fbpx
Bizi Takip Edin

Uzay

Müzik yediklerimizin ve içtiklerimizin tadını nasıl etkiliyor?

Yayınlandı

üzerinde

Müziğin yediklerinizden ve içtiklerinizden aldığınız tadı etkilediğini biliyor muydunuz? BBC radyo programcısı ve yemek uzmanı Dan Saladino duyma ve tatma duyularımız arasındaki etkileyici ilişkiyi inceledi ve şaşırtıcı sonuçlara ulaştı:

  • Pixies’in çılgın şarkısı Debaser, adını şeytandan alan Belçika’nın Duvel birasının aromalarını daha belirgin kılıyor.
  • Buzzcocks’un punk şaheseri Ever Fallen in Love’unu dinlemek yemek yeteneklerinizi artırma ihtimali taşıyor.
  • Sam Cooke’un soul şarkıları tavuk rostonuzun tadını güzelleştiriyor.

Notalarla dilimizdeki tat tomurcukları arasındaki etkileyici ilişkiden ilham aldık, müzikle yemekler arasındaki etkileşimin 7 örneğini inceledik.

1. Bir şeyin tatlı mı ekşi mi tattığı değiştirilebilir

Oxford Üniversitesi Deneysel Psikoloji Profesörü Charles Spence tiz seslerin tatlı tatları daha iyi almamızı sağladığı sonucuna varan bir araştırma yaptı. Bunun acayip bir araştırma olmanın ötesinde, gerçek dünyaya uygulanabilir etkileri de var. Sosyal bilince sahip bazı restoran sahipleri halihazırda kekler ve hamur ürünlerindeki şeker oranını, onların tatlarını bozmadan nasıl azaltabileceklerini araştırıyor. Düşük şeker seviyesine rağmen tat tomurcuklarının şekeri daha çok algılamasını sağlayabilecek bir soundtrack kimi mutlu etmez ki?

2. Daha az ses daha sağlıklı yemeyi cesaretlendiriyor

South Florida Üniversitesi’nden Dr. Dipayan Biswas, kafelerde çalan müziklerin sesinin seçtiğimiz yemekleri etkilediğini söylüyor. Biswas’ın araştırmasına göre 55 desibelden düşük sesli müzikler daha dikkatli ve duyarlı olmamızı, sonuç olarak daha sağlıklı yemekler seçmemizi sağlıyor. Sesin 70 desibelin üzerinde olması durumunda tatlı ve yağlı yemekleri seçme ihtimalimiz yüzde 20 artıyor. Biswas yüksek sesli müziğin stresi artıran bir etkisi olduğunu, insanların stresliyken sağlıklı yemeklerdense tatlı, tuzlu ve yağlı yemekleri daha albenili bulduğunu söylüyor.

3. Müzik şarapların tadını etkileyebilir

Sesin tatları nasıl algıladığımızı etkilediğini ortaya koyduk. Peki bu etkinin boyutu ne?: Oxford Üniversitesi Deneysel Psikoloji Profesörü Charles Spence’in araştırması müziğin tükettiğimiz her şeyin tadını etkileyebileceğini gösteriyor. Prof. Spence “Müzik var olmayan bir tadı yaratamaz” diyor ve ekliyor: “Fakat insanların dikkatini tat alma deneyimlerindeki belli bir şeye çekebilir.” Spence doğru müziğin şarapların tadını artırabileceğini buldu.
Gözlemlerinden yola çıkarak şu önerileri derledik:

  • Tatlı şaraplar sabit ritimli, yavaş tempolu ve yüksek perdeden piyano içeren müziklerle dinlenmeli. Örneğin Chopin’in Waltz no. 2 op. 64 eserini Riesling üzümüyle eşleştirebilirsiniz.
  • Star Wars Overtürü’nün açılış notaları Fino serisinin tuzlu vurgularını öne çıkarabilir.
  • Fakat yüksek tanenli Cabarnet Sauvignon kırmızı şarabı seviyorsanız, pomp rockun majesteleri Muse’un Exogenesis: Symphony şarkısı işi görür. Gitarın gürültüyle sahneye çıkmasını bekleyin, işte o zaman ayırt edici uzun gövdeli aromalar harekete geçecek.

4. Müzik daha fazla para harcamanıza yol açabilir

En sevdiğimiz restoranda yemek yerken genelde arkada hangi müziğin çaldığına çok dikkat etmeyiz. Fakat “satış ortamı araştırmaları” büyük bir iş: Araştırmalar arka planda çalan müziğin dışarı çıktığımızda ne kadar para harcadığımızı etkileyebileceğini gösteriyor. University of Leicester’dan akademisyenler elimizi cebimize en fazla sokmamıza yol açan müziğin klasik müzik olduğunu söylüyor. Dr. Adrian North, “Klasik müzik sofistike olmayı, zenginliği ve bolluğu çağrıştırıyor ve insana kendini havalı hissettiriyor. Restorana gittiğinizde ne kadar para harcadığınızı etkileyebilir.” diyor.

5. Yemek yerken ortam sesleri dinlemek

Ünlü şef Heston Blumenthal’ın The Fat Duck restoranında servis ettiği her öğün bir canlı performansı andırıyor. Bu deneysel şef için menü de performansın bir parçası: Kullandığı sivri fontun asitli yiyeceklerin tadını artırdığını öne sürüyor. Blumenthal bunu sesle de destekliyor: Saşimi siparişi yanında kulaklıkla geliyor. Müşteriler çiğ deniz ürünlerini yerken bir yandan da dalgaların veya oyun oynayan çocukların seslerini dinliyorlar.

6. Yemeklerin tadı uçaklarda farklıdır

Her müzik yemeğin tadını iyileştirmez. Nitekim yemeğin tadını daha iyi alabilmek için bazılarından kurtulmak gerekir. Uçak motorunun gürültüsü, tat tomurcuklarımızı olumsuz etkiliyor. Bunun nedeni 89 desibelden yüksek seslerin tat tomurcuklarımızı köreltmesi ve bazı aromaları almamızın önüne geçmesi. Bu yüzden bir daha uçak yemeklerine burun kıvırmadan önce plastik tepsideki yemeğin o kadar da tatsız olmayabileceğini hatırlayın. Kulaklarınıza birer tıkaç takıp gökyüzünde bir lezzet şölenine kanat açın.

7. Yemekleriniz hazırlanırken de sese tepki verir mi?

İspanya’daki Barahonda Bağı’nda şarapçılar, üzümler olgunlaşırken onlara dinletilen müziğin şarap üretim sürecini etkilediğini düşünüyor. Monastrell, petit verdot ve cabarnet sauvignon üzümlerinin karışımıyla hazırladıkları kırmızı şaraplarına olgunlaşırken 60 saat boyunca müzik dinletiyorlar. Şarkı listelerinde Malili Fatoumata Diawara da var, İzlandalı senfonik rockçular Sigur Ros da. Ana rahminde bebeklerin seslerden etkilenmesinden ilham alan Barahonda’dan Sonia Garcia, “Şarabı yumuşatmak ve tanenleri tatlandırmak için şişelere müzik dinletmeye karar verdik” diyor. Bu muhtemelen özgün bir PR çalışmasından fazla değil ama siz yine de bir daha mutfakta kendinize bir kadeh şarap koyup dans etmeye başlamadan önce bunun şarap koleksiyonunuzu nasıl etkileyeceğini düşünün.
Kaynak: (BBC)

Reklam Alanı
Yorum için tıklayın

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Teknoloji

Elon Musk, BFR’nin Adının Değiştirildiğini Duyurdu

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Henüz yapım aşamasında olan BFR’nin (Big Falcon Rocket) adı değiştirildi. SpaceX’in CEO’su olan Elon Musk, roketin yeni adını Starship olarak duyurdu. Starship yalnızca geminin yük ve yolcu taşıyan kısmının ismi olacak. Starship’i Dünya’nın yer çekiminden kurtaracak roketin adı ise Super Heavy olarak belirlendi.Böylelikle; SpaceX’in yeni uzay aracının tam adı Starship Super Heavy oldu.

Duyuruyu Twitter’dan açıklayan Musk, bir takipçisinin ”Yıldızlararası bir görev gerçekleştirmeyen bir uzay gemisi, ‘Starship’ olarak adlandırılamaz” yorumuna, ‘’Sonraki sürümleri yapacak’’ yanıtını verdi. Bu yanıttan da anlaşılacağı üzere Musk ve şirketin hedefinde yıldızlararası yolculuk var. Ancak bu durumun gerçekleşmesi için oldukça uzun bir süre beklememiz gerekiyor. SpaceX, uzun süre önce tanıttığı BFR (Big Falcon Rocket) yani yeni adı olan Starship ile uzaya bakış açısını değiştirmeyi amaçlıyor.

Şu an aktif olarak üretimi yapılan roketin, 2020 yılından sonra Falcon 9 ile Falcon Heavy roketler ve Dragon kapsülünün yerini alması amaçlanıyor. Bu roketle 2022 yılında kızıl gezegen Mars‘a ilk kargo görevini yapmak isteyen şirket, bu amacı için ilk uçuş testine hazırlanıyor. Bu arada roketin dünya içerisinde yolcu taşıma amacı da bulunuyor. Şirket, daha önce 12 saat süren Londra – Hong Kong arasını 34 dakikaya indirmeyi hedefliyor.
Editör / Yazar: Kuzey KILIÇ
Kaynak: https://techcrunch.com/2018/11/19/elon-musk-just-renamed-spacexs-big-f-rocket/

Devamını Oku

Uzay

Uzaya çıkan ilk canlı ‘Layka’ ve Sputnik-2 uydusu

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

İnsanlığın uzay macerası düşünüldüğünde ilk akla gelenlerden biri olan Sputnik serisinin ikinci uydusu ‘Sputnik – 2’, içindeki köpek yolcusu Layka ile 61 yıl önce bugün fırlatıldı. İnsanlığın var olduğu, etkilediği ve değiştirdiği alanlar günümüzde dünyanın sınırlarını büyük oranda aşmış durumda. Bilimsel araştırmalardan iletişim teknolojisine, güvenlikten savunma teknolojisine çok geniş bir yelpazede insanlık, gözünü uzaya dikmiş durumda. Dünya’nın yörüngesinde onlarca uydu bulunuyor, hatta, ‘uzay çöpleri’ bile tehdit oluşturmaya başlamış durumda. İnsanlığın bu yolculuğu ve içerisine girilen bu ‘Uzay çağı’ söz konusu olduğunda ise, akıllara ilk olarak bu adımın atılmasını sağlayan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve onun Sputnik serisi uyduları gelir.  Sputnik -1 ile birlikte uzayın fethine yönelik ilk başarısına ulaşan insanlık, uzayın keşfine ilişkin bu tarihi görevi yerine getirmesinin ardından kısa bir süre sonra yeni bir soruyla karşı karşıya kaldı: Uzaya ulaşılmıştı, peki insanlar uzaya çıkabilir miydi? Astronotların, Kozmonotların ve Taykonotların başarı hikayeleriyle şekillenen ve insanlığın kültür birikiminde çok önemli bir yer edinen ‘uzaya çıkan insan’ fikri ise, başarısını, adı üzerinde bir insana değil; sakin, uysal bir sokak köpeğine borçlu: Layka
SPUTNİK 2: UZAY MACERASININ İKİNCİ BASAMAĞI
Sovyetlerin Sputnik — 1’in başarısının ardından uzay yarışında ABD’nin önüne geçmesi ve kazandığı prestij, uzay programını yürüten mühendis ve bilim insanlarının daha büyük bir meydan okumayla karşı karşıya kalmasıyla sonuçlanmıştı. ABD, Sputnik — 1 ‘in başarısı üzerine Aralık 1957’de Vanguard TV3 roketiyle dünya yörüngesinde bir uydu fırlatmaya çalıştı ancak başarısız oldu. Başarısızlıkla sonuçlanan bu girişimin ardından bir diğer deneme Şubat 1958’de Explorer 1 uydusuyla yapıldı ve ABD bu sefer başarıya ulaştı. Böylelikle, Sputnik 1 ile geri dönülemez bir yola giren yarış, meseleyi bilimsel bir araştırma konusu olmaktan çıkarmış, aynı zamanda siyasi bir rekabet unsuru haline de getirmişti. Bu sürecin devamında, iki ülkenin uzayın keşfine ilişkin attıkları her adım, ABD ile SSCB arasındaki siyasi rekabetin yansıdığı en önemli alanlardan birini oluşturdu. Dönemin Soyetler Birliği önderliği ve SSCB lideri Kruşçev de, uzay alanındaki bu ilerlemeyi ülke gündeminin en önemli maddelerinden biri olarak değerlendiriyordu. Bu bağlamda, Sovyet bilim insanlarından, ikinci uyduyu birincisinden bir ay sonra, Ekim Devrimi’nin yıldönümünde fırlatılması, bu fırlatmada da uzaya biyolojik bir canlının çıkıp çıkamayacağı sorusunun cevaplanması isteniyordu. OLEG GAZENKO VE LAYKA
Yapılan çalışmalar kapsamında hazırlanan Sputnik — 2 uydusunun yapımı ve fırlatılmaya hazırlanması zor şartlar içerisinde gerçekleştirildi. Zira, Kruşçev tarafından verilen talimatın ardından, bilim insanlarının önünde bütün bu evrelerin tamamlanması için yalnızca 5 hafta vardı. Sputnik — 1’in fırlatılmasında kullanılan roketin bir benzeri olan ICBM R-7 ile fırlatılması planlanan Sputik — 2 projesinin görevlerinden biri, Güneş ışıması ve kozmik ışınlar hakkında bilgi toplamaktı. Ancak, Sputnik — 2’nin en önemli görevi ise, SSCB liderliğinin de talebi doğrultusunda, o zamana dek gerçekleştirilemeyeceği öngörülen ‘uzaya canlı çıkarma’ fikrinin hayata geçirilmesiydi. Bilim insanlarının bu konuda önlerinde duran soru ise yolcunun kim olacağı sorusuydu. Bu sorunun cevabı ise, ‘zorlu koşullarda yaşayabilme’ denildiğinde o dönemde akla gelen ilk canlıda bulundu: Moskova’nın sokak köpekleri. Bu görevi planlayan ve uygulayan isimlerin başında ise, Rus bilim insanı Oleg Gazenko bulunuyordu. Uzaya gönderilmek üzere seçilecek canlıyı, bu sürece Gazenko hazırlayacaktı. Biyomedikal Problemler Enstitüsü başkanı Gazenko, uzaya çıkarılması planlanan hayvanların yolculuk yapacakları kapsülden, yiyecekleri yemeklere kadar alıştırmakla ve hayvanları birtakım testlere tabi tutarak uzaya gönderilecek köpeği belirlemekle sorumluydu.
Gazenko bu arada, Sputnik — 2’nin fırlatılmasından uzun yıllar sonra, 1998 yılında Layka’nın ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirecek ve “Hayvanlarla çalışmak hepimiz için bir ıstırap kaynağıdır. Onlara konuşamayan bebekler gibi davranıyoruz. Zaman geçtikçe bunun için olan üzüntüm artıyor. Bunu yapmamalıydık… Bu görevden köpeğin ölümüne değecek kadar çok şey öğrenmedik” diyecekti.  Sovyet bilim insanları tarafından seçilen ve ilk defa uzaya çıkarak orada ölen canlı ünvanına sahip olan köpek ise, Moskova’nın sokaklarından getirilen ve ‘sessiz, uysal’ olarak tanımlanan Layka’ydı. Sputnik 2 uçuşu için Layka’nın yanında Albina ve Muşka adlarında iki köpek daha eğitilmişti. Layka, iki köpekle beraber eğitimden geçmesinin ardından; 3 Kasım 1957 tarihinde fırlatılacak Sputnik 2 uzay aracının yolcusu olarak seçildi ve bu sürece Gazenko başta olmak üzere Sovyet bilim insanları tarafından titizlikle hazırlandı. Layka’nın asıl adı ise ‘Küçük Kıvırcık’ anlamına gelen ‘Kudryavka’ydı. Layka ismi kendisine daha sonra bilim insanları tarafından takıldı. Layka da, ‘havlayan’ demekti. Öte yandan, Layka’ya gibi başka isimler de verildi. Hatta Layka, ABD’de ‘melez köpek’ ve ‘Sputnik’ kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulan ‘muttnik’ ismiyle de anılıyordu.
İNSANLIK İÇİN YENİ BİR BAŞLANGIÇ
Çıkacağı bu tarihi yolculuk için Layka’ya uydu içerisinde yatabileceği genişlikte bir alan açılmıştı. Layka ise bu kapalı alana, eğitimleri boyunca git gide küçülen kutuların içerisine konarak alıştırıldı. Layka’nın uydunun içerisinde hava alabilmesi için ise bir hava yenileme sistemi kuruldu. Layka’nın uzayda tüketmesinin planlandığı yiyecekler ise jel formundaydı.  Beklenen zaman geldiğinde ise, uçuştan bir gün önce, Gazenko Layka’yı evine götürdü ve Gazenko’nun çocukları Layka’yla oynadı. Bu oyun aynı zamanda, Layka’nın insanlığa ve dünyaya bir anlamda vedasıydı. 3 Kasım 1957 günü Baykonur Uzay Üssü’nden yapılan kalkışla birlikye Layka’nın yörüngede bir haftadan fazla kalacağı planlanıyordu ve hayatını kaybedeceği de bilim insanları tarafından tahmin ediliyordu. Bu yolculuk, Layka için geri dönmeyeceği bir yolculuktu. Ancak aşırı bir hızla artan kabin sıcaklığı yüzünden Layka, beklenenden çok daha kısa süre, Sputnik — 2’nin fırlatılmasından sonra yalnızca birkaç saat hayatta kalabildi. Artan kabin sıcaklığının ise, Sputnik — 2’nin yörüngeye ulaşmasından sonra yaşanan teknik arızadan kaynaklandığı öğrenildi. Uydunun burun konisi uzay aracının geri kalanından ayrılsa da, ‘A Bloku’ denilen bölümün ayrılma işleminin başarısız olması sonucunda ısı yalıtımı devreden çıkmış ve kabin sıcaklığı 40 dereceye kadar yükselmişti. Bu arıza, Layka’yı ölüme götüren sürecin işaret fişeğiydi. Ancak Layka’nın bu erken ölümü, insanlığın uzay keşifleri açısından kesinlikle ‘boşa gitmedi’.
SPUTNİK — 2 UZAYDA
Fırlatılmasının ardından süre yörüngede kalan Sputnik — 2 uydusunun en önemli keşfi, dünyanın radyasyon kuşağını tam olarak saptamak oldu. Sputnik — 2’nin keşfiyle birlikte, Dünya’nın radyasyon kulağının kuzey enlemlerinde zayıfladığı öğrenildi. Öte yandan, insanlık uzaya ilk defa bir canlıyı çıkarmıştı. Beklenenden çok daha erken sürede ölmüş olsa dahi Layka’nın hayatta kaldığı sürede alınan veriler, insanlığın uzaya çıkması konusunda çok önemli ipuçları barındırıyordu.  SPUTNİK — 2 VE LAYKA’NIN ÖNEMİ
Sputnik — 2 uydusu ve Layka, fırlatıldıkları dönemden itibaren dünya çapında çok büyük bir popülerlik kazandı ve hatırası çizgi romanlardan animelere veya posta pullarına kadar çeşitli araçlarla canlı tutuldu. Öte yandan, hayvanların bu tür deneylerde kullanılması zaman zaman eleştirilse de, sonuçları ve insanlığın kolektif bilgi birikimine koyduğu katkı açısından bakıldığında Layka’nın uzay macerası, insanlık tarihine adını altın harflerle yazdırmış durumda. Bu yolculukla birlikte, insanlığın uzaya çıkmasının önü de açılmış oldu. Yani, bir diğer deyişle insanlık, uzay macerasının başarısını ‘ölüm görevine’ gönderilen Moskova’nın bu 6 kiloluk, küçük sokak köpeğine borçlu. Kaynak: (Sputnik)

Devamını Oku

Uzay

Uzay mı Dünya mı ?

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Vostok, Mercury-Redstone, Gemini, Apollo, SkyLab, Soyuz, STS, Voyager, Curiosity, Philae, JUNO, SpaceX ve Blue Origin gibi bazıları insanlı bazıları insansız olan sayısız görev… Peki neden dünyamızı terk etmeye bu kadar meraklıyız ? Bu yazıda hem uzay görevlerine kısa bir göz atacağız hem de başka dünya arayışlarına çeşitli açılardan yaklaşacağız. Uzay yarışı; Soğuk Savaş Dönemi’nde Rusya ve ABD arasında başlayan, teknolojiyi ve bilimi derinden etkileyen bir olay. II. Dünya Savaşı’nın ardından bilimsel gelişmeler hızla artmaya başlamıştı. Bunda hem savaşta kullanılan silah teknolojisi hem de insanoğlunun merakı etkili olmuştu. Alan Turing’in yaptığı ilk bilgisayar, roketler, atom bombası, kablosuz hatlardaki gelişim, uçak teknolojisi ve uzay araçları. Bu gelişmelerin ışığında savaşı da ardında bırakan (en azından kağıt üstünde) bazı devletler, gözünü yukarıya çevirdi. Yani uzaya… Rus kozmonotların ardı ardına gelen başarıları ABD hükümetine ve NASA’ya olan tepkileri arttırmış, halk kendilerinden alınan paraların boş yere harcandığını savunmuştu. Ay’a ayak basan ilk devlet olmak isteyen ABD, böylelikle hem Rusya’ya uzay yarışında üstünlük sağlayacak hem de halkından gelen tepkileri önlemiş olacaktı. 1959’da başlayan çalışmalar 1969’da sonuç verdi ve Neil Armstrong, ardından gelecek olan 11 kişiden önce Ay’a ayak basan ilk insan oldu. ABD’De Apollo görevlerini SkyLab misyonu takip ederken; Rusya, Hindistan, Çin ve bazı Avrupa ülkeleri hem kendi uzay ajansını kurdu hem de uzaya gitmek için çalışmalarda bulundu. 1980’lerin başına kadar Ay görevleri insanoğlunun aklını başından aldı. Oradan elde edilen bilgiler, insanları büyülemeye ve onları diğer gezegenleri daha fazla merak etmeye yöneltti. 15 yıl boyunca devam eden Ay sevdası artık yerini ”Diğer gezegenlerde hayat var mı ?” sorusuna bıraktı. Ve ilk hedef Mars oldu. Ancak ne 1990 yılında ne de 2018’de Mars’a henüz ayak basan bir insan olmadı. Ancak daha önemli gelişmeler yaşandı. 20. yüzyılın sonlarına doğru Uluslarası Uzay İstasyonu kurulu, güneş sisteminin diğer gezegenleri daha yakından gözlemlendi, kuyruklu yıldızlar ve galaksiler hakkında veriler toplandı, SpaceX ve Blue Origin gibi özel kuruluşlar uzay araştırmalarına katıldı, son olarak uzay turizmi konusu hayal olmaktan çıktı. Yani en azından 2022 yılında uzayda turizm yapma imkanımız olabilecek. Mars’a gidemedik ama birçok önemli bilimsel veri topladık. Yukarıda bahsettiğimiz uzay tarihinin ardından bir başka konuya geçelim. Neden dünyadan ayrılmak istiyoruz ?

Yazının başlarında da belirttiğim gibi uzay araştırmaları yaklaşık son 60 yıldır ciddi bir şekilde devam ediyor. Ancak bu araştırmalar ve görevlerin çok yüksek bir bedeli de var. Yapılan onca başarısız testi de göz önüne alırsak görevler sonucu yaklaşık 27 milyar dolarlık bir kaybın (2017 CNN) yaşandığı söyleniyor. Bir de başarılı olan görevlerin maliyetini hesaba kattığımızda eminim ortaya dehşet bir rakam çıkacaktır. Sırf dünyadan kaçmak için harcanan milyarlarca para… Bazı insanlar uzayda bir gezegen aramamızın gerekli olduğunu, dünyanın sonunun çok yakında geleceğini savunuyor. İddialarını ise iklim değişikliği, artan nüfus ve kıtlık sorunları ile destekliyorlar. Ancak farklı bir boyuttan bakmakta fayda var. O kadar parayı iklim değişikliğinin etkilerini azaltacak olan inovasyonlara, besin miktarın arttıracak olan teknolojilere ve dünyada yeni yaşam alanları oluşturacak bilgiye harcasak nasıl olurdu ? Yani demek istediğim dünyadan kaçmak için para harcamak yerine onu daha yaşanabilir kılmak için para harcasak daha mantıklı olabilirdi. Hep korktuğumuz yapay zekayı insan hayatına olumlu bir şekilde enjekte etsek, istihdam sorununa çözüm bulacak şirketler kursak…

Örneğin, FoodX adında bir şirketimiz olsun. Bu şirkette bitkisel ve hayvansal proteinleri işleyebilen, toplayabilen robotlar yapalım (ki zaten var). Fabrikaya gelen ürünleri, insanlar aracılığı ile çeşitli besin maddelerinde kullanalım ve dağıtıma sunalım. Dağıtımın hangi bölgede ne kadar yapılacağını hesaplayan devlet görevlilerimizde olsun ve böylelikle dünya geneline dengeli besin dağıtımı yapalım. Bu projede; robotu yapan beyaz yakalı, fabrikada çalışan işçi, dağıtımın dengeli olmasını sağlayan mavi yakalı ve ürünleri kullanan insanoğlu oldukça karlı çıkıyor. Bu şirketler zaten var diyebiliriz ancak bizim yaşadığımız bir dünya da zaten var. Uzaya gitmeyelim, Mars’ı boş verelim demiyorum benim anlatmak istediğim şey dünyadan kaçmayalım onu kurtaralım ve diğer gezegenlere de bir göz atalım. Yani bir nevi ”denge politikası”. Elon Musk, Jeff Bezos, Ray Kurzweil, Bill Gates ve daha birçok insan geleceğin uzayda olduğunu düşünüyor. Tabii ki bu saydığımız kişiler çok büyük insanlar. Onlara ve yaptıkları işlere olan saygım sonsuz, ancak olaylara farklı açılardan yaklaşmakta fayda var…
Yazan: Kuzey Kılıç

Devamını Oku

Öne Çıkanlar