fbpx
Connect with us

Arkeoloji

Kanada’da Mumyalanmış Kurt Bulundu

Published

on

Madenciler tarafından, Kanada’nın kuzey batısındaki Yukon eyaletinde 3 Haziran 2016’da Ren Geyiği yavrusu ve 13 Temmuz 2016’da kurt yavrusu bulunmuştu. Radyokarbon tarihleme yöntemi ile en az 50 bin yaşında olduğu hesaplanan hayvanların buz devri döneminde mamutlar ile beraber yaşamış olduğu düşünülüyor.

Dawson kentinde bulunan ve doğal yollarla mumyalanan hayvanlar, bilim insanları tarafından döneme ait sırların çözülmesinde önemli rol oynayacak. Mumyalanmış hayvanlar, Dawson kentinde eylül sonuna kadar ziyarete açıldı. Yavru kurtun kürkü dahil bütün vücudu, yavru ren geyiğinin ise sadece ön ayakları ve kafası günümüze kadar korunabilmiş.

Yukon hükümeti paleontoluğu Grant Zazula ”Dünya üzerinde buz devri dönemine ait mumyalanmış şekilde bulunan tek kurt bu. Paleontologlar, bu keşif yapıldıktan sonra çok heyecanlandı. Bu keşif sayesinde geçmişe dair birçok gizem çözülebilir.” dedi. Hayvanlar, Darwin’de sergilendikten sonra Whitehorse şehrindeki Yukon Beringia Interpretive Centre’da sergilenecek.
Kaynak: https://www.scientias.nl/50-000-jaar-oude-gemummificeerde-wolf-ontdekt-in-canada/
Editör / Yazar: Kuzey KILIÇ

Advertisement
1 Comment

1 Comment

  1. Pingback: Arkeologlar, Kom Ombo Tapınağı’nda Gömülü Bir Sfenks Ortaya Çıkardı – Bilginler Tekkesi

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Erken insanlığın yeni türü Hobbit’ lerden bile daha küçük

Published

on

Araştırmalar ile beraber Filipinler’de bulunan Callao mağrasında 13 adet Homo luzonensis iskeleti ve dişi bulundu. İnsanların öncelerden bilinmeyen akrabasının iskeletleri ve dişleri – keşfedilenlerden bir tanesi Hobbit olarak adlandırılanlardan bile daha küçük – Filipinler’de bulunan bir adadaki mağaranın derinliklerinde keşfedildi. Yeni bulunan tür Luzon’un onuruna Homo luzonensis olarak adlandırılmaktadır.

Bu adada gizemli varlıklar 50,000 yıldan daha önceki dönemlere denk gelen geç buzul çağı boyunca yaşamışlardır. 4 ayak (1.2 metre) uzunluğundan daha kısa olan Homo luzonensis kayıtlarda cüce olarak bilinen ikinci insan türüdür. ‘Hobbit’ olarak da bilinen ilk cüce türü olan Homo floresiensis kalıntıları 2004 yılında Endonezya’nın Flores adasında bulunmuştur. Ancak Homo luzonensis Hobbit kadar kısa olsa da birçok özelliğini diğer eski insan akrabalarıyla paylaşmaktadır. Kavisli bir ayak yapısı vardır ve parmak iskeleti Australopithecus (Ünlü Lucy’yi kapsayan bir tür) gibidir. Küçük azı dişleri Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus türlerinin karakteristik özellikleri ile benzer özellikler göstermektedir. Küçük öğütücü dişleri ise modern insanların ya da Homo Saphiens türünün küçük öğütücü dişlerine benzemektedir.

Telif hakkı Callao Mağrası Arkeoloji Projesi’ne aittir.

Paris’te bulunan Ulusal Doğa Tarih Müzesi’ nde Paleoantropolog olan ve çalışmanın başında bulunan araştırmacı Florent Détroit, muhabirlere bulunduğu açıklamada; ‘’Bu fosil elementleri Homo cinsinin diğer türlerinde görülmeyen morfolojik [yapısal] özelliklerin bir kombinasyonunu gösterir, bu durum Homo luzonensis adını verdiğimiz yeni bir türe işaret ediyor.’’ demektedir.
Homo luzonensis kalıntılarını bulmak yıllar almıştır. 2007 yılında Luzon’un Callao mağarasında bilim insanları tarafından bulunan 67,000 yıllık ayak tarağı ya da ayak parmağı iskeletinden sonra birbirini takip eden 2011 ve 2015 yıllarındaki kazı çalışmaları planlanmıştır. En azından 2 yetişkin ve bir çocuğa ait olan 2 el iskeleti, 3 ayak iskeleti, 1 kalça iskeleti ve 7 diş olmak üzere toplamda 13 fosil iskelet ve diş açığa çıkarıldı. Bu fosillerden bir tanesi 50,000 yıl önceye tarihlenmiştir. Bugün(10 Nisan) online olarak Journal Nature’ de yayınlanan çalışmalara göre Homo luzonensis türü; H. sapiens, Neanderthals, Denisovan ve H. Floresiensis türlerini kapsayan diğer insan soyları ile aynı zaman diliminde yaşamıştır.

Bir Homo luzonensis bireyine ait olan üst sağ dişlerden bazıları. Soldan sağa: 2 küçük azı dişi ve 3 azı dişi
Telif hakkı Callao Mağrası Arkeoloji Projesi’ne aittir.

NEYE BENZİYORDU?

Homo luzonensis türünün neye benzediğini söylemek çok zor. Detroit ‘’Çünkü elimizde bulunan elementlerden bunu söylemek zor olacaktır. ‘’ demiştir. Dişler H. floresiensis türünün dişlerinden daha küçüktür. Detroit aynı zamanda ‘’Büyük ihtimalle yeni bulunan tür küçük cüsseli idi.’’ demiştir. Hatta kavisli ayak kemikleri ve parmakları Homo luzonensis türünün ağaçlara tırmanma ile beraber dik zeminde yürüme konusunda usta olduğu izlenimini vermektedir. Detroit ‘’2 milyon yıl önce Homo geninin sıkı bipedalist olduğunu (iki ayak üzerinde yürümek anlamına gelir) varsayarsak, Homo luzonensis türünün kesinlikle ‘ağaçlara geri dönüş’ olduğunu iddia edemeyiz. Aksine bu özellik ortaya çıkabilir, çünkü H. luzonensis türü izole olmuş bir adada yaşamaktaydı.’’ Açıklamasında bulundu. ‘’Ancak bu ele alınabilecek ilginç bir soru.’’ dedi. ‘’ H. luzonensis diğer tüm Homo türlerinin üyeleri gibi sıkı bipedal bir türse, ilkel özellikler onların bipedal yürüyüş şeklini değiştirdi mi değiştirmedi mi? Ancak bu soruyu sormak için erken, bunun üzerinde çalışmaya ihtiyacımız var.’’

Homo luzonensis türünün proksimal ayak parmak kemiği. İskeletin uzunlamasına kavisi bu türün ağaçlara tırmanma konusundaki yetkinliğini göstermektedir. Telif hakkı Callao Mağrası Arkeoloji Projesi’ne aittir.

Homo luzonensis türünün insan soyağacına ait olması ve bu küçük insan akrabaların, en az 2.6 milyon yıl boyunca ada olan ve kara parçasına sahip olmayan Luzon adasına nasıl ulaştığı dahil olmak üzere sayısız gizem çözülmemiş olarak kalmıştır. Detroit ‘’700,000 yıl önceye dayanan Luzon Adası’ndaki hayvan kesim kanıtları göstermektedir ki Asya Homo Erectus (belki Çin’den) türünün bir kısmı başarılı bir şekilde denizden karşıya geçmiş ve Luzon adasına yerleşmişlerdir. Ardından adada Homo luzonensis türününün ‘insular endemizm’ etkilerini yaşadıkları bir sonuçla ile karşılamışlardır. Fakat bu kurgusal bir durumdur, bu basit senaryoda bir ya da birkaç açıdan yanlış olabilirim. İleride bu konuyla ilgili çalışacağız.’’ dedi.

Detroit ‘’Bilim insanları iskeletlerden herhangi bir DNA örneği alamamışlardır. Bunun sebebi Filipin’in nemli ve sıcak iklimi genetik materyallerin korunmasına yardımcı olmamıştır.’’ Açıklamasında bulundu. Gene de kalıntılardan proteinlerin elde edilebileceğini açıklayan araştırmacılar bu sonucun aile soyağacına ışık tutacağını belirtmişlerdir. Detroit ‘’ Erken bilinmeyen türler insan yapısının evrimsel karmaşasını göstermektedir. Bipedal primat olan; beyinleri büyük insanların, atalarımızın ve evrimsel olarak bize yakın olan kuzenlerimizin karmaşıklığını görmekteyiz.’’ Dedi.

DIŞ DÜŞÜNCELER

Çalışmaya dahil olmayan, Kanada Ontario Lakehead Üniversitesi’nde antropoloji alanında Doçent olan ve Kanada İnsan Kökenleri Araştırma Başkanı olan Matthew Tocheri konuyla ilgili görüşlerini Journal Nature ‘da açıklamıştır. Çalışma raporlarında ‘kayda değer bir keşif’ olduğunu yazmış, ‘’şüphesiz önümüzdeki aylar, haftalar ve yıllar boyunca bilimsel tartışmaları ateşleyecek bir çalışma’’ olduğunu yazısında belirtmiştir.

Örnek vermek gerekirse antropologlar her zaman birkaç fosil buluntusuna bağlı olan yeni türlerin keşiflerine şüpheyle yaklaşmaktadırlar. Bununla beraber Almanya Jena’de bulunan Kimyasal Ekoloji için Max Planck Enstitüsü ekstrem olay araştırma grubunun grup lideri Huw Groucutt, Live Science için e-mail yolu ile açıklamada bulunmuştur. Bu açıklamada ‘’ Homo luzonensis türüne ait olan kalıntılar için ‘’iyi değil’’ dense de yeni çalışmaların yazarları cücelerin yeni bir tür olduğuna dair güçlü çalışmalar sunmaktadır.’’ Demiştir. Groucutt ‘’Bu buluşlar göstermektedir ki insan evrim çalışmaları Avrupa ve Güney Afrika gibi çok uzak olan birkaç küçük ve sıra dışı alanlara dayanmaktadır. ‘’ demiştir. ‘’Buluşlar ne kadar çok sürpriz kalıntıların var olduğunu bizlere göstermiştir. Ve insan evriminin yol açtığı tüm bu hominin çeşitli formlarını bu sayede görmekteyiz.’’

Çeviri: Meltem TERZİOĞLU

Kaynak: https://www.livescience.com/65201-newfound-ancient-human-relative-homo-luzonensis.html

Continue Reading

Arkeoloji

Antik Avrupa ile İlgili Son 10 Arkeolojik Keşif

Published

on

Son zamanlarda, Avrupa’da medeniyetin yavaş yavaş geliştiği konusunda ortak bir görüş birliğine varıldı. Yunanistan ve İtalya’nın Akdeniz medeniyetleri dışında, antik Avrupa, çoğunlukla kulübeye benzeyen konutlarda yaşayan barbar kabilelerle dolu bir durgun su idi.Uzman olmayan bir çok kişi ve çoğu tarihçi, Sümer, Babil, Çin, Mısır ve İndus Nehri Vadisi ile karşılaştırıldığında, Avrupa’nın eğrinin çok gerisinde olduğunu söylerdi. Bu tutum bir dönüşüm geçiriyor. Son dönemdeki arkeolojik keşifler sayesinde, eski Avrupa’nın, özellikle tarih öncesi Avrupa’nın, daha önce düşünülenden çok daha gelişmiş olduğu açıkça anlaşılıyor. Üstelik bu gelişme sadece Akdeniz havzasında da değil. Arkeologlar yalnızca Kuzey Ordusu ve Balkan dağlarındaki profesyonel orduların, ileri teknolojilerin ve karmaşık sosyal yapıların kanıtlarını ortaya çıkarmadı, aynı zamanda kıtanın en eski gizemlerinin de bir kısmını çözmüş oldular.

10- Keltlerin Kökenleri

2006’da, Kuzey İrlanda’nın Antrim İlçesinde bulunan McCuaig’s Bar’ın sahibi Bertie Currie, araziyi araba yolu için temizlerken ilginç bir keşif yaptı. Currie, büyük bir taşın altından birkaç kemik buldu. Polisin, McCuaig Bar’ ının bir suç mahallinde olmadığı sonucuna vardığında, arkeologlar harekete geçti. Buldukları şey devrim niteliğindeydi – İrlanda’daki Keltlerin gelişini 1000 yıl veya daha fazla erkene alan üç iskelet. Her ne kadar yeni radyo karbon tarihleme yönteminin iskeletlerin kökeninin M.Ö. 2000 yıllarında olduğunu göstermesine rağmen, Oxford, Galler Üniversitesi, Queen’s Üniversitesi Belfast ve Trinity College Dublin’deki bilim adamları, antik kemiklerden elde edilen DNA’nın İrlanda,İskoçya ve Galler’deki günümüz bireylerininkine çok yakın olduğunu buldu. Böyle bir bulgu, Keltlerin anakara Avrupa’dan, M.Ö. 1000 ile 500 arasında İngiliz Adalarına göç ettikleri inancını sorgulamaktadır.

Sonuç olarak, Britanya Adaları hakkındaki genel görüşü yeniden yazan birçok teori ortaya atılmıştır. Bazıları, iskeletlerin İrlanda, İskoç ve Galler DNA’sının Orta Doğu ve Doğu Avrupa kaynaklı olduğunu ortaya çıkardığı, dolayısıyla Kelt hareketini kuzeye doğru Almanya, Avusturya ve İspanya’daki evlerinden başlatan çoklu göçleri savunduğu sonucuna vardı. Diğerleri ise BarryCunliffe gibi, iskeletlerin Kelt uygarlığının Britanya Adaları’ nda başladığını ve daha sonra Avrupa anakarasına yayıldığını gösterdiğini iddia ediyor. Başka bir grup, tarih öncesi İrlandalıların Hint-Avrupalıların gelişini bile önceden tahmin edebileceğini savunuyor. Gerçek ne olursa olsun, tarih öncesi İrlanda hakkında bildiklerimizin değişmek üzere olduğu açıktır.

9- Bask Kökenleri

Bask Bölgesi

Kuzeydoğu İspanya ve Güney Fransa’nın Bask halkı her zaman gizemli olmuştur. Komşularının aksine, Bask dağcıları, eski Roma’nın Latince dilini temel alan bir Romanca dili konuşmamaktadır. Ayrıca, Bask dili bir izole bir dildir, yani Avrupa Hint Hint-Avrupa dilleriyle bilinen hiçbir bağı yoktur. 2015 yılında, İsveç Uppsala Üniversitesi’nden MattiasJakobsson, Bask’ın kuzeye göç eden ve yerli avcı-toplayıcı topluluklarla karışan İberyalı çiftçilerin torunları olduğu fikrini ortaya koydu. İddiasını Kuzey İspanya’da bulunan Taş Devri iskeletleri üzerine temellendiren Jakobsson, Güneybatı İspanya’dan İberyalıların 3.500 ile 5.500 yıl önce kuzeye hareket etmeye başladığına inanıyor. Yerel nüfusla evlendikten sonra, coğrafi ve kültürel izolasyon eşsiz Bask dnasının korunmasına yardımcı oldu . Jakobsson’un araştırması, Bask halkının modern Avrupalılardan ayrı olduğu inancını desteklese de, JakobssonBask’ın saf bir Neolitik medeniyetin devamı olduğu fikrini reddediyor. Diğer genetik araştırmacılar, Bask benzersizliği kavramını reddettiler. Avrupa genomlarının bir araştırmasına dayanarak, bazı genetik bilimciler Bask’ın benzersiz olmadığı ve genetik materyallerinin çoğunu diğer Avrupalılarla paylaştığı sonucuna varmışlardır.

8- Bronz Çağı Savaşı

Yıllarca, çoğu tarihçi, Avrupa’da Taş Devri savaşının ağırlıklı olarak kabileleler tarafından yapıldığını ilan etti. Savaşlar küçüktü ve sadece birbirine bakan bir avuç savaşçıdan ibaretti. Tarih öncesi Avrupa’da, özellikle az gelişmiş Kuzey Avrupa’da muazzam zayiatlar veren büyük savaşlar nadirdi. 2009-2015 yılları arasında Almanya’nın Tollense Vadisi’nde yapılan bir dizi kazı bunun tam tersini kanıtladı. İki büyük ordu, 3,200 yıl önce Tollense Nehri kıyılarında birbirleriyle savaştı. Savaşçılar mızrak, kılıç ve hem bronz hem de çakmaktaşı olan oklarla silahlandırıldı. Savaşın sonunda, yüzlerce savaşçı öldü. Birçoğu profesyonel savaşçı, bazıları ise Güney ve Doğu Avrupa yerlileriydi.

Amatör bir arkeoloğun ilk olarak 1996’da delinmiş bir kafatası keşfetmesinden sonra, profesyonel arkeologlar ve bilim adamları daha fazla kanıt ortaya çıkarmak için harekete geçtiler. Bugünkü haliyle, M.Ö. 1250 civarında meydana gelen savaş, yaygın bir Avrupa savaşçı sınıfının üyeleri arasında yapıldı. Erkeklerin çoğu altın yüzük takarken, birçoğu altın yüzük ve diğer mücevher parçalarını katledilen cesetlerden aldı. Bazıları savaşın Kuzey Avrupa’daki yerel kabileler ve güney işgalciler arasındaki daha büyük bir savaşın parçası olduğunu öne sürdü.

7- Avrupalıların Kökleri

Nisan 2016’da, Nature dergisinde, Ice Age Europe’ın Neandertal döneminin sonuna kadar çeşitli göçler geçirdiğini açıklayan bir genetik bilim ekibi vardı. Özellikle İberya nüfusu kuzeye ve batıya doğru ilerlerken, bugünün Yunanistan ve Türkiye’den gelen halklar da benzer şekilde kuzeye Balkanlar ve Güneydoğu Avrupa ovalarına taşındı. Çalışma ayrıca tüm Avrupalıların bir zamanlar eski Belçika sakinleriyle bağlantılı olduğu sonucuna vardı. Özellikle, çalışma tüm Avrupalıların Buzul Çağı boyunca var olan tek bir kurucu nüfustan geldiğini savundu. Nüfus, tüm Avrupa’ya yaklaşık 33.000 yıl önce yayıldı. Bu genişleme, 19.000 yıl önce gerçekleşti, ancak 5.000 yıl sonra, Avrupa, doğudan gelen çarpıcı bir nüfus artışı yaşadı. Çoğunlukla, asıl nüfus kuzeybatı Avrupa’da yerleşmiş ve oradan yayılmıştır. Harvard Tıp Fakültesi’nden Profesör David Reich ve Leipzig’in Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’ nden SvantePaabo’ ya göre, Buz Devri Avrupa’nın egemen popülasyonları dört kümeye bölünebilir: Orinyasiyenler(Belçika’da soyluları ve kralları olan kurucu toplum) ), Gravettiler (Orinyasiyenlerin soyundan), Magdalenianlar(günümüz İspanya’sından bir kültür) ve Villabruna halkı (Avrupa ve Orta Doğu DNA izlerini taşıyan bir İtalyan).

6 – “Mega Stonehenge”

İnsanlar nesiller boyu İngiltere’deki Stonehenge’den etkilendi. Amesbury, Wiltshire, Stonehenge yakınlarında bulunan tarih öncesi dikili taşlardan oluşan bir daire, bir güneş tapınağından bir mezarlık alanına veya her ikisine kadar her şey olabilir. Bilim adamları radar kullanarak 2014 yılında Stonehenge bölgesinin bugünkü harabelerinden çok daha büyük olduğunu keşfettiler. Spesifik olarak, Stonehenge’den 3,2 kilometre (2 mil) daha büyük bir yapı, bir zamanlar çok sayıda mezar höyüğü, şapel, mabet, hendek ve 50 taştan yapılmış daha büyük bir anıt ve 330 m (1.082 ft) uzunluğunda bir mahfaza içermektedir. Stonehenge Saklı Manzaralar projesine bağlı araştırmacılar tarafından “superhenge” veya “mega Stonehenge” olarak adlandırılan DurringtonWalls yakınlarındaki bölge Neolitik ritüellere bağlandı. Gömülü taşların yerel büyük tek parça taş blokları olduğuna inanılırken, tüm kompleksin Avon Nehri ile birleşen kaynaklarla çevrilmiş olabileceğine inanılıyor.Yakın zamanda keşfedilen “superhenge” cüceleri, Avrupa’da bugüne kadar keşfedilen en büyük Neolitik bölge olabilir. Yakındaki Stonehenge ile bağlantısı henüz keşfedilmedi.

5- Tarih öncesi Bulgaristan’ın Dev Tarikat Kompleksi

2015 yılında, Sofya’daki Yeni Bulgar Üniversitesi ile bağlantılı arkeologların, Kuzeydoğu Bulgaristan’da büyük bir Taş Devri yapısını ortaya çıkardıkları bildirildi. Durankulak Gölü’ndeki Büyük Ada’da bulunan, Avrupa tarihinde ilk olabilecek taş şehir, M.Ö. 5500 – 5400 yılları arasında var olduğu biliniyor.Sakinleri, muhtemelen Balkanlar ve Karadeniz çevresinde bulunan tarih öncesi bir kültür olan Orta Neolitik Avrupa Hamangia-Durankulak Kültürü’ne mensuptu. Şehrin kalbinde, yaklaşık 1.400 mezar ve dini eseri içeren bir tarikat kompleksi vardı. Arkeologlar, kompleksin iki kat yüksekliğinde ve 200 metrekarenin (2,220 ft2) üzerini kapladıklarını keşfettiler. “Dobrudzha Truva” olarak adlandırılan taş şehir, muhtemelen deprem nedeniyle yıkıldı. 1970’lerde başlayan alandaki kazılar, değerli mücevherleri, bakır ve altınları da ortaya çıkardı. Dobrudzha Truva halkının dövme konusunda uzman olduğuna inanılıyor ve bu eşyaları Akdeniz’in her yerinde sattıkları düşünülüyor. Eğer doğruysa, Avrupa’nın en büyük tarih öncesi yapısı da eritmenin doğduğu yer olabilir.

4- Bronz Cağı Britanya Pompeii’si

Eski İngilizler tekerlekli taşımayı icat etmese de, Bronz Çağı boyunca antik dünyanın en büyük tekerleklerini inşa etmiş olabilirler. 2016 yılının başlarında, Cambridgeshire’ınbatkalıklarında çalışan bir arkeolog ekibi, bir öküz veya at tarafından çekilen iki tekerlekli bir arabada kullanılmış olabilecek büyük bir tekerlek ortaya çıkardı. 3,5 santimetre (1,4 inç) kalınlığında ve 1 metre (3 ft) çapında olan tekerlek M.Ö. 1000 civarında tarihlendirildi. Tamamen meşe tahtalardan yapılmış olan tekerleğin yanı sıra, sahadaki ekskavatörler, bir kadının kısmen gömülü kafasını, küçük haneleri, hayvan kemiklerini,çatı ve yer döşemelerini, pişirme çukurlarını, aletleri ve silahları buldu. Ne yazık ki, 3000 yıl önce, tüm yerleşim bir yangınla tahrip olmuştur. Buna rağmen, yerleşim yerlerinin çoğu korunmuştur. Dişler ve kemikler sayesinde bilim adamları, yaşayanların kuzu, domuz, sığır eti, geyik eti ve tahıl çeşitlerini yediklerini bulmuşlardır. Ayrıca, yük arabaları ve teknelerle seyahat ettiklerini de buldular. Tüm bu bulgular nedeniyle, siteye “Fenland Pompeii” adı verildi çünkü modern arkeologlara Bronz Çağı İngiltere’sinin günlük hayatını inceleme fırsatı sunuyor

3- Knossos’un Gücü

İngiliz arkeolog Sir Arthur Evans tarafından 20. yüzyılın başlarında kazıldığından beri, antik Knossos kenti arkeologlar ve tarihçiler tarafından incelenmiştir. Yunanistan’ın Girit adasında bulunan Knossos, daha büyük Akdeniz dünyası ile yoğun şekilde etkileşime giren, Miken öncesi bir medeniyet olan Minoans’ın baş şehriydi. Zirvesinde olanKnossos, Yunanistan anakarasında öne çıkan bir güçtü. Popüler bir bilgiye göre, Minotaur ve Labirent efsanesi, Knossos’taki güçlü mahkemeye yıllık haraç ödemek zorunda kalmaktan kurtulmak için Miken Yunan mücadelesinin bir örneğidir. Yakın zamana kadar, Knossos ve Minoan uygarlığının tümünün M.Ö. 1200 yıllarında yıkıldığı düşünülüyordu. Çöküş, hem Santorini yanardağının patlaması hem de Akdeniz ve Ege denizlerinden Hint-Avrupa korsanlarının, Yakın Doğu’nun çoğunu işgal etmesiyle,Geç Bronz Çağı Çöküşü olarak ortaya çıktı. Bununla birlikte, 2016’nın başlarında, Knossos Kentsel Peyzaj Projesi ile ilgili saha araştırmacıları, Knossos’taki son kazıların kentin M.Ö. 11. yüzyılda bir ticaret gücü haline geldiğini kanıtladığını açıkladı. Knossos, siyasi ve sosyal anarşinin içine çökmek yerine, Yunanistan anakarası, Batı Akdeniz, Mısır ve Yakın Doğu’dan yapılan ithalatın ekonomiyi güçlü tutmasıyla birlikte genişledi.

2- Bilimsel Terörizm

Tollense Vadisi’ndeki keşif gibi, 2006’da Schoneck-Kilianstadten’deki bir keşif, Kuzey Avrupa’daki eski savaş hakkında bildiklerimizi değiştirebilir. 2015 yılına kadar, arkeologlar Lineer Çömlekçilik kültürüne ait çiftçilerin kalıntılarını belirlediler. 26 yetişkin ve çocuğu içeren 7.000 yıllık iskeletler, yakın alanlardaki çatışmaların belirtilerini gösteriyor ve birçoğunun kafatasları oyulmuş veya delinmiş. Silahlara gelince, arkeologlar çoğunlukla hayvan kemiğinden yapılmış ok uçları buldular. Korkutucu bir şekilde, arkeologlar kasıtlı olarak kırık kemikler ve diğer ölümcül sakatlanma belirtileri gösteren iskeletler ile işkencenin kanıtlarını da keşfettiler.

Bazen Avrupa’nın “ilk çiftçileri” olarak adlandırılan LinearPottery(doğrusal çömlekçilik) kültürü, M.Ö. 5600 ile 4900 yılları arasında orta Avrupa’nın çoğunu kontrol etti. Başlangıçta, LinearPotterykültürünün çoğunlukla barışçıl olduğuna inanılıyordu. Bununla birlikte, 1980’lerin sonunda, arkeologlar, Talheim’de (Almanya), cinayet belirtileri gösteren toplu bir mezar keşfettiler. Daha sonra Avusturya, Asparn / Schletz yakınlarındaki bir başka toplu mezar, LinearPotterykültürünün sivil toplumlara karşı fetih ve katliamlar yaptığını vurguladı. Almanya, Herxheim yakınlarındaki bir mezar da, LinearPotterykültürünün bazı ritüellerde yamyamlık eylemleri gerçekleştirdiğini belirtti. Schoneck-Kilianstadten’deki buluntuya gelince, arkeologlar, bölgedeki diğer köylüleri korkutmak için çiftçilerin öldürüldüğüne inanıyorlar. Bunun basit bir terörizm mi yoksa Kuzey Avrupa’daki daha büyük bir savaşın parçası mı olduğu henüz bilinmiyor.

1 – Ness of Brodgar

2012 yılında, İskoçya’nın uzak Orkney Adaları’nda çalışan arkeologlar, ilk olarak M.Ö. 3200’de işgal edilen bir yerleşim yeri kalıntıları hakkındaki bulgularını açıkladılar. Ness of Brodgar
olarak bilinen yerleşimde, Avrupa’daki en eski (en eski olmasa da) boyalı duvarları bulunuyor. Ayrıca, BrodgarNess, Britanya’daki Stonehenge’i ve çeşitli taş halkaları anlamanın anahtarını tutabilecek İngiliz Adaları’nın Neolitik dinine ilişkin bir dizi eser içermektedir.
Roff Smith tarafından NationalGeographic için yazılmış bir makaleye göre, BrodgarNess 1.000 yıldan fazla bir süredir kullanılıyordu. Alan, bölgedeki dini uygulamaların merkezi olarak hizmet vermiştir ve böylelikle törensel bir işlev görmüştür. Önemli olmasına rağmen, BrodgarNess’i tamamen benzersiz değildi. Nitekim, Taş Devri Orkney’imegalitler, taş mezarlar ve köylerle süslenmiştir. Daha da önemlisi,Mısır piramitlerinin inşasını önleyen NessBrodgarOrkneyler, İskoçya anakarası ve Kuzey Avrupa’nın diğer bölgeleri arasındaki kapsamlı ticaret ağları hakkında ipuçları verebilir.

Editör / Yazar: Esra KAŞ

Kaynak: https://listverse.com/2016/05/18/10-recent-discoveries-concerning-ancient-europe/?utm_source=more&utm_medium=link&utm_campaign=direct

Continue Reading

Arkeoloji

Yeni Ortaya Çıkarılan Eski Amazon Geoglifi Medeniyetler ile İlgili Bildiklerimizi Değiştiriyor

Published

on

Büyük nehirlerden uzakta eski Amazon yağmur ormanlarında saklı, Avrupalılar gelmeden önce kurulmuş yüzlerce köyün kalıntılarını araştırmacılar ortaya çıkardı. Çeşitli dilleri konuşan farklı topluluklardan oluşan araştırmacılar, Colombus gelmeden önce, bölgenin 10 milyon insana ev sahipliği yaptığına inanıyor. Bu toplulukların binlerce yıl önce çevrelerini nasıl etkilediğini anlamak bugün politika ve sürdürülebilirlik sorunlarını nasıl ele aldığımızı bilgilendirmede yardımcı olabilir. Exeter Üniversite’sinden arkeologlar geoglifi adında 81 toprak çalışması keşfetti. (,1,800 kilometre boyunca (1,120 mil), kare, dairesel veya altıgen şekillere sahip insan yapımı hendekler). Uzmanlar bu yapıların ne için kullanıldığını bilmiyor ama tören ritiülleri için olabileceğini tahmin ediyorlar. Köyler genellikle yakınlarda, içeride ya da bu yapılardan geçerek bir geçit ağıyla birleştirildi.

Güney Amazon’da 400,000 kilometre kare içinde, tahminen onlar 1.300 geogliften oluşan daha büyük bir ağın parçası. Araştırmacılar bu geogliflerin muhtemelen mevsimsel kuraklık sürecinde yapıldığını söylüyor ve bu da insanların çevrelerine önceden düşünülenden daha fazla etkileri olduğu anlamına geliyor. Büyük nehirlerden uzakta bulundukları için, büyük topluluklar çeşitli alanlara yayılmış demektir.Çalışmanın bir parçası olan Doktor Jonas Gregorio de Souza ” Amazon’un el değmemiş bir alan olduğuna ve göçebe toplulukların olduğuna dair yanlış bir kanı mevcut. Durum bu değil” dedi. ” Düşünülenden daha geniş olan büyük nehirlerden uzakta bazı popülasyonlar bulduk ve bu insanların, çevreye günümüzde hala bulabildiğimiz etkileri var.”

Bölgede Kolomb öncesi arazi kullanımının niteliği ve ölçeği tartışmalı bir konu olmaya devam ediyor. Çalışmanın içinde olanlardan Profesör Jose Iriarte ” Araştırmalarımız gösteriyor ki Amazon’un tarihini tekrar incelemeliyiz. Kesinlikle sadece büyük nehirlerin kıyılarında yerleşilen bir bölge değildi ve orada yaşayan insanlar manzarayı değiştirdi.” dedi.

”Arkeologlar manzaranın şekillendirilmesinde insanların oynadığı rolü ve ormanların dayanıklılığının anlaşılmasının modern toplumun sürdürülebilir gelecekler konusunda bilinçli politika kararlarının nasıl verileceğini daha iyi anlamalarına yardımcı olabileceğini söylüyor.Souza ” Amazon, Dünya’nın iklimini düzenlemek ve tarihi hakkında daha fazla şey bilmek gelecekte nasıl korunması gerektiği konusunda herkesin bilinçli kararlar almasına yardımcı olacaktır.” dedi. ” Araştırma yaptığımız alan en az on binlerce nüfusa sahipti.” Çalışma Nature Communications’da yayınlandı.

Editör / Yazar: İsa EKİCİ

Kaynak: https://www.news.com.au/technology/science/archaeology/uninhabited-amazon-may-have-been-home-to-a-million-people/news-story/8ea38ee3b9d093da2934dd19b088395e

Continue Reading

Öne Çıkanlar