fbpx
Connect with us

Ekoloji

İklim değişikliğine karşı bireyler ne yapabilir?

Published

on

Dünyamızda iklim değişikliği diye bir sorunun olduğunu biliyoruz. Peki buna karşı tek tek bireyler olarak neler yapabiliriz? Eylül 2018 raporunda dünya iklim uzmanları en ciddi uyarılarda bulundu. Sıcaklık artışının 1,5 derece ile sınırlanması amacıyla alınan tedbirler yeterli değildi, daha fazlasını yapmak gerekiyordu. Artık iklim değişikliği diye bir olgunun varlığı veya buna insanın neden olup olmadığı değil, buna karşı ne yapmak gerektiği tartışılıyor.

Peki iklim değişikliği konusunda sorulması gereken en önemli sorular nelerdir?

  1. İnsanlığın yapması gereken en önemli değişiklik nedir, bu bizim için ne anlama gelir?
    Petrol, karbon, doğal gaz gibi fosil yakıtları sınırlamak, yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarına ağırlık vermek. Bunun yanı sıra enerjinin etkin kullanımını sağlamak, önümüzdeki on yılda karbondioksit (CO2) salınımını yüzde 45 oranında azaltmak gerekiyor.

    İklim değişikliğine karşı mücadelede en etkili bireysel eylemlerden bir otomobil kullanımına son vermektir.

    Bunun için birey olarak yapabileceklerimizi şöyle sıralayabiliriz: otomobile ve uçağa binme sayısını azaltmak, ‘yeşil’ enerji üreticilerine yönelmek, yediklerimize ve satın aldığımız şeylere dikkat etmek. İklim değişikliği sorunu, kendi başına önemli olsa ve başkalarını etkileme kapasitesine sahip olsa da elbette az sayıda kişinin yapacağı küçük değişikliklerle çözülmeyecektir. Daha büyük çaplı sistemsel değişikliklere de gidilmesi gerekir, özellikle petrol gibi fosil yakıtları yaygın kullanan enerji ve gıda sektöründe. Ayrıca tarım, ormanlık alanları koruma ve çöp ve atıkların idaresi konularında yeni teşviklere ağırlık verilmeli. Buzdolabı ve klima cihazlarında kullanılan HFC’ler atmosferi CO2’den çok daha fazla ısıttığı için bunların salınımını azaltacak tedbirlere de öncelik vermek gerekiyor. 170 ülke bu gazların 2019’da azaltılmasını hedefleyen bir anlaşmayı iki yıl önce imzaladı.

  2. Farklı sektörlerin ne şekilde işletildiği ve sübvanse edildiği bizim etkileyebileceğimiz şeyler mi?
    Bireyler hem yurttaş hem de tüketici olarak hükümetlerini ve şirketleri yapılması gereken değişiklikler konusunda adım atmaya zorlayabilir.
    Üniversiteler, inanç grupları ve farklı kampanyalar, fosil yakıtla ilgili yatırımlardan ve hisselerden veya yüksek salınıma neden olan sektörlere yatırım yapan bankalardan kaçınabilir.
  3. Bunlar dışında günlük yaşamda ne tür değişiklikler yapabiliriz?
    Bu bakımdan en etkili yöntem otomobil kullanımını sınırlamaktır. Otomobil kullanımı, yürümek, bisiklete veya toplu taşıma araçlarına binmekten çok daha fazla çevre kirliliğine neden olur. Sanayileşmiş ülkelerde kişi başına düşen CO2 salınımı yılda 9,2 ton civarında. Otomobil kullanımından vazgeçmek bunun dörtte bir oranında azalması anlamına geliyor. Elektrikli taşıt araçlarına geçmek bu bakımdan önemli bir adım olarak görülüyor.
  4. Yenilenebilir enerji çok pahalıya mal olmuyor mu?
    Rüzgar ve güneş enerjisinin maliyeti dünya çapında giderek azalıyor. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’nın son raporuna göre, güneş, jeotermal, biyoenerji, hidroenerji ve rüzgar enerjisi 2020 itibariyle fosil yakıtlarla aynı maliyet seviyesine, hatta daha ucuza gelebilir. Konutlarda kullanılan enerji kaynağı olarak güneş enerjisinin maliyeti 2010’dan bu yana yüzde 73 azalmış ve Latin Amerika,Asya ve Afirka’da en ucuz elektrik enerjizi kaynağı haline gelmiştir. İngiltere’de ise rüzgar ve güneş enerjisinin 2025 itibariyle en ucuz elektrik enerjisi kaynağı olması bekleniyor.

    Dünyadaki sığır sürülerini bir ülke olarak düşünsek, sera gazı salınımı bakımından Çin ve ABD’nin ardından üçüncü sırada gelirdi.

  5. Beslenme tarzını değiştirmek nasıl etkili olabilir?
    Fosil yakıtların yanı sıra iklim değişikliğine en fazla etkide bulunan faktör gıda sanayi, özellikle et ve süt ürünleri. Dünyadaki sığır sürülerini bir ülke olarak düşünsek, sera gazı salınımı bakımından Çin ve ABD’nin ardından üçüncü sırada gelirdi. Et üretimi üç farklı biçimde küresel ısınmaya neden oluyor.
    – Sığırların yediği otları sindirme sürecinde çıkardığı metan gazı sera gazlarından biridir. – İnsanların beslenmesi için kullanılabilecek mısır, soya gibi ürünler sığırları beslemek için kullanılıyor. – Sığır beslemek fazla miktarda su tüketimi, sera gazı salan gübre kullanımı ve geniş arazilerin otlak olarak kullanılması anlamına gelir. Bu arazilerin bir kısmı ormanları yok ederek elde edilir.
    Bu konuda fark yaratmak için ille de vejetaryen veya vegan olmak gerekmez. Et tüketimini yarıya indirmek bile karbon ayak izinin yüzde 40 azaltılmasını sağlar. Bunun etkisini artırmak üzere işyerleri toptan et kullanımını sınırlayabilir.

    Normal bir transatlantik uçuş sırasında havaya 1,6 ton CO2 salınır.

  6. Uçağa binmek çevreye ne kadar zarar veriyor?
    Uçaklarda fosil yakıtı kullanılıyor ve buna başka bir alternatif enerji kaynağı henüz bulunamadı. Güneş enerjisi kullanımı ile ilgili deneyler yapılmış ve başarılı olmuşsa da bunun ticari yolcu uçaklarında kullanılması on yıllar alacak görünüyor. Normal bir transatlantik uçuş sırasında havaya 1,6 ton CO2 salınır. Bu Hindistan’da bir kişiye düşen yıllık miktara eşdeğer. Burada ayrıca bir eşitsizlik de söz konusu. Uçağa binenlerin sayısı toplam insan nüfusunun küçük bir bölümünü oluştursa da meydana gelen iklim değişikliğinin sonuçlarından herkes etkileniyor. Bazı bilim insanları bu konuda adım atmak için toplantı yerine uçakla gitmek yerine uzaktan bağlantılı telekonferans yöntemini kullanıyor. Ayrıca uçak yerine trene binmek, uzak ülkelere değil yakın yerlere tatile gitmek de uçuşları azaltıyor.

    Tekstil, küresel üretim kaynaklı CO2 salınımının yüzde 3’ünü oluşturuyor.

  7. Alışveriş tarzını değiştirmeli mi?
    Satın aldığımız her şeyde ya üretim yöntemi ya da ürünün taşınması vasıtasıyla oluşan bir karbon ayak izi vardır. Örneğin tekstil, küresel üretim kaynaklı CO2 salınımının yüzde 3’ünü oluşturuyor. Modadaki hızlı değişimin giysilerin kullanım ve dayanma süresini azaltması da bu oranın yüksekliğine katkıda bulunuyor. Ürünlerin uluslararası hava, deniz, kara ulaşımı ile uzak ülkelerden ithal edilmesi de karbon ayak izini artırır. Ayrıca bazı üreticilerin yoğun enerji kullanan seralarda mevsim dışı ürünler üretmesi de ekstra bir yük yaratır. Bu nedenle kendi bölgemizde yetişen ürünleri ve mevsim ürünlerini tüketmek gerekir.
  8. Çocuk sahibi olmanın iklim değişikliği üzerinde etkileri var mı?
    Bazı araştırmalar, çocuk sayısının az olmasının iklim değişikliğine yaptığımız katkıyı azaltmanın en iyi yolu olduğunu ortaya koysa da bu sonuç tartışmalı. Zira burada, çocukların karbon salınımından ebeveynlerin mi sorumlu olacağı, çocuk sahibi olmanın bir insan hakkı olduğu gibi felsefi sorular devreye girer. Ortalama bir insanın yıllık CO2 salınımı 5 ton civarındadır. 16,5 ve 11,5 ton ile ABD ve Güney Kore en yüksek ortalamaya sahiptir. Pakistan ve Filipinler gibi gelişmekte olan ülkelerde ise bu ortalama 1 tona kadar düşer. Aynı ülke içinde bile zenginlik durumuna göre CO2 salınımı farklılık gösterir, zenginleştikçe miktar artar.
  9. Benim tek başıma yapacaklarım toplamı ne kadar etkiler?
    Çevre konusunda bir kişide gelişen duyarlılık eğiliminin başkalarına da yansıdığını gösteriyor araştırmalar. Örneğin bir mahallede güneş enerjisi kullananlar varsa diğerlerinin de aynı şeyi yaptığı veya insanların artık daha az et yediğinin telkin edildiği bir kafede siparişlerde et oranının azaldığı görülüyor. Zira sosyal bilimcilere göre, çevremizdeki insanların ne yaptıklarını gözlüyor, inanç ve eylemlerimizi ona göre ayarlıyoruz. Komşularımız enerji tasarrufu, çevre koruması, geri dönüşüm gibi konularda adım atmışsa bizim de atma olasılığımız yükselir.
  10. Peki ya uçağa binmek veya araba kullanmak zorundaysam..?
    Yapılması gereken değişikliklerin hepsini yapmanız mümkün değilse, karbon salınımınızı tazmin edecek güvenilir yeşil projelere katkıda bulunabilirsiniz. Bu projelerin listesini Birleşmiş Milletler İklim Konvansiyonu’ndan edinebilirsiniz. Ne kadar emisyon satın almanız gerektiğini karbon ayak izi ölçümüyle hesaplayabilirsiniz. İster Kolombiya’da kahve üreticisi, ister California’da ev sahibi olsun, iklim değişikliği herkesin hayatını etkileyecek. Ama tersi de doğru: bugün yaptıklarımız gezegenin geleceği üzerinde etkide bulunacak – iyi veya kötü yönde…
    Kaynak: http://www.bbc.com/future/story/20181102-what-can-i-do-about-climate-change

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ekoloji

Bilim İnsanları Kesinlikle Ahtapot Yetiştiriciliği Yapmamamız Konusunda Uyarıyorlar

Published

on

Çiftlik hayvanları yetiştiriciliğinin insanlara yaklaşık 1000 yıldır ciddi kazançlar sağladığı inkar edilemez. Fakat koyun ve inek gibi hayvanlar çiftlik hayatına iyi uyum sağlarken, çiftliklere uyumsuz olan ve insanların yemeyi sevdikleri bir hayvan var. Bilim insanlarının yeni bir denemede tartıştıkları ahtapotlar, sadece zeki oldukları için değil aynı zamanda yetiştirildikleri çiftliklerin yaratacağı çevresel etkiler nedeniyle de asla yetiştirilmemelidir. Bu süreç çoktan başladı. Geçen sene tedarik miktarının zayıf olması nedeniyle fiyatları tırmanan ahtapota yiyecek olarak küresel ihtiyaç artışta ve bu sebeple 2019’un kalan kısmında da fiyatların yüksek seyredeceği tahmin ediliyor. Yabani hayatta avlanan ahtapotların verimleri değişken olduğu için güvenilmez tedarik oranı artmaktadır. Dolayısıyla ahtapot çiftliklerine olan talep çoktan başladı. Dünya çapında birçok ülkede, eklembacaklıların suda yetiştirilmesini hızlandırmak için genetik modifikasyon denemeleri de dahil olmak üzere ahtapot yetiştirme çalışmaları devam ediyor.

Issues in Science and Technology dergisinin son sayısında çevrebilimci, filozof ve psikiyatristten oluşan bir ekip “bu durum kesinlikle bilinen bazı çevresel etkileri yaratacaktır” şeklinde yazmışlardır. Bu etkilerden bazıları; hayvan atıkları nedeniyle azot ve fosfor kirliliği, ırkların karışması ile hastalıkların yayılması ve habitat kaybı şeklinde devam etmektedir fakat en büyük çevresel endişe de ahtapotların beslenmesidir. Suda yetiştirilen yaratıkların çoğu gibi onlar da etçildir ve protein ile yağ için balıkla beslenmeye ihtiyaçları vardır. Ahtapot larvaları da sadece bir yerlerden getirilecek olan canlı yiyecekleri tüketmektedirler. Araştırıcılar “suda yetiştirilen hayvanların beslenmesi, yabani balık popülasyonlarıyla omurgasızlara yem olarak fazladan baskı yapmaktadır” yazmışlardır. Küresel balık avının üçte biri diğer hayvanları beslemek için yapılan bir aktivite haline gelmiştir ve kabaca yarısı su ürünleri yetiştiriciliğine gitmektedir. Çoğu yem balıkçılığı aşırı avcılığa dönüşerek hedefinden sapmaktadır.

Ahtapotlar fazlaca yiyeceğe ihtiyaç duyarlar (yaşam boyunca en az kendi ağırlığının üç katından fazla) ve fabrika çiftliklerinde onların bu ihtiyacının karşılanması, zaten hedefinden sapmış olan balıkçılığa daha fazla baskı yapacaktır. Bu durum da muhtemelen insanlar için küresel gıda güvenliğini azaltacaktır. Bu problem çözülse bile ahtapotları fabrika çiftliklerde zorla tutmak çirkin bir durumdur. Eğer daha önce bir deniz akvaryumunu ziyaret ettiyseniz bunu bilebilirsiniz. Ahtapotlar; zekâlarıyla ve problem çözme yetenekleriyle bilinmektedir. Bu eklembacaklıların sıkılmaması için ahtapot tanklarında sıklıkla oyuncaklar bulundurulur. Kavanozları açabilirler, insan bireyleri fark edebilirler, kendilerine önceden verilen puzzle ları hatırlarlar ve hatta gına geldiğinde akvaryumlardan kaçabilirler (bu durum da ele alınmalıdır çünkü çiftlikten tüm ahtapotların firar ettiğini düşünün).

Aynı zamanda esaret altında kanibalizm ve kendi dokunaç uçlarını yemek gibi endişe verici davranışlar göstermektedirler (bu, bulaşıcı bir hastalığa sebep olabilir). Uyarılmadıkları bir ortamda bu hayvanlar bıkmış ve sıkılmış şekilde yetişirler. Bilim insanları “biyolojik sağlık ve güvenliğin ötesinde ahtapotlar; keşfedilecek fırsatlar, kendi çevrelerini kontrol ve idare etmek gibi yüksek seviyelerde zihinsel uyarılmaya ihtiyaç duyarlar” yazmışlardır. Yoğun çiftlik sistemleri de kaçınılmaz şekilde bu özelliklere düşmandır. Günümüzde bile ahtapot çiftliklerinin başarılı olmasında; genç hayvanları yetişkinliğe kadar hayatta tutmak gibi üstesinden gelinmesi gereken zorluklar vardır fakat yeni teknolojiler le bunun üstesinden gelinebilmektedir.

Bu konudaki araştırmalar tüm dünyada günden güne artmaktadır. Meksika’daki ahtapot çiftliği denemelerinin son 10 yılda artış gösterdiği rapor edilirken bir Japon deniz mahsulleri firması da 2017’de yumurtalardan başarılı şekilde yeni hayvanlar ürettiğini rapor etmiştir. Bir sonraki yılda bu firmaların ahtapot yetiştiriciliği yaptıkları tahmin edilmektedir. Şimdiden ortaya konulmuş birçok problem nedeniyle bilim insanları, ahtapot yetiştiriciliğindeki artışın kesileceğini ümit etmektedirler.

Araştırıcılar “umut ediyoruz ki böyle bir seçenek pratiğe dönüşürse; toplum bu gibi projelerin ciddi sağlık ve çevresel problemlere neden olacağını fark edecektir ve ahtapot yetiştiriciliğinden vazgeçilecek ya da yasaklanacaktır” yazmışlardır. “Devletler, özel şirketler ve üniversite enstitüleri için de ahtapot yetiştirme araştırmalarını bırakıp, onun yerine gelecekteki yiyecek üretiminde gerçek anlamda şefkatli ve sürdürülebilir olunması için çaba sarf etmeleri açısından daha iyi olacaktır” Bu rapor, Issues in Science and Technology 35’te yayınlanmıştır.

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/scientists-are-warning-that-we-absolutely-must-not-farm-octopuses

Continue Reading

Ekoloji

İklim Değişikliği Olarak Okyanustan Oksijen Emildiğinde Ahtapotlar Kör Olabilir

Published

on

Hafif parçacıkları görsel bilgi haline getirmek çok zor bir iştir ve vücudunuz işin yapılması için oksijene güvenir. Bu, karada iki bacak üzerinde yürürken veya sekiz bacakla denizde yüzerken de geçerlidir. Aslında, Deneysel Biyoloji Dergisi’ ndeki son bir araştırmaya göre, kalamar, yengeç ve ahtapot gibi deniz omurgasızları için mevcut olan oksijen miktarı, önceden düşünüldüğünden çok daha önemli olabilir. 24 Nisan’da çevrimiçi yayınlanan araştırmada, araştırmacılar, hayvanlar 30 dakikadan daha kısa bir süre boyunca düşük oksijenli ortamlara maruz kaldıklarında dört deniz larva türünde (iki yengeç, bir ahtapot ve kalamar) retina aktivitesinde önemli bir düşüş gördüler. Bazı türler için, oksijen seviyelerindeki minik bir düşüş bile, hemen görme kaybına neden oldu ve sonuçta, oksijen tekrar geri çekilmeden önce toplamda neredeyse körluğe neden oldu.

Lider California’ daki La Jolla’ daki Scripps Oşinografi Enstitüsü’ nde doktora adayı olan önde gelen araştırma yazarı Lillian Mc Cormick’ e göre, bazı görme bozukluğu türleri, okyanusun yüksek oranda doygunluğa sahip yüzeyi ile günlük beslenme rutinleri sırasında hipoksik (düşük oksijenli) derinlikleri arasında göç eden bu türler için günlük bir gerçeklik olabilir.Ve okyanusdaki oksijen seviyeleri dünya genelinde düşmeye devam ettikçe, kısmen iklim değişikliğinden dolayı, bu canlıların taşıdığı riskler artabilir. “İklim değişikliğinin bu sorunu daha da kötüleştireceğinden endişeliyim,” diyen McCormick Live Science’ a şunları da söyledi: ” görme bozukluğu denizde daha sık olabilir.” Kafadanbacaklıların gözlerine elektrot takıldı. Yeni çalışma için McCormick ve ekibi market kalamarını (Doryteuthisopalescens), iki noktadan oluşan ahtapot (Ahtapot bimaculatus), ton balığı yengeci (Pleuroncodesplanipes) ve zarif kaya yengecini (Metacarcinusgracilis) araştırdı. Bu türlerin hepsi Güney Kaliforniya’ nın Pasifik Okyanusu’na özgüdür ve hepsi dikey göç olarak bilinen günlük bir dalış rutini içindedir. Geceleri, beslenmek için yüzeye yakın yüzüyorlar; gün geçtikçe güneşten saklanmak için daha derinlere inerler.

Bu canlılar su sütununda yukarı ve aşağı yerdeğiştirdiklerinde, oksijen kullanılabilirliği çarpıcı biçimde değişir. Okyanus, yüzeyin yakınında, havanın ve suyun birleştiği ve çok sayıda kabuklu ve kafadanbacaklının gün boyunca saklandığı yüzeyin 50 metre altında oksijenle daha az doygunlukta bulunan oksijenle doludur. Bu günlük oksijen salınımının hayvanların görüşünü etkileyip etkilemediğini bulmak için McCormick, test larvalarının her birinin gözlerine küçük elektrotlar taktı, bunların hiçbiri 0,15 inçten (4 milimetre) daha uzun değildi. McCormick, bu elektrotlar, larvaların gözlerindeki elektriksel aktiviteyi kaydetti; retinaları ışığa – “bir EKG gibi, ama kalbiniz yerine gözleriniz için”- tepki gösterdi. Her larva daha sonra bir su deposuna yerleştirildi ve suyun oksijen seviyesi sabit bir şekilde düşürülürken parlak bir ışığa bakmak için yapıldı.

Seviyeler yüzde 100 hava doygunluğundan, okyanus yüzeyinde bulmayı beklediğiniz oksijen seviyelerinden, şu anda yaşadıklarından daha düşük olan yüzde 20 doygunluğa düştü. Bu düşük oksijen durumundan 30 dakika sonra, oksijen seviyeleri yüzde 100’e geri yükseltildi. Dört türün her biri biraz farklı bir tolerans gösterse de, dördü de düşük oksijen ortamına maruz kaldığında görmeye karşı belirgin bir darbe aldı. Genel olarak, her larva retinal aktivitesi düşük oksijen koşullarında yüzde 60 ile yüzde 100 arasında kaldı. Bazı türler, özellikle de piyasadaki kalamar ve kaya yengeci, araştırmacılar tanktaki oksijeni düşürmeye başlar başlamaz görüşlerini kaybetmeye başladıkları için çok hassas olduklarını gösterdi. McCormick, “En düşük oksijen seviyesine ulaştığında, bu hayvanlar neredeyse göremiyordu ,” dedi. İyi haber, görme kaybının kalıcı olmadığı. Tamamen doymuş bir oksijen ortamına geri döndükten sonraki bir saat içinde, bütün larvalar görüşlerinin en az yüzde 60′ ını geri kazandılar ve bazı türler yüzde 100 işlevselliğe geri döndü.

Suda görme kaybı

McCormick, Pasifik’ in Güney Kaliforniya yakınlarında doğal olarak birçok düşük oksijen durumu yaşadığı için, bu çok hassas türlerin her gün bir çeşit görme bozukluğuyla baş etmeye çalıştığını söyledi. (Yine de kesin olabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.) McCormick, umulur ki bu risk altındaki türlerin doğal olarak kaçınma davranışları geliştirdiğini, böylece ciddi görme bozukluğu ortaya çıktığında okyanusun daha yüksek oksijen kısımlarına yüzdüklerini de sözlerine ekledi. Bununla birlikte, McCormick, iklim değişikliğinden kaynaklanan hızlı deoksijenasyonun(Oksijenin uzaklaştırılması veya tüketilmesi olayı.) bu türlerin uyum sağlamasını zorlaştırabileceğini söyledi. Nature dergisinde 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, toplam okyanus oksijeni seviyelerinin son 50 yılda dünya genelinde yüzde 2 oranında azaldığı ve 2100 yılında da yüzde 7 oranında eklenmesi gerektiği öngörülmektedir.

İklim değişikliği, bu kayıpları yönlendiren önemli bir faktördür, Nature araştırması, özellikle okyanusun üst kısımlarında, McCromick’in çalıştığı larvaların hayatlarının çoğunu harcama eğiliminde olduğunu buldu. Bu ısınmaya bağlı deoksijenasyon – bölgedeki yüzeye yakın oksijen seviyelerini bölgede tutarsız kılan rüzgar ve su sirkülasyon düzenleri gibi doğal güçlerle birleştiğinde, en savunmasız canlıların en çok ihtiyaç duyduklarında görüşlerini kaybetmelerine neden olabilir. McCormick, risk altındaki hayvanlar, yüzeye yakın yiyecek aramada daha az etkili olabilir ve aralarında belirsiz avcı izlerini kaçırabilir. Çok ağır bir ihtimal – ancak, bu yaratıklar potansiyel olarak zararlı hatalar yapmadan önce gerçekten aldığı oksijenle ilişkili görme kaybı miktarını belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. “Bir sonraki sorun, retina bozukluğu görsellikte ne kadar bir değişime eşittir?”

Editörün Notu: Bu hikaye larvaların ölçümünü düzeltmek için güncellendi. Uzunluğu 1,5 inç değil 0,15 inçten küçüktür. Hikaye ayrıca deniz omurgasızlarının normal ortamlarında yüzde 20 oksijen satürasyonu yaşamadıklarını not etmek için güncellendi.

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: https://www.livescience.com/65495-low-oxygen-blinds-octopuses.html

Continue Reading

Ekoloji

Pasifik Okyanusu ’nun derinliklerinde arsenik soluyan Mikroorganizmalar keşfedildi!

Published

on

Hayat dediğimiz şey çok kırılgandır. Binlerce farklı dinamiğin, canlıların hayatını etkilemek için hali hazırda beklediğini söyleyebiliriz. Ancak yaşayan organizmalar beklenmedik sıkıntıları farklı yollarla aşma konusunda büyük bir yeteneğe sahiptir. Buna verebileceğimiz en güncel örnek, tropikal Pasifik Okyanusunda, metabolizmasında arsenik kullanabilen mikroorganizmaların keşfidir. ABD Ulusal Bilimler Akademisi Bildirilerine göre araştırmacılar oksijenin olmadığı bölgelere özgü metabolizmaların incelemelerini yaparken, hücresel solunum için arsenik kullanan küçük bir mikroorganizma yüzdesinin (bir taneden daha az) varlığını keşfetti. Bir avuç mikroorganizmanın arsenik kullandığı keşfedildi ancak bilim insanları okyanusta bunu yapan gelişmiş organizmalara tam olarak rastlayamadı.Araştırmacılar mikroorganizmalardaki bu kabiliyetin antik Dünya’dan geldiğine inanıyor.

Antik Dünya döneminde oksijen kıt olduğu için ilk yaşam formları oksijen kullanamadı. Bunun yerine okyanuslarda bulunan arsenik, enerji kazanım yöntemlerinden biri haline gelmişti. WHOI ve MIT’den Dr. Jaclyn Saunders “Okyanusta bugün varlığını sürdüren bu arsenikle solunum yapan organizmalarla ilgili en güzel şey, okyanusta oldukça az miktarda bulunan arsenik ortamda genlerini muhafaza etmeleridir. Bu da diğer arsenik oranı az olan ortamlarda arsenikle döngü kurmuş organizmaları arayabileceğimiz anlamına gelir” dedi. Bu araştırmanın başlangıç noktası, okyanusta görülen bazı arsenik iyonlarının tipinde oluşmuş belirgin yapısal farklılıklardı.

Araştırmacılar bu yapısal tutarsızlığın bazı canlı organizmalardan kaynaklanmış olabileceğinden şüpheleniyorlardı. Bu yüzden alansal inceleme başlatıp, kanıt aramaya koyuldular. Washington Üniversitesi’nde oşinografi profesörü olan komisyon yazarı Gabrielle Rocap, “Okyanuslarda uzun zamandır çok düşük seviyelerde arsenik bulunduğunu biliyoruz. Fakat organizmaların geçimini sağlamak için arsenik kullanıyor olabileceği fikri bütün metabolizma sistemleri için açık okyanus oldu. Bu keşif bile bizlere okyanusta hala bilmediğimiz ne kadar çok şey olduğunu gösteriyor” dedi.

Araştırma ekibi, organizmaların genomik bilgilerini parçalar halinde topladı. Bu parçalar organizmaların arsenikle nasıl başa çıkabildiklerini gösterdi. Organizmaların her birinin arsenat veya arsenit molekülleri ile uğraşan iki genetik yol haritası kullandıkları keşfedildi. Bu organizmalar gibi zamanla oksijensiz ortamlarda büyüyen çok fazla tür bulunamadı. Araştırma ekibi, bu oksijen içermeyen bölgelerin küresel ısınmadan dolayı giderek büyümesinden endişeleniyor. Ekip için bir sonraki adım, organizmaların çevrelerine nasıl adapte olduklarını daha iyi anlamak için organizmaların tüm genomunu çıkarmak olacak.

Editör / Yazar: O. Can CANİKLİ

Kaynak: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/there-are-arsenicbreathing-microorganisms-in-the-pacific-ocean/

Continue Reading

Öne Çıkanlar