fbpx
Bizi Takip Edin

Bilim

İnsan Dillerindeki Yok Oluşu Durdurabilir miyiz?

Yayınlandı

üzerinde

Dünya’da 7.000’den fazla dil bulunuyor, yine de 7.6 milyon insanın yarısı bu dillerin sadece 24’ünü konuşurken, %95’i ise yalnızca 400’ünü konuşuyor. Geri kalan dünya nüfusunun %5’ine 6.600 farklı dil dağılıyor ve bunlardan yüzlercesi yalnızca 10 insandan daha azı tarafından kullanılıyor. Dil kaybı oranının yüksek bir tempoya ulaşmasıyla bilginler, dünya dillerinin yüzde 90’ının gelecek yüzyılda yok olcağını ve dilsel bir kitle yok oluşuna yaklaştığını tahmin ediyor. Dilbilicilerin, dilleri savunmasız, nesli tükenmiş veya tehlikede olarak sınıflandırması için biyolojiden terimler kullanması bir tesadüf değildir. Pek çok etnobiyologun ve çevrecilerin anlamaya başladığı gibi doğa ve kültür hem evrim ürünüdür hem de biyolojik çeşitliliği tehdit eden aynı güçlerin çoğu dilsel çeşitliliği de tehlikeye sokmaktadır. Jonathan Loh Kent Üniversitesi’nde onursal araştırma görevlisidir ve Dave Harmon ile birlikte ” Biyokültürel Çeşitlilik: Tehdit altındaki Türler, Tehdit altındaki Diller” adlı Dünya Yaban Hayatı Fonu için 2014 tarihli raporun yazarıdır. Loh ve Harmon biyokültürel çeşitliliği farklı bitki ve hayvan türlerinin yanı sıra farklı kültürler ve diller üreten evrimsel sürecin toplamı olarak tanımlıyorlar. İnsan faaliyetlerindeki değişiklikler nedeniyle hepsi tehdit altında. Loh, dillerin biyolojik türlere benzer şekillerde evrimleştiği görüşünün yeni olmadığını söyledi. Charles Darwin, “Farklı dillerin ve farklı türlerin oluşumu ve her ikisinin de aşamalı bir süreçle geliştirildiğine dair kanıtlar, birbirine paraleldir.” diye İnsanın Türeyişi kitabında yazmıştır. “Baskın diller ve lehçeler genişçe yayıldı ve diğer dillerin kademeli olarak yok olmasına neden oldu. Bir dil, bir tür gibi, bir kere soyu tükendiğinde, Sir C. Lyell’in söylediği gibi, yeniden ortaya çıkmaz.” Darwin’in dilin evrimi konusunda çok bilgili olmasının nedeni, Darwin’den yüz yıl önce, tüm türlerin ortak atalardan evrimleştiğini, William Jones gibi dilbilimcilerin de dil ile aynı şeyi yaptıklarını tartışmalarıdır. Hindistan’da 18. yüzyıldan kalma bir İngiliz yargıç olan Jones, bir düzine dilden fazlasını konuştu ve Yunanca ve Latince ile çarpıcı benzerlikler olduğunu keşfettiği Eski Sanskritçiye ilgi gösterdi. Loh ” Bunun neden olduğuna dair bir sebep gösterememesi zihnini tamamen yormuştu.” dedi. Jones’un cevabı, Proto-Hint-Avrupa adını verdiği daha eski bir dilden ayrılmış olması gerektiğine karar verdi. Jones ve diğerleri, Rusça, Hintçe, İspanyolca, İsveççe ve İngilizce gibi akraba olmayan diller de dahil olmak üzere, en az 9.000 yıl önce konuşulan son dilden ayrılan ve yeniden konuşulan bütün dillerin ilk “aile ağacını” oluşturdular. DNA’nın keşfiyle, biyologlar, 3,9 milyar yıl önce dünyadaki tek hücreli organizmalar olarak başlayan ve günümüzde gezegenin çarpıcı çeşitliliğine dönüşen dünyadaki yaşamın nasıl olduğunu anlamaya başladılar. Örneğin, yaklaşık 540 milyon yıl önce, elverişli iklim ve atmosferik koşullar, bilim adamlarının, çok hücreli yaşamın evrimini başlatmak için genetik bileşenlerin bir araya geldiğine inandıkları Kambriyen Patlaması’na yol açtı. Loh, Homo sapiens’in 200.000 yıl önce sahneye çıkmasından bir süre sonra, ikinci bir patlama – bir kültürel patlama oldu, diye açıkladı. Ve dilin gelişimi için bir tetik niteliğindeydi. İnsan dilinin tam olarak ne zaman ve nerde ortaya çıktığını bilmiyoruz ama dil tıpkı DNA gibi, bilginin bir nesilden diğerine aktarılmasını sağlayacak bir araçtır.
Kaynak: https://www.seeker.com/culture/can-we-stop-a-mass-extinction-of-human-languages

Reklam Alanı
Yorum için tıklayın

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

28 Yıl Sonra Ortaya Çıkan Lens !

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Görme bozukluklarının düzeltilmesinde, göz renginin değiştirilmesinde, ya da kornea hastalıklarının tedavisinde kontakt lens kullanılmaktadır. 14 yaşındayken sol gözündeki rahatsızlıktan dolayı kontakt lens kullanan bir bayan, badminton maçı sırasında gözüne aldığı darbeden sonra lensini bir daha bulamadı.
Kaybolan bu lens, tam tamına 28 yıl sonra ortaya çıktı !
İskoçya’da yaşayan bayan, bir süre önce gözleriyle ilgili çeşitli rahatsızlıklar yaşamaya başladı. Tam 6 ay boyunca sol gözünde sulanma ve şişlik problemleriyle uğraşan kadın, sonunda doktora gitmeye karar verdi.

İskoçya’nın Dundee şehrindeki Oftalmoloji hastanesine giden kadın, yapılan kontrollerin ardından çıkan sonuçlara inanamadı. Kadının göz kapağında 6 milimetre çapında bir yuvarlak cisimle karşılaşan doktorlar, yapılan kontrollerin sonucunda bunun bir kontakt lens olduğunu anladılar. Yapılan operasyonun ardından 28 yıllık kontakt lens, kadının göz kapağından çıkarıldı.
Kaynak: https://www.livescience.com/63333-contact-lens-eyelid.html
Çeviren: Kuzey KILIÇ

Devamını Oku

Bilim

Pirinç Tanesi Kadar Küçük Bir Denizatı Türü Keşfedildi

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Sadece güneydoğu Japonya’da bulunan yepyeni bir cüce denizatı türü keşfedildi. Japonya’da kaydedilen birçok denizatı türü bulunuyor. Bu bölge biyolojik çeşitlilik bakımından üst seviyededir.
Bölgede bulunan türler daha önce güneyden orta doğu Japonya’ya kadar yerel tüplü dalgıçlar tarafından gözlemlendi.
Araştırmacılar yeni keşfedilen bu küçük denizatı türüne “Hippocampus Japapigu” yani latince adıyla “Japon Domuzu” ismini verdi. İsim ilk defa hayvanı gören ve minik bir bebek domuza benzediğini söyleyen dalgıçlardan geliyor. Bu cüce denizatı yaklaşık olarak 15 milimetre uzunluğa sahip, yani bir pirinç tanesi büyüklüğünde. Mevcut şekli ve renkli yapısı bu denizatlarını minik bir deniz yosunu gibi gizleyerek, gözlerden koruyor.
Bu denizatları, minicik boyutlarına rağmen çok güzel renklere sahip. Texas A & M Üniversitesi’nden National Geographic’tede araştırmacı olarak görev yapan Kevin Conway, Hippocampus Japapigu’nun çok özel olduğunu vurguluyor. Hippocampus Japapigu, araştırmacılar tarafından Tokyo’nun 287 kilometre güneyinde deniz yaşamını araştırmaları esnasında tespit edildi. Bu denizatları yumuşak mercan ve yosun resiflerinde 5 ile 22 metre derinlikte bulunuyor. Cüce denizatlarının sırtında kanat benzeri yapılar bulunuyor. Bu türlerin çoğunda kanatlar çift olarak bulunurken, bu yeni türde sadece bir kanat yer alıyor.
Araştırmacılar bu yeni türün kafa, gövde ve kuyruğunun üzerinde göze çarpacak şekilde beyaz ve kahverengi örgü desenleri bulunduğunu ve bunun ayırt edici olduğunu ifade ediyor. Bu tür hakkında hemen hiçbir şey bilinmiyor. Bilinen tek şey oldukça aktif ve hareketli oldukları ve planktonları yedikleri. Bu tür Japonya’da kaydedilen cüce denizatlarının beşincisi ve bilim insanları başka denizatı türlerinin de keşfedileceğini düşünüyor.
Kaynak: https://www.sciencealert.com/researchers-have-discovered-a-colourful-seahorse-the-size-of-a-grain-of-rice

Devamını Oku

Arkeoloji

Eski İnkalar İleri Kranial Cerrahi Tekniklerine Sahipti

Yayınlandı

üzerinde

Eski İnkaların uzmanların kabul ettiğinden daha gelişmiş tekniklere sahip olduğu gün geçtikçe ortaya çıkıyor. Yeni yürütülen bir çalışmada antik İnka’ların kafa cerrahisinde oldukça ileri olduğunu ortaya koydu.
Eski dönemlerde uygarlıkların gelişmişlik düzeyleriyle ilgili birçok tartışma bulunuyor. Kolomb’un Amerika’yı keşfinden önce bazı uygarlıkların oldukça gelişmiş olduğu bilim insanları tarafından dile getiriliyordu.
Birçok Aztek ve Maya kentinin Amerika’nın keşfedildiği dönemdeki Avrupa merkezleri kadar ilerlediği düşünülüyor. Şimdi yeni elde edilen bulgularda İnkalarınkraniyal ameliyatlar yapabildiği keşfedildi. Dünya Nöroşirürji dergisinde yayınlanan bir çalışmada, İnkaların kazıma, ensizyon ve perforasyon gibi teknikleri başarıyla uyguladığı ortaya çıktı. Trepanasyon adı verilen teknik, binlerce yıldır kafa travması, baş ağrısı, epileptik nöbetler ve akıl hastalığı vakalarını tedavi etmek için dünyanın çeşitli halkları tarafından kullanılmıştır. Trepanasyon, kafatasına bir deliğin açıldığı tıbbi bir prosedür olarak tanımlanır. Trepanasyon antik çağlardan beri uygulanmaktadır ve migren, nöbetler, travma, akıl hastalıkları ve hatta şeytanın kişiyi ele geçirdiği düşünülen vakalarda kullanılmıştır. Yeni araştırma İnkaların bu alanda diğer tüm medeniyetlerden daha ileri bir düzeyde olduğunu ortaya çıkardı. İnkalar nasıl olduğu bilinmeyen bir biçimde anatomi konusunda uzmandılar. Çalışma İnkaların M.Ö. 400’lü yıllarda ameliyat ettiği 800’ün üzerinde kafatasının değerlendirilmesine dayanmaktadır.
Bu kafa tasları 1500’lü yıllarda Peru’da bulundu. Araştırmacılara göre, İnka İmparatorluğu’ndaki bu ameliyatlarda ölüm oranı% 17 ile% 25 arasında değişiyordu. Karşılaştırma yapmak gerekirse, yüzyıllar sonra Kuzey Amerika İç Savaşı sırasında, kranial operasyonlardaki ölüm oranlarının % 46 ile 56 arasında olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Bilim adamları İnkaların başarısının nedenini bilmiyorlar ama hijyenin belirleyici bir faktör olabileceğini öne sürüyorlar.
Kaynak: https://www.ancient-code.com/the-ancient-inca-possessed-advanced-cranial-surgery-techniques-thousands-of-years-ago/

Devamını Oku

Öne Çıkanlar