Bizi Takip Edin

Yaşam

Kilolular Sıcaklarda Tehlike Altında Mı?

Yayınlandı

üzerinde

Yaz ayının gelmesi ve sıcakların başlamasıyla birlikte yaşanan en büyük sorunlardan bir tanesi aşırı terleme. Birçok kişi terlemenin normal olup olmadığını, aşırı terlemenin bir hastalık habercisi olup olmadığını merak ediyor.

Bu konu hakkında bir açıklama yapan Prof. Dr. Çağatay Güler, insanların terlemekten korkmaması gerektiğini, terleme olmaması durumunda vücutta serinlemenin meydana gelmeyeceğini, ancak aşırı oranda şişman kişilerin terlemesinin vücudun soğuması için yeterli olmayabileceğini belirtti.


Hacettepe Üniversitesi’ne bağlı olan Tıp Fakültesi’nde Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi olan Prof. Dr. Çağatay Güler bir konferansa katılmak için Antalya’ya geldi. Burada yapmış olduğu açıklamalarda artan sıcaklarla beraber kiloluların, çocuklar ve bebeklerin, yaşlıların önemli bir risk altına girdiğini bildirdi.


Kilolu veya şişman olan kişilerin daha büyük tehlike altında olduğunu bildiren Güler, bu kişilerde kronik hastalıklar, kalp zorlaması gibi etmenlerin yanında egzersiz dirençlerinin de düşük olduğunu bu sebeple şişman olan kişilerin sıcaklardan olumsuz olarak etkileneceğini kaydetti. Kilolu olan kişilerin mutlaka serin bir yerde kalması gerektiğini vurgulayan Güler, kilosu fazla olan kişilerin güneş altında spor ve ağır işlerden kaçınmaları gerektiğini beyan etti.


Güler, “Kilolu olan kişilerin sıcak havalarda diğer kişilere göre sıvı kayıpları daha yüksektir. Bu nedenle kalbin zorlanması da daha fazladır. Bu kişiler solunum sıkıntısı yaşarlar. Terlemekten korkmamak gerekiyor, terlemenin olmadığı durumlarda vücutta serinleme de olmayacaktır. Ama şişman olan kişiler terleseler bile vücudun soğuması yetersiz kalmaktadır. Sıcaktan korunabilmek için kiloluların serin yerde durması, hafif yiyecekler tüketmesi gerekmektedir. Özellikle; meyve, su, yoğurt benzeri yiyecekler bu kişilerce bolca tüketilmelidir” dedi.
Kaynak: http://www.haberturk.com/saglik/haber/1553406-yazin-terlemek-normal-mi

Reklam Alanı
Yorum için tıklayın

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yaşam

Yabancı Bir Dilde Yalan Söylemenin Daha Kolay Olduğu Tespit Edildi

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Yalana maruz kalmak hemen herkesin hoşlanmadığı bir durum olsa da günümüzde birçok kişi yalan söylüyor. Bir kişinin yalan söyleyip söylemediğini anlayabilmek ise oldukça zor. Yapılan bir araştırmada potansiyel yalancıların kendi ana dillerinden başka bir dilde çok daha rahat şekilde yalan söylediğini ortaya çıkardı. Psikologlar bunun nedeniyle ilgili bir çalışma yürüttü. Kendi ana dilinden farklı bir dili öğrenmek kolay bir şey değil. Ancak yapılan bir araştırma insanların kendi ana dillerinden başka bir dilde çok daha rahat bir şekilde yalan söyleyebildiğini ortaya koydu. Bu beklenmedik sonuç Würzburg Üniversitesi’nden iki psikolog tarafından yürütülen bir araştırma sonrası ortaya çıktı.
Psikoloji Bölümü’nde doktora sonrası araştırma görevlisi olan Kristina Suchotzki ve Deneysel Klinik Psikoloji Profesörü MatthiasGamer’in yürüttüğü araştırmayla ilgili Journal of ExperimentalPsychology’nin son sayısında bir makale yayınlandı. Elde edilen bulgular belirli insanların güvenirliğinin değerlendirilmesini gerektiren prosedürler için oldukça önemli olabilir. örneğin bir ülkeden bir ülkeye iltica eden kişiler için yapılacak değerlendirmeler için bu keşif hayati önem taşıyor. Bu gibi hallerde anadilinde konuşmayan kişilerin raporları doğru olsalar bile düşük bir inandırıcılık seviyesine sahip olacaktır. Bu durumun keşfi başka bir algıyı da açıklamaktadır. Yabancı dilde iletişim kuran insanlar, bu önyargıda haklı olunmasa bile genel itibariyle daha az güvenilir bulunmaktadır. Yabancı dilde yalan söylemeyle ilgili araştırma sayısı oldukça az. Şimdiye kadar adli araştırmalar çoğunlukla yerel veya anadil olmayan bir dilde konuşan insanların ne kadar güvenilir olduğuna odaklanmıştır.
Bu araştırmadan sonra ana dilini konuşmayan kişilerin ifade ettiklerine kıyasla ana dilini konuşan kişilerin ifadelerinin daha doğru olarak yargılanacağı fikrini doğuracak gibi görünüyor. Ancak yine de araştırmacılar, henüz bu alanda geniş çaplı araştırmalar olmadığına dikkat çekiyor. Psikologlar bu sonucu elde etmek için 50’den fazla kişiyi belirli görevleri tamamlamak zorunda oldukları bir dizi testten geçirdi. Deneklerin bazı soruları cevaplamaları istendi. Bazı durumlarda sorular hem kendi dillerinde hem de bildikleri yabancı dildeydi. Bazı sorular, “Berlin Almanya’da mı? gibi tarafsız sorularken, bazıları, “Daha önce uyuşturucu kullandınız mı? ya da “Çıplak poz verir misin?” gibi denekleri duygusal bakımdan zorlayacak sorulardı. Teste katılanlar soruları cevaplarken bilim insanları deneklerin tepki sürelerini, deri iletkenliklerini ve kalp atış hızlarını ölçtü. Özetle testten çıkan sonuçlar şu şekildeydi: Genellikle, duygusal soruları cevaplamak nötr olanlardan daha uzun sürmektedir. Yabancı dildeki soruları cevaplamak ana dillerindeki bir sorudan daha uzun sürmektedir.
Genel olarak, yalan söylemek gerçeği söylemekten daha uzun süre almaktadır. Bununla birlikte, aldatıcı ve doğru cevaplar arasındaki zaman farkları, ikinci bir dilde ana dilde olduğundan daha az belirgindir. Ayrıca aradaki hafif fark, daha hızlı bir aldatıcı yanıt vermekten kaynaklanmaz. Daha ziyade yabancı bir dilde, doğruyu söylemek de kişinin anadilinden daha uzun sürmektedir. Nötr veya duygusal soru olsun: Gerçekleri ve yalanları söylemek arasındaki zaman farklılıkları genellikle yabancı bir dilde daha azdır. Bilim adamları bu bulguların “duygusal mesafenin ve bilişsel yükün antagonistik etkilerini” yansıttığına inanıyor. Bu uzamanın var olmasının ya da yalan söylemede daha az belirgin olmasının nedeni, duygusal uzaklık hipotezi ile açıklanabilir.
Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2018/07/180719142154.htm

Devamını Oku

Yaşam

Laikliğin Yükseldiği Toplumlarda Ekonomik Büyümenin Arttığı Ortaya Çıktı

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Tarihsel olarak yapılan incelemelerde toplumda refah seviyesinin yükselmesiyle, dindarlığın azalması arasında zıt bir ilişki olduğu anlaşıldı. Günümüzde dünyanın en fakir ülkeleri dindarlığın üst seviyede yaşandığı ülkelerdir. Bu araştırma servet sahibi olmanın dindarlığı azalttığı fikrinden yola çıkmıştır. Bununla beraber çalışma bu durumu sorgularken, dinsizliğin artmasının ekonomik büyümeyle alakası ve sonrasını da takip etti. Ülke verilerinin geçmişe dönük taramasıyla gerçekleştirilen araştırmada Trobriand Adalıları üzerinde de bir çalışma yapıldı. Bu topluluk açık okyanusta avlanan ve toplumdan uzak bir yapıya sahip.
Aynı zamanda birçok batıl inanç toplulukta yer alıyor. Sosyologlar Trobriand Adalıları’nın dine benzer uygulamalarının olduğunu gördü. Yoksul olan insanlar bu durumdan kurtulmak için Tanrı’nın onlara yardım edeceği fikrine tutunuyorlar. Bu nedenle statülerini arttırma çabası yerine, dış bir müdahaleyle durumlarının düzelmesini bekleme eğilimindeler. Kendi eliyle durumunu düzelten ve bunun için çaba sarf eden toplumlarda ise yaratıcıdan başarı ve maddi zenginlik bekleme hali azalmaktadır. Kiliseye katılım ve dini kimlik oranlarının diğer zengin uluslardan oldukça yüksek olduğu ABD’de de bile bu durum ateizm arttıkça değişmektedir. Araştırmacılar ilkelere göre ekonomik kalkınma ve sekülerleşme (dini olmayan değerler) önlemlerinin güçlü ama mükemmel olmayan bir korelasyon gösterdiğini söylüyor.
Ancak Bristol Üniversitesi’nden doktora öğrencisi DamianRuck, hikayenin yanlış bir şekilde ele alındığını iddia ediyor. 1910-2014 yılları arasında 109 ülkede dinş inançta düşüşdurumunu belirlemek içinRuck, zaman-gecikmeli regresyonların istatistiksel tekniğini kullandı. Beklenenin aksine sekülerleşme ekonomik büyümeden sonra değil önce geliyordu. Seküler değerlerin nicelleştirilmesindeki her standart sapma artışı, sonraki 10 yıl boyunca kişi başına 1.000 ABD Doları gelir artışı (1990’daki Amerikan dolarına ayarlandı) fazladan 1.000 ABD Doları artış ve sonraki 30 yıllık bir sürede 5,000 dolar artış ile ilişkilendirildi. Bu örüntü hangi dine düştüğüne bakılmaksızın, birçok farklı kültürde aynı şekilde işliyor. Ruck’in çalıştığı bazı milletlerde bazı dönem verileri eksikti. Ancak Nijerya, Büyük Birtanya, Filipinler, Şili gibi aynı değerleri gösteren ülkeler için geçerli değil. Sekülerleşmede artış meydana gelmesi uluslararası ekonomik gelişmedeki farklılıkların %40’ını açıklıyor. Bu ilişkinin gücü zamanla daha da yükseldi. Çalışmada bir ülkeye laiklik geldiği zaman kadın hakları başta olmak üzere bireysel haklarda artış meydana geldiğini, bununda ekonomiye katılımı arttırdığını gösteriyor. Kaynak: http://www.iflscience.com/brain/as-people-leave-religious-values-behind-economic-growth-improves/

Devamını Oku

Yaşam

Yaşadığınıza İnandığınız En Eski Anılar Asla Gerçek Olmamış Olabilir

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Türünün en büyük çalışmalarından birinde, bilim insanları büyüleyici bir keşif yaptı.Çalışmada insanların yaklaşık olarak %40’ının ilk dönem anılarıyla ilgili tamamıyla kurgusal bir hafızası olduğu ortaya çıktı. Bilim insanları araştırma için 6 bin 641 kişiyi teste tabii tuttu. Testte kişilere sahip oldukları en eski anıların hangi döneme ait olduğu soruldu. Katılımcılardan 2 bin 487 kişi yani %38,6’lık bölümünin anıları 2 yaşından öncesine uzanıyor. Bu kişilerden 893 tanesi ilk anılarının 1 yaşına kadar uzandığını belirtti. Birçok insan yaklaşık olarak 3 ile 3.5 yaşından önce sözlü olarak erişebilecekleri anılara sahip değil.

Beyin bu yaştan önceki bilgileri saklamakta aciz görünüyor. Hafızanın güvenilmezliği artık tüm çevreler tarafından kabul ediliyor. Bu nedenle birçok kişinin 2 yalında bir anıyı hatırladığını iddia etmesinin sebebi hafızanın bizi yanıltıyor olması olabilir. Araştırmacılar birçok kişinin anıların depolandığı dönemden daha eski bir zamana ait uzun süreli anılara sahip oldukları iddiasının nedenini araştırmak istedi. Anketin bir bölümünden katılımcılardan hafızanın açıklanması istendi. Ekip tarafından katılımcıların kullandığı dil, hafızanın içeriği ve tarif edilen hafızanın doğası tespit edilerek bu anketi dolduran kişinin yaşı analiz edildi.

Bu analizlerde bir kişinin yaşlandıkça ilk dönem anılarıyla ilgili bir hatırayı bildirmelerinin arttığı görüldü. Bazı kişilerde anılar resimlerden, kişilerin anlattıklarından ve o dönemde çocuklukla ilgili diğer kişilerin anılarından derlenirken, bazı kişilerin anıları tamamıyla uydurmaydı. Beyin anıları kendisine göre üretebiliyor. Beynin oluşturduğu bu sahte anıların kişinin hayat hikayesini anlamaya olan ihtiyacından kaynaklandığı düşünülüyor. Olumlu ve tutarlı bir öz anlatı, pozitif bir benlik imajı gelişmiş bir yaşam kalitesi ile bağdaşabilir. Bu yüzden belki de en erken yıllarımızdan gelen anılarda boşlukları bilinçsizce doldurmak, bunun sağlanmasına yardımcı olabilir. Araştırmacıların bir sonraki hedefi ise beynin hafızanın ne kadarını değiştirdiği yönünde.
Kaynak: https://www.sciencealert.com/earliest-memory-may-be-fictional-40-percent-of-people

Devamını Oku

Öne Çıkanlar