fbpx
Connect with us

Evrim

İnsanoğlu Farklı Evrilseydi Nasıl Görünürdü?

Published

on

İnsanların gelişimini etkileyen faktörler farklı olsaydı neler olurdu hiç düşündünüz mü? Mesela çevresel koşullarımız daha baskın olsaydı veya atalarımız başkaları olsaydı? Artık fiziksel görünümümüz bizlere doğal ve normal geliyor. Bu listede insanların gelişiminin farklı olması halinde sahip olabileceği 10 organı göreceğiz. 10. Mükemmel İnsan Vücudu:
Canlıların fiziksel değişiklikleri bir anda olmuyor. Ortam aniden değiştiğinde bile, hayatta kalabilmek için gerekli fiziksel adaptasyonların gerçekleşmesi binlerce veya milyonlarca yıl alabiliyor. Atalarımızın daha doğal ve ilkel olarak yaşadığı zamanlarda geliştirilen fiziksel özelliklerin çoğu eskimiş durumda. Şimdi ise bilim insanları, şehir toplumlarında hayatta kalabilmek için farklı adaptasyonlara ihtiyacımız olduğunu düşünüyor. “Mükemmel insan vücudu” ismini verdikleri bu tasarının en dikkat çekici özelliği gövdesindeki tuhaf cep. Ayrıca kör noktaları gidermek için gözler daha büyük ve kulakların en küçük sesleri bile duyabilmesi için daha sivri. Bacakları daha hızlı koşabilmek ve vücut ağırlığını daha iyi desteklemek için daha kısa.

9. Araba kazalarından kurtulmak için uyarlanmış insanlar

Bilim insanları taşıt araçlarının doğamıza uygun olmadığını düşünerek, insan doğasını taşıtlara göre uyarlamış. Trafik kazalarından zarar almayacak şekilde tasarlanan Graham’ın en büyük eksikliği estetiklik. Graham, çiziklere ve küçük kesiklere dayanıklı kalın bir cilde sahip. Ayrıca kulakları ve burnu ani darbelerden korumak için düz ve yağ kaplı bir yüzü var. Beyni bizimkiyle aynı olsa da kafatası kaza sırasında çarpışma kuvvetini emmek için daha büyük, daha kalın ve yumuşak dokularla doludur. Graham’ın boynu yok, çünkü boyun kazalarda kolayca kırılır. Graham’ın kaburgaları, ekstra meme uçları gibi çıkıntı yapan ve hava yastıkları gibi darbeleri emen doku torbaları ile kaplanmıştır. Bacaklarının kemikleri, Graham’ın kaza mahallinden hızlı bir şekilde kaçmasını sağlayan “yaylar” olarak işlev görecek şekilde değiştirildi. Ayrıca, Graham’ın dizlerinin serbestçe dönmesini sağlayarak bacakların bu noktada kırılmaması sağlandı.

8. Buz Adam

Gezegenimizin buzla kaplı olduğunu düşünelim. Belki bir asteroit etkisi atmosferi kararttı ve sıcaklık düştü veya iklim değişikliği yıkıcı seviyelere ulaştı. Her halükarda, insanlar aşırı soğuk veya kar fırtınasında hayatta kalabilmek için vücutlarında değişikliklere ihtiyaç duyacaklardı. Bu değişikliklerden bazılarının neler olabileceğini görelim. Daha az güneş ışığı alan insanın vücudundaki D vitamini seviyeleri düşer. Bunu önlemek için, buzda yaşayan insanlar daha fazla UV ışını emebilmek için daha soluk bir tene sahip olacaklar. Ayrıca, bu insanların vücut kılları onları soğuktan korumak için daha fazla olacak. Bu koşullarda, insan vücudu daha uzun ve daha kaslı hale gelecektir. Bu iklim türü için gereken diğer özellikler ise, her iki ayakta da pençe olmasıdır. Bu pençeler buz üzerinde daha iyi yürümeyisağlar. Aşırı soğuk koşullarda, bu yaratıkların sıcaktan korunmak için boyunların etrafında kalın bir yağ tabakası da oluşabilir.

7. Dinozor Vücut

Yaklaşık 66 milyon yıl önce, korkunç bir olay dinozorları Dünya’nın yüzünden sildi. Peki ya bu neslin tükenmesi gerçekleşmeseydi ve dinozorlar yaşamaya devam etseydi? Muhtemelen, bu hayvanlar gelişmeye devam edeceklerdi. Pek çok kurgu eseri, günümüz dünyasındaki dinozorları milyonlarca yıl sonra sadece birkaç değişiklikle anlatıyor. Fakat gerçekte, durum böyle olmayacak ve görünümleri dinozordan daha insancıl olacaktı. Paleontolog Dale Russell’ın inandığı şey buydu. Geçen yüzyılda, dinozor cinsi Troodon cinsinin vücuduna kıyasla çok büyük bir beyni olduğu keşfedildi.

Bu, Troodon’un dikkate değer bir zekaya sahip olduğunun göstergesiydi. Bu nedenle, Russell, koşulların uygun olması durumunda bu hayvanın gelişmiş bir yaratığa dönüşme ihtimalinin yüksek olduğuna inanıyordu.1982’de, Russell, Dinosauroid olarak adlandırılan yaratığın yaşam boyu bir kopyasını oluşturmak için bir tahnitçi (hayvan postunu dolduran kimse)ile beraber çalışmaya başladı. 1,3 metre yükseklikte olan bu model, ataları Troodon’un yanında sürüngen görünümlü bir insansılık gösteriyor. Modelin beyin kütlesi gün geçtikçe arttı ve kafatasını da beyninin içine aldı. Bu ağırlığı taşıyabilmek için boyu kısaldı ve bir insan boyuna yaklaştı. Ayrıca boynun yeniden yapılanmasıyla düzleşti ve kuyruğunu kaybetmek zorunda kaldı. Russell’in bu modeli en çarpıcı formlardan biri.

6. Gerçek Marslılar

Mars gibi başka bir gezegende yaşamak zorunda olan bir tür geliştiğini varsayalım. O ortamda neye benzeyeceğimizi, hala insan şeklinde olup olmayacağımızı kesin olarak bilmemiz imkansız. Bilim insanları Kızıl Gezegen’de yaşarsak birkaç bin yılda nasıl görüneceğimize dair spekülasyonlar yapmışlar. Her şeyden önce, Mars’ta yaşayan insanlar bizden daha uzun olacaktı çünkü yer çekimi eksikliği, omurganın Dünya’daki kadar sıkışmasına neden olmayacaktı.Ek olarak, bu tür bireyler daha kalın kemiklere ve daha büyük kafalara sahip olacaktır. [5] Güneş ışığının olmaması, Mars’taki insanların gözlerinin daha büyük olmasına neden olur. Kızıl Gezegen sürekli ölümcül radyasyonla bombalandığından, derileri havuçlara benzer UV ışınlarına dayanıklı bir pigmentle kaplanacaktı. Sonunda, Marslılar gelecekte turuncu bir cilde sahip olacaktı.

5. Kuş İnsanlar

İnsanlar ve kuşlar birbirinden yapı olarak çok farklıdır. Ancak insanlar yerine kuşlar baskın tür olarak gelişseydi neler olurdu? İnsanla kuş arası bir melez. Peki bu “kuş insanların” şu andaki görünümümüzle karşılaştırıldığında ne gibi farklılıkları olacak? İlk olarak, kuş insanlar tüylerle kaplanacaktı. Aynı zamanda, kuş insanın oyuk kemikleri, dişleri çok az olurdu olurdu ve kasları insanlardan çok daha hafif olurdu. Aksi takdirde, “kuş insanlar” uçamayacak kadar ağır olurdu. Bununla birlikte hem insan beyni hem de uçuş mekanizması çok fazla enerji tüketir. Öyleyse kuşçu her iki erdeme de sahip olamazdı; uçmak ve akıllı olmak arasında seçim yapmak zorunda kalacaktı. Her ne kadar bu durum imkansız olsa da bilim insanları kuşların genetik kodunu deşifre etikten sonra insan embriyolarına kanat yerleştirebileceklerine inanmaktadır.

4. Denizaltı İnsanları

Su altında yaşamak istiyorsak, çok fazla fiziksel değişime ihtiyaç duyarız. Neyse ki bizim için bilim insanları, insanların bir sualtı dünyasında yaşamasının birkaç yolunu tasarlamışlar. Gözlerimiz, tıpkı kediler gibi düşük ışık koşullarında görmek için özel bir membran geliştirirdik.Ayrıca, suda daha hızlı hareket etmek için çok daha az vücut kılımız oluşurduk ve soğuğa dayanabilmek için daha fazla yağ depolardık. Başka bir teori insanların web tabanlı olacağını söylüyor. Yüzerken daha fazla enerji tasarrufu yapabilmek için bacaklar balık kuyruğu gibi tek bir bacakta birleşir. Su altında yaşayan insanların kurbağa benzeri bir yüze sahip olması ve basit homurdanmalarla iletişim kurması bekleniyor.

3. Bitki İnsan

Bitki insanlar sizce neye benzerdi? Teoriye göre en dikkat çekici nokta vücudumuzun kloroplast ile kaplanması. Kloroplast bitkilerde fotosentezden sorumludur ve bitkiye yeşil rengini verir. Sonuç olarak, bir “bitki insan” yeşil bir cilde sahip olur. Bununla birlikte, fotosentez süreci hayatta kalmak için bize yeterli enerji vermeyecek, bu yüzden vücudumuz muhtemelen daha fazla güneş ışığı alabilmek için dallara ve yapraklara sahip olacaktı. Bu arada, bitkiler gibi karbondioksit değişimi yapabilmemiz için cildimizin çok daha gözenekli olması gerekecekti. Aynı zamanda, insan beyni, vücudun enerjisinin büyük bir bölümünü tüketecekti. Bu nedenle, eğer insan bitkileri zekalarını korumak istiyorlarsa, mümkün olduğunca uzun süre güneş ışığının altında durmaları gerekirdi. Yani insansı bitkinin ömrü inanılmaz derecede sıkıcı olurdu.

2. Güçlü Yerçekimi Altında Güçlü İnsanlar

Dünyadaki tüm yaşam bu gezegenin yerçekimi seviyesine uyarlandığı için, daha güçlü yerçekimi olan daha büyük bir dünyada nasıl olacağımızı düşünmek ilginçtir. Yeni başlayanlar için, bazı fiziksel yönler değişmeyecekti. Yüksek yerçekimine adapte edilmiş insanlarda hareket için uzuvlar, görmek için gözler ve beslenme için bir ağız olmaya devam edecekti. Yüksek yerçekimli bir ortamda, alçak bir seviyeden bile düşmek ölümcül olabilir. Dolayısıyla karasal yaratıklar yere mümkün olduğunca yakın olmak isterdi. Yerçekimi yüksek olduğu için insanların kısa olmasını bekleyebiliriz ve şimdiki iki ayaklı duruşumuz artık verimli olmayacaktı. Bunun yerine, ağırlığı daha iyi dağıtmak için altı bacakla yürürdü. Aynı zamanda, tansiyon sorunu olacaktı. Çünkü yüksek yerçekimi koşullarında, kalp kan pompalamak için daha çok çalışmak zorunda kalacaktı. Bu nedenle, bu tür koşullara adapte olan insanların beyne daha yakın olan daha güçlü kalpleri olması muhtemeldir.

Daha güçlü yerçekimi koşullarında yaşayan insanların en belirgin özelliği daha yüksek kemik ve kas yoğunluğuna sahip olmaları olacaktır. Kemikleri vücut yapısını desteklemek için daha kalın olacaktı ve kasları çok çaba harcamadan hareket edebilmek için daha büyük olacaktı. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar ayrıca, bu aşırı çevrede yaşayan insanların Dünyadaki insanlardan çok daha az miktarda vücut yağına sahip olacağını gösteriyor.

1. Vakum

Diğer gezegenlerde yaşamayan insanların nasıl görüneceğini gördük. Peki bir sonraki adım ne olurdu? Aslında, nihai adım, yaşam için en düşmanca ortam olan uzay boşluğunda yaşamaya adapte edilmiş insanlar olacak. Uzay aracını doğrudan yörüngede inşa etmek için, vakumorf denilen insansı varlıkları yaratacağız. Bu varlıklar, yerçekimi olmadan ve herhangi bir özel koruma olmadan, boşlukta hayatta kalabilecekler. Vakumorf’un gövdesi, iç organlarını basınç eksikliğinden korumak için sert ve hava geçirmez küre şeklinde bir kabuk ile kaplanacaktı. Ayrıca uzay gemisinin gövdesi üzerinde yürümek için ön ayakları olacaktı. Vakum, ekstra oksijen depolamak için üçüncü bir akciğer ve biriken karbondioksit ve diğer atıklar için dördüncü biri gibi yeni organlar geliştirirdi.

Editör / Yazar: Merve GÖKTAŞ

Kaynak: https://listverse.com/2018/11/11/10-ways-humans-would-look-if-we-had-evolved-differently/

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Prof. Özdoğan: Avrupa kültürünün temeli Çatalhöyük

Published

on

“Avrupa kültürünün temeli Çatalhöyük’tür” tezini savunan Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, “Göçlerle, kültürel etkilerle, kız alıp vermeyle Avrupa’yla bir etkileşim olduğu belliydi. DNA sonuçları arkeolojik bilimsel verileri teyit etti” dedi. Polonya Ulusal Bilim Merkezi (Polish National Science Center) tarafından verilen destekle gerçekleşen çalışma, ‘Antik Mitokondriyal Genomlar Çatalhöyük Halkı Gömülerinde Annelik Akrabalıklarının Yokluğunu ve Genetik Yakınlıklarını Açıklıyor’ başlığıyla genetik dergisi Genes’te yayımlandı. iki Türk bilim insanı nın da yer aldığı araştırma ilginç sonuçlar ortaya çıkardı. Araştırmada “Çatalhöyük sakinlerinin diğer Orta Anadolu Neolitik bireyleriyle genetik yakınlıkları bu grubun, Marmara bölgesinden gelen Neolitik, Yakın Doğu Orta Neolitik ve Kalkolitik popülasyonlarıyla yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar Neolitik’in yayılışıyla ilgili genel kabul görmüş göç yönünü desteklemektedir” denildi.

Yıllardır “Avrupa kültürünün temeli Çatalhöyük’tür” tezini savunan Prof. Dr. Mehmet Özdoğan şunları söyledi: “Arkeolojik çalışmalarla bu durumu daha önce belirlemiştik. Söylediklerimiz safsata değil bilimsel verilerdi. Göçlerle, kültürel etkilerle, kız alıp vermeyle Avrupa’yla bir etkileşim olduğu belliydi. DNA araştırmaları genişledikçe iyice netleşmeye başladı. DNA sonuçları arkeolojik bilimsel verileri teyit etti. Göç dalgası M.Ö. 7400’lerde başladı binlerce yıl devam etti.”

Geçtiğimiz günlerde açıklanan ve BBC’ye haber olan başka bir DNA araştırmasıyla da ‘‘ Stonehenge anıtını Anadolu’dan gelen göçmenlerin inşa ettiği’ ileri sürülmüştü.

Anaerkil Mi Ataerkil Mi?

Araştırmayla ayrıca ‘ Çatalhöyük’ te anaerkil bir toplum hâkimdi’ fikri şimdilik çürümüş oldu. Neolitik yani insanların yerleşik hayata geçip tarıma başladığı dönemde, insan topluluklarının anaerkil olduğunu ve Ana Tanrıça’ya taptıklarını düşünenlerin sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Çatalhöyük’te 2016’da bulunan ‘Ana Tanrıça’ heykeli bir çeşit tanrıça inancına ait olma fikrini güçlendirdi ve bunun bir kanıt olduğu yönünde fikirler ortaya atıldı. Çatalhöyük halkının, ölülerini bir sepet içinde evlerine gömdüklerini ortaya çıkaran eski Kazı Başkanı Prof. İan Hodder, “Toprağın yapısından dolayı günümüze kadar gelebilen iskeletler, bize birçok konuda bilgi veriyor. Kemiklerde yapılacak DNA testleri, toplumun anaerkil mi yoksa ataerkil mi olduğunu da ortaya çıkaracak” diyordu.

Çatalhöyük’te aynı evde gömülü olan 10 mezarda yapılan DNA araştırmasında akrabalık ilişkisi tespit edilemedi. Anne tarafından farklı soylardan geldikleri değerlendiriliyor. Mezarda diş ve kemik fenotiplerine göre biyolojik yakınlığı olan bireylerin, birçok ayrı binaya yayılmış olduğu görünüyor. Bu sonuçlarla Çatalhöyük’te anaerkil toplum fikrinin yeni araştırmalar çıkana kadar çürütüldüğü belirtiliyor.

Yeni Araştırma Başladı

Araştırmanın içinde yer alan Prof. Dr. Mehmet Somel, Çatalhöyük’te AB destekli yeni bir proje başlattıklarını ve DNA çalışmalarını çok yönlü olarak araştırdıklarını söyledi. Prof. Somel şöyle konuştu:

“Bu araştırmanın iki sonucu var. Evler içinde birkaç farklı birey birbiriyle anne olarak akraba mı? Yöntem sadece anne akrabalığı üzerine kuruluydu. Anne soy üzerinden akrabalık olmadığı bu projeyle ortaya çıktı. Ataerkil olabilir mi araştırmasını şimdi biz ODTÜ ve Hacettepe Üniversiteleri olarak AB destekli bir projeyle yürütüyoruz. 5 yıl sürecek proje. Baba soy üzerinden inceleyeceğiz. Diğer yandan Avrupa tarım kültürü topluluklarının Anadolu ve Ege’den yayıldığını genetik veriler bize söylüyor.”

8 Bilim İnsanının İmzasını Taşıyor

Genes dergisinde mart ayında yayımlanan araştırma, Polonya’daki Adam Mickiewicz Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü’nden Maciej Chyleńsk ve Arkadiusz Marciniak, Moleküler Biyoloji Teknikleri Laboratuvarı Biyoloji Fakültesi’nden Mirosława Dabert ile Biyoloji Fakültesi, Evrimsel Biyoloji, Antropoloji Enstitüsü’nden Anna Juras, Çek Cumhuriyeti’ndeki Charles Üniversitesi Biyoloji ve Çevre Bilimleri Bölümü’nden Edvard Ehler, Türkiye’deki Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin Biyolojik Bilimler Bölümü’nden Prof.Dr. Mehmet Somel ve Reyhan Yaka, İsveç’teki Stockholm Üniversitesi’nin Arkeolojik Araştırma Laboratuvarı, Arkeoloji ve Klasik Çalışmalar Bölümü’ nden Maja Krzewińska imzalarını taşıyor.

STONEHENGE Anıtını da Anadolulular Yaptı

Londra’ya 130 kilometre mesafedeki dünyanın turistik ve arkeolojik bakımdan en popüler anıtları arasında yer alan Stonehenge anıtının, binlerce yıl önce Anadolu topraklarından adaya giden göçmenlerce inşa edildiği DNA sonuçları ile ispat edildi. Nature Ecology & Evolution (Doğa Ekolojisi ve Evrim) dergisinde nisan ayında ‘Antik genomlar erken neolitik Britanya’da popülasyonun yerini gösteriyor’ (Ancient genomes indicate population replacement in early neolithic Britain) başlığı ile verildi.

BBC’nin haberine göre, araştırmacılar İngiltere’de neolitik dönem insan kalıntılarından elde edilen DNA’ları, o dönem Avrupa’da yaşayan insanlardan elde edilebilen DNA’larla karşılaştırdı. MÖ 6000’de Anadolu’da başlayan büyük göç dalgası sırasında bir grup, Tuna Nehri’ni izleyip Orta Avrupa’ya yönelirken, bir grup da Akdeniz boyunca ilerleyip bugün İspanya ve Portekiz’in bulunduğu İberya’ya ulaştı. Kaynak: (Sputnik)

Continue Reading

Ekoloji

Bu Etçil Bitki, Aynı Zamanda Bir Kemirgen Tuvaleti Olacak Şekilde Evrimleşti

Published

on

Borneo’ nun dağlık sisli ormanlarında hiçbir şey israf olmamaktadır. Bu durum atıkların kendisi için dahi geçerlidir. Burada dünyadaki en büyük etobur bitki, yerel sivri fareler için (Tupaia montana) bir çeşit tuvalet olacak şekilde evrimleşmiştir. Memelilerin arkasına mükemmel şekilde uyumlu bir klozet ile bu büyük ve testi biçimli etçil bitki (Nepenthus rajah), yakın akrabalarının yaptığı gibi sadece böcekleri yutarak değil, besin elementlerince zengin olan dışkıları da tüketerek hayatta kalmaktadır. Bu bitki; iki litre kadar su tutabilecek bir ibrik ve bolca nektar üreten oldukça aktif bezler ile dünyadaki en tuhaf ve kafa karıştırıcı bitkilerden birisidir. Bitki 150 yıldan fazla süredir keşfedilmiş olsa da, bilim insanları bitkinin tatlı özsuyunun amacını ancak son 10 yılda kavramışlardır. Nektarını ağaç farelerini kışkırtmak için kullanan bu bitki, araştırıcıların deyimiyle basit anlamda “beslenme istasyonuna sahip bit tuvalettir”. Video gözlemleri, ağaç farelerinin bu etçil bitkiye atlayarak yaprağımsı kapaklarındaki nektarı yaladıkları esnada, bölgelerini belirlemek için küçük atıklar bıraktığını açığa çıkarmıştır. Bu davranışı aşağıdaki David Attenborough videosunda görebilirisiniz.

Sivrisineklerin seyrek olduğu bölgelerde bu etçil bitki, benzersiz bir evrimsel yol izlemiş gibi görünüyor. Diğer etçil bitkilerden farklı olarak N. rajahis; fare şekilli bir orifis ve kaygan olmayan kenarlar ile oldukça sağlamdır ve farelerin bu bölgede tutunmasına izin vererek daha uzun süre beslenmektedir. Aynı zamanda bu etçil bitkinin hunisinin şekli, farenin kakasının yağmur akıntısı ya da yerçekimiyle kâsenin dibine kadar inmesini sağlamaktadır. Söylendiği kadar tuhaf olsa da bitkinin bu isteği bir anomali değildir. Başka bir etçil bitki, yarasalarla benzer bir ortak ilişki kuracak şekilde gelişmiştir. N. hemsleyana, yünlü yarasa için (Kerivoula hardwicki) gün boyu tüneyecek bir barınak görevi görmektedir ve karşılığında yarasanın atıklarıyla ziyafet çekmektedir. Bu arada aynı fareler, N. lowii ve N. microphylla da dahil olmak üzere diğer etçil bitkilere de tuvalet yaparken görülmüştür fakat yerde yetişen N. lowii, hayvanları tuzağa düşürme kapasitesini etkin olarak kaybetmişken diğer iki tür genellikle fare kakasıyla beslense de hala eklem bacaklı avlarını yakalayabilmektedirler.

Evrimsel genetikçi ve Oxford Üniversitesi’nde bitki taksonomisti olan Chris Thorogood bit blog yazısında “Bu ağaç faresi tuvaletleri, optimal miktarda dışkı yakalamak için hayvanları konumlandıracak şekilde yönelmiş içbükey ve yukarı aşağı doğru eğilmiş kapaklara sahiptir” demiştir. “Ağaç faresi tuvaletleri, su ve ölü yaprak yakalama özelliğini artıracak şekilde geniş ibrik ağızlarıyla diğer etobur bitkilerden evrimleşmiş olabilir”.

Fare kakası, kulağa iştah açıcı bir yemek gibi gelmese de azot, fosfor gibi besin elementleri bakımından bitkinin hayatta kalacağı kadar zengindir. Aslında son çalışmalarda fare dışkılarının N. lowii yapraklarındaki azotun yaklaşık yüzde 57-100 ’ünü oluşturduğu bulunmuştur. Bu herkesin katıldığı bit kazan-kazan durumudur fakat hala açıklığa kavuşturulması gereken birçok detay vardır. Örneğin ağaç fareleri, etobur bitkinin onları taşımak için hazır olduğunu kesin olarak nasıl biliyorlar? Yeni şekillenen bir etobur bitkinin ziyaretçiler için yeterince sağlam olması birkaç gün almaktadır.

Gerçi yabani hayattakilerin çoğu, çok az hasar belirtisi göstermektedir. Bu durum da farelerin sabırlı birer besleyici olduğunu göstermektedir. Bir çalışmanın hipotezine göre “Bunun tek mümkün açıklaması, etobur bitkilerin iş için hazır olup olmadıklarına dair ağaç farelerine sinyal göndermesidir”. Örneğin N. lowii bitkisi olgunlaştığında iç yüzey katı ve koyu mor renge dönmektedir ve bu, ağaç farelerine üzerinde çıkabilmeleri için hazır olduğunu göstermektedir. British Columbia’ daki Royal Roads Üniversitesi’nden ekolojist Jonathan Moran, 2009’da Live Science’a “Gerçek şu ki, etobur bitkiler ağaç farelerinin aktivitelerine uygun hale ve şekle gelmişlerdir ve bu uzun bir süreçte olmuştur” şeklinde söylemiştir.

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/where-does-a-shrew-do-a-poo-in-its-very-own-loo-of-course

Continue Reading

Arkeoloji

Üst Paleolitik Alet Kültürü; Magdalenian

Published

on

Bu dönem boyunca Magdalenian gibi çeşitli alet kültürleri varlığını göstermiştir. (Sivri uçlu kemik, zıpkınlar ve ilk olarak kullanılan mikrolitler) ( Mikrolitler; genellikle çakmaktaşı ya da çörtenden yapılmış olan ve bir ya da yarım santimetre ebatlarında olan küçük taşlardır. Bu taşlar hem küçük kesiklerden hem de tepesi kesilerek rötuş yapılmış daha büyük kesiklerden üretilir.)
Homo sapiensler tarafından yapılmıştır. Mızrak atıcı, ok başı, balık kancası gibi aletlerin yapımı için fildişi, kemik, boynuz gibi yeni materyaller kullanılmıştır. Üst Paleolitik Çağ Endüstrisi 40,000’den 12,000 önceye kadar baskındı. Bu endüstrisinin kökeni birbirinden bağımsız olarak Asya (90,000’dan daha önce) ve Afrika’da görülmüştür. Bu alet yapım kültürü alet formlarının artışını, aletlerin malzemelerini ve alet yapım tekniklerinin daha gelişmiş ve karmaşık halini göstermekteydi. [Oldowan Alet Kültürü]

Üst Paleolitik ve Neolitik Aletler

Kendine özgü olan bölge stillerinde hızlı bir şekilde çeşitlilik oluşmaya başlamıştı, bu stillerden bazıları ard arda örtüşmeler yaşamıştı ancak estetik bir alet yapım kültürü olduğu fark edilebilmekteydi. Bu alet formlarındaki uyarlamalar, Musteryen endüstrisinde görülen etkin malzemelerin çeşitliliğindeki artışların yanıtı niteliğindedir. Bölgesel olarak görülen stiller muhtemelen sadece stilistik versiyonlardan ibaret değildi aletlerin değişik materyallere uyumunu da göstermekteydi ve değişik habitatların ihtiyaçlarına göre, farklı gıda kaynakları ve insan doğasındaki ebatların artışındaki denkliğe göre üretim meydana gelmişti. Bu açıklamaya örnek olarak, Üst Paleolitik Endüstrisinde gerçekleştirilen dikilmiş iğne ve balık kancası söylenebilir. [Aşölyen Alet Kültürü]

– Coğrafi olarak geniş alana yayılmış olan Orinyasiyen periyodu (40,000 ila 28,000 yıl önce) Avrupa ve Afrika’nın bazı bölgeleri boyunca görülmüştür ve Homo sapiens ile beraber Homo neandertaller ile ilişkilidir.

– Daha sınırlı olan Châtelperronian (40,000 ila 34,000 yıl önce) Orinyasiyen’in bir çeşididir ve Avrupa’daki Avrupalı olan Homo neanderthaller ile ilişkilidir.

– Neanderthallerin nesli tükendikten sonra Gravettian periyodu görülür ve (28,000 ila 22,000 yıl önce) geniş sırtlı bıçaklar yapmışlardır. Kemik noktasının alt bölümüne eğim vererek alet repertuvarının gelişmesini sağlamışlardır. Fildişi boncukları ölü gömme süslemeleri olarak kullanıldı ve bu ritüel ‘’Venüs figürleri’’ olarak anıldı. Ritüeller ve bölgeler insan kültürünün hiyerarşisine zenginlik ve sosyal statü ekledi.

– Kısa sürmüş olan Solutrean periyodu (22,000 ila 19,000 yıl önce) ısı sayesinde yapılma imkanı bulan şık ve zarif aletler ile tanıştı ve aniden dikkatli ve biriktirilen çakmak taşlar bunları kontrollü ve dikkatli bir şekilde ortadan kaldırdı.

– Son olarak Magdalenian periyodunda (18,000 ile 12,000 yıl arası) ok ve mızraklarda hassas pullu taşların kullanımında, zıpkınlardaki çok dikenli uçların kullanımında ve kemik, boynuz ya da tahtadan yapılmış mızrak atıcısı kullanımında artış görülmekteydi. Bu periyottaki her bir yeni alet sembolleri temsil etmektedir , Chauvat’ ta bulunan mağaradaki resim buna örnek verilebilir.

– Semboller insan kültürünü, teknik becerilerin bütünü olarak değil de paylaşılan dünyanın temsili ve görselleştirilmiş hali olarak tanımlar. Bu temel yazı dili yakın zamanda görsellerin kullanımı aracılığı ile gelişti ve sayı hesabı yapmak, yönetimsel kontrol, zaman takvimi, tarihi kayıt ardından sözlü anlatı gelişimlerini gösterdi.

Üst Paleolitik aletler

kazıcıları, oymacıları (fildişi ya da kemik oymak için), kemik uçları, fildişi boncukları, diş kolyeleri, soyut hayvan ya da insan figürlerini bir araya toplamıştır. Tüm bunlar giyimde, barınak yapımında, kap kaçaklarda, sunu ve süslemelerde, ilaçlarda, beslenme alışkanlıklarında ve ritüel etkinliklerde paralel olarak gelişim göstermiştir. Bu zamanla beraber daha sonra taş ve kemik aletleri üretim alanında çeşitliliği getirdi ve neredeyse kesin denilebilecek hem yaşa hem de cinsiyete bağlı olan kendine has üretimler yapılmaya başlandı.

Tekil gruplardaki aileler arasında sosyal hiyerarşi meydana geldi. Değerli mal varlığının birikimi ve giyilen değişik çeşit süslemeler kısmen sembol niteliğindeydi. Alet yeniliğinin çeşitliliğindeki artış temposu ve Üst Paleolitik çağın daha iyi verim sağlayan avlanma şekilleri büyük oyunun azalan türleri üzerinde acımasız bir baskı uygulamıştı, çoğunun neslinin tükenmesine yol açtı ya da insanların ulaşamayacağı alanlara sürüklenmelerine sebep oldu. Av kaynaklarındaki bu düşüş, insan toplumlarının avcı toplayıcılıktan tarımsal ekonomiye geçişini hızlandırdı. [Musteryen Alet Kültürü] 

Editör / Yazar: Meltem TERZİOĞLU

Kaynak: https://humanevolutionb36.weebly.com/cultural-evolution.html

Continue Reading

Öne Çıkanlar