fbpx
Connect with us

Bilim

İnternet, beyinlerimizi yeniden şekillendiriyor

Published

on

Önde gelen bir nörobilimci dijital enformasyonları işlemenin beynimizdeki devrelerin bağlantılarını değiştirebileceğini söylüyor. Kaliforniya Üniversitesi Los Angelese Kampüsü’nden nörobilimci Gary Small, bu soruya olumlu cevap veren ve sayıları giderek artan araştırmalara bir yenisini daha ekledi. iBeyin: Modern Aklın Teknolojik Değişiminde Sonra Yaşarkalmak (iBrain: Surviving the Technological Alteration of the Modern Mind) adlı yeni kitabında belirttiği üzere, Small bilgiyi toplama ve başkalarıyla bilgi iletişimini gerçekleştirme biçimlerimizde yaşanan dramatik değişikliklerin şu andaki insan beynini tanınmayacak ölçüde değiştirecek bir evrim dönemini tetiklediğini ileri sürüyor. Yazar ”Belki de insanların alet kullanmayı öğrendikleri dönemden bu yana, insan beyni bu kadar hızlı ve derinden bir etki yaşamamıştı” diyor. ”Beynin evrilip, odağını yeni teknolojik yetilere doğru kaydırdıkça, temel toplumsal yetilerden uzaklara sürükleniyor”.

Teknolojinin beyin devre düzeneğimiz üzerindeki etkisi şaşırtıcı gelmemeli. Beynin esnekliği, yani uyarıcıdaki değişikliğe göre verdiği tepkiyi değiştirme yetisi, iyi biliniyor. Profesyonel müzisyenlerin, parmak hareketlerini planlamakla sorumlu bölgelerdeki gri maddeleri daha fazla. Atletlerin beyinlerinin ise el-göz eşgüdümünü sağlayan alanları daha hacimli. Bunun nedeni, özgül bir etkinliğe ayırdığınız zaman arttıkça, bu etkinliğin yerine getirilmesini yürütmekle görevli nöral yolların kuvvetlenmesi. Dolayısıyla sürekli bir dijital enformasyon akışını işleyen insanların daha fazla nöronlarını bu enformasyonu filtrelemek için ayırmaları gerektiği akla yatkın.

Yine de bu evrimle aynı şey değil. Small ve arkadaşları internetin devrelerimizi nasıl şekillendirdiğini görmek için 24 yetişkinin beyinlerini önce bu kişiler web araması yaparken, sonra da bir metin okurken görüntülemişler. Web araması sırasında alınan görüntüler karşılaştırıldığında, gündelik hayatlarında düzenli olarak internet kullanan kişilerin beyinlerinin karar verme ve karmaşık akıl yürütme ile ilişkili bölgelerinde, interneti sık kullanmayan kişilerinkine göre iki kat daha fazla sinyal bulunduğu gözlenmiş. American Journal of Geriatric Psychiatry dergisinde yayımlanacak bu bulgular, internet kullanımının beynin uyarılma kapasitesini arttırdığını ve internette bir metin okurken beynin basılı bir metni okurken olduğuna göre daha fazla bölgesinin çalıştığını gösterdi. Bu araştırmalar daha önceki araştırmaların bulduğu sonuçları kuvvetlendiriyor: Teknolojiyle daha çok uğraşanlarımız daha gelişkin bir çalışma belleğine sahipler (yani daha fazla bilgiyi kısa süre için akıllarında tutup gerektiğinde geri çağırabiliyorlar); algısal öğrenmede (yani dünya algılarını değişen enformasyona göre ayarlamaya) daha başarılılar ve daha gelişkin motor yetilere sahipler. 
Small, farklı kuşaklar arasında bu farkların daha fazla olacağını, çünkü genç kuşakların yaşlı kuşaklara göre daha erken yaşlardan itibaren daha fazla teknolojiye maruz kalmış olduklarını söylüyor. Buna beyin farkı* adını veriyor. Bir tarafta e-posta ve kısa mesajın var olmadığı bir dünyayı hiç bilmeyen dijital çağ doğumlular var. Diğer tarafta ise dijital çağa sonradan katılmış, modern teknolojinin gelişimine beyinlerinin fiziksel bağlantıları oluştuktan çok sonra şahitlik eden göçmenler var. Dijital çağ kuşağı ani kararlar vermek ve birden fazla kaynaktan gelen veri akışı ile baş etmek gibi konularda daha gelişkin bilişsel yetilere sahipler.

Göçmenler ise yüz ifadelerini okuma konusunda siber uzayda dolaşmakta olduğundan daha başarılılar. Small bu konuda şöyle konuşuyor: ”Tipik bşr göçmenin beyni sosyalleşme ve öğrenmenin bambaşka yollarıyla eğitilmiştir, işleri adım adım götürecek ve bir seferde yalnızca tek bir görevle uğraşacak biçimde. Göçmenler daha metodik olarak öğrenir ve görevleri daha kati biçimde yerine getirirler.”  Ama doğal seçilimin hangi yeti kümesini diğerine tercih edeceğini henüz görmedik. Başlangıç olarak, iki davranışın birbirini karşılıklı olarak dışlayacağına inanmamız için bir neden yok. 2005’te Kaiser’in bir çalışması yüksek teknoloji ile çok zaman geçiren çocukların diğerlerine göre arkadaşlarıyla ve aileleriyle daha fazla yüz yüze iletişim kurduğunu buldu. Small’ın kendisi de gerek dijital çağ doğumluların, gerekse dijital çağ göçmenlerinin basitçe kendi devrelerini kendilerinin bağlayabileceğini; her ikisine de zaman ayırarak modern teknolojinin bilişsel katkılarından faydalanırken geleneksel sosyal yetilerini de kaybetmeyeceklerini belirtiyor.  Bu esnada modern teknoloji ve onun güdülediği yetiler bizim kendimizden bile daha hızlı evrimleşiyor. Bilgisayar oyunları ve çevrim içi toplulukların geliştirmek için uzun çağlar harcadığımız geleneksel sosyal yetilerimizi ve öğrenme stratejilerimizi daha az mı daha fazla mı kullanmamızı gerektireceği henüz belli değil. Wisconsin Üniversitesi Madison Kampüsü’nden dilbilimci James Gee ”Çok fazla insan bunun sanki gençler başka bir ülkeden, yetişkinler başka bir ülkedenmiş gibi olacağını söylüyor” diyor. Gelecekte ne olacağı ise halen her olasılığa açık.
Kaynak: http://newsroom.ucla.edu/stories/081015_gary-small-ibrain

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

Birçok İlaca Dirençli Ölümcül Süper Mantar ABD’de Yayılıyor

Published

on

Kontrol ve Önlem Merkezlerinin (CDC) “ciddi bir tehdit” olarak algıladığı, ölümcül birçok ilaca dirençli bir mantar küresel ölçekte yayılıyor. Nispeten yeni diyebileceğimiz bu mantar türü, normal mantarların yaşayamadığı koşullarda bile hayatta kalabiliyor. Normal mayalar ılık ve nemli yerlerde yaşarken, Candida Auris deri gibi serin yüzeylerde yaşayabiliyor. Uzun süre hayatta kalmasının yanı sıra, mantardan çok bakteri gibi davranan bir tür ile karşı karşıyayız diyebiliriz. 29 Mart itibariyle ABD’de an az 617 vaka oluşturuldu. Bununla birlikte mantar taşıdığı tespit edilen 1000’den çok hasta saptandı. Vaka sayıları New York’da 309, Illinois’te 144 ve New Jersey’de 104 olarak belirlendi. Bu eyaletler haricinde 9 eyalette daha onaylandı. C. auris ilk defa 2009’da Japonya’da bir hastanın kulak akıntısında keşfedilmişti. Ancak araştırmalara göre mantarın geçmişi 1996 yılında Güney Kore’ye kadar uzanmakta. O zamandan beri illet Güney Asya, Güney Afrika ve Güney Amerika dahil olmak üzere birçok ülkeye yayıldı. Tedaviyi bu kadar zorlaştıran şey ise bu mantarın vücutta olduğunu tanımlayabilmek. Normal şartlarda kan veya diğer vücut sıvısı kültürlerinin teknolojik aletlerle incelenmesiyle tespit edilmektedir.

Ancak bu mantar kan dolaşımına girmeden ve vücudun her yerine yayılmadan önce ev sahibinin vücudunda birkaç ay, belki de daha fazla, koloni kurabilir. Yaygın olarak kullanılan antifungal (mantar ilacı) ilaçlara cevap vermediği ve vajinal mantar enfeksiyonları veya oral pamukçuk gibi diğer Candida enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanılan ilaçlara direnç gösterdiği gerçeği göz önüne alındığında tedavisi daha da zorlaşmaktadır.

ABD’de ve AB’de her yıl en az 56.000 kişi antibiyotiklere dirençli bakteriler, tüberküloz ve HIV/AIDS enfeksiyonları sebebiyle ölmektedir. C. aurisin gösterdiği sonuçlara bakılırsa, mantar enfeksiyonları da bu sayıyı arttıran rahatsızlıklar arasından yer alacak gibi görünüyor.Her ne kadar sağlıklı hane halkı üyeleri için risk düşük olsa da, CDC, fazla risk altında bulunan kişilerin mantar vakaları doğrulanmış hastanelerde ameliyat olan diyabetli ve geniş spektrumlu antibiyotik (bakteri türünün tespit edilemediği durumlarda birçok bakteri türüne etki etmesi için verilen ilaç) kullanan hastaların risk altında olduğunu söylüyor.

Editör / Yazar : Merve GÖKTAŞ

Kaynak: https://www.iflscience.com/health-and-medicine/deadly-multidrugresistant-super-fungus-is-now-spreading-across-us/

Continue Reading

Bilim

Endişe Verici Deney İle İnsan Beyni Genlerine Sahip Maymunlar Üretildi

Published

on

İnsan beyninin gelişimi hakkında daha fazla şey öğrenmek için Çin’deki bilim insanları makak maymunlarının genomuna insan beyni geni eklediler. MCHP 1 ya da mikrosefalin olarak adlandırılan bu yöntem, beynin ceninsel gelişimini düzenlemekle ilgilidir. Bu ekleme ile maymunlar daha akıllı gözükmektedirler. Transgenik hayvanların beyin gelişimi, insan çocuklarında olduğu gibi daha uzun sürmekte ve aynı zamanda modifiye edilmemiş akranlarına göre daha iyi hafıza becerileri ve hızlı reaksiyon göstermektedirler. Kunming Enstitüsü Zooloji Bölümü’nden genetikçi Bing Su, TechnologyReview dergisindeki açıklamasında “Bu, insan idrak yeteneğini anlamak için transgenik maymun modelinin kullanıldığı ilk denemedir” demiştir. Transgenik organizmalar yeni bir şey değildir. İlki 1974’te Staphylococcusaureus genleri Eschericiacoli ile birleştirildiğinde yayınlanmıştır. Deniz anası genleri eklenmiş olan ilk transgenik maymun da 2001’de elde edilmiştir. İnsan genleri, hastalıkları ve otizm gibi durumları incelemek için maymunlara eklenmektedir ve fareler de değiştirilmiş mikrosefalin insan idrak genleriyle modifiye edilmiştir.

Fakat araştırıcılar bunun insan beyninin genetik orijinini incelemek için transgenik maymunların kullanıldığı ilk çalışma olduğunu düşünmektedirler. Bilim insanları, bunun etik açıdan endişe içeren bir deney olduğunu söylemekteler. Ekip, maymun embriyolarını insan mikrosefalini taşıyan bir virüse maruz bıraktı. Bu yolla insan geni taşıyan 11 transgenik makak maymunu elde ettiler fakat bunlardan yalnızca 5 tanesi hayatta kaldı. Araştırıcılar makalelerinde “Bulgularımız gösterdi ki insan dışı transgenik primatlar (maymun türleri hariç) önemli ve basit sorulara karşı insan benzeri ve eşsiz sayılabilecek tepkiler göstermişlerdir” demişlerdir. Fakat bu fikre herkes katılmamıştır. Aslında 2010 yılındaki bir belge, maymunları insan beyni genleriyle düzenleyen tüm yöntemleri açık şekilde suçlamıştı ve buna benzer çalışmaları, hayvanların yüksek zarar görme riski nedeniyle “etik olarak kabul edilemez” şeklinde adlandırmıştı.

Fakat maymunların kullanılması bu yola girmektir. 2010’daki metnin yazarı, Colorado Üniversitesi’nden genetikçi James Sikela, TechnologyReview Dergisi’ne verdiği açıklamada “Beyin gelişimi ile ilgili insan genlerini çalışmak için gen aktarılmış maymunları kullanmak riskli bir yoldur” demiştir. “Bu klasik bir kaygan yokuş sorunudur ve devam eden bu tip çalışmaları takip etmeyi planlıyoruz” Ek olarak bu son çalışmanın yazarlarından birisi olan Kuzey Carolina Üniversitesi’nden bilgisayar bilimci Martin Styner, Birleşik Devletler gibi kısıtlayıcı düzenlemelere sahip ülkelerde bu gibi çalışmalara izin verilmeyeceği gibi bir düşüncesinin olduğunu not etmiştir. Gerçekten de Batı’da bu çalışma için bir yayınlayıcı bulmak bile mümkün değildir.

Çin genetik araştırmaları zaten insan ikizlerinin germ hattını düzenleyen genetikçi He Jiankui’nin çalışmasından sonra tepki toplamaya başlamıştı. Amerikalı iş arkadaşı olan Rice Üniversitesi’nden Michael Deemde ateş altına girmiştir. Jiankui’nin gölgesi altında Su’nun araştırmasının tepki alıp almayacağını bilmek zor fakat genetikçi bu durumun kendisini yavaşlatmasına izin vermiyor ve transgenik maymunlar üretecek yeni çalışmasına başladı bile. Fakat Styner, isminin makaleden silinmesini istediğini söylemiştir. “Biz şimdi, olması gerekenden farklı olan bu hayvanı oluşturduk. Deney yaptığımızda neyi denediğimizin ve topluma yardım etmenin bilincinde olmalıyız. Ancak bu çalışma bu bilinçten uzaktır” dedi. “Beynin gelişimini anlamaya çalışıyorlar fakat doğru yöne gittiklerini düşünmüyorum” Araştırma, NationalScienceReview dergisinde yayınlanmıştır

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/scientists-have-added-a-human-brain-gene-to-a-monkey-genome

Continue Reading

Bilim

Alev Nedir

Published

on

Ateşin, hızlı yanma eylemine geçebilmesi için, yanıcı maddenin yanma sıcaklığına ulaşması ve tepkime için oksijen ile temasa geçmesi gerekmektedir. Bir kibritin yanabilmesi için, yanıcı bir yüzeye sürterek, sürtünmenin enerjisi ile kibrit başını yanma ısısına ulaştırıyoruz. Sonucundaysa, alevli yanma tepkimesine vararak alevi görüyoruz. Pekala, herhangi birine “Alev nedir?” sorusunu yönelttiğimiz zaman, eğer kimyasal bilgiye sahipse, bize bir alevli yanma tepkimesinin formülünü söyleyebilir. Fakat, bizi tatmin edecek cevap bu değil. Biz, alevin tarifini değil, onun ne olduğunu öğrenmek istiyoruz. Etrafına nasıl ışık ve ısı saçar, neden koni şeklindedir, nasıl o şekilde, “dans eder” gibi hareket eder, neden turuncumsu renktedir? Şahsen, asla tatmin edici bir cevap alamadığım basit sorulardı, bunların hepsi. Şimdi, kısa ve sade bir dille, benim gibi bu fenomeni merak edenler için açıklamalarını yapacağız.

Yanmanın tarifi, CH4+2O2⟶CO2+2H2O budur. Uygun şartlarda, uygun ortamda girdiler ile, alevli yanma sonucu karbondioksit ve su meydana gelir. Peki, bunu sağlayan, büyüleyici, harika ışık ve ısı şöleni nasıl bir dinamiğe sahip? Belli sıcaklığa ulaşan maddeler, ışınır. Kızılötesi, morötesi yahut görünür ışıkta ışık saçarlar. Bu ışınımı belirleyen etkenler, yanma tepkimesine giren maddelerin kimyasal kişiliğine, ışınım sonucu meydana çıkan renklerse, yanmanın derecesine bağlıdır.

Siyah cisim ışımasına girmeden, yanan alevin derecesine bağlı olarak, hangi renklerde ışındığından bahsedelim. Her zaman, mavi ve tonlarının soğuk, kırmızı ve tonlarının da sıcak renklerden olduğu söylenir. Fakat, fizik açısından pek de öyle değil. Bir mum yahut kibrit alevinin en sıcak olduğu nokta, dibidir. Farkedildiği üzere, o en sıcak noktalar da mavi renkte parlar. 1000-1400 °C’lik bir skaladadır. Buradaki tepkimelerde, moleküler bazda titreşim aşırıdır. Bu yüzden, yaydıkları dalgaboyu daha dar ve mora yakındır, mavi renkte parlar. 800-1000 °C’lik, alevin gövde kısmı ise daha turuncumsudur. Titreşim daha az olduğu için, kırmızıya, yani daha geniş dalgaboyuna yakındır. Bizden uzaklaşan yıldızların, kırmızıya kayması kabaca bu yüzdendir. Işığın katedeceği yol arttığı üzere dalgaboyu da açılarak kırmızıya kayar. Alevin, ucuna doğru rengin iyice koyulaştığı ve soluklaştığı görünür.

Kibritin ucundaki kükürt ve potasyum klorat, kibrit kutusunun yanındaki cam tozuyla kırmızı fosfor karışımına sürttürülerek ısınım hedeflenir. Potasyum klorat, kükürtü alevleyecek oksijeni barındırır. Aksi takdirde, iki yüzey sürtünürken aşırı temasa uğradığından ötürü oksijenle temas edemez, boğulur ve bozunur. Kükürt, potasyum klorat ve biraz da sürtünmeyi arttıran cam tozu hava içerisindeki oksijenle temas ederek, alevi sürdürür. Alev, içerisinde milyonlarca kimyasal tepkime barındırır. Genellikle mum alevinde, mumun çöpü ile mavi ışınım yapan bölge arasında boş, alevsiz bir alan oluşur. Bu alan, ısı ile buharlaşan mumun, çöpün daha yanmadığı alandır. Yani, o alevsiz kısım sürekli olarak buharlaşma yaratarak alevi besleyen yakıtı, yanan kısıma ulaştırır. Akabinde, alevsız alandaki hava sürekli buharlaşarak oksijen teması yaratamaz.

Yanıcı madde ile ısınmış oksijen atomları birbirine çarparak kendilerini yeniden düzenlerler. Bu düzenleme sonucu karbondioksit, su yahut kül gibi yeni oluşumlar ortaya çıkar. Bu, kimyasal bozunumdur. Yanma içerisinde, kaosta kalan atomların elektronları uyarılmış düzeye geçerek yörünge atlarlar. Ardından bu atlama enerjisini vererek, eski yörüngelerine geri düşerler. Bu esnada, atlama enerjisi ışık ve ısı olarak çevreye yayılır. Uyarılma enerjisi ne kadar yüksekse, çevreye verilen ısı paketçiği o kadar sıcak ve ışık paketçiğinin dalgaboyu da o kadar maviye yakındır. Alevin dibinin mavi olması, bundan dolayıdır.

Alev esnasında ortaya çıkan her karbon atomu yahut karbon bazlı molekül karbondioksite dönüşmez. Kimileri, alevin içerisindeki kaostan, bir araya gelerek isi, kurumu meydana getirir. Bir mum alevine, metal çubuk sokulduğu zaman, çubukta kalan o siyah leke, oluşan islerdir. Bu isler, alevin gövdesinde meydana gelir ve çevreden aldıkları enerji ile turuncumsu skalada parlarlar. Alevin gövdesinin rengi, bundan dolayı meydana gelir. Dış bir etken, mesela soğuk bir metal çubuk, isin oluştuğu gövdeye sokulduğu zaman, bu parlak is soğuk metale yapışarak ısı enerjisini demire paylaşıp ışınımı keser. Bu yüzden de, o parlak is parçacıkları kendi rengine, siyaha dönüşür. Yerçekimi, soğuk havayı aşağıya çekerek, sıcak havanın yukarı çıkmasını sağlar. Sıcak hava balonları, bu şekilde uçarlar.

Alevin çevresinde, aşağı çekilen soğuk hava ile, yukarı çıkan sıcak havanın devir daimi, alevin gövdesinden ucuna doğru sıkıştırarak aleve, o karakteristik dansını ve şeklini verir. Akabinde bu devir daim, karbondioksit ile su buharını da yukarı çekerek, is oluşan parlak gövdeyi ortada bırakır ve uca doğru parlaklığın solmasına neden olur. Yerçekimsiz ortamda, tahmin edileceği üzere alev, küresel bir şekilde yanar. Zira, alevin enerjisi tepkimeye girdiği bölgede bahsettiğimiz olayları gerçekleştirir. Alevin yakıtı, merkezde oluşur ve enerji, herhangi bir yerçekimi etkisi olmaksızın, eşit bir şekilde dağılarak her türlü yanıcıyı tüketene kadar küresel biçimde büyür.

Evinizde dahi, alevin farklı kısımlarında neler olduğunu keşfedebilirsiniz. Bir mum yakın ve soğuk bir demir kaşığı elinize alın. Soğuk kaşığı, mum alevinin biraz üzerine tutun. Kaşığın sırtında, yoğunlaşan su buharını görebilirsiniz. Kaşığı tekrar soğutun ve alevin gövdesine sokup çıkarın, orada da isi görebilirsiniz. Kaşığı soğutup, bu sefer de mum alevinin dibinden geçirin. Daha yanmamış mumun buharını, kaşığın sırtında yoğunlaştığını görebilirsiniz.

İnsanoğlunun, kendini bildi bileli çevresinde gördüğü, ezici, yıkıcı ve yaratıcı kudrete sahip, hem korkutucu, hem büyüleyici bu tepkimeyi tarifinden öteye gidip inceledik. Alevin, asıl merak ettiğimiz kısımlarını öğrendik, nasıl parladığını, nasıl ısı ve enerji saçtığını, fazla tekniğe boğulmadan anladık. Çevremizdeki, en ilkel kuantum fiziği merkezi. Etrafa, kuantum paketçikleriyle ısı ve ışık saçıyor ve hipnotize edici bir güzellik sağlıyor. Görüldüğü üzere alev, büyüleyici bir doğaya sahip.

Continue Reading

Öne Çıkanlar