fbpx
Connect with us

Ekoloji

Grönland’da antik ‘güneş kıyameti’ izleri bulundu

Published

on

Jeologlar, Grönland’daki buzullarda M.Ö. 660’da meydana gelen güçlü güneş patlamasının izlerini buldu. PNAS dergisinde yayınlanan makalede, sözkonusu patlamanın günümüzde meydana gelmesi halinde, medeniyetin yok olmasına neden olabileceği belirtildi.

Makalede, İsveç’in Lund Üniversitesi’nden Said Raimund Muscheler’in şu sözlerine yer veriliyor:

“Eğer o patlama şimdi olsaydı, çok ciddi sonuçları olacaktı. Bizim keşfimiz, bu tür patlamaların meydana gelmesi ihtimalinin günümüzde büyük ölçüde ciddiye alınmadığını gösteriyor. Bütün bunlar, bu tür felaketlere karşı daha iyi tahmin ve korunmanın bir yolunu bulmamız gerektiğini gösteriyor.”

Bilim insanlarına göre, Güneşte periyodik olarak ışık, ısı ve X ışınları şeklinde enerji salınımı yapan patlamalar meydana geliyor. Güçlü patlamalar Dünya’nın manyetik kalkanını ‘deler’ ve bunun sonucu olarak, radyo iletişim sistemlerinin, uyduların çalışmasını engeller ve Uluslararası Uzay İstasyonu (UUİ) ya da yörüngede çalışan astronotların sağlığını tehdit eder.

Örneğin, Mart 1989’da güneşte meydana gelen patlama, Kanada’daki enerji şebekelerinin büyük bir kısmını devre dışı bırakarak, büyük zararlar verdi. Benzer bir olayda 2003’te, X45 tipi güneş patlaması İsveç’i birkaç saat elektriksiz bıraktı.

Antik Japon sedir ağacı halkalarının izotopik kompozisyonunu inceleyen İsveçli jeologlar ile Japon fizikçiler, MS 774’te meydana gelen güçlü bir güneş patlamasının izlerini buldu.
Muscheler ve arkadaşları, son 100 bin yılda Gröndland bölgesinde oluşan buz örneklerinin izotopik bileşenlerini inceleyerek, Asur İmparatorluğu ve Eski Mısır’ın düşüş dönemlerinde meydana gelen daha büyük felaketlerin izlerini keşfetti.

Bilim insanları, birkaç asırlık buzların az ama dikkat çeken miktarda berilyum-10 içerdiğini, bu metalin radyoaktif izotopunun, yalnızca Dünya atmosferinde azot atomlarıyla kozmik parçacıkların çarpışması sonucu oluştuğunu belirtti.

Bilim insanlarına göre, ‘büyük çöküş’ün önemli bir dönemi, yaklaşık 1.36 milyon yıl, berilyum-10’un bir kısmının Güneş’in aktivitesinin ve Dünya’nın kozmik ışınlarla ‘bombardımanının’ yoğunluğunun bir göstergesi olarak kullanılmasını mümkün kılıyor.

Atmosferde tamamen farklı bir şekilde görünen ve güneş patlamalarını süpernova patlamalarından ayırt etmeyi mümkün kılan başka bir ‘kozmik’ izotop olan klor-36 bulunuyor.
Muscheler ve arkadaşları, bu izotopların her ikisinin de konsantrasyonunun, M.Ö. yedinci yüzyılda oluşan buz tabakalarında hızlı bir şekilde artığını keşfetti.

Muscheler’e göre, nispeten yakın geçmişte üçüncü güçlü patlamanın keşfedilmesi, bu tür olayların sıklığının günümüzde büyük ölçüde ciddiye alınmadığını gösteriyor. Bu nedenle, tahminlerine yönelik yöntemlerin geliştirilmesi ve uygarlığın olası felaketlerden korunması, bilim adamları için en büyük öncelik olmalıdır.

Editör / Yazar: Ezgi SEMİRLİ

Kaynak: https://www.theguardian.com/science/2019/mar/11/radioactive-particles-from-huge-solar-storm-found-in-greenland

Ekoloji

110 Milyon Yıl Önce Ölen Örümceğin Gözleri, Karanlıkta Hâlâ Parlıyor

Published

on

Yumuşak ve antik örümcekleri araştırmak zordur; çünkü bu örümcekler, kemikler veya dış iskeletler kadar kolay fosilleşmezler. Bu yüzden; Jinju Oluşumu adı verilen ve nispeten keşfedilmemiş olan bir bölgede 10 tane yepyeni örümcek fosili bulan araştırmacıların ne kadar sevindiğini tahmin edebilirsiniz.Jinju Oluşumu, Güney Kore’de bulunan ve 252 ile 66 milyon yıl önceki Mesozoik dönemden kalan coğrafî bir bölge. Kore Kutup Araştırma Enstitüsü ve Kansas Üniversitesi’nde çalışan araştırmacıların şist içinde bulduğu bu fosiller, Jinju Oluşumu’ndaki bilinen örümcek sayısını 1’den 11’e çıkardı.

Ancak bu örümceklerden iki tanesi, geri kalanından çok daha ilginçti; gözleri, öldükten 110 milyon yıl sonra bile ışığı yansıtıyordu. Kansas Üniversitesi’nde jeolog (yerbilimci) olan Paul Selden, şöyle söylüyor: “Bu örümcekler, karanlık bir kaya üzerindeki ilginç ve kıymığa benzeyen ufak parçalarda korunduğu için; hilale benzeyen parlak ve büyük gözleri doğrudan belli oluyordu” “Bunun tapetum olması gerektiğini düşünmüştüm. Tapetum; ışığın gözden içeri girip retina hücrelerine geri gönderildiği, yansıtıcı bir yapıdır.”

Bu yapı, gece vakti görmeye yardımcı oluyor. Tapetum insan gözlerinde bulunmuyor fakat pek çok hayvanda bulunuyor; örneğin, kedilerin gözlerinin karanlıkta parlamasını sağlayan şey de bu. Araştırmacılar bunun, fosil kayıtlarının tamamındaki ilk korunmuş örümcek gözü tapetumu olduğuna inanıyorlar. “Örümceklerde, gerçekten büyük gözlü olduğunu gördükleriniz, zıplayan örümceklerdir fakat onların gözleri sıradan gözlerdir; oysa kurt örümceklerini gece vakti görürseniz, gözlerinin ışıkta kediler gibi yansıdığını görürsünüz” diye açıklıyor Selden.

“Bu yüzden; gece avlanan yırtıcılar, bu türden farklı gözler kullanmaya eğilimli oluyorlar. Bu keşifte ilk defa bir fosilde tapetum bulundu.”“Göz yapısı gibi son derece iyi korunmuş iç anatomi özelliklerinin olması güzel bir şey. Gerçekten, bir fosilde böylesine korunmuş bir şeyi pek bulamıyorsunuz” diye ekliyor.

Eski zamanlardan kalma çoğu örümcek, kehribarın içinde keşfedilmişti çünkü kehribar; eklembacaklıların yumuşak gövdelerinin muhafaza olmasına yardımcı oluyor. Ancak araştırmacılar, (Koreamegops samsiki ve Jinjumegops dalingwateri şeklinde adlandırılan) bu örümceklerin eğer kehribar içerisinde bulunsalardı, tapetumun muhtemelen kaybolmuş olacağını düşünüyorlar.

“Bu örümceklerin sert kabukları yok, bu yüzden çok kolay bir şekilde çürüyorlar” diyor Selden. “Bir su kütlesinin içine taşındıkları çok özel bir durumda olmaları gerekirdi. Normalde yüzerlerdi. Fakat burada batmışlar ve bu durum onları, çürütücü bakterilerden uzak tutmuş” “Bu kayalar aynı zamanda küçük kabuklular ve balıklarla da kaplı; bu yüzden, onları sümüksü bir örtü içine hapsetmiş ve batırmış olan bir alg patlaması gibi felaketvâri bir olay da olmuş olabilir; fakat bu bir varsayım.” Araştırmacılar, yeni keşfedilen bu örümceklerin, günümüzde zıplayan örümcek ile aynı nişte olacaklarını düşünüyorlar. “Ancak bu örümcekler, işleri farklı yürütüyordu.

Göz yapıları, zıplayan örümceklerden farklıydı” diye açıklıyor Selden. 10 tane yeni örümcek bulmak, Mesozoik dönemin örümcek çeşitliliği için çok büyük bir kazanım. Fosillerin eksik olması yüzünden, bu antik börtü böceklerin ne kadar çok olduğunu bilmiyoruz. Fakat bunun gibi bulgularla birlikte, bu durum değişmeye başlayacak gibi görünüyor.Araştırma, Journal of Systematic Palaeontology bülteninde yayınlandı.

Editör / Yazar: Ali Ekber ÖZGEN

Kaynak: https://www.sciencealert.com/researchers-find-10-new-fossil-spider-species-one-whose-eye-s-still-glow-after-110-million-years

Continue Reading

Ekoloji

Tarihin En Ölümcül Kitlesel Yok Oluşunda, Deniz Yaşamını Neyin Bitirdiği Öğrenildi!

Published

on

Yaklaşık 252 milyon yıl önce, Dünya’da felaket bir yıkım yaşandı. Bu; o kadar şiddetli bir olaydı ki, neredeyse dünyadaki tüm yaşam yok oldu. Tüm kara omurgalı türlerinin yüzde 70’i ve deniz türlerinin yüzde 96′ sı (daha önceki diğer iki kitlesel yok olma olayında hayatta kalan trilobit de dahil olmak üzere) öldü. “Büyük Ölüm (The Great Dying)” olarak da bilinen bu olaya, “Permiyen-Triyas Kitlesel Yok Oluşu (Permian-TrassicExtinctionEvent)” denmektedir ve bilindiği kadarıyla, dünya tarihinin en yıkıcı olayıdır.  Bu olayın yaygın nedeni olarak iklim değişikliği görülmektedir. Spesifik neden ise Sibirya’daki uzun vadeli volkanik faaliyetlerin atmosfere yaydığı fazla malzemelerdir.

Bu malzemeler dünyayı bir milyon yıl boyunca bir kül tabakasına çevirdi. Aynı zamanda güneş ışığını engelledi, ozon tabakasını inceltti, asit yağmurlarına neden oldu ve sıcaklıkları yükseltti. Bilim adamları günümüzde ise deniz yaşamını neyin kirlettiğini kanıtladı.Yükselen sıcaklıklar okyanus canlılarının metabolizmasını hızlandırdı ve bu da oksijen gereksinimlerini artırarak okyanusların oksijeninin hızla tükenmesine neden oldu. Yani hayvanlar tam anlamıyla boğuldu.

Bugün yine benzer bir atmosferik ısınma yaşamaktayız. Washington Üniversitesi’nden oşinografi uzmanı JustinPenn “Nesil tükenmesine neyin yol açtığı hakkında mekanik bir öngörüde bulunduk ve bu öngörü, fosil kayıtlarıyla doğrudan kontrol edilebilmekte. Bu durum da, gelecekteki nesil tükenme nedenleri hakkında tahminlerde bulunmamızı sağladı.” dedi. Ekip, Büyük Ölüm sırasında dünyadaki değişikliklerin bir bilgisayar simülasyonunu gerçekleştirdi.

Sibirya volkanik patlamalarından önce, sıcaklıklar ve oksijen seviyeleri bugünkü seviyelere benzemekteydi. Patlamanın ardından deniz yüzeyindeki sıcaklıkları yaklaşık 11o °C arttıran koşulları taklit edebilmek için,modelin atmosferindeki sera gazlarının seviyesi yükseltildi. Bu yükseliş, yaklaşık yüzde 76 civarında bir oksijen tükenmesine yol açtı ve deniz seviyesinin yaklaşık yüzde 40′ ında oksijen tamamen tükendi. Bunun deniz yaşamını nasıl etkileyeceğini gözlemlemek için, ekip, 61 modern türün oksijen gereksinim verilerini simülasyona bağladı ve sonuç bir felaketti.

WashingtonÜniversitesi’nden oşinografi uzmanı CurtisDeutsch, “Çok az sayıda deniz canlısı yaşadıkları ortamda kaldı,çoğu kaçtı ya da öldü.” dedi. En belirgin yok oluş; oksijene duyarlı olan veekvatordan uzakta bulunan yüksek enlemlerdeki canlılara aitti. Ekip, bulduğu bu sonuçları fosil kayıtları ile karşılaştırdığında bulgular uyuşmuştu. Bunun nedeni, ekvatorun etrafındaki sıcak sularda yaşayan hayvanların kaçtıkları ortama benzer habitatlar bulabilecekleri daha yüksek enlemlere göç edebilmeleridir. Ancak daha yüksek enlemlerde yaşayan hayvanların gidecek başka yeri bulunmamaktadır. Sonuç olarak, araştırmacılar deniz çeşitliliği kaybının yüzde 50’sinden fazlasına “Büyük Ölüm”ün neden olduğunu kanıtladılar.

Geri kalanlar ise CO2 asidifikasyonu, ozon tabakasının incelmesi gibi nedenlerdir. Araştırmacılar bu duruma dikkat etmemiz gerektiğini vurguladı. Çünkü bu 11 °C sıcaklık artışı, birkaç bin yılda gerçekleşti. 1880’den bu yana, Dünya’nın ortalama sıcaklığı 0.8 °C arttı ve bu artışın üçte ikisi, 1975’ten bu yana gerçekleşti. Aynızamanda okyanuslarının ısınması da hızla artmakta. Penn,”Okyanuslardaki ısınma 2100 yılına kadar Permiyanların sonundaki ısınmanın yüzde 20’sine yaklaşırken, 2300’e kadar yüzde 35 ila 50’sine yaklaşacak.” dedi . Bu çalışma, antropojenik iklim değişikliği altında benzer bir mekanizmadan kaynaklanan kitlesel yok olma potansiyelini vurgulamaktadır.

Editör / Yazar: Beyzanur ŞAHİN

KAYNAK: https://www.sciencealert.com/finally-we-know-what-killed-sea-life-in-the-deadliest-mass-extinction-in-history

Continue Reading

Ekoloji

Şehirleşmenin Yabani Arılar Üzerine Etkisi Hafife Alınmaktadır

Published

on

Yabani arılar, hem tarımsal üretim hem de çiçekli bitkilerin dünya çapında yayılmasına destek olan vazgeçilmez tozlayıcılardır. Fakat yabani arılar, birbirini etkileyen birçok faktör nedeniyle geniş çapta bir azalmayla karşı karşıyadırlar. Michigan’da yeni bir üniversite, bu faktörlerden birisi olan şehirleşmenin etkilerinin hafife alındığını gösteren bir çalışma yürütmüştür. Çalışma, Michigan Üniversitesi’nde mevcut ve eski öğrencilerden oluşan bir grup tarafından Güneydoğu Michigan’daki yerleşkelerde yürütülmüştür. Çalışmaya kendi açısından bakıldığında, yabani arıların cinsiyet oranları ve bunun kırsal alandan kentsel alana doğru arazi kullanım farklılığına göre nasıl değiştiği konusu, arı araştırıcıları tarafından çok az oranda dikkate alınmaktadır. Ekip, şehirleşmenin artmasıyla yabani cinsiyet oranının daha erkek egemen olduğunu ve bunun sebebinin orta ve büyük gövdeli, yerde yuvalayan dişi arıların sayısının azalması olduğunu bulmuşlardır. Çalışma 6 Mart’ta ScientificReports dergisinde yayınlanmıştır ve tüm yabani arı topluluklarının cinsiyet oranlarını kırsal ve kentsel değişime göre inceleyen ilk çalışma olmuştur.

Çalışmanın baş yazarlarından olan ve Michigan Üniversitesi Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji Bölümü’nden doktora unvanlı araştırmacı Paul Glaum; erkek ve dişi arılar genellikle farklı tozlama davranışına sahip oldukları için bu bulguların arı populasyonlarının sağlığı ve tozlama oranları bakımından potansiyel bilgiler içerdiğini söylemektedir. Aynı türün dişi ve erkek arıları genellikle farklı bitki türlerini tozlamaktadır. Sonuç olarak dişi arıların sayısındaki bir azalmanın, bitki topluluğunun bir kısmının tozlanmasını sınırlayacak potansiyeli olduğunu söylemiştir. “Ek olarak dişi popülasyonundaki bir azalma, erkek arılar için daha az eş anlamına gelmektedir. Bu durum, yerde yuvalayan arıların çoğalma oranları ve tozlayıcı arıların gelecek nesillerinin devamlılığını tehlikeye sokmaktadır.

Hatta bu, türlerin genetik çeşitliliğini bile tehdit edebilir” Glaum. “Bulgularımıza göre araştırma, şehirleşmenin yerde yuvalayan arılar üzerine olumsuz etkilerinin dikkate alınmadığı ve çevresel değişimin arı populasyonları üzerine etkileri incelendiğinde cinsiyete özgü arı davranışlarının dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır” Glaum. Şehirleşmenin yabani arı populasyonlarını nasıl etkilediğini daha iyi anlamak için araştırma ekibi, Güneydoğu Michigan’daki hobi bahçeleri, doğal alanlar ve tarlalarda yabani arı örneklemesi yapmışlardır. Örnekleme yaklaşık 70 mil (112km) alanı kapsayan 26 bölgede yapılmıştır. Arazi kullanımına göre kalabalık şehirlerden şehir çevrelerindeki kırsal tarım bölgelerine kadar değişen farklı yerlerden örnekler alınmıştır. Örnekleme, Güneydoğu Michigan’daki Dexter, AnnArbor, Ypsilanti, Dearborn ve Detroit’i de kapsayan birçok şehirde yapılmıştır.

Ekip üyeleri, 143 türden 3300’den fazla arı yakalamışlardır. Çünkü şehirleşmenin yabani arılar üzerine etkilerini açık şekilde belirlemeyi hedeflemişlerdir. Yaygın olan Avrupalı bal arıları incelemeye dahil edilmemiştir. Yakalanan arıların yüzde 74’ü yerde yuvalayan türlere aitti ve geri kalanlar yer üstündeki oyuklarda ya da içi boş ağaç gövdelerinde yuvalayan türlere aitti. Araştırıcılar, şehirleşmenin artmasıyla birlikte yabani arıların cinsiyet oranlarının daha erkek eğilimli olduğunu ve bunun orta ve büyük gövdeli yerde yuvalayan dişi arıların sayısının azalması nedeniyle olduğunu bulmuşlardır. ScientificReports’taki metinlerinde araştırıcılar, bu bulgularının birçok mümkün açıklamasını yapmışlardır. Çiçek kaynaklarının seyrek ve düzensiz olduğu şehir arazilerinde, dişilerden daha büyük gövdeli olan erkek arılar, yuvalarından daha uzağa dağılarak besin kaynaklarına ulaşabilmekte ve bu sayede hayatta kalabilmektedirler.
Gözlenen cinsiyet değişimine alternatif bir açıklama olarak da şehirleşme kaynaklı değişimler gösterilmektedir.

Çoğu arı türlerinde üretken dişilerin üretimleri için erkeklerin üretiminde gerekli olandan daha fazla besin kaynağı gereklidir. Sonuç olarak polen ve nektar kıtlığı, erkek arıların artışına doğrudan sebep olabilmektedir. Yazarlar, birçok çalışmanın kendi kentsel alanlarda yerde yuvalayan arı popülasyonlarının azaldığını belirttiğini ve bu azalışın miktarının ölçülenden daha fazla olabileceğini belirmişlerdir. Tıpkı bu çalışmada belirttikleri gibi şehirdeki yerde yuvalayan arı popülasyonlarının kentsel alanda yayılan erkek bireyler tarafından daha az sübvanse edildiğini yazmışlardır. Birçok yabani arı türü popülasyonu, birbiriyle etkileşimde olan birden çok faktör nedeniyle küresel çapta yaygın bir azalıştadırlar. Habitat azalışı, parazitler, hastalıklar, pestisit kullanımı ve iklim değişikliği gibi konular öncelikle suçlanmaktadır. Şehirleşme ile habitat azalışı da artmaktadır ve bu eğilimin gelecek on yıllarda daha da hızlanacağı tahmin edilmektedir. Önceki çalışmalar tutarlı şekilde yerde yuvalayan arıların bolluk ve çeşitliliğinin kentsel alanlarda azaldığını tespit etmişlerdir. Bunun sebebi de şehirlerde uygun yuvalama yerlerinin çok az olması olarak ifade edilmektedir. Materyaller Michigan Üniversitesi’nden sağlanmıştır

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/03/190306100626.htm

Continue Reading

Öne Çıkanlar