fbpx
Connect with us

Teknoloji

Japonya uçan araba dönemine hazırlanıyor

Published

on

1985 tarihli ‘Geleceğe Dönüş’ (Back to the Future) filminde Michael J. Fox’un canlandırdığı Marty McFly’ın DeLorean’ını anımsatan uçan arabalar hayal olmaktan çıkıyor. Dünyada trafik sıkışıklığı sorunu giderek artıyor. Yapılan analizlere göre örneğin geçen yıl İstanbul’da bir şoför yılda ortalama 6,5 gününü trafikte bekleyerek geçirdi. Istanbul, Tokyo ve New York gibi megapollerde yaşanan trafik sorununa çözüm üretmeye çalışan Japon Skydrive adlı bir şirket, geçenlerde bu yıl içinde test edip 2020’de insanlı uçan araçlar pazarına sokmayı planladığı “dünyanın en küçük uçan arabası” VTOL’ü tanıttı. Adıyla aynı VTOL (Vertical Take-off and Landing) teknolojisini kullanarak dikey şekilde kalkıp inebilen araç, ilk bakışta iki kişilik bir drone’u andırıyor.

Skydrive CEO’su Tomohiro Fukuzawa’nın verdiği bilgiye göre araç, kapıdan kapıya şehir içi kullanımına uygun, kompakt araba boyutunda ve çok hafif. 8 motoru ve sabit kanatları var. Çevre dostu aracın, elektrikli arabaya benzer şekilde 10-15 dakikada dolabilen ve 2-3 saat kullanılabilen bataryaları var. VTOL, helikopterin aksine pervanesi olmadığı ve motoru da elektrikli olduğu için fazla ses de çıkarmıyor. Otonom uçabildiği gibi istenirse bir pilot tarafından da yönetilebiliyor. 2023’te düzenli uçuşlara başlaması planlanan VTOL ile tek seferlik kısa bir uçuşun 40-50 dolara mal olması planlanıyor. Tekerlekli bir arabadan çok daha kısa zamanda yolcuları istedikleri yere ulaştırması ise en büyük avantajı. Aslında VTOL sadece uçmuyor, gerekirse düz yolda da sürülebiliyor. Menzili de 30 kilometre.
Hayalden gerçeğe Elektrikli arabaların yollarda giderek daha çok görüldüğü şu günlerde uçan araba konusu son zamanlara dek sürekli hayal edilen ancak bir türlü ticari olarak gerçekleştirilemeyen bir projeydi. Ne var ki son 10 yılda araç yapımında gittikçe daha hafif malzemeler kullanılmaya, batarya teknolojisi gelişmeye başladı, otonom sürüş yazılımı da ilerledi. Geçen ay İsviçre’nin Davos kentinde yapılan ve dünya liderlerinin de katıldığı Dünya Ekonomik Forumu’nda konuyla ilgili yapılan açıklamalara göre önümüzdeki birkaç yıl içinde dünyanın farklı yerlerinden 20 civarında büyüklü küçüklü firma kendi uçan araç tasarımını piyasaya sürmeye hazırlanıyor.Airbus ve Boeing dışında örneğin Über, Teksas’ta iki nokta arasında hizmet verecek bir sistemi gelecek yıl test edecek. Alman Volocopter firması ise trafiğin sıkışık olduğu Singapur’da bu yıl uçan taksi denemelerine başlayacak. Trafik sıkışıklığı dışında deprem, tsunami, nükleer santral kazası, toprak kayması gibi doğal felaketleri yıllardır ardı ardına yaşayan, hatta bazen 2011’de olduğu gibi aynı yıl içinde hepsiyle birden baş etmek zorunda kalan Japonya’da ise uçan arabanın kırsal yerlere acil yardım götürme, nükleer santrallerin güvenliğini sağlama gibi farklı kullanım alanlarının da olabileceğinden bahsediliyor. Bu amaçla fizibilite çalışmaları Toyota’nın finanse ettiği Cart!vator gibi gönüllü girişimler ve Skydrive gibi ticari şirketler ile Japonya Ekonomi, Ticaret ve Endüstri Bakanlığı (METI) işbirliğinde koordine ediliyor.
Engeller neler?  Bütün bu gelişmelere bakıp hemen yarın bir uçan araba sahibi olabileceğinizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Öncelikle pilot sertifikanızın olması gerek. Ayrıca altyapı, araç donanımı ve hizmet sunumu açısından aşılması gereken engeller var. Binlerce uçan taşıtın dolaşacağı bir ortamda güvenlik herkesin kafasındaki en büyük soru işareti. O nedenle şu anki hava trafik kontrolünün yerine tamamen yeni bir sistemin kurulması şart. Bu da havacılık alanında yeni yasalar çıkarılmasını ön görüyor. Tekerlekli arabaların aksine uçan arabalar için otoban, köprü gibi büyük altyapı yatırımı gerekmese de bu araçların nereden kalkıp nereye ineceği ve park edeceği de ayrı bir muamma. Şu an için bina tepelerindeki heliport’lara benzer “vertiport”lar düşünülüyor. METI’nin Dijital Strateji yöneticilerinden Kenji Mikami, Tokyo’da gazetecilere yaptığı açıklamada bu amaçla Tokyo’nun uçan araba kullanımına elverişli hale getirileceğini ve yeni bir şehir planının çıkarılacağını umduğunu söyledi. Dünyada nüfusun yoğun yaşadığı her şehrin böyle devasa bir yatırıma gücünün olup olmayacağı ise tartışılır. Bu araçların izleyecekleri optimum yolun bir kazaya yol açmadan algoritmalar tarafından oluşturulması düşünülüyor. Dolayısıyla gelecekte uçuşların tamamen otonom olacağına inanılıyor. Ancak bu sistemin hacklenmeyeceğini kimse garanti edemez. Ayrıca genel kamuoyunun onayı da gerekli. İnsanların, kafalarının üzerinde sürekli gidip gelen uçan araçlar görmeye alışmaları gerekiyor. Diğer bir nokta, uçan araç servisini kimin sağlayacağı ve operasyonların nasıl yönetileceği. Şu aşamada herkesin özel uçan araç sahibi olmasından ziyade Über gibi taksi uygulamalarını kullanacağı varsayılıyor. Skydrive’dan Tomohiro Fukuzawa, hayalinin uçan Japon anime kahramanı Doraemon’un mottosunda olduğu gibi “herkesin her yere gidebildiği bir dünya” olduğunu söylüyor. “Sabah kalkıp verandanızdan veya binanızın çatısından havalanarak işe gidebileceksiniz” diyor.
Kaynak: https://spectrum.ieee.org/cars-that-think/transportation/alternative-transportation/japan-wont-be-grounded-when-it-comes-to-flying-cars

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Teknoloji

Bilgisayar Yazılımı Asırlık Eski Matematik Yapbozunu Kırabilir

Published

on

Hiçbir matematikçi tamamen yalnız çalışmaz. Yalnız çalıştıklarını iddia edenler bile kendilerinden önce gelen matematikçilerin teoremlerini ya da fikirlerini geliştirir. Bazense bir teknik pratikte kullanılmak için fazla karmaşık olduğunda matematikçiler önemli bazı problemleri göz ardı edebilirler. Yakın zamanda böyle bir tekniği kolaylaştırmak için çalışan bir grup matematikçiyle çalıştım. Yazdığımız bilgisayar programıyla “S Birimi Denklemi” denilen ve birçok matematikçinin çeşitli propellers çözmelerini sağlamayı kolaylaştırmayı amaçlıyorduk.

Diofant Denklemi

Aritmeticha

Matematikçi Diofant, “Aritmeticha” isimli kitabında sonucu yalnızca tam sayı olan problemleri inceler. Bu problemlerin hem aritmetik hem de geometriyle ilgili oluşu sayesinde matematikçiler o günden beri bu problemlerle ilgileniyor. Peki neden yalnızca tam sayılar? Sebep bazen yalnızca mantıklı olmasıydı çünkü 13.7 koyun yetiştiremez ya da 1.6 araba satın alamazsınız. Matematik dünyası Diofant Denklemleri denilen problemlere oldukça ilgi duyuyor. Problemin çekiciliği zorluğundan ve matematiğin doğasıyla ilgili bazı gerçekleri açığa çıkarmasından kaynaklanıyor. Aslında matematikçiler genellikle Diofant Denklemleri ’nin sonuçlarını bulmak için fazla uğraşmazlar ama yeni bir teknik geliştirildiğinde bu tekniğin etkinliğini Diofant Denklemi’ yle sınarlar.
Andrew Wiles tarafından ispatlanan Fermat Teoremi ’nin Kanıtı bunun meşhur bir örmeği.

Pierre de Fermat, 1637’de Diofantin Denklemi’ni (xⁿ + yⁿ = zⁿ) çözdüğünü iddia etti ama bir kanıt sunmadı. Wiles 300 yıl sonra Fermat’ ın Teorem’ ini çözdüğündeyse matematikçilerin hemen ilgisini çekti. Wiles, Fermat’ın Teoremi’ni ispatlayabildiyse, bu fikirle başka neler yapılabilirdi? Birçok matematikçi Wiles’ in fikirlerini anlayıp genellemek ve yeni sonuçlar elde etmek için adeta birbirleriyle yarıştı. Diofant’ ın tüm denklemlerini çözebilecek bir method henüz geliştirilemese de denklemleri parça parça çözebilecek farklı methodlar geliştirildi. Matematikçiler, biyologların taksonomide yaptıkları gibi denklemleri sınıflandırmaya başladılar.

Daha İyi Sınıflama

Sınıflandırma uzmanları İkili Formlar ya da True-Mahler Denklemi gibi başka problemler üzerinde de uzmanlaşıyor. Her problem dalında sınıflamalar ilgi görüyor. Matematikçiler problemleri sınıflandırmak için bazı sabitler geliştirir. Belirli bir problem için sabit geliştirmek kolay olsa da matematikçiler bu sabitleri diğer problemlerle özdeşleştirmek için çalışmaktan ve daha derin bağlantılar aramaktan kendilerini alamıyor. S Birimi Denklemi bu büyük problemlerin çoğunu çözebiliyordu. S, belirli bir problemdeki 2,3,7 gibi asal sayıları temsil ediyor. S Birimiyse denklemdeki asalların kesirli hali anlamına geliyor, örneğin 7/13 bir S Birimi’yken 6/5 değil. S Birimi’nin şaşırtıcı şekilde basit bir açıklaması var.

Denklemin çözümü için toplamı 1 yapan tüm S Birimi kesirlerini bulmalısınız. 3/7 + 4/7 gibi kesirler kolay bir şekilde bulunabiliyor. Ancak çözüm için tüm S birimleri bulunmak zorunda ve çözümden mantıksal ve çözümsel olarak emin olmayı imkansız kılıyor. Prensipte matematikçiler S birimlerinin çözümünü yıllardır biliyor ama süreç öyle uzamış ki birkaç problem dışında kimse denklemi çözebilmiş değil. Bu matematikçiler için rahatsız edici çünkü birçok problem S birimi çözme kısmında tıkanmış durumda.

Süreç Nasıl İşliyor?

2017 yılından bu yana, Amerika’nın birçok farklı yerinden, ben dahil 6 matematikçi bir araya gelerek S Birimi Denklemi’ ni çözmek için SageMath isimli yazılım üzerinde çalışıyoruz. 3 Mart’ta proje tamamlandı ve yazılımın işlerliğini kanıtlamak için bazı Diofantin Denklemleri’ ni çözdük. S Birimi Denklemi’ni çözmenin temel zorluğu yalnızca birkaç çözüm yolu varken sayısız S Birimi’ Nin bulunması. Uygulama Alan Baker teoremini ve Benne de Weger’ in tekniğini kullanrak birimlerden bazılarını elese de geriye milyonlarca ihtimal kalıyor. Program şimdilik en etkili sonuçları elde etmek için son kontrolleri yapıyor.

Bu yaklaşım 20 yıldır bilinse de şimdiye de parça parça uygulanmıştı çünkü hesaplamalar zorlu ve zaman alıcıydı. Daha önce bir matematikçi çözmesi gereken ve otomatik çözümü olmayan bir S Birimi Denklemi için kendi programını yazmıştı. Programın hesaplamaları yapması günler hatta haftalar alabiliyordu. Hedefimiz bu programın matematikçilerin çözemediği problemleri çözerek matematiğin doğasını, güzelliğini ve etkililiğini ortaya çıkarması.

Yazar: Christopher Rasmussen / Wesleyan ÜniversitesiEditör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://www.livescience.com/65153-computers-crack-centuries-old-mathematical-puzzle.html

Continue Reading

Teknoloji

Hayvanların İnsanlardan Daha Önce Sahip Olduğu 10 Teknolojik Gelişim

Published

on

Birçok teknojik gelişimi doğadan alarak geliştirdiğimiz bir gerçek. Yeni icatlar her zaman etkileyici olmuştur, ancak bu icatlar acaba ne kadar yeni ? Hayvanlara açısından bakarsak insanlık olarak biraz geri kalmış olabiliriz. İşte tamamiyle insan yapımı olduğunu düşündüğünüz ancak hayvanların daha önceden sahip olduğu 10 teknolojik gelişim. 10. Hava Frenleri: Daha önce uçak inmeden önce camdan bakıp kanatlardaki açılan plakaları görmüş müydünüz ? Bu plakalar uçaklar yavaşlarken tökezlemesini ve dengeyi kaybetmesini önler. Kuşlar da bu teknojinin tüye uyarlanmış haline sahiptirler. Kuş tüyleri geniş ölçüde birincil ve ikincil tüylere ayrılır, bazıları görsel, bazıları ise uçuş için hayati öneme sahiptir. Ancak, kanat üzerindeki “alula” adı verilen (kuşun başparmak olarak adlandırabileceğimiz kanadının ön kenarı) tüyler kadar pratik hiçbir şey yoktur. Bu tüyler, kuşun dengesini sağlaması veya tökezlemeyi engellemesi için, yavaş uçuşta veya iniş sırasında küçük bir boşluk açmak için kuş tarafından ayarlanabilir.

9. Deniz Radarı

Gemiler, denizaltılar ve deniz araçları genellikle gezinmek, engellerden kaçınmak ve su altındaki hedefleri izlemek için sonarla donatılmıştır. Sonar, ses dalgalarını çevreye yayan, belirli bir frekansta ses yayarak çalışır. Ses dalgaları katı nesneleri etrafını sarar ve onları yayan sonar cihaza geri döner. Sonar cihazı daha sonra nesnelerin şekli, boyutu ve mesafesi hakkında bilgi toplar. Bu bilhassa ordu için çok yararlıdır, ancak onu insanlardan önce icat eden balinalar ve yunuslardı! Bu şaşırtıcı hayvanlar, yalnızca sonar becerilerini kullanarak 15 metre uzaklıktaki çok küçük nesneler arasındaki farkları bile ayırt edebilir. Frekanslarını okyanus boyunca yayınlamak için elektronik bir cihaza ihtiyaçları yoktur. Yunuslar, denizin içindeyken yollarını bulmak için kendi seslerini ve vücutlarındaki alıcıları tıpkı bir sonar gibi kullanarak evrimleşmişlerdir.

Bu hayvanların, sürekli geri bildirimden hareketle zihinlerinde bir “ses algısı” oluşturduğu düşünülmekte ve bu da çevrelerinin bir haritasını oluşturmaya yardım etmekte. Ayrıca sonarlarını yemek ve arkadaş bulmak için kullanıyorlar. Askeri sonar balina sonarına çok benzerdir, ve hatta aynı frekans aralığını kullanırlar: 100 Hz ve 500 Hzarası. Bazı insanlara göre, kullanılan aynı frekans aralığı yüzünden balinaların ve yunusların kafasının karıştığı ve topluca kıyıya vurmasının sebebinin bu olduğu düşünülmektedir. Donanma kendi sonarlarını 235 dB ye kadar test etmiştir. Balinalar ise genellikle 170 dB’ye kadar sonar sinyal yayar. Yüksek sinyallerin deniz canlılarının yön duygusunu karıştırıyor ve onların karaya vurmasına neden oluyor olabilir. Sonuç olarak, balinaların kullandığı bu sonarın çok efektif olması ve insanların hala daha iyi bir teknoloji geliştirememiş olması gerçekten etkileyici.

8. Biyolüminesans

Deniz canlılardan bahsetmişken, bu canlılar hayatta kalmak için herşeyi kullandılar. İnsanlar gece parlayan çubukları icat etmeden yüzyıllar önce bile okyanusun dibindeki balıklar karanlıkta parlıyordu. Ateşböcekleri, parıltı solucanlar ve hatta bazı mantar türleri biyolüminesansı kendi avantajları için kullanır. Tüm bu organizmalar, eşleri cezbetmek, avlarını kendilerine çekmek, avcıları onlardan uzak tutmak ve kendi türleriyle iletişim kurmak gibi çeşitli nedenlerle karanlıkta parlamaya başlamıştır. Modern dünyada, çokça potansiyel uygulamaya sahip bir biyoteknoloji olarak biyolüminesans hakkında bir çok araştırma yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Biyolüminesansın ana kimyasalı, aktif ışık çıkışı durumunda kısa ömürlü olan lüsiferindir. Çeşitli şirketler gelecekte sokak lambaları ve bazı tıbbi prosedürlerin biyolüminesansa bağlı olabileceğinden dolayı bu sorun üzerinde çalışıyor. Biyolüminesans lüsiferin, bir enzim ve birkaç başka canlıya spesifik cofaktör ile basit bir kimyasal reaksiyon sonucu oluşur.

7. Güneş enerjisi

Son zamanlarda, bir grup bilim adamı benekli semenderleri incelerken bu hayvanların embriyolarının algler içerdiğini ve bebek semenderler yumurtadan çıkmadan önce içlerinde yaşadığını tespit ettiler. Algler, semender embriyolarının ürettiği atıkları yiyor. Karşılığında ise gelişmekte olan bebek için besin ve enerji üretiyor. Bu semenderler (amfibi, kertenkeleler gibi sürüngenler değil) aslında fotosentez yoluyla büyüyor, tıpkı ağaçlardaki yaprakların güneş ışığını enerjiye dönüştürmeleri gibi. Aynı zamanda güneş panellerinin, güneş ışığını elektriğe çevirmesine benzer.

6. UV algılama

İnsanlar her zaman UV ışığının etkilerine maruz kalırlar, ancak insan gözüyle görünmüyorlar. Bu yüzden güneş yanığı olmak bu kadar kolay. Bu günlerde, UV dalgalarını görünür forma çeviren ışık detektörlerini satın alabilirsiniz. Normalde gözlerimizdeki protein sayısından dolayı UV ışığını göremiyoruz. Ancak bütün canlılar için bu geçerli değil. Bir hayvanın gözünün yapısı kısmen opsins adı verilen proteinlerden oluşur. Bazı hayvanların gözlerinde sadece bir veya iki tür opsin vardır, bu yüzden insanlardan daha az renk ve ışık dalgası türü görürler. Biz insanlar ise, geniş bir renk yelpazesini görmemizi sağlayan üç tip opsine sahibiz. Ancak, bukalemun gibi bazı hayvanların gözlerinde üçten fazla opsin türü vardır. Bu sayede bukalemunlar, insanların gördüğü renklere ek olarak UV ışınlarını da görebilir. Muhtemelen bitkilerin, nesnelerin ve diğer hayvanların bizim göremediğimiz ancak bir bukalemunun gördüğü bir çok ayrıntısı var.

5. Çiftçilik

Çiftçilik, teknolojik bir gelişme olarak görünmeyebilir, ancak insanlık tarihi açısından nispeten yenidir. Kitlesel üretim seviyesini ve hayvan miktarını 50 yıl önceki ile karşılaştırırsak, işler çok farklı görünüyor. Bununla birlikte, karıncalar 50 yıldan çok daha uzun bir süreden beridir yoğun bir şekilde tarım yapmaktadır. Yaprak bitlerinin, bitkileri yedikten dışkıladıkları sonra yapışkan ve tatlı salgıyı yemeye bayılırlar. Sonuç olarak, karıncalar, büyük bir çabayla yaprak bitlerinin karınca kolonisinden çok uzaklara hareket etmelerini önleyerek bu “tatlı özsu”yun sürekli olarak tedarik edilmesini sağlarlar. Karıncalar, yaprak bitlerinin kanatlarını ısırır ve bu kanatların büyümesini geciktiren kimyasallar yayarlar.

Bu yetmezmiş gibi, karıncaların normalde karınca kolonisinin bölgesini işaretlemek için kullanılan, kimyasal ayak izleriyle yaprak bitlerinin etrafını çevrelediği bulundu. Bu ayak izleri, yaprak bitlerini yavaşlatır ve istedikleri bölgeden dışarıya hareket etmelerini engeller, bu da karıncalara en sevdikleri şekerli yiyecek kaynağına güvenilir bir erişim sağlar. Tıpkı insanlar tarafından tutulan çiftlik hayvanlarında olduğu gibi, yaprak bitleri de bundan fayda sağlar. Kimyasal ayak izleri, uğur böceği gibi avcıları yaprak bitlerini yemekten uzak tutuyor. Böylece köleleştirilmiş yaprak bitleri en azından o büyük, korkutucu, lekeli böceklerden karıncalar sayesinde korunuyor.

4. Ses Yalıtımı

Ses yalıtımlı bir odada vakit geçirdiyseniz, ne kadar huzurlu olduğunu öğrenmiş olmalısınız. Yalıtım katmanlarının, emici malzemelerin ve daha fazlasının bir kombinasyonu, çok az dış sesin duyulabildiği bir atmosfer yaratır. Ses yalıtımlı bir odada hiç zaman geçirdiyseniz, ne kadar huzurlu olduğunu öğrenmiş olabilirsiniz. Yalıtım katmanlarının, emici malzemelerin vs. kombinasyonu, çok az dış sesin duyulabildiği bir atmosfer yaratır. Nesiller boyunca, baykuşlar bu nitelikleri daha az barışçıl nedenlerle kullanıyorlar. Ölümcül bir hassasiyetle süzülüp avını yakalamak için , baykuşlar tamamen sessiz olmalıdır, çünkü yedikleri kemirgenler inanılmaz derecede hassas duyma yetisine sahiptir. Örneğin, peçeli baykuşun tüyleri o kadar yumuşak ve narin ki, tüyler su çekeceğinden ıslak havalarda avlanmayı göze alamaz. Bu, baykuşun karanlıkta küçük bir memelinin bir kaç metre üstünde sessizce süzülmek ve avını farkettirmeden yakalamak için verdiği bir ödündür. Bunu sağlayan tüylerin tasarımıdır. Küçük bölmeler ve lifler kanatların üstünden geçen hava akışını ayırır. Bu, diğer kuşların çıkardığı ve hava direncinden dolayı çıkan ıslık sesisini engeller.

3. Klonlama

Koyun Dolly hakkındaki tartışmalardan sonra, klonlamanın yeni ve garip bir olgu olduğunu varsaymış olabilirsiniz. Alternatif bir fikir istiyorsanız, bir deniz yıldızına göz atabilirsiniz.
Denizyıldızı, klonlama kelimesi dahi olmadan önce hiçbir güçlük çekmeden aseksüel olarak üremiştir. Ayrıca, kendilerini klonlayan denizyıldızları, cinsel olarak üreyen deniz yıldızlarından daha uzun ve sağlıklı yaşarlar. Bu yüzden klonlama açıkça bu yaratıklara çok yakışıyor. Ek olarak, denizyıldızının uzvu koparsa veya vücudunu yarı yarıya kopsa bile, basitçe kendini tekrar toplar ve yeniden oluşturur. Bazı türler, kopmuş bir uzuv parçasından yeni bir vücut üretme yeteneğine bile sahiptir.

2. GPS

Kuşların göçü, bilim insanları için hala kayda değer bir gizemdir. Kuşların nereye gideceğini nasıl bildiği konusunda birçok olası açıklama vardır ; Güneş’in konumu, bir yıldız haritasının kullanımı, koku alma duyusu, Dünya’nın manyetik alanının tespiti, hatta geçmiş yolculuklarından kalan işaretler. Ancak bunların hiçbiri, kuşların, çoğu zaman düşman tehditi altında ve bazen rotalarla ilgili önceden bir deneyime sahip bile olmadan, uzak hedeflere nasıl bu kadar başarılı ve tutarlı bir şekilde gidebildiklerini tam olarak açıklayamıyor. Sanki beyinleri içine yerleştirilmiş ileri düzeyde bir GPS teknolojisine (insanların yapabileceğinden çok daha iyi) sahipler. Manyetik alan teorisi en mantıklısı gibi duruyor. Tilkilerin de Dünya’nın manyetik alanı yardımı ile avlandıkları farkedilmiştir. Diğer hayvanlar da manyetik alana dair anlayışa sahipse , kuşların da olması doğaldır. Sonuçta, insanların gezinmek için kullandıkları pusulalardan o kadar da farklı değil.

1. Geri Çekilebilir Bıçaklar

Kediler pençelerini, istediklerinde serbest bırakılabilir veya geri çekebilir. Bu, pençelerini keskin tutamalarını ve patisini yalayıp yüzüne sürerken kendisini yaralamasını önler. Pençeler, kedinin patisindeki yumuşak yuvalara geri çekilerek onları zararsız hale getirebilir. Tıpkı günlük hayatta kullandığımız çakılar gibi.

Editör / Yazar: Ramazan Fırat Şahin

Kaynak : https://listverse.com/2017/10/20/10-technological-advances-that-animals-had-first/?utm_source=more&utm_medium=link&utm_campaign=direct

Continue Reading

Bilim

Kanser Araştırmaları İçin Sanal Gerçeklik Kontrolü

Published

on

Sanal ve zenginleştirilmiş gerçeklik teknolojileri sadece yeni eğlence biçimleri olmaktan daha fazlasını ifade etmektedir.Şimdiye kadarcerrahları eğitmek, bakım görevlilerine uzaktan rehberlik etmek, halkın dijital müze koleksiyonlarına ilgisini çekmek ve benzeri alanlarda kullanılan sanal gerçeklik (VR), artık kanser araştırmalarını geliştirmek için de kullanılabilecektir. Kanser teşhisine yardımcı olabilmek ve genç kanser hastaları için kişiselleştirilmiş sağlık ve tedavi planları oluşturabilmek için Garvan Tıbbi Araştırma Enstitüsü, Çocuk Kanseri Enstitüsü ve Start VR ile ortak bir çalışma yürütülmektedir. Üç boyutlu modeller oluşturmak için VR’ ın kullanılması; tıp uzmanlarının kanserli tümörlerde neler olduğunu moleküler düzeyde görsel olarak ifade etmelerine yardımcı olacaktır. Genomik sekanslama (gen dizilimi), kanser anlayışımızı ve bunu nasıl tedavi edilebileceğimizi de değiştirebilmektedir. Bir kanserin genomunu (DNA’ sında kodlanan bilgileri) inceleyerek; araştırmacılar, belirli bir kansere neden olan moleküler mekanizmalar hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olabilmektedirler. Bu, aynı zamanda tedavinin daha kesin ve kişisel olmasını da sağlamaktadır. Sanal gerçekliğin gelişim süreçleri hala çok zor olsa da, bu alanda araştırmacılara pek çok yardımcı dokunabilecektir.

VR sadece oyun için değil aynı zamanda devasa tıbbi zorlukların çözülmesine yardımcı olmak için de kullanılabilir

Görebildiklerinizi Düzeltmek Artık Daha Kolay

Kanser DNA’mızdaki mutasyonların bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Neyse ki, hücrelerimiz bizi zararlı mutasyonlardan koruyan proteinler içermektedir.En iyi bilinen proteinlerden biri, P53 adlı bir proteindir. P53, DNA’ya bağlandığında, zararlı mutasyonları tespit edip onarabilmektedir. Aslında, çoğu kanser tipi, yalnızca P53′ ün kendisi zarar gördüğünde ve DNA’ ya bağlanamadığında ortaya çıkmaktadır.

Yukarıda bir örnek olarak gösterilen fotoğraftaki gibi animasyonlar üretmek aylarca çaba gerektirmektedir; ancak üretmesine kadar çok zaman alsa da sanal gerçeklik (VR), araştırmacıların kanser mekanizmalarını anlamalarını netleştirmelerinde yardımcı olabilecek faydalı cihazlardır. Bu cihazlar, özellikle gençleri etkileyen yeterince araştırılmamış kanserlerin ayrıntılı incelenebilmesi için çok önemlidir.

P53 proteini, DNA’daki zararlı mutasyonları onarıyor. Kredi: Dr Kate Patterson, Görsel Bilim İletişimcisi ve Garvan Tıbbi Araştırma Enstitüsü’nde VR / Moleküler Animatör.

VR ile Kanser Araştırmalarının Arttırılması

Proje araştırma çalışmaları; üç boyutlu milyonlarca proteinin yapısı üzerinde benzersiz bir ayrıntı hazinesi sağlayan ve bu modellerin bir VR cihazında veya dizüstü bilgisayarda etkileşimli olarak keşfedilebilecek dinamik sahneler halinde birleştirilmesine olanak tanıyan Aquaria üzerinde çalışabilecektir. Projenin asıl amacı, araştırmacıların kanserin temelindeki moleküler süreçleri görme ve düşünme şeklini değiştirebilmek ve meslektaş klinisyenler ileve onların hastalarıyla tedavi seçenekleri hakkında kurduklarıiletişimi geliştirebilmektir.

Tüm kanser araştırma fonlarının yüzde 6′ sından daha azı, en düşük hayatta kalma oranına sahip 16 ila 25 yaş arasındaki gençlerde kanser sağ kalım oranlarının iyileştirilmesinde yardımcı olabilecek hayati buluşlar için,gençlerde görülen kanser türleri araştırmalarında kullanılmaktadır. Bu proje aynı zamanda Sony Foundation Virtual Reality Cancer Research Grant adlı bir ödüle de layık görülmüştür. Bufonlar, genç kanser hastaları için daha iyi tedaviler bulmaya yönelik araştırmaların yapılmasını arttırmayı hedeflemekte veen nihayetinde de bir çare bulunmasına katkı sağlamaktadır.

Editör / Yazar: Zeynep Erva Şahin

Kaynak: https://blog.csiro.au/a-virtual-reality-check-for-cancer-research/

Continue Reading

Öne Çıkanlar