Bizi Takip Edin

Bilim

Karanlık Enerjinin Zayıflığı Süpernovaların Hepimizi Öldürmüyor Olmasının Nedeni Olabilir

Yayınlandı

üzerinde

Evrende neden var olduğumuz sorusu hala gizemini koruyor. Bilimin ve felsefenin temel sorularından biri olan varlık bilinmezine farklı bir bakış açısı da insanlığın hala yaşamaya devam ediyor olmasının neye bağlı olduğu sorusunda kilitleniyor. Şimdi bilim insanları tarafından insanlığın süpernova patlamaları esnasında neden yutulmadığını ve varlığını sürdürebildiğini açıklamada yeni bir bilgi keşfetti. Bilim insanlığın süpernova patlamaları sırasında yok olmamasının sebebi olarak karanlık enerjinin şaşırtıcı ölçüde zayıf olmasını gösteriyor. Karanlık enerji evrenin genişlemesini hızlandıran gizemli bir güçtür. Bu alanda yeni bir çalışmaya imza atan Tokyo Üniversitesi’de görevli bir astronom olan Tomonori Totani, “Bu, daha önce çok farklı alanlar olduğu düşünülen [karanlık enerji] ve astrobiyoloji arasında yeni bir bağlantı yaratıyor” diyor. Çoğu insan, karanlık enerjiyi (özellikle gökadaları birbirinden ayıran, her şeyi sağlayan güç) – zayıf olarak düşünmez. Fakat kuantum mekaniğinin argümanlarına ve Albert Einstein’ın yerçekimi denklemlerine dayanarak, bilim insanları karanlık enerjinin, gerçekte olduğundan en az 120 katı daha güçlü olması gerektiğini düşünüyor. Eğer karanlık enerji o kadar güçlü olsaydı, galaksilerin, yıldızların ve canlı varlıkların oluşumunu engelleyerek, erken evrende çabucak ayrışırdı. Bu, bazı bilim insanlarının evrende bulunan fizik yasalarının yaşamı şekillendirmek için ince şekilde ayarlanmış olduğunu söylediği antropik yasayı göz önüne almasına sebebiyet veriyor. Totani, meslektaşlarıyla birlikte, daha önce farklı karanlık enerji güçleri için evrenin evrimini simüle etmişti.  Bilim insanı bu modelleri, canlıları barındırabilecek galaksiler oluşturabilecek modellerle sınırlıyordu. Bu modellemelerde karanlık enerjinin gerçekte olduğundan 20 ila 50 kat daha büyük olması gerektiği sonucuna ulaşıldı.Sonuç olarak karanlık fiziğin gözlemlenen zayıflığını tam olarak açıklayamasalar da saf fiziğe dayanan argümanlar üzerinde büyük bir gelişme sağlandı. Yeni hesaplamalarında, araştırmacılar karanlık enerjinin kozmosumuzda olduğundan yaklaşık 50 kat daha güçlü olduğu modellere daha yakından baktı. Galaksiler böyle bir evrende ortaya çıkabilirler. Ancak bu durum sadece en erken dönemlerde, gizemli madde tam güce başlamadan ve her şeyi ayrı tutmadan önce olabilir. İlk evren oldukça yoğun olduğu için, şekillenmeyi başaran galaksiler, Samanyolu’ndaki gibi gökadalardan 10 kat daha yoğun yıldızlarla dolu olacaktır. Bu yoğun galaksiler, ortalama yıldız komşularına çok daha yakın olurlar. Kısa yaşamlar yaşayan ve ardından kışkırtıcı süpernovalar olarak patlayan devasa yıldızlar, yakınlardaki gezegenlere ölümcül dozlarda radyasyon verirler, var olan herhangi bir yaşamı sterilize ederler ve hiç gözlemci bırakmazlar. Araştırmacılar, daha önce düşünülmemiş olan bu etkinin evreni hayata elverişli hale getireceğini hesapladılar. Bu nedenle, karanlık enerjinin gözlenen zayıflığı, neden burada olduğumuzun sebebi olarak tanımlandı. Totani, gelecekteki astrobiyologların hayatın galaksinin en yoğun bölgelerinde çok daha nadir olduğunu bulması halinde teorisinin daha da güçleneceğini söylüyor.
Kaynak: http://www.sciencemag.org/news/2018/05/dark-energy-s-weakness-may-be-why-supernovae-didn-t-kill-us-all

Bilim

Yeni Zelanda’daki Devasa Dalga Güney Yarım Kürede Yeni Bir Yükseklik Kaydetti

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Doğa hem hayranlık uyandırıcı hem de korkutucu olabiliyor ve bunu ikisinin ortasında bir yerde tutmalıyız. 23.8 metre (78.1 fit) yüksekliğe ulaşan devasa bir dalga, güney yarımküre için yeni bir yükseklik rekoru kırdı. Büyük dalga, Yeni Zelanda’nın yaklaşık 700 kilometre güneyindeki Campbell Adası yakınlarındaki Güney Okyanusu’nda bir şamandıra tarafından kaydedildi. Son derece vahşi bir fırtına, dalgaların rekor kıran zirvelere ulaşmasına yardımcı oldu. Yeni 23.8 metrelik filigran, Tazmanya kıyılarında 2012 yılında 22.03 metre’lik (72.3 fit) bir önceki rekorun bir buçuk metre üzerine çıktı. Dalga boyunu ölçen MetOcean Solutions’dan, okyanus bilimci Tom Durrant “Bildiğimiz kadarıyla güney yarımkürede kaydedilen en büyük dalgadır” diyor. “Gerçekten, Kaliforniya’daki sörfçüler, bu fırtınadan dolayı enerjinin yaklaşık bir hafta içinde kıyılarına ulaşmasını bekleyebilir.” Araştırmacılar fırtınanın dalgalarının 25 metre (82 fit) işaretini aşabileceğini düşünüyorlar, ancak enstrümanları tarafından kaydedilmeden. Söz konusu olan şamandıra güneş enerjisi ile çalışmaktadır ve pil gücünden tasarruf etmek için her 3 saatte sadece 20 dakika kayıt yapmaktadır. Durrant “Bu 20 dakikalık kayıt süresince yükseklik, süreç ve her bir dalganın yönü ölçüldü ve istatistiksel olarak hesaplandı.” diyor. “Şamandıra kayıt olmazken daha büyük dalgaların meydana gelmesi çok muhtemel.” Ne kadar yükseklikten söz ediyoruz? 23.8 yaklaşık olarak sekiz katlı bir binanın yüksekliği. Washington DC’deki Beyaz Saray’ın çatısına sıçramış olmalı. Bir teknede bu şartlarda sallanmayı ve sadece birkaç saniyede bu yükseklikten düşmeyi hayal edin. Araştırmacılar, düşük basınçlı bir hücrenin su üzerinde, zorladığı dalgalarla aynı hızda seyahat ettiğini, yani fırtınanın etkisi altında kaldıkça dalgaların giderek büyüyebileceğini söylüyorlar ve dalganın önemi rekor kıran başarıların ötesine geçer. Okyanusun bu kısmı, komşu bölgelerdeki dalga ve hava koşullarını etkileyen, gezegenin geri kalan kısmına yayılan kabarma dalgaları yaratmak için “makine odası” dır. Bu fırtına ayrıca 14.9 metrelik ‘önemli bir yükseklik’ kaydetti ve bu, okyanusun uçuculuğunu ölçmek için Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) standardıdır ve ölçülen dalgaların en yüksek üçte birinin ortalama yüksekliği demek oluyor. Güney Okyanusu için bu bir rekor olsa da dünya rekoru ile kıyaslandığında 2013’te Kuzey Atlantik’te 19 metre olarak bugüne kadar kaydedilen en yüksek dalga boyu rekorunun yanında sönük kalıyor. Bütün bu kayıtlar yakın gelecekte tepetaklak olabilir. Isınan Dünya’nın sonuçlarından biri de daha yoğun fırtınalar olarak düşünülebilir ve bu da daha büyük dalgalar demek. Met Ocean Solutions’dan şamandıradan görevli olan Peter McComb” Bu tam olarak yakalamayı umduğumuz bir çeşit veri” diyor. ” Biliyoruz ki fırtınaların hızı meydana gelen dalga ikliminde önemli bir rol oynuyor ve hem mevcut hem de iklim değişikliği senaryolarıyla büyük bir ilgisi var.” Bu şamandıralarla ölçülen veriler bilimsel topluluğa açıktır ve online olarak MetOcean Solutions web sitesinde bulunabilir. Kaynak: https://www.sciencealert.com/monster-wave-sets-new-southern-hemisphere-height-record

Devamını Oku

Arkeoloji

3 Bin Kiloluk Dinozor Yumurtalarını Ezmeden Nasıl Üzerine Oturdu?

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

70 ila 100 milyon yıl kadar önce ortalama bir arabanın neredeyse iki katı büyüklüğe sahip olan dinozorlar dünya üzerinde yaşıyordu. Tyrannosaurus Rex’in yanında dolaşan ve “Cehennemden Tavuk” lakabıyla anılan muazzam yapıdaki Oviraptorosaurlar’la ilgili çok ilginç bir bulgu ortaya çıktı. Kuş benzeri olan bu dinozorlar bugünkü modern soydaşları gibi yavrularını yumurtlamalarının ardından üzerine oturuyordu. 3 bin kilo ağırlığında olan bu dinozor yumurtaları ezilmekten korumak için eşsiz bir adaptasyon geliştirdi. Oviraptorosaur grubu dinozorlar arasında bulunan bu dinozorlar büyük ölçüde farklı yapıdaydı. Yumurtlama alanları 40 santimetre ile yaklaşık olarak 3.3 metre arasında değişiyordu. Bilim insanları bu eşsiz dinozorla ilgili olarak 40 fosilleşmiş yuvayı inceledi. Her durumda yumurtalar dinozorun kavraması altında bulunuyordu. Bu durum şimdiki kuşların yavrularının üzerine oturmalarından çok da farklı değildi. Ancak Oviraptorosaur yumurtalarını halka biçiminde düzenliyordu. Kavrama morfolojisi kuşun türüne göre değişiklik göstermektedir. Küçü-k kuş türlerinde orta alan daha küçüktür veya hiç boş değildir. Fakat yumurtanın ebadı büyüdükçe merkez alanı o denli büyüktür. Bilim insanları artık dino-annelerin yumurtalarını ezmesini engellemek için oturma pozisyonunu buna göre ayarladığı ve yumurtayla temas kurduğun düşünüyor. Oviraptorosaur’un yumurta büyüklüğünün nispeten daha küçük olması ve yumurta kabuğu kalınlığının nispeten daha ince olması ve yapısal olarak daha zayıf yumurtalar olması dolayısıyla türün vücut kütlesi arttıkça kavrama yapısını bir şekilde değiştirerek yuvada oturmaya adapte olduğunu düşünüyor. Modern kuşlar yumurta bıraktığı düşünülen T. Rex’i de içeren büyük etçil dinozor gurubundan geliyor. ancak bilim insanlarının dinozorların yuva oluşturduğuna dair kanıtları oldukça sınırlı. Bu nedenle Oviraptorosaur’un düşünme alışkanlıkları üzerinde çalışmak oldukça önemli.
Kaynak: http://www.iflscience.com/plants-and-animals/how-the-3000pound-chicken-from-hell-sat-on-eggs-without-crushing-them/

Devamını Oku

Bilim

Polikistik Over Sendromuna Neyin Sebep Olduğu Bulundu

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Bilim insanları kadınları ciddi oranda tehdit eden polikistik over sendromuna neyin sebep olduğunu tespit ettiklerini ve nasıl tedavi edeceklerini bulduklarını açıkladı. Polikistik over sendromu (PKOS), beş kadından birini etkileyen bir durumdur. Bilim insanları bu sendromun kaynağını bildiğini açıkladı. Nature Medicine’de yayınlanan çalışmada, PKOS’un oluşumuna sebep olarak rahimde meydana gelen hormonal dengesizlik gösterildi. Özellikle anti-Müllerian hormonu (AMH) olarak adlandırılan bir büyüme hormonuyla bir bağlantı keşfedilmiştir.
Fransa Ulusal Sağlık ve Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü’nde Paolo Giacobini liderliğindeki ekip, AMH düzeylerinin PKOS’lu gebelerde olmayanlara göre yüzde 30 daha yüksek olduğunu fark etti. Bu durumun kalıtsal bir bileşeni olduğu için, bu hormonal dengesizliğe sahip kadınların PKOS’lu kızları doğurup doğurmadıklarını test etmeye karar verdiler. Araştırma sonucunda AMH hormonu hamile farelere enjekte edildi. Bu sayede farelerde hormon normal konsantrasyonundan daha yüksek bir hale geldi. Fareler gerçekten de PKOS benzeri eğilimleri olan kız bebekler dünyaya getirdiler. Sonuçlar doğurganlık, geciken ergenlik ve düzeniz yumurtlama ile ilgili problemler içeriyordu. Araştırmacılara göre, AMH hormonuna ek olarak, vücudun testosteron seviyelerini yönetmekten sorumlu olan GnRH nöronları adı verilen belirli bir beyin hücresi kümesinin aşırı uyarılması da görüldü. Yavrularda bu sebeple daha yüksek testosteron seviyeleri görüldü. Bu çalışmada heyecan verici olan ise ekibin sadece PKOS’un sebebini belirlemesi değil, bu durumu tersine çevirmeyi başarmış olmasıdır. Araştırmacılar polikistik farelere, Cetrorelix ismi verilen bir IVF ilacı verdi. Bu ilaç polikistik over sendromunun ortadan kalkmasını sağladı. Bu tedavi kadınların doğurganlık oranını arttırabilir. Sıradaki adım ise ilacın insanlarda test edilmesi. Testlerin yılsonunda yapılması düşünülüyor.
Kaynak: http://www.iflscience.com/health-and-medicine/scientists-finally-think-they-know-what-causes-polycystic-ovary-syndrome-and-how-to-cure-it/

Devamını Oku

Öne Çıkanlar