolmadan önce birkaç yüz bin insanı kapsıyordu. İşte gizemli bir şekilde ortadan kaybolan on uygarlık.

NEBATİLER

Semitler, Araplar, Akaanyalılar, İbraniler ve daha fazlasını içeren belirli bir antik dil grubuna mensup, MÖ 312’den bu yana Makedonyalılar tarafından saldırıya uğradığından bahsedilen gruplardan biridir. Bu eski ve görünüşte unutulmuş krallık, bir noktada Suriye, Arabistan ve Filistin bölgelerini oldukça büyük bir alana yaydı. Sonunda Nabatlı yazı, günümüz Arapça’sı haline gelmek üzere yüzyıllar içinde gelişti fakat yakın zamana kadar evrimini takip edemedik. Geniş ticaret rotaları kurdular ve Arabistan’ın kurak iklimine dayanmalarına yardımcı olan geniş su sistemleriyle teknolojik olarak son derece gelişmiş bir medeniyet haline geldiler. Bize diğer antik kültürlerin yaptığı gibi gök cisimleriyle paralel ve bu insanlar arasında bir mühendislik dehasının kanıtı niteliğinde devasa yapılar bıraktılar. Tarihlerinin sonuna doğru, İmparator Trajan, MS 105 ila 106 arasında topraklarına eklese de, Roma İmparatorluğu ile güçlü müttefiklerdi. Bu dönemden sonra Nabatyalıların izine tarihte rastlamıyoruz.

CLOVİS İNSANLARI

New Mexico’nun çöllerinde bulunmuş herhangi biri, herhangi bir uygarlığın klimanın ortaya çıkmasından önce orada nasıl ya da neden yaşadığını merak edebilir. Fakat bu bölge, Amerika’daki geniş bir toprak olduğu kadar, en eski Amerikan medeniyetlerinden birinin, New Mexico’daki günümüz Clovis şehri olarak adlandırılan Clovis halkının da topraklarıydı. Burada nadir bulunan ve önemli bir arkeolojik keşif yapıldı, yani zamanları için son derece karmaşık olan birçok keskin nesne ve silah, obsidiyen, kemik aletler ve çekiçler,21. yüzyıl tahminlere göre M.Ö.9050-8800 yılları arasında yapıldı.

Aynı araçlar ve tasarımlar, Kuzey Amerika’nın büyük bir bölümünde bulundu, yani bu grup bölgeye alabildiğince yayılmıştı. Yine de, sonunda tamamen ortadan kayboldular. Kitlesel boyutlarının, onları Roma’ya benzer şekilde, çoğu yerde farklı halklara dönüşen daha küçük gruplara ayrılmaya zorladığı ve onların diğer birçok Amerikan Yerlisi kültürüne öncülük etmeleri için bir yol olduğu varsayılmıştır. Bu kavram, Clovis ile genetik bağların eski Güney Amerika halkının kalıntılarında bile bulunmasıyla desteklenmektedir. Diğerleri, nesli tükenmiş olan mamutun avına büyük ölçüde güvendiklerini, hatta ABD’nin güneybatı kısmının onları yok eden bir kuyruklu yıldız tarafından vurulduğunu iddia etmektedirler.

ÇATALHÖYÜK

Çatalhöyük sakinleri, bildiğimiz kadarıyla sırra kadem basan ya da kaybolan çok eski bir Neolitik medeniyetti. Günümüz Türkiye’sinde, MÖ 7500’den 5700’e kadar son derece erken uygarlıklardan farklı olarak, kerpiç konutlarda yaşadılar. Bu özel grup, dinde son derece sanatsal bir düzeydelerdi, büyük duvar resimleri boyadılar ve bugün sanat meraklılarını şaşırtan adanmışlıklarını simgeleyen büyük tapınakları diktiler. Tarım alanında etkinlerdi ve yiyecek olarak tahıl ve diğer mahsulleri yetiştiriyorlardı.

Araştırmacılar her gün bu grupla ilgili yeni gerçekleri ortaya çıkarmaya devam ediyorlar, bu yüzden belki de yakında onlara tam olarak ne olduğunu net olarak öğrenebileceğiz, fakat şu andan itibaren, muhteşem binaların boş kabukları ve görünüşte terk edilmiş izlenimi veren benzersiz evlerin iskeletleri var. Kaybolmalarının gizeminin büyük bir kısmı, zamanla yok olmalarıdır. Devam etmemiz gereken, edebi referanslar olmadan fiziksel kanıtın kendisini aramak. Yer altı sığınaklarını andıran çukurlar, bir binanın zeminin altındaki iskeletler, ibadethane olarak kullandıklarını düşündürdü, ancak şu anda gerçekten ne olarak kullanıldıklarını bilmiyoruz.

RAPA NUİ

Muhtemelen kaybolan kültürlerin en ünlüsü olan Rapa Nui halkı, Paskalya Adasının asıl sakinleriydi ve bize muhtemelen hepimizin gördüğü ünlü heykelleri bıraktılar. Polinezya halkı, ülkeden 3.500 kilometre uzakta olmasına rağmen şu anda Şili’ye ait olan adada yaşıyordu. Uzaklığı nedeniyle, orijinal RapaNui’lilerin oraya nasıl ulaştığı, neden ortadan kayboldukları kadar gizemli. Peki neden kayboldular? Aşırı kaynak tüketimi nedeniyle sebebin açlık olabileceği düşünülüyor. Paskalya Adası’nın ekosistemi’ nin fareler tarafından imha edilmesi de etkiliydi. Ayrıca, RapaNui’nin yeni bir yerleşim için binlerce mil uzakta bulunan başka bir uzak adaya gittiğine de inanılıyor. (Paskalya Adası’ ndaki RapaNui’ nin torunları bugün Şili’ de yaşıyor.) Gerçek, göz önünde bulundurulan birçok açıklamanın bir birleşimi olabilir.

MİNOSLULAR

Yunanistan’ın Girit adasından bizi selamlayan Minoslular, M.Ö. 3000 ile 1000 yılları arasında, Atina’nın Altın Çağı ve Büyük İskender’in çok eski dönemlerinden kalma eski bir Bronz Çağı uygarlığıydı. Minoslular açık bir şekilde Yunan kültürünün ve bugünkü tarih kitaplarımızda bulunan meşhur antik Yunanistan’ın öncüleriydi ve aynı zamanda pagan olan bu topluluk, hayvan kurban etmek, adaklar yakmak gibi birçok farklı kültüre sahiptiler ve şarkı ,danslar eşliğinde vahşi, orgastik festivaller yapıyorlardı.

Eski Mısırlılar onlardan hiyerogliflerde bahsediyorlar, yani Minoslular antik dünyada kesinlikle buralarda dolaşıyorlardı ve yüksek kaliteli teknolojiler ve etkileyici sanatsal özelliklere sahiplerdi – ama sonra azalarak kayboldular. Teoriler Girit’teki Santorini adalarındaki volkanik bir patlamayla, dalgaların, külün, yağmur taşlarının ve daha fazlasıyla Girit kıyılarının tahrip edildiğini öne sürdüler. Ünlü Yunan tarihçisi olan Herodot, bu halkın veba ve hastalıklar tarafından yok olduklarını yazmıştır, ancak Herodot’un bu adanın halkları kaybolduktan yüzyıllar sonra yazdığı gibi nasıl olduğunu söylemenin hiçbir yolu yok.

CUCUTENI-TRYPILLIAN KÜLTÜRÜ

Kabaca 5400 ile 2700 arasında, Karpat Dağları’ndaki şimdiki Moldova, Romanya ve Ukrayna bölgelerinde Cucuteni-Trypilliankültürüne sahip olduğubilinen bir toplum yaşadı. Bu grup da garip bir şekilde ortadan kaybolanlardan. Ağır tarıma dayanan ve su kaynaklarına, inşa etmeye dayalı yaşayışları olan bir medeniyetti. Yerleşik hayata geçen diğer halklarla hemen hemen aynı dönemde yaşıyorlardı.Son dereceköklü bir dinleri vardı ve heykeltıraşlık, seramik ve daha pek çok sanat dalında uzmanlardı.

Olağandışı koşullar altında garip bir şekilde kaybolmalarından önce, bu büyük kültür etkileyici büyüklükte alana yayılmıştı, yani 350.000 kilometrekare (135.000 mi2). O zaman için bile oldukça tuhaf bir yaşam tarzına sahiptiler. Toplumsal düzen, insanların çok yoğun nüfuslu yerleşim yerlerinde oturmalarını zorunlu kıldı.Ölüler yanacak ya da her 60 ila 80 yılda bir tamamen terk edip yaşayacakları yerleri yeniden inşa edeceklerdi. Bazıları teorik olarak, bir tür kitlesel krematoryum cenaze töreniyle ölülerini onurlandırdıklarını söylüyor.

ANASAZİLER

Kuzey Amerika Güneybatı’nın Anasazi kültürü, ortadan kaybolmadan önce bizler için birçok yapı ve eseri geride bıraktı. Belki de Güneybatının kalbinin acımasız iklimi ya da suya erişim söz konusu olduğunda, koşulları yaşanmaz hale getiren şey iklimin değişmesiydi, ama burada da sorun ortadan kaybolan bir grup insandı. Uçurum kenarlarına inşa edilen devasa yapılar tamamen terk edilmiş ve nispeten bozulmamış durumda bulunmuştur.

Bu yapılar, davetsiz misafirleri engellemek için mükemmeldi, zira genellikle merdivenlerden giriş için pencereleri olan çok sayıda katlar vardı. Savaş patladığında, Anasazi yapılarına tırmanabilir, merdivenleri kaldırabilir ve istilacı kabilelerin onlara ulaşmalarını engelleyerek düşmanlarına ateş açabilirlerdi. Yerli Amerikalı kabilelerin yanı sıra bazı alimlerAnasazi’nin aslında hiçbir zaman ortadan kaybolmadığını iddia ediyor; Bir toplumun kaçınılmaz olarak daha küçük gruplara ayrılmadan önce ortaya çıkabileceği ve eski Roma gibi, yeni insan grupları haline geldiği kritik boyut kitlesine henüz ulaştığını söylüyorlar. Bugün hayatta kalan bazı kabilelerin Anasazi halkının doğrudan torunları olduğuna inanıyorlar.

NABTA PLAYA

Günümüz Mısır’ının güneyindeki NabtaPlaya antik halkı, bölgede yaklaşık 11.000 ila 6.000 yıl öncesinden beri var olan ve o dönemde yaygın olarak göçebe olan Neolitik bir gruptu. NabtaPlaya havzasının iklimi, mevsimsel kaymaların yıl boyunca bazı noktalarda bol su ve diğerlerinde de tam bir kuraklık sağladığı ziyafet ya da kıtlıktan biriydi.

Sonunda halk yerleşti ve bölgeye medeniyet taşıdılar. İklim değişikliği, bu noktada bölgeyi neredeyse tamamen kuru kuma dönüştürdü, bu da taştan bir daire gibi kaybolmadan önce buradaki insanların geride bıraktıklarını korudu. Taş daire, kabaca yıldızlarla çok farklı şekillerde uyum içindedir ve engin yeraltı mağaralarında hayvan kalıntıları bulunduğundan, tanrılara fedakarlık yapmak için bir cennet haline gelmişti. Stonehenge’i inşa edenler gibi, orada yaşayan insanlar da sonunda azaldı ve sonra tamamen ortadan kayboldular.

KHMER İMPARATORLUĞU

Tarihin uzun zaman çizelgesi boyunca, Khmer İmparatorluğu, gerçekleşen en yakın kayıplardan biridir. İmparatorluk, günümüzde Tayland, Kamboçya, Laos ve Vietnam ülkelerini kapsayan Güneydoğu Asya’da AD 802’den 1431’e kadar var olmuş ve yüzyıllarca süren savaşlarla geçen karışık bir Budist ve Hindular kültürü karmasıdır. Khmer İmparatorluğu, günümüzde Güneydoğu Asya’da, çoğu mükemmel durumda olan en şaşırtıcı tapınaklardan ve anıtlardan bazılarını inşa etti.

Ancak bu listedeki diğerleri gibi, Khmer İmparatorluğu da düştü ve ortadan kayboldu. Bazıları, Tayland halkının göçünün, Germen kabileleri gibi, zamanla Roma İmparatorluğu’nun batı yarısına yavaşça sızan Khmer halkını yavaş yavaş asimile etmiş olabileceğini belirtmiştir. Diğerleri, Khmer’in günlük olarak yaşadığı sürekli savaşı suçladı, ancak hiçbir zaman tam olarak doğrulanan bir kayıt yok. Yine de diğerleri, yağmur suyuna erişimini değiştiren ve toplu göçlere neden olan hava koşullarındaki olası değişikliklere dikkat çekti. Fakat kimse kesin olarak nasıl tamamen yok olduklarını bilmiyor.

OLMEKLER

Olmecler ilk büyük Meso-Amerikan uygarlığıydı ve kültürleri tuhaf ve sıradışı olduğu kadar zengindi. Bugün var olan pek çok ayakta yapı ve heykel bıraktılar ve ön plana çıkmaları, piramit benzeri tapınaklar inşa ettikleri kutsal dini uygulamalara dayanan bir toplumla M.Ö. 1200’den 400’e kadar sürdü. Paskalya Adası’ndaki Polinezya halkı gibi, onlar da bazıları 3 metre (10 ft) uzunluğunda ve 8 ton ağırlığında devasa taş başlar oyuyorlardı.

Uzun zaman önce yaşayan bu kültür de zamana yenildi. Kendilerine ne dediklerini ve dilleri hakkında bir şey bilmiyoruz. “Olmec”, Aztekler’in ortadan kaybolmalarından yüzyıllar sonra onlar için kullandıkları “kauçuk insanlar” anlamına gelen bir terimdir. Daha da ilginç olanı, orada yaşayan kimsenin tek bir izinin kalmaması – hatta kemiklerin bile olmamasıdır. Fakat elimizde eserler var. Onlar M.Ö. 400 civarında dünya sahnesinden kayboldular. Bazıları delicesine nemli Meso-Amerikan ikliminin kemiklerini erozyona uğrattığını öne sürdü. Ancak insanlara, dile, sanat ve eserler dışındaki kültürlere bakınca, her şey bir yana, özellikle neden ortadan kaybolduklarını bilmiyoruz.

Editör / Yazar: Berfin KAZAZ

Kaynak: https://listverse.com/2019/01/21/10-civilizations-that-mysteriously-vanished/

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Genetik Analizler Stonehenge ‘i Asıl Kimin Yaptığını Ortaya Çıkardı

Published

on

Torunları Stonehenge’i inşa eden Erken Neolitik Britanya halkı, düşündüğünüz kişiler olamayabilir. Yaklaşık 6.000 yıl önce, Akdeniz’de dolaşan Ege kıyılarından bir çiftçi dalgası, günümüz Türkiye’sinde biraz dolaşıp daha sonra Avrupa boyunca dolaşıp daha sonra da İngiltere adasına doğru(tarımı orada da geliştireceklerdir) yol aldılar. Birkaç yüzyıl içinde, “yerli” avcı-toplayıcı nüfusun yerine geçtiler. Nature: Ecology & Evolution dergisinde yer alan yeni bir çalışmaya göre, İngiltere’de yaşayan ve altı tanesi Mezolitik avcı-toplayıcı olan(11,600-6,000 yıl öncesine ait), ve 47 Neolitik çiftçi (6.000 ila 4.500 yıl önce bulunan) insanların ve8500 BCE ile 2500 BCE arasında yaşayan onlarca insanın eski DNA’ sı analiz edildi. Bu iskeletlerden biri, İngiltere’de bulunan en eski ve neredeyse tam insan iskeleti olan CheddarMan’i içeriyordu. Genetik kanıtlar, İngiltere’deki avcı-toplayıcı nüfusun çoğunun yerini, genetik yapısını bugün İspanya ve Portekiz’deki nüfusla eşleştiren, Ege kıyılarında yaşayan ataları olançiftçilerden aldığını gösteriyor.

En önemlisi, sadece Britanya üzerinde genetik bir iz bırakmadılar, ayrıca yanlarında bütün medeniyeti değiştiren tarım sanatını getirdiler, bunun yanı sıra yeni cenaze törenleri, seramik ve anıt inşası gibi diğer önemli kültürel uygulamaları da getirdiler. Tarım ilk olarak İngiltere’de yaklaşık 6.000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Ondan öncesinde insanlar avlanarak, balık tutarak ve toplayıcılıkla kendilerini beslediler.

“Çiftçiliğe geçiş, insanın evriminde en önemli teknolojik yeniliklerden biridir… 100 yıldan uzun bir süredir arkeologlar, göçmen kıta çiftçileri tarafından İngiltere’ye getirildiğiya da yerel avcı-toplayıcılar tarafından kendiliğinden bulunduğu konusunda tartışılıyor.” UniversityCollegeLondon’da Genetik, Evrim ve Çevre Profesörü yazar Mark Thomasbir basın açıklamasında açıklıyor.

“Çalışmamız, göçmen çiftçilerin tarımı İngiltere’ye getirdiği ve yerli avcı-toplayıcı toplulukların yerini aldığı görüşünü kuvvetle destekliyor.”

Diğer Avrupalı avcıların çoğu gibi, Mezolitik İngilizlerin de koyu tenleri ve mavi gözleri vardı. Bu genler Ege çiftçilerinin gelişinden hemen sonra yok oldu ve yerli nüfusun nispeten düşük nüfuslu olduğunu ve yeni gelenlerin topluluk içinde hızla karıştığı teorisini öne sürdü. Kıtadaki çiftçi popülasyonları da kendi uzun ve dikenli genetik miraslarına sahipti. Türkiye’den başladıkları yolculuklarında, günümüzün Almanya’sına, hem Akdeniz’e hem de Ren-Tuna ya doğru genişlediler, yol boyunca fikirleri ve genleri detopladılar.

Bu çalışma herhangi bir şeyi kanıtlıyorsa o da şudur, Avrupa ve ötesindeki göç ve genetik miras tarihinin düşündüğümüzden daha iç içe geçmiş ve karmaşık olduğunu gösteriyor.

Editör / Yazar: Uzay TEMEL

Kaynak: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/stonehenge-was-built-by-descedents-of-immigrants-genetic-analysis-reveals/

Continue Reading

Arkeoloji

Harika Keşif: Tarihin En Eski Müşteri Şikayeti Bulundu

Published

on

İnsan ırkının binlerce yıl boyunca nasıl değiştiği hakkında söylenecek çok şey var, ancak tarih boyunca daima kararlı olduğumuz bir şey var: şikayet etmek. Tarihte bilinen en eski şikayet antik Mezopotamya’dan gelen çivi yazısı tablette bulunuyor. MÖ 1750 yıllarına kadar uzanan arkeolojik eser, günümüzde Irak’ta olan etkileyici Ziggurat’ı ile ünlü Ur antik kentinde bulundu. ( Ziggurat, Antik Mezopotamya vadisinde ve İran’da terası bulunan piramitlere benzeyen tapınak kulesidir. Zigguratlar eski Mezopotamya’da Sümerlerde, Babillerde ve Asurlarda bir çeşit tapınaktır.) Tablet, Nanni adlı bir adamdan Ea-nasir olarak bilinen bir tedarikçiye şikayet mesajıdır. Aslında, mektupta çok sayıda şikayet var. Ea-nasir isimli adam maden toplamak için çıktığı İran/Pers körfezi seyahatinde yanlış türde bir bakıra ulaştı. Yanlış teslimat yapıldı diğer teslimattaki gecikmelerden de sorumluydu. Hepsinin üstesinden gelmek için, Nanni’nin teslimatı toplamak için gönderdiği görevlilere kaba davrandı. Tanıdık geliyor mu size?

‘’Beni ne için istiyorsun, benim gibi birine nasıl bu kadar hor davranıyorsun?’’ Nanni, seçkin Asurlu LeoOppenheim’in Mezopotamya’daki Mektuplarından bir mektubun çevirisini istedi.

‘’Teslimatı benim paramla toplayabilmemiz için ulaklar gönderdim ama onları bana birkaç kez eli boş geri gönderdin, bunu düşman toprakları aracılığıyla küçümseyerek yaptın ve bana saygısızlık ettin.’’ (Henüz bitmedi.)

“Bana bu şekilde davranan Telmun ile ticaret yapan tüccarlar arasında kimse var mı? Habercime tek başına saygısızlık ettin! ”

Eski tablet, British Museum’un daimi koleksiyonunun bir parçası ama sergilenmiyor. Tabletin dili, bilinen en eski Semitik dili olan Akad dili (İbranice, Arapça ve Aramice de dahil olmak üzere Orta Doğu’dan gelen diller) ve Sümer dilini yazmak için kullanılan çivi yazısı dilidir. Tablet çok büyük değil, 11.6 x 5 santimetre (4.6 x 2 inç) olarak ölçülmüş. “Bana o bakır için nasıl davrandın? Paramı benden düşman bölgesinde aldın; şimdi tamamen bana geri paramı ödemek size kalmış ”dedi.

Bütün bunlardan sonra, Nanni’nin Ea-nasir ile alışveriş yapmaktan başka bir seçeneğinin olmadığını düşünüyoruz. Mektubu şu şekilde tamamladı: “Bundan böyle sizden kaliteli olmayan hiçbir bakırı kabul etmiyorum. Bundan böyle kendi bahçemde bireysel olarak külçeleri seçip alacağım. Ve size karşı reddetme hakkımı kullanacağım çünkü bana saygısızlık ettiniz.’’

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: https://www.iflscience.com/editors-blog/this-is-the-oldest-customer-complaint-in-history-and-its-great

Continue Reading

Arkeoloji

Muhtemelen Daha Önce Duymadığınız 10 Eski Uygarlık

Published

on

“Medeniyet” kelimesi yorumlara açıktır, ancak arkeologlar genellikle eski medeniyetleri “toplumları yüksek düzeyde kültürel ve teknolojik gelişime sahip” olarak tanımlamaktadır.Örneğin, Avustralya’nın Aborjin halkının genel olarak dünyadaki en eski kültürü olduğuna inanılıyor olsa da, göçebe hayatın alışkanlıkları ve altyapı eksikliği genellikle uygarlık olarak sayılmadıkları anlamına geliyor.Bu tartışmaya çok açık. Çoğu insan eski Mısırlılar , Aztekler ve İnkalar’ı duymuştur. Ancak, çok iyi tanınmamış, ancak insanların boş bakışlarını geride bırakarak daha eski ve çok farklı bir yaşam biçimine dönüşen birçok eski medeniyet var. İşte bunlardan sadece birkaçı.😊

10. Indus Vadisi Uygarlığı (M.Ö 3300–1300): İndus Vadisi Uygarlığı, günümüzün Pakistan, Afganistan ve Hindistan’ın bazı bölümlerini içine alan İndus Nehri yakınlarındaki düzlüklere yayılan bir bölgede bulunuyordu. Arkeologlar, tüm şehirlerin yanı sıra tarım topluluklarına dair kanıtlar keşfetti. Kazılan iki önemli şehir Mohenjo-Daro ve Harappa. Evlerin birçoğunun sofistike bir yer altı drenaj sistemi ile birlikte kendi kuyularına ve banyolarına sahip olduklarını buldular. Sümerce’de bulunan belgeler, bu alanlarda meydana gelen ticari, dini ve sanatsal olayları kaydetti ve “egzotik ürünleri” tarif etti. İndus Vadisi halkının bir yazı sistemi vardı, ancak bugüne kadar çanak çömlek ve bakır tabletlerde bulunan yazı örneklerini deşifre etme girişimleri başarısız oldu.

İndus Vadisi’nin kendi başına bir medeniyet olup olmadığı veya daha büyük bir krallığın parçası olup olmadığı henüz belli değil. Eğer daha büyük bir krallığın parçası olsaydı, bunu gösteren eserlerin bulunmuş olması muhtemel olurdu – örneğin bilinen kralların heykelleri, ya da savaş tasvirleri, ancak bugüne kadar, böyle bir makale bulunamamıştır. İndus Nehri halkının kendi dili ve yaşam tarzı ile izole edilmiş bir uygarlık olması tamamen mümkün görülüyor. Keşfedilen birçok yapıdan biri, Mohenjo Daro’ daki, 83 metrekareyi (897 ft2) ölçen Büyük Hamam, ritüel banyo yapmak için kullanıldığına inanılıyor.Medeniyetin gerilemesinin nedeni belirsizdir. Tarihçiler, nehrin kuruması veya alternatif olarak sel, Mezopotamya ile ticaret zorluğu veya bilinmeyen bir düşman tarafından istila edilmesi dahil olmak üzere bir dizi teori geliştirdiler.

9. Aksum Krallığı (M.S 100–940)

Aksum, şimdi Kuzey Etiyopya’da olan bir krallıktı. Bir güç ve etki topluluğuydu ve batısında Sahra’nın kenarından doğuda Arap çölüne kadar uzanıyordu. Aksumites, kendi yazı senaryosunu Ge’ez geliştirdi ve Doğu Akdeniz’deki diğer ülkelerle ticaret yaptı. Persli bir yazar tarafından dünyadaki en büyük dört güçten biri olarak tanımlandı. Buna rağmen, bugün Aksum hakkında nispeten az şey biliniyor ve genellikle “kaybedilmiş” bir uygarlık olarak görülüyor. Toplumun krallar ve asillerden oluşan bir hiyerarşiye dayanan düzenli bir toplum olduğuna inanılmaktadır. MS dördüncü yüzyılda Aksum, Ortodoks Hristiyanlığı’nı benimsedi. Kral, daha sonraları Aksum Piskoposu yapılan eski bir Suriye mahkum tarafından dönüştürülmüştü. Aksum, Sheba Kraliçesinin doğum yeri ve Ahit Sandığı’nın evi olarak kabul edildi. Geminin, Sheba Kraliçesi ve Kral Süleyman’ın oğlu Menelik I tarafından alındığı ve yerel bir kilisede bulunduğu yere getirildiği söylenir. (Kimsenin görmesine izin verilmez, kim bilir?)😊

8. Konar Sandal (M.Ö 4500–3000)

Konar Sandal, İran’ın güneyindeki bir şehir olan Jiroft’ta yer almaktadır. 2002 yılında, dünyadaki türünün en büyük ve en eskilerinden biri olan ziggurat (teraslı bir tapınak kompleksi) keşfedildi. Bugüne kadar, Konar Sandal’da iki höyük kazılmış ve buluntular çok kalın duvarlara sahip iki katlı büyük bir bina içerdiğini ve bu da bir tür tahkimat oluşturduklarını göstermektedir.(Yani, bir yeri düşman saldırısına karşı koyabilecek duruma getirmek için yapılan hendek, siper, haberleşme gibi savunma tesisleri yapmışlar.) Ziggurat’ın keşfi, ritüel ve inanca dayalı yapılandırılmış bir medeniyet olduğunu kuvvetle gösteriyor. MÖ 2200 yıllarına kadar geldiğine inanılıyor ve muhtemelen Sümerce metinlerinde anlatılan ancak nerede oldukları keşfedilmemiş olan bir Bronz Çağı krallığı olan Aratta tarafından yaptırıldığı düşünülüyor. Arkeolojik kazı şefi, bölgeyi “kendi mimarisi ve diliyle bağımsız, otokton Bronz Çağı uygarlığı” olarak nitelendirdi. Site yağma ve yetkisiz kazılara maruz kalmıştır ve kaç tane hazinenin kaybolduğu bilinmemektedir. Buna rağmen, medeniyetin dünyadaki en eski yazılı dilin kanıtlarını sağlayabileceği düşünülmektedir. Çalışmalar devam etmekte ve site dini, evsel, tarımsal ve endüstriyel konutların kanıtlarını içerdiğinden, daha hala bulunabileceği umulmaktadır.

7. Şanlıurfa, Türkiye

Günümüz Türkiye’sinde, aslında Urfa olarak adlandırılan Şanlıurfa, çok dinli ve kültürlü bir tarihe sahiptir ve birçok din, bölgeye yakın olduğunu iddia etmektedir. Hz. İbrahim’in doğum yeri olduğu söylenen mağara gibi ilginç arkeolojik özelliklere sahiptir. Suriye kültürünün önemli bir merkezi olarak kabul edildi. Şanlıurfa’nın çok yakınında yer alan Göbeklitepe, megalitik oyulmuş taşların bilinen metal aletlerin icat edilmesinden önce ve Stonehenge’nin ortaya çıkmasından 6.000 yıl önce kesildiği ve düzenlendiği Göbeklitepe’dir. Göbeklitepe, dünyanın en eski tapınağının yeri olabilir.

5 metre (16 ft) yüksekliğe kadar olan taşlar, daireler halinde düzenlenmiştir ve her biri 7 ila 10 ton ağırlığındadır. En büyük daire 20 metre (65 ft) çapındadır ve bazı taşlar tilki, aslan, akrep ve akbaba gibi yaratıkların görüntüleri ile oyulmuştur.İnsanların Urfa’dan Göbeklitepe Tapınağı’na dini törenler için seyahat ettikleri düşünülse de, bugüne dek bunun ne işe yaradığını gösteren hiçbir kanıt bulunamamıştır. Alandaki araştırmalar, benzer 16 dairenin olabileceğini göstermektedir. Ne yazık ki, 2018’de, yetersiz koruma çalışmaları üzerine beton dökülürken sahanın bazı bölümlerine zarar verdi.

6. Vinca Uygarlığı (M.Ö 5000–3500)

Vinca Medeniyeti (Tuna Vadisi Medeniyeti), birçoğunun çanak çömlekle oyulmuş olduğu yaklaşık 700 karakterle, dünyanın en eski yazma sistemlerinden biri olduğuna inandıkları şey ile övünmektedir. Dil tercüme edilmese de, harflerin yanı sıra bir sayı biçimi içermesinin bir dil olduğunu düşünenler tarafından da inanılmaktadır. Gelişmiş tarım sistemi, burayı bildiğimiz en gelişmiş Neolitik kültürlerden biri yaptı. Vinca Medeniyetinin kanıtı, Tuna Nehri kıyılarında bulunmuş ve Mezopotamya ve Mısır’ın büyük medeniyetlerinden çok daha önce var olduğu düşünülmektedir.İlk arkeolojik kanıt 1908 yılında Belgrad yakınlarındaki BeloBrdo Tepesi’nde keşfedildi. Yerleşimlerin terk edilmeden önce 1000 yıldan fazla sürdüğü düşünülüyor. Her yerleşim bir kaç bin kişiyi sudan ve sazdan kilden yapılmış evlerde barındırıyordu. Hayvanlar tuttu, mahsul yetiştirdiler ve tahıl ekimi için bile bir çeşit pulluk vardı. Avrupa’daki genel kullanımlarından yaklaşık 1000 yıl önce, bakır mutfak eşyaları kanıtı da bulunmuştur. Varna yakınlarındaki bir nekropolde “Varna Altın Hazinesi” keşfedildi. Yaklaşık 6.500 yaşları arasında olan, muhtemelen dünyadaki en eski altın dükkanı. VincaMedeniyeti’nin neden ortadan kaybolduğu bilinmemektedir, ancak yaptıklarında, bilgilerini ve yeniliklerini de yanlarına almış gibi görünmektedir.

5. Aryan Krallığı (M.Ö 1500)

M.Ö. 1500 civarında, muhtemelen İndus Vadisi Medeniyeti’nin kalıntıları da dahil olmak üzere büyük bir göçebe grubu Hindistan’a taşındı. Bu kitlesel göçün doğal bir felaketten kaçmanın sonucu mu, yoksa aslında bir istila mı olduğu belli değil. Sebep ne olursa olsun, Hindistan Yarımadası’nda yeni bir medeniyet doğdu. Aryan dili gelişti ve yeni yerleşimciler tarımı geliştirdi. Aryan uygarlığı M.Ö. 1000 yıllarında yaygın olarak kurulmuştur. (“Aryan” adının Sanskritçe arya kelimesinden geldiğine dikkat edin.) Bugün, bu medeniyetin çok az tarihi bir kaydı var, ancak savaş hikayeleri ve diğer çatışmalarla birlikte Veda’da (dini metinlerin bir koleksiyonu) bahsedilmesine rağmen. Ancak, bu metinlerin ne kadar doğru olduğunu bilmenin bir yolu yoktur. Arkeolojik araştırmalar devam etse de, dönemin kalan az sayıda eseri var.

4. Mehrgarh (M.Ö 7000)

1974’te Pakistan’da Mehrgarh’da kazılar başladı, ancak hükümetin çıkarları, toprağın aşınması ve sitenin kronik yağmalanması, Mehrgarh’ı nispeten gizli bir medeniyet olarak bıraktı. Ek olarak, devam eden aşiret davaları ve kazıcılar için gevşek güvenlik nedeniyle arkeolojik kazılar daha da zorlaştırılmıştır. Bu utanç verici çünkü Mehrgarh dünyanın en eski uygarlıklarından biri. Bu eserler, farklı bölgelerle kurulan ticari bağlarla son derece gelişmiş bir toplumu göstermektedir. Aynı bölgedeki İndus Vadisi Uygarlığı’ndan binlerce yıl önce, M.Ö. 7000 civarında var olduğuna inanılıyor. Mehrgarh’ın 25.000 civarında bir nüfusa sahip olduğu düşünülmekte ve diş ameliyatı endikasyonları da dahil olmak üzere günlük yaşamın kanıtları halen keşfedilmektedir. Kalıntıların birçoğu, toprağın derinliklerine gömülmüş ve onları ortaya çıkarmak, zorluk olarak poz veriyor. Şu ana kadar kazılan kalıntılar çamur tuğlalarından yapılmış iyi korunmuş bir bina kompleksi ve hatta resmi bir mezarlık içermektedir.

3. Ninova (M.Ö 6000-612)

Nineveh (Irak’ta günümüz Musul’u), en eski ve en büyük medeniyetlerden birinin yeriydi. İlk şehir, ilk İştar ( İştar, Akad mitolojisinde bir tanrıçadır ) tapınağının yıkımı da dahil olmak üzere bir dizi depremde hasar gördü, ancak şehir büyümeye devam etti. Kral Sennacherib (M.Ö. 704-681) Nineveh’i Asur İmparatorluğu’nun başkenti haline getirerek, şehir etrafında 15 kapılı büyük bir duvar, parklar, su kemerleri, kanallar ve mütevazı bir adam olduğu için 80 odalı bir saray inşa etti. “Rakipsiz bir saray” diye duyurdu. Bazı bilginler Babil’in ünlü Asma Bahçelerinin aslında Nineveh’de bulunduğuna ve kral tarafından görev yeri olarak belirlendiğine inanıyor. 30.000’den fazla yazıtlı kil tablet içeren bir kütüphane inşa edildi. Alimler ve yazarlar şehre akın etti ve sanatın, bilimlerin ve mimarlığın gelişiminin merkezi haline geldi.

Sitede bulunan en sıradışı tabletlerden biri, tüm dünyayı boğan büyük bir sele ve bir tekne inşa ederek hayatta kalan ve kuru toprak arayışı içinde bir güvercin salıveren bir adamın hikayesini anlattı. Nuh’un Gemisi hikayesinin bu versiyonu, İbranice İncil’e dahil edilmeden 1000 yıl önce, M.Ö. 1800’de yazılmış epik bir şiirin parçasıydı. Nineveh’in kütüphanesinin içeriğinin çoğu şimdi İngiliz Kütüphanesinin tonozlarında yatıyor. M.Ö. 627’de yapılan bir kraliyet davası, Asur İmparatorluğu’nun dağılmasına neden oldu ve M.Ö. 612’de, Nineveh, bölgeyi bölen, büyük binalara izin veren Persler, Babilliler ve diğerlerinin bir araya getirdiği bir güç tarafından yere yıkıldı.Kalıntılar 1846’da kazılmaya başlandı ve son günlerde yaşanan huzursuzluk nedeniyle ve gasp yüzünden zarar görmesine rağmen, çalışma günümüze kadar devam etti.

2. Nubia

Mısır’ın güneyinde Sudan’da bulunan Nubia, bir zamanlar Mısır’ı yöneten bir medeniyetti. Nubia’nın kendi piramitleri vardı; 223’ün kalıntıları bugün hala görülebilir. Nubian firavunlarının koyu tenleri nedeniyle Kara Hanedan olarak da bilinen Eski Mısır’ın 25. Hanedanı, kültür ve sanata ağırlık vererek, istikrar ve refah dönemiydi. Krallığın kendi yazı dili ve kültürü vardı ve bölge altın bakımından zengindi.Nubia’nın kendi krallık sembollerine sahipti, ancak Firavun Sneferu, Nubia’ya baskın düzenlediğinde ve onu mineral çıkarımı için bir karakol olarak kurduğunda etkisi sona erdi.Bir statü ülkesi olmaktan uzak, firavunun kontrolünde Mısır bölgesi haline geldi. Nubian halkı, medeniyetlerinin arkeolojik kanıtları kalmasına rağmen, Mısır nüfusuna büyük oranda özümleşti.Mısırlılar gibi, zaman zaman kendilerini fazla kilolu olarak tanımlamayı sevseler de, oyulmuş görüntülerini tercih ettiler. Herkesinki kendine tabiiki.

1. Norte Chico Uygarlığı (M.Ö 3500–1800)

Norte Chico Uygarlığı gizemlerden biridir. Bugüne kadar, muhtemelen Amerika’daki bilinen en eski medeniyet olan Peru’daki bu Kolomb öncesi toplum hakkında çok az şey biliniyor. Piramitler dahil devasa yapıların ve karmaşık sulama sistemlerinin kalıntılarının kanıtları bulundu, ancak insanların günlük yaşamlarını nasıl yaşadıklarını gösteren çok az şey var. Bugüne kadar en büyüğü Piramit Belediye Başkanlığı olarak bilinen altı piramit keşfedildi. Daha sonra İnka mimarisi kadar ayrıntılı olmasa da, piramitler hala karmaşık yapılardı. Norte Chico yerleşmeleri günümüz Lima’sının kuzeyinde yer almaktaydı. Norte Chico’nun o zamanlar çanak çömlek yapmayı bilmediği anlaşılan az sayıdaki uygarlıktan biri olması ilginç. Bunun yerine, yemek pişirmede sınırlı kullanımı olan su kabakları kullandıkları düşünülmektedir. Bugüne kadar, eserler üzerinde az sayıda sanat ya da dekorasyon örneği bulundu, ancak bir tanrıya biraz inanç var gibi görünmekle birlikte, inançlarını nasıl aldıklarını söylemek henüz mümkün değil. Yerleşimler M.Ö. 1800 civarında bir zamanlar terk edilmiş, ancak henüz neden terk edildiği henüz belli değil. Savaşa veya çatışmaya karıştıklarına ya da doğal bir felakete maruz kaldıklarına dair hiçbir kanıt yok. Yerleşimler üç ana nehir etrafında toplanmış, bu nedenle uzun süreli bir kuraklığın nüfusun başka yerlerden göç etmesine neden olması muhtemeldir, ancak bu kanıtlanamaz. Öyleyse gizem devam ediyor.

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: http://listverse.com/2019/04/11/10-ancient-civilizations-youve-never-heard-of/

Continue Reading

Öne Çıkanlar