fbpx
Bizi Takip Edin

Bilim

İlk Defa Leonardo Da Vinci Tarafından Ortaya Konan Hidrolik Sıçramayı Anlamaya Çok Yakınız

Yayınlandı

üzerinde

15. yüzyılın önemli ressamlarından birisi olan Leonardo Da Vinci, başyapıtlarını boyamak ya da insanları gökyüzüne fırlatmak için yeni yollarla uğraşmadığı zamanlarda genellikle açık havada suyun akışını düşünerek otururdu. Rönesans üstadının geliştirdiği birçok şey sayısız bilim insanını şaşkınlığa uğratmıştır. İlk defa Da Vinci’nin ortaya koyduğu hidrolik sıçrama denilen olgu bilim insanları tarafından uzun süreden beri araştırılıyor.
Büyük ustanın ortaya koymasından neredeyse yarım bin yıl sonra Cambridge Üniversitesi’nden fizikçiler hidrolik sıçramaları çözmeye çok yaklaştı. Hidrolik sıçrama aslında oldukça bilindik bir manzaradır. Bu sıçramaların nasıl oluştuğuna dair bilim bugün bir açıklama getirebiliyor. Bir musluğu açın ve lavabonun alt kısmındaki su akışını izleyin. Büyüyen su birikintisi kenarlarda yavaşlarken, su neredeyse batmaya başlayacak olana kadar yerinde kalan bir ‘basamak’ haline gelir. Yaşanan bu şok dalgası şelalelerde, gelgitlerin dibinde ve hemen hemen yer yerde bulunmaktadır. Hiç şüphesiz 500 yılı aşkın zamandan beri suyun hareketlerinin güzelliği birçok bilim insanı tarafından ele alındı. Leonardo Da Vinci’nin suyun doğası hakkındaki notlarında sıvıların farklı türdeki akışlar altında nasıl davrandığına dair ilk detaylı değerlendirmeler bulunuyor. Da Vinci’ye göre, böyle davranmak tamamen su niteliğiydi. Büyük usta buna dair başka bir açıklama yapmıyordu.
Da Vinci’den yüzyıllar sonra, 18. yüzyılda İtalyan fizikçi Giovanni Battista Guglielmini ve 19. yüzyıl İtalyan matematikçisi George Bidone, suyun hareketleriyle ilgili matematiksel detaylar keşfetti. Ancak yine neden bu şekilde dalgalandığına dair bir tartışma yürütülmedi. Son olarak, 1914’te John William nam-ı değer LordRayleigh tarafından yazılan delikler ve sıvı şok dalgaları üzerine bir makalede bazı teorilerde bulundu. William’ın teorik açıklaması, viskozite, kinetik enerji ve potansiyel enerji gibi şeyleri dikkate aldı. LordRayleigh’den bu yana diğer araştırmacılar da yüzey gerilimini önemsiz bularak reddetti ve daha hızlı akan sıvının yarıçapı ile hidrolik sıçrama yüksekliğinin viskozite, atalet ve yerçekimi kombinasyonu arasındaki bağlantıyı açıklayan modelleri tercih ettiler. Su bir yüzey boyunca akarken, sürtünme ataletinin üstesinden gelir ve sıvıyı yavaşlatır. Eğer hızdaki değişim aniden olursa, bir şok dalgası gelişir ve sıvı bir sıçrama içerisine kısa bir mesafe boyunca yığılır. Sıçramanın büyüklüğünün, suyun kütlesinin itilmesiyle dengelenen potansiyel enerji çekişi tarafından belirlendiği varsayılmıştır. Yıllar boyunca, çekmenin yüksekliğinin belirlenmesinde yer çekiminin gerçekten önemli bir rol oynayıp oynamadığı konusunda bir çekişme vardı ve bu yüzden de yıllarca önce da Vinci’nin ilgisini çeken bu tuhaf su uçurumunun sebebi tartışmaya açık hale geldi.
Yeni bir çalışmada kimya mühendisi araştırmacıRajeshBhagat, önceki bilim adamlarının yüzey geriliminin etkisini göz ardı etmek için biraz aceleci davrandığını düşünüyor. Bhagat ve ekibi tarafından yayımlanan raporda, yüzey gerilimi ve viskoz kuvvetlerin sudaki momentumu dengelediği ve yerçekiminin burada önemli bir rol oynamadığı kaydediliyor. Yerçekiminin etkisini görmezden gelmek ve yüzey gerilimine konsantre olmak, sürfaktanların eklenmesi gibi hidrolik sıçramayı manipüle etmenin başka yollarını sağlar. Bhagat , “Bu süreci anlamak büyük bir etki yaratabilir ve endüstriyel su kullanımını önemli ölçüde azaltabilir” diyor. İnsanlar bu teoriyi otomobillerden fabrika ekipmanlarına kadar her şeyi temizlemenin yeni yollarını bulmak için kullanabilirler.
Kaynak: https://www.sciencealert.com/role-of-surface-tension-not-gravity-hydraulic-jump

Reklam Alanı
Yorum için tıklayın

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

İnsan Beyninde Tıpkı Bağırsaktaki Gibi Bakteriler Bulunuyor ve Bu Bakteriler Bağırsaklarla İlişkili

Yayınlandı

üzerinde

İnsan bağırsağında yaşayan mikropların sağlığımızı, genlerimizi ve hatta duygularımızı etkileyen birçok şeyden sorumlu olduğu düşünülmektedir. Bilim insanları sürekli olarak insan mikrobiyomunun ölçeği ve etkisi hakkında yeni keşifler yapıyor. Ancak son kanıtlar özellikle şaşırtıcı. Bu gelişen bakteri krallığı yalnız olmayabilir, ancak kafanızda bulunan ayrı bir “insan beyni mikrobiyomu” ile ilişkilendirilebilir. Bu aşamada bilim insanları sadece ön bulgular elde etti. Birmingham’daki Alabama Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından Neuroscience 2018 yıllık toplantısında bu bulgular sunuldu.

Bu ön bulguların paylaşılmasında amaç henüz diğer bilim insanları tarafından bu alanın gözden geçirilmemiş olabileceğidir. Yani devam eden araştırmaların sonuçlarının paylaşımına yöneliktir. Burada önemli olan, bağırsak mikrobiyotasının beynin işlevini ve davranışını nasıl etkileyebileceği ve modern insan beyninin kendi mikrobiyomuna sahip olabileceği gerçeğidir. Araştırma nöroanatomist Rosalinda Roberts tarafından yönetilen bir ekip tarafından gerçekleştirildi. 34 ölmüş insandan alınan beyin örnekleri araştırma kapsamında incelendi. Bu kişilerin yarısı şizofreni hastalığından muzdaripti. Diğer yarısı ise ölmeden önce beyinsel bakımdan sağlıklı olarak tanımlanıyordu.

Deneyde bilim insanları tanımlama ve nicelendirme için bir dizi kesit analizi gerçekleştirdi. Araştırmacılar, bakterilerin yoğunluğunun, beyin bölgesinde bulunduğu yere göre değiştiğini ve substantianigra, hipokampus ve prefrontal kortekste bol miktarda bakteri bulunduğunu söylüyorlar. Ayrıca astrositler olarak adlandırılan hücrelerde, nöronların nasıl iletişim kurduklarında dair önemli bilgiler yer alıyor. Araştırmacılar bakterilerin beyne nasıl geldiğini bilmiyor. Ancak kan damarları aracılığıyla taşınmış olabileceği, aksonlarda ve beyin bariyerinde yerleşebilecek bir nokta bulduğu tahmin ediliyor.
Kaynak: https://www.sciencealert.com/bacteria-could-actually-be-thriving-inside-the-human-brain-new-evidence-suggests

Devamını Oku

Bilim

Grönland Buz Kalıbının Altında Büyük Bir Jeolojik Sürpriz Keşfedildi

Yayınlandı

üzerinde

Yerkürenin uzak kuzeyinde, neredeyse bir kilometre kalınlığında kıta levhası buzunun altında saklanan büyük bir jeolojik keşif ortaya çıktı. Jeologlar, Grönland’ın büyük bir göktaşıyla çarpıştığına dair kanıtlar buldu. Büyük bir çarpışma kraterinin çapı 31 kilometreye ulaşıyor. Bu boyutlarla bulunan en büyük 25. Krater Grönland’da ortaya çıkmış oldu. Ancak bu krater dünyadaki en yaşlı krater olması ve bir buz tabakasının altında gizlenen ilk krater olmasıyla dikkat çekiyor. Onu yaratan göktaşı en az bir kilometre genişliğinde bir demir canavarıydı. Krater Temmuz 2015’de keşfedildi.

Büyük bir jeolog ekibinden oluşan araştırma grubu keşfin doğrulanması için 3 yıllık bir araştırma yürüttü. Buzun altında gömülü kraterin nasıl farkedilebildiğini merak ediyor olabilirsiniz. Cevap, NASA’nın Kuzey Kutbu Bölgesel İklim Değerlendirmesi ve Operasyonu IceBridge Programı için 1997 ve 2014 yılları arasında araştırmacılar tarafından toplanan radar – sondaj verileridir. Bu yöntem buz tabakasının ya da buzulun altındaki topoğrafyanın haritasını çıkarabilmektedir. Aynı zamandaglasiyologların buz kalınlığını ölçmelerine yardımcı olur ve bu da küresel ısınmadan dolayı buz erimesinin hesaplanmasında faydalıdır.

Bu veri kümelerini inceleyen jeologlar gerçekten sıra dışı bir şey fark ettiler. Hiawatha Buzulu’nun altındaki büyük bir dairesel çöküntü verilerde görülebiliyordu. Araştırmada yer alan jeologlardan Kurt H. Kjær, “Bunun özel bir keşif olduğunu hemen anladık. Ancak bu çöküntünün kökenini doğrulamanın zor olacağı da belli oluyordu” dedi. Bu nedenle Mayıs 2016’da bir araştırma ekibi bölgenin daha detaylı bir araştırmasını yapmak, fotoğraf çekmek ve University of Kansas’ta geliştirilen son teknoloji ürünü bir radarı kullanmak için bölgeye gitti. Birden fazla gözlem yaparak, buzulun üzerinde uçuşlar gerçekleştirildi. Kansas Üniversitesi’nden elektrik mühendisi John Paden , “Buz tabakasının kenarındaki yuvarlak yapıyı, özellikle de yeterince yüksek uçtuğunuzda görebilirsiniz” açıklamasında bulundu.

Çoğunlukla krater uçak penceresinden görünmüyor. Zaten orada olduğunu bilmeden bu çöküntüyü fark etmek oldukça zor. Buzulun yakınındaki kraterden çıkarılan çökeltilerin zemin-temelli ve jeokimyasal analizleri, demirin varlığına işaret eden darbe süreçlerinin kanıtlarını göstermiştir. Bu bulgular, çarpma bölgelerinde yaygın olarak bulunan şok kuvveti ve çarpmanın yoğun ısısıyla ana kayadaki silikadan meydana gelen camı içeriyordu. Krater yaşını kesin olarak tahmin etmek zor. Grönland’ın buzla kaplanmadan önce, en az 3 milyon yıl kadar eski bir tarihte gerçekleştiğine dair kesin kanıtlar var ama son buzul çağının sonlarında yaklaşık 12.000 yıl önce meydana gelmiş olabilir. Bilim insanlarının bir sonraki hedefi buzulun altındaki kratere ulaşmak.
Kaynak: https://www.sciencealert.com/the-impact-crater-from-a-huge-iron-meteorite-has-been-found-under-greenland-s-ice-sheet

Devamını Oku

Bilim

Türk bilim insanları, pankreas kanserine karşı etken madde geliştirdi

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Ege Üniversitesi’nde pankreas kanserinin erken teşhisi ve tedavisinde kullanılacak, dokulara zarar vermeden kanserli hücrenin ölmesini sağlayan etken madde elde edildi. Ege Üniversitesi (EÜ) Nükleer Bilimler Enstitüsünde, pankreas kanserinin teşhisi ve tedavisinde kullanılacak etken madde geliştirildi. EÜ’den yapılan açıklamaya göre, Nükleer Uygulamalar Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fatma Yurt Onaran ve EÜ Tıp Fakültesi Tıbbi biyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Cumhur Gündüz’ün öncülük ettiği çalışma ekibi, anti-kanser nitelikli etken madde elde etti. Pankreas kanserinin teşhisinde ve tedavisinde kullanılabilecek etken maddenin diğer dokulara zarar vermeden kanserli hücrenin ölmesini sağladığı ifade edildi.

serinin teşhisi ve tedavisi zor bir tür olduğuna işaret ederek, pankreas kanserinin dünyada en çok rastlanan kanser türleri arasında 13’üncü sırayı aldığına dikkati çekti. Fatma Yurt Onaran, çalışmada pankreas kanserinin teşhisinde kullanılabilecek bir floresans özellikte bir madde sentezlediklerini aktararak, şu bilgileri verdi: “Bu maddeye bir de radyoaktif iyot bağlayarak hem nükleer görüntülemenin hem de floresan görüntülemenin yapılabileceği ajan geliştirdik.

İkili görüntüleme yönteminin avantajı, her iki sistemden alınan veriler birleştirildiği için çok daha net bir görüntü elde edilmesidir. Bu etken madde, pankreas kanserine özel olduğu için normal dokularda olumsuz bir etkiye yol açmıyor. Bu madde aynı zamanda fotoaktif bir özelliğe sahiptir. Belirli bir dalga boyunda ışık uygulandığında oluşturduğu etki sayesinde etken madde kanserli hücrelerin ölmesine neden oluyor. Vücuda girdikten sonra herhangi bir bozulma söz konusu olmayan maddenin elde edilmesi de oldukça ekonomiktir.” Çalışma ekibini ziyaret eden EÜ Rektörü Prof. Dr. Necdet Budak ise dünya çapında bir buluşa imza atıldığını belirterek, üniversite olarak bu tür çalışmaların maddi ve manevi olarak yanında olduklarını ifade etti. Kaynak: (İHA)

Devamını Oku

Öne Çıkanlar