fbpx
Connect with us

Uzay

Orion Takımyıldızı’ nda Saatli Bir Bomba Var!..

Published

on

Çok uzun zamandır kozmik felaket senaryolarının tutkunuyum. Karamsar biri olmamdan değil (ailem ve arkadaşlarıma göre bir ahmaktan bile fazlasıyım), aksine onların evrenin işleyişini göstermek için müthiş bir yol olmasından. Ayrıca bu senaryolar şu anda tam da dünya üzerinde olmamıza izin veren ince olasılıkları anlamanız için harika yollar. Armaggedon-Bilim Makaleleri’nin ilklerinden biri olan ve “Dünya’nın Yok Olması İçin 20 Yol” başlığı ile Discover dergisinin 20. yıla özel sayısında yayımlanmış makaleyi yazdım. 10 yıl sonra da bu diziyi devam ettirdim.

Bazı potansiyel kozmik afetler, potansiyel olarak önlememize yetecek kadar yalın ve düzler – başlıca örneklerden biri, Dünya ile çarpışma güzergâhında olan bir asteroid. Bazı senaryolarsa öylesine ihtimal dışı ki göz önüne almaya değmez – örneğin doğruca Güneş Sistemi’ne yönelen bir Yıldız Kaynaklı Kara Delik. Ancak zayıf noktamıza denk gelen bir felaket de var ki geçmişte gezegenimizde muhtemelen ciddi etki bırakarak gerçekleşti ve bir diğer seferi önlemek için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Yakınlardaki bir Süpernova’dan bahsediyorum (dikkat ederseniz bu felaket, kelimesi kelimesine çevrildiğinde “kötü yıldız” anlamına geliyor).

Neyse ki (ya da maalesef, eğer gerçekten heyecanlı bir yok olma hikâyesi duymayı umuyorsanız) Güneş’imiz hiçbir zaman bir Süpernova olarak patlamayacak, patlayamaz. Çünkü yeteri kadar ağır değil. Aynı zamanda süpernovaya dönüşebilen ağırlıktaki yıldızlar sayıca az ve uzak mesafede olduğundan dolayı yakındaki hiçbir yıldız da Süpernova adayı değil. Bu durum çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Olası en yakın adaylar, ikisi de gökyüzünde belirgin olan ve tesadüfen yakın mesafelerde bulunan 2 parlak kırmızı yıldız: Scorpius (Akrep) takımyıldızındaki Antares ve Orion’daki Betelgeuse.

İkisi arasından Betelgeuse daha büyüleyici. Bir şekilde daha büyük, ağır ve tehditkâr. Gerçekten, yukarıda verilen resimdeki gibi devasa. Betelgeuse, civarda sayabileceğimiz ve yakın zamanda şiddetli bir Süpernova olarak patlaması beklenen bir kırmızı dev yıldız olarak şimdiye kadar pek çok astronomik korku hikâyesine ilham kaynağı oldu (Hiç şüphesiz Beetlejuice filmi de namının artmasında etkili). Patladığı zaman gökyüzümüzde yaklaşık -11 büyüklüğünde bir parlaklığa ulaşabilir -ki bu da Ay’ın sıradan bir gecedeki parlaklığını yakalamaya, çarpıcı gölge oyunları sergilemeye, gün ortasında net bir şekilde görülmeye yeter bir büyüklük. Doğal olarak bize de korkunç şeyler yapabilir, değil mi?

Ama 4.5 milyar yıldır galakside aylak aylak dolaşmasına rağmen gezegenimizin hala yok edilmemiş olmasının bir sebebi var. Betelgeuse’ye ait felaket senaryolarının göz ardı ettiği şey “yakın mesafe” ve “yakın zamanda” ifadelerinin değişken olması. Gökbilimcilerin bunları kullanım şekilleri, bizim günlük konuşmalarda kullandığımızdan biraz farklı.

“Yakın zamanda” terimini incelediğimizde durum daha az korkunç görünmeye başlar. Gökbilimciler Betelgeuse yıldızının 10 milyon yaşında olduğunu ve 40.000 yıl önce kızıl deve gelişmeye başladığını tahmin ediyor. Bu da çekirdek bölgesinde gerçekleşip oksijen ve karbon üretimine sebep olan helyum füzyonu anlamına gelir. Helyum füzyonu, çekirdek çökmesini başlatarak süpernova patlamasına yol açar. Tüm sürecin gerçekleşmesi için tam olarak ne kadar zaman gerektiği bilinmiyor; araştırmacılar yıldız evrimi modelini kullanarak yalnızca tahmin yürütebiliyorlar. Bu modellerse yine Betelgeuse’ın kesin olarak bilinmeyen kütle ve dönme periyoduna dayanıyor.

Eğer Betelgeuse, çoğu çalışmanın gösterdiği gibi, Güneş’in yaklaşık 20 katı kadar ağırsa gelecek 100.000 yıl içerisinde, gökyüzünde Cassiopeia A’ya benzer bir iz bırakarak patlayacak. Bu zaman diliminin sonlarına doğru patlaması daha olası; fakat yarın patlaması da imkânsızdeğil. Yine de beklenen periyodun herhangi bir anında bir patlama olabileceğini varsaysak dahi -ki bu durum kısa vadedeki ihtimali abartmak olur- Betelgeuse patlamasının sizin zaman diliminizde gerçekleşmesi ihtimali hala %0,1’den daha az.

Öte yandan eğer Betelgeuse, az sayıdaki diğer çalışmaların gösterdiği gibi, Güneş’in kütlesinin 15 katına yakın ise ve yavaş bir biçimde dönüyorsa süpernovaya ulaşması bir milyon yıl veya daha fazla vakit alır. Bu durumda Betelgeuse’ın patlamasını görme ihtimaliniz güzel ve kocaman bir sıfır. Şimdi asteroidler ve kendi kendimize çektireceğimiz bütün kötü şeyler için endişelenmeye dönme zamanı.

Haydi diğer terim olan “yakınlık”a bakalım. Betelgeuse gibi parlak kırmızı dev yıldızlara olan uzaklığı ölçmek o kadar da kolay değil. Farklı metotlar 500’den 720 ışık yılına kadar değişen sonuçlar veriyor; bir başka deyişle en yakın yıldız sistemi olan Alpha Centuary’nin yaklaşık 150 katı kadar olan uzaklık bu. En kısa uzaklık tahminlerine göre dahi Betelgeuse Dünya’ya ciddi bir hasar vermek için fazla uzak. Betelgeuse süpernovasından fırlatılan materyaller Dünya’ya ulaşmadan çok önce dağılmış ve önem ifade etmeyecek kadar soğumuş olacaktır.

Betelgeuse süpernovasından salınan radyasyon Dünya üzerinde ölçülebilir etkilere elbette sahip olacaktır; ancak yaşam üzerindeki etkisi muhtemelen çok daha küçük olacak. Örneğin Betelgeuse, Dünya atmosferini iyonize etmek için fazla uzak ancak ozon tabakasında incelmeye sebep olacak. Beni yanlış anlamayın, harikulade (aşağıda Henrykus/Celestia tarafından gösterildiği gibi) olacak ancak ölümcül değil.

Riski hesaplamak için harika bir yol ise geçmişteki yakın mesafe Süpernovaların sonuçlarına bakmak. Son zamanlardaki bir çalışmada 1.7 ve 3.2 milyon yıl önce gerçekleşmiş 2 süpernova patlamasının kimyasal kanıtlarının bulduğu iddia edilse de delilleri bulmak o kadar kolay değil (tehlikenin çoğunu ortaya çıkarmadıklarının güçlü bir göstergesi).

Bu patlamalar iddialara göre Dünya’dan yaklaşık 300 ışık yılı uzaklıkta gerçekleşti; yani Betelgeuse’den beklediğimizden aşağı yukarı 4 kat daha güçlü bir radyasyon ile bize çarptılar. Fakat yaşam üzerinde herhangi bir iz bıraktıklarına dair hiçbir net işaret yok. İklimsel soğuma periyoduna sebebiyet vermiş olmaları muhtemel; ama iklim değişiminin sebebi tamamen alakasız da olabilir. Her halde o çağda kitlesel yok oluş gözlenmedi.

Geçen kasım Kansas Üniversitesi’nde AdrianMelott liderliğindeki bir takım, elimizdeki bilgilerden dehşet verici bir anlam çıkardı. Eski bir süpernovanın tarihinin 2.6 milyon yıl önce olduğunu keşfettiler ve deniz canlılarının yoğun bir biçimde yok olduğu Pliyosen-Pleistosen jeolojik devri ile aynı zamana rastladığını fark ettiler. Melott’un hipotezine göre süpernovalardan gelen müon radyasyonu, pek çok deniz canlısının neslinin tükenmesine sebep olacak kansere yol açıyor.

Yok olan türlerin biri, çok da meşhur olmayan Megalodon. Başlık neredeyse kendi kendini yazıyor: “Civardaki Süpernova, Megalodon’u Kanser-Dalgası Patlaması ile Öldürdü.”. Problem şu ki süpernovanın bu yok olmada hiçbir işlevinin olmamasına dair kanıt oldukça zayıf. Ayrıca bağlantı diğer araştırmacılar tarafından şüphe ile gösterilmiş.

Öte yandan süpernovanın kendisi için jeokimyasal kanıt oldukça güçlü. Yakın sayılabilecek mesafelerde bir yıldız neredeyse kesin bir şekilde öleli 3 milyon yıl oldu. İstatistiki olarak konuşacak olursak bu durum şaşırtıcı değil: Süpernova patlamaları ortalama olarak her 2-4 milyon yılda ve 100 parsek (~300 ışık yılı) uzaklık içerisinde gerçekleşir. Yeryüzündeki yaşam, bu gibi olaylardan çok büyük miktarda atlatmış olmalı. Eğer Betelgeuse gerçekten yakın zamanda yani sizin yaşadığınız dönemde patlayacak olsa hayat bu sefer de devam ederdi, demek yanlış olmasa gerek.

Bazı süpernovalar 4 milyar yılı aşkın zamandır çok daha yakından geçmiş olmalı. Bunların bir kısmının, evrimin rotasını etkileyen mutasyon ve yok olmaları tetikleyerek Dünya üzerinde ciddi sonuçlar doğurmuş olması oldukça muhtemel. Ancak yaşam ve süpernovalar arasındaki bağlantı çok daha derine iniyor. Popüler bir teoriye göre bir süpernovadan kaynaklanan şok dalgası Güneş Sistemi’mizin oluşumunu hızlandırdı ve gezegenimizdeki (ve vücudumuzdaki) ağır elementlerin çoğu, patlayan yıldızlardan kaynaklanmıştır. Süpernovalar ölüm getirebilir, ama kesinlikle yaşam da getirir. Ne demek istediğimi görüyor musunuz? Felaket senaryoları her zaman kasvetli olmak zorunda değil.

Editör / Yazar: Emine KIZILKAYA

Kaynak: http://blogs.discovermagazine.com/outthere/2019/03/31/betelgeuse/#.XKYnoZgzaUk

Uzay

10 Bulaşıcı Hastalığın 6′ sı Hayvanlardan Geliyor

Published

on

10 Bulaşıcı Hastalığın 6’sı Hayvanlardan Geliyor CDC (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri ) Bunlar İçin Çok Kaygılanıyor. İnsanları etkileyen bulaşıcı hastalıkların yarısından fazlası hayvanlardan gelmektedir. Şimdi, ilk kez Amerika Birleşik Devletleri hükümeti, hayvanlardan – zoonotik hastalıklar olarak isimlendirilen- yayılan ilk sekiz hastalığın bir listesini yayınlıyor. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) ‘nin 6 Mayıs’ta yayımlanan listesinde; bazı grip türleri, Salmonella enfksyonu, West Nile virüsü, veba, Orta Doğu respiratuar sendromu, kuduz, bruselloz (bakteriyel bir enfksyon) ve Lyme hastalığı gibi yeni ortaya çıkan koronavirüsler yer alıyor. ABD Tarım ve İçişleri Bakanlığı uzmanlarının yanı sıra CDC uzmanlarıda , geçen Aralık ayında Washington, D.C.’de düzenlenen bir atölye çalışması sırasında 8 hastalığı listeye aldı.

Bu listedeki “Sekiz hastalık” ; hastalığın salgın veya salgın hastalığa neden olma potansiyeli, hastalığın ciddiyeti, ekonomik etkisi, ABD’de de hastalığın yayılma potansiyeli ve biyoterörizm potansiyeli temel alınarak, seçildi. “Bir salgın hastalığın beklenenden daha fazla bir popülasyonu etkilediğinde; bu salgın hastalığın dünya çapında bir salgın olduğu kabul edilir” .  Mesela gribi ele alalım.

Grip; kediler, köpekler ve yarasalar dahil birçok farklı hayvanı hasta edebilir. Virüsler, belirli türlerin içinde yer almasına rağmen, virüsler her zaman değişime uğrarlar. Nadir durumlarda virüs, hayvalanlardan insanlara bulaşır , buradan da diğer insanlara yayılmasına izin verecek şekilde mutasyona uğrayabilir.

Live Science’ ın Mart ayında bildirdiği gibi, grip salgınları tipik olarak hayvanlardan sıçramasının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Örneğin, 2009 gribi salgını “ domuz gribi “ domuzlardan geldi. Ve dünyadaki milyonlarca insanı öldüren “1918 gribi” salgını kuşlardan kaynaklandı.

Listedeki diğer zoonotik hastalıklar, CDC’ ye göre; ABD’de her yıl yaklaşık 1,2 milyon hastalığa yol açan Salmonella bakterilerinin neden olduğu salmonelloz hastalığıdır. İnsanlar, bakterileri barındıran yiyecekleri yerlerse ,bu bakteriler ile enfekte olabilirler.

Ayrıca bu listede, hayvan ısırıklarından yayılabilen bir virüsün neden olduğu kuduz olarak bilinen çok nadir, ancak çok ciddi bir zoonotik enfksyon vardır.

Listede sivrisineklerden bulaşabilen Batı Nil virüsü ve enfekte kenelerin ısırmasından kaynaklanan bir hastalık olan Lyme hastalığı da yer alıyor. Veba (evet, hala var); bakteri Yersinia pestis ile enfekte olmuş hayvanlardan insanlara bulaşabilir. Veba, Orta Çağlardan farklı olarak, şimdi antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Buna rağmen rapor, bir veba biçiminin – ölümcül pnömonik vebanın – salgın hale gelinceye kadar yayılma potansiyeline sahip olduğu ve bakterilerin de biyo-terörizm maddesi olarak kullanılabileceği sonucuna varılmasını öngörmektedir.

Editör / Yazar: Neslihan Çakmak

Kaynak: https://www.livescience.com/65417-top-concerning-zoonotic-diseases.html

Continue Reading

Uzay

Mars’ın Atmosferindeki Dev Bir Delik Tüm Suyu Uzaya Tahliye Ediyor

Published

on

Mars atmosferinde iki yılda bir açılan, gezegenin sınırlı su tedarikini boşluğa boşaltan ve suyun geri kalanını gezegenin kutuplarına gönderen bir delik var. Kızıl Gezegendeki suyun tuhaf davranışını inceleyen Rus ve Alman bilim insanlarından oluşan bir ekip tarafından yapılan açıklama budur. Dünyadaki bilim insanları, Mars atmosferinde yüksek su buharı olduğunu ve suyun gezegenin kutuplarına geçtiğini görebilirler.Ancak şimdiye kadar, Mars su döngüsünün nasıl çalıştığı ya da bir zamanlar sırılsıklam olan gezegenin neden kuru bir kabuk olduğu konusunda iyi bir açıklama yoktu. Mars’ın üzerindeki su buharının varlığı şaşırtıcıdır, çünkü Kızıl Gezegen atmosferinin orta katmanına sahiptir, su döngüsünü tamamen kapatması gerekiyor gibi görünüyor. Jeofizik Araştırma Yazını dergisinde 16 Nisan’da yayınlanan araştırmada, “Mars orta atmosferi su buharını sürdürmek için çok soğuk” diyor. Peki su, bu orta tabaka bariyerini nasıl geçiyor?

Bu çalışmada bilgisayar simülasyonlarına göre cevap, Kızıl Gezegene özgü iki atmosferik süreçle ilgili. Dünyada, Kuzey Yarımküre’ de ve Güney Yarımküre’ de yazlar oldukça benzerdir. Ancak Mars’ta durum böyle değil: Gezegenin yörüngesi Dünya’nınkinden daha eksantrik olduğu için, güney yarımküre yaz mevsiminde (her iki yılda bir kez gerçekleşir) güneşe önemli derecede yakındır.Bu yüzden gezegenin bu kısmındaki yazlar, Kuzey Yarımküre’deki yazlardan çok daha sıcak. Bu gerçekleştiğinde, araştırmacıların simülasyonlarına göre, Mars’ın orta atmosferinde, 37 – 56 mil (60 ve 90 kilometre) arasında bir yükseklikte bir pencere açılır ve böylece su buharının üst atmosfere geçip kaçmasına izin verilir.Diğer zamanlarda, güneş ışığı eksikliği, Mars su döngüsünü neredeyse tamamen kapatmaktadır.

Mars ayrıca Kızıl Gezegenin sık sık devasa fırtınalar tarafından ele geçirilmesi nedeniyle Dünya’dan farklıdır. Bu fırtınalar gezegenin yüzeyini, ışığı engelleyerek soğutur.Ancak bilim insanlarının simülasyonları, Mars’ın yüzeyine ulaşmayan ışığın atmosferde sıkışıp kaldığını, ısındığını ve etrafta su taşımaya daha uygun koşullar yarattığını gösterdi. Küresel toz fırtınası koşullarında, 2017’de Mars’ı saran, toz parçacıklarının etrafında küçük su buz parçacıkları oluşur. Bu hafif buz parçacıkları üst atmosfere diğer su formlarına göre daha kolay yüzer, bu yüzden bu dönemlerde daha fazla su üst atmosfere geçer.

Araştırmacıların bulgularına göre, toz fırtınaları, güneydeki yazlardan daha fazla suyu üst atmosfere taşıyabilir. Su orta sınırdan geçtiğinde, araştırmacılar iki şey yazdı: Suyun bir kısmı nihayetinde biriktiği kutuplara doğru kuzey ve güneye doğru sürükleniyor.Ancak, üst atmosferdeki ultraviyole ışık, moleküllerdeki oksijen ve hidrojen arasındaki bağları kopararak hidrojenin uzaya kaçmasına neden olarak oksijeni geride bırakabilir. Araştırmacılar, bu sürecin bir zamanlar sırılsıklam bir Mars’ın bugünkü döneminde nasıl bu kadar kuruduğunu anlatan hikayenin bir parçası olabilir.

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak:

Continue Reading

Astrofizik

Karanlık Madde Nedir

Published

on

Karanlık maddenin varlığı ortalama 70 yıl kadar önce İsviçreli bir gökbilimci olan Fred Zwicky tarafından fark edilmiş ve o günden sonra da sürekli olarak doğrulanmıştır. Şimdi Fred Zwicky’nin izlemiş olduğu yöntemi bir örnek ile anlamaya çalışacak olursak; Ay, Dünya’nın üzerine düşmüyorsa ki bunu Newton’dan beri biliyoruz, bunun nedeni gezegenimizin çevresinde bir yörüngede olmasıdır. Dünyanın çevresindeki dönme hızı ona tam da onu gezegenimize doğru çeken kütle çekim kuvvetine karşı koymak için gereken merkezkaç kuvvetini sağlar. Eğer daha hızlı dönseydi uzay boşluğuna doğru sürüklenirdi ve biz de onu kaybederdik. Yine aynı şekilde Dünya daha büyük kütleli olsaydı Ay’ın da mevcut uzaklığında bu dengeyi koruyabilmek için daha hızlı dönmesi gerekecekti. Bu şekilde Ay ’ın yörünge hızından yola çıkarak Dünya’ nın kütlesini ölçebiliriz.

karanlik-madde-nedir

Bu yöntem Dünya’ nın yörünge hareketinden yola çıkarak da Güneş’ in kütlesini öğrenmemizi de sağlamaktadır. Yine bu aynı teknik galaksinin merkezi çevresindeki yıldızların yörüngesine de uygulanabilir. Mesela Güneş’ in Samanyolu’ nun merkezinin çevresindeki dönüşünü yaklaşık saniyede 200 km hızla 200 milyon yılda tamamlar. Fakat bu noktada karşımıza bir problem çıkar. Galaksinin, yıldızları merkezine doğru çeken görünür kütlesi yani yıldızlar, bulutsular vs. onları yörüngelerinde tutmak için yeterli değildir. Bu yörüngenin korunabilmesi için yıldızlar ile galaksinin ortası arasında yaklaşık 10 kat daha fazla madde bulunması gerekir.

Diğer bir deyişle, galakside teleskoplarımız ile gözlemlediğimiz yıldız ve bulutsulardan başka bir şey olmasaydı, yıldızlar hızla uzaklaşıp galaksiler arası boşluklara doğru giderlerdi. Aynı sorun benzer çalışmaların yapıldığı diğer galaksilerde de karşımıza çıkmaktadır. Galaksilerde başka bir bileşen daha olmalıdır, bu bileşen görünmezdir yani foton yaymaz, yıldız ve bulutsuların toplamından yaklaşık 10 kat daha büyük kütlelidir ve alışık olduğumuz madde gibi çevresindeki cisimleri kendine çekme özelliğine sahiptir. İşte buna Karanlık Madde denilmektedir.
Yıldızların hareketlerine değil de galaksi yığınları içinde galaksilerin kendilerinin hareketlerine yönelik başka pek çok gözlem, nitelik bakımından görünmez maddenin varlığı ve nicelik bakımından ( görünür maddenin yaklaşık 10 katı büyüklüğünde ) bizi aynı sonuca götürecektir.

Editör / Yazar: İsa EKİCİ

Kaynak: https://science.nasa.gov/astrophysics/focus-areas/what-is-dark-energy

Continue Reading

Öne Çıkanlar