fbpx
Connect with us

Uzay

Parkinson Hastalığı: Riskleri, Belirtileri ve Tedavisi

Published

on

Parkinson nedir?, Parkinson insan vücudunun normal hareketlerinden sorumlu beyin kısmını etkileyen nörodejeneratif bir hastalıktır. Chicago’daki Northwestern Üniversitesi Feinberg Tıp Fakültesi’nde nörolog olan Dr. Danny Bega’ ya göre, hastalığı olan kişilerde hareketin kontrolüne yardımcı olan dopamin eksikliği mevcuttur. Parkinson hastalığında, beynin dopamin üreten bir bölgesi olan substantia nigra’daki sinir hücreleri bozulmakta veya ölmektedir. Bu durum, beyindeki dopamin üreten sinir hücrelerinin kaybına neden olmakta ve titreme, yavaş hareketler ve kas sertliği gibi semptomlara yol açmaktadır. Parkinson Vakfı’na göre ise her yıl yaklaşık 60.000 Amerikalıya parkinson hastalığı tanısı konmaktadır.

PARKİNSON BELİRTİLERİ

Parkinson hastalığı, genellikle aşağıdaki motor semptomlara neden olmaktadır;

  • Titreme (hafif titreme veya titreme) genellikle bir el, parmak, ayak, bacak veya çenede tipik olarak istirahat halindeyken görülmektedir. Titreme ayrıca parkinson hastalığının erken bir belirtisi olabilir.
  • Kolların, bacakların veya vücudun kas sertliği. Bu durumda, kişi yürürken kollar serbestçe sallanmayabilir veya kişi yürürken veya dönerken ayaklar sıkışmış gibi görünebilir.
  • Yavaş hareket, yanıp sönme gibi yavaş istemsiz hareketler veya bir gömleği iliklemek gibi rutin işleri yaparken yavaş hareketler görülmektedir.
    Bu hastalarda yüz kasları da etkilenebilmekte ve “yüz maskelemesi” olarak bilinen ifade eksikliğine neden olabilmektedir.
  • Denge, yürüyüş ve duruş problemleri. Kısa adımlarla ve durma ile karışık bir yürüyüş gözlenmektedir. Parkinson hastalarının karakteristik özelliğidir ve hastaların dengelerini bozup düşme riskini arttırmaktadır.

Belirtiler tipik olarak zamanla gelişmekte ve bu da hastalığın erken aşamalarında tespit edilmesini zorlaştırmaktadır. Ayrıca, semptomların ilerlemesi ve yoğunluğu bir kişiden diğerine değişebilmektedir. Parkinson, motor semptomlardan daha fazlasına neden olabilmektedir. Bega, bu durumu “Hastalarda, sadece hareketle ilgisi olmayan nonmotor semptomlar da olabilir.” şeklinde ifade etmektedir. Bu belirtiler bir insanın yaşam kalitesini ve günlük işleyişini etkileyebilmektedir;

  • Duygu durum bozuklukları. Depresyon ve anksiyete parkinson hastalarında yaygın olarak görülmektedir.
  • Hafızayı, düşünmeyi, yargılamayı ve kelimeleri düşünme yeteneğini etkileyen bilişsel değişiklikler. Bu belirtiler genellikle parkinson hastalığının son evrelerinde ortaya çıkmaktadır.
  • Koku rahatsızlıkları. Kokuya karşı hassasiyetin azalması veya koku kaybı, parkinson hastalığının erken bir belirtilerindendir.
  • Yutma güçlüğü. Yutma yeteneği, hastalık ilerledikçe yavaşlamaktadır. Bu doğrultuda tükürük salgısı ağızda birikmekte ve ağızdan dışarı akmaya neden olmaktadır.
  • Çiğneme ve yeme problemleri. Geç evre parkinson hastalarında, ağızdaki kaslar etkilenmekte ve hastaların çiğnemesini zorlaştırmaktadır. Bu durum, boğulmaya ve kilo kaybına neden olabilmektedir.
  • Konuşma değişiklikleri. Bireylerde daha yumuşak veya sesli monoton bir konuşma olabilmektedir.
  • Yazı değişiklikleri. Hastaların el yazısı daha küçük görülebilmekte ve kelimeler yan yana daha kalabalık bir şekilde yazılabilmektedir.
  • Uyku problemleri. Uykusuzluk, gündüz yorgunluğu ve canlı rüyalar parkinson hastalığı ile bağlantılı ortaya çıkabilmektedir.
  • Kabızlık. Besinlerin sindirim sistemi boyunca daha yavaş hareket etmesi ile düzenli bağırsak hareketleri zorlaşmaktadır.
  • Baş dönmesi. Parkinson hastalarında oturduktan veya uzandıktan sonra ayağa kalkarken kan basıncındaki ani bir düşüş nedeniyle baş dönmesi oluşabilmektedir.

NEDENLERİ VE RİSK FAKTÖRLERİ

Mayo Clinic’ e göre, parkinson hastalığının nedeni henüz bilinmemektedir. Ancak araştırmacılar bu hastalığın genetik ve çevresel faktörlerin bir kombinasyonundan kaynaklandığından şüphelenmektedir. Bega Live Science’a göre; parkinson yaşlanma hastalığıdır ve yaşlanmak en yaygın risk faktörüdür. Parkinson hastalığının, 60 yaş civarındaki insanlarda gelişmesi daha muhtemeldir ve 60 yıldan sonra her on yılda bir risk artmaktadır. Hastalık genç insanlarda da teşhis edilebilir ancak nadirdir. İnsanların sadece yüzde 5 ila 10’unda “erken başlangıçlı” görülmektedir.

  • Yaşın yanı sıra, parkinson hastalığı için diğer risk faktörleri şunlardır:
  • Cinsiyet: Erkeklerde, henüz bilinmeyen nedenlerden dolayı parkinson hastalığının gelişme olasılığı kadınlardan 1.2 ila 1.5 kat daha fazladır.
  • Kalıtım: Bazı genetik mutasyonlar parkinson gelişimine katkıda bulunabilir ve kişinin parkinson hastalığına sahip olma riskini artırabilir. Ancak hastalığın çoğunlukla, genetik değildir. Amerikan parkinson Hastalığı Derneğine göre, parkinson hastalarının yalnızca yüzde 10’u genetik olarak bu duruma yatkındır.
  • Toksinlere maruz kalma: Çalışmalar; pestisitlere, bitki öldürücülere ve kuyu suyuna maruz kalmak gibi çevresel faktörlerin parkinson hastalığına sahip olma riskini arttırdığı ancak bu riskin nispeten daha küçük olduğunu belirtmektedir.
  • Tekrarlanan kafa yaralanmaları: Bu yaralanmalar bilinç kaybını tetiklediğinden artan parkinson riski ile ilişkilendirilmiştir.

PARKİNSON TEŞHİSİ

Parkinson tanısını koymak için kullanılabilecek kan testi veya MRI gibi spesifik bir test yoktur. Bega; bunun yerine teşhisin, kapsamlı bir incelemeden elde edilen bulguların kombinasyonuna dayandığını ifade etmektedir. Örneğin; Bega’ya göre tanı, kısmen sertlik ve yavaş hareket gibi fiziksel bir muayene sırasında semptomların belirlenmesinden gelebilmektedir. Doktorlar ayrıca semptomlara neden olabilecek diğer hastalıkları dışlamaya yardımcı olabilecek ayrıntılı bir nörolojik muayene yapabilirler. Örneğin, inme denge problemlerini tetikleyebilir veya titreme bazı ilaçları almanın bir yan etkisi olabilir.

Beginson, parkinsonun aşamalı olarak ilerleyen bir hastalık olduğunu bu nedenle bir doktorun, semptomların zaman içinde kötüleşip kötüleşmediğini değerlendirmek zorunda olduğunu söylemektedir. Bega, bu hastalığın teşhis edilmesinin zor olabileceğinden hastaların bu sorunları her gün gören bir nörolog veya hareket bozukluğu uzmanıyla birlikte çalışmasının en iyi nokta olabileceğini düşünmektedir.

PARKİNSON TEDAVİSİ

Bega, parkinson hastalığının semptomlarını tedavi etmek için birçok parkinson ilacı kullanabileceğini, ancak hiçbirinin hastalığın ilerlemesini yavaşlatamayacağını söylemektedir. Dopamin destekleyici bir ilaç olan levodopa, ilaç karbidopa ile kombinasyon halinde parkinson hastalığının semptomlarını kontrol etmek için en sık uygulanan tedavidir. Karbidopa, kendi başına levodopa almayla ilişkili bulantı ve kusmayı önlemeye yardımcı olmaktadır. Ek olarak levodopa; mide bulantısı, baş dönmesi ve diskinezi olarak bilinen kontrolsüz sarsıntılı hareketlerin bir bozukluğu gibi istenmeyen yan etkilere de neden olabilmektedir.

Parkinson hastası bazı kişiler, hastalığın ilerlemesinde çok erken bir zamanda levodopa ile tedaviye başlama konusunda endişe duyabilir veya potansiyel yan etkilerden korkabilir. Ancak Bega’ya göre tedavinin yararları risklerinden çok daha ağır basmaktadır. Araştırmalar, fiziksel olarak aktif olmanın parkinson semptomlarının ilerlemesini yavaşlatacağını öne sürmektedir. Bega, hastalıklı insanlar için hareketlilik, denge ve ruh halini geliştirmek için düzenli egzersiz – sabit bisiklet, yüzmek, kuvvet antrenmanı yapmak veya tai chi- yapmanın yararlarından bahsetmektedir. Ayrıca derin beyin stimülasyonu da semptom rahatlamasını sağlayabilmektedir. Cerrahi prosedürde ise parkinson hastalığının hareketle ilgili semptomlarını azaltmak için beyine elektrotlar implante edilebilmektedir.

Editör / Yazar: Tuğçe AYAR

Kaynak: https://www.livescience.com/65123-parkinsons-disease.html

Uzay

Yeni Keşfedilen Bakteri Stresin Zararlarından Koruyor

Published

on

Bilim insanları, bir gün ‘stres aşısının’ gerçek anlamda var olmasını sağlayabilecek eşsiz bir moleküler örüntü izole ettiler ve onu kir içinde gelişen bir bakteri içinde gizlenmiş buldular. Mycobacterium vaccae, toprakta yaşayan patojenik olmayan bir bakteridir ve sağlık araştırmalarında büyük umut vaat etmiştir. Şimdi, yeni bir çalışma nihayet nedenini çözmüş olabilir. Bulgular, M. vaccae içindeki belirli bir tür yağın, topraktaki bu bakteriye maruz kalmanın neden bizim için iyi olabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışma, bir grup faydalı mikroorganizma ile birlikte geliştiğini iddia eden bir hipotez olan “eski arkadaşlar” fikrine bağlanır ve modern ortamda bu bağları kaybetmek alerjik ve otoimmün hastalıklarda artışa yol açmıştır. Nöroendokrinoloji uzmanı Christopher Lowry,

“Fikir, insanlar çiftliklerden uzaklaştığı tarım veya avcı-toplayıcıların kentlere taşınması nedeniyle, bağışıklık sistemimizi düzenleyen ve uygunsuz iltihabı bastırmaya yarayan organizmalarla temasımızı kaybettik” diyor.“Bu bizi enflamatuar hastalık ve stresle ilişkili psikiyatrik bozukluklar için daha yüksek risk altında bıraktı.”Lowry, yıllardır M. vaccae ‘yi araştırıyor, önceki bir çalışmada, bakterileri ısıyla öldürülmüş bir halde farelere enjekte etmenin, hayvanlarda stres kaynaklı reaksiyonların ortaya çıkmasını önlediğini tespit ediyor. Yeni çalışmada, araştırmacılar izole edilmiş ve kimyasal olarak 10 (Z) -heksadekenoik asit adı verilen bir yağ asidi sentezlemiş, bu da bakterinin diğer hayvanlarda iltihabı nasıl azaltabildiğini gösteriyor.

Yapılan deneylerde, fare immün (Bağışıklık, belirli bir mikroorganizmaya karşı vücudun direncidir.) hücrelerinde lipit (1), iltihaplanma yollarını inhibe etmiştir. “Bağışıklık hücreleri tarafından alındıklarında, bu lipidleri serbest bırakırlar ve enflamatuar (2) akışı kapatırlar.” Aynı etkinin insanlarda çoğaltılıp çoğaltılmayacağını görmek için çok daha fazla çalışma yapılması gerekir. Mümkünse, araştırmacılar bu keşfin sonunda travma sonrası stres bozukluğu gelişme riskine sokan, yüksek stresli mesleklere sahip insanlara yardım etmek için ‘stres aşısı’ geliştirmelerine yardımcı olabileceğini söylüyor. Araştırma halen devam ettiği için bu çok uzun bir yol. Lowry oldukça iyimser olsa da böyle bir tedavinin 10 ila 15 yıl sonra mümkün olması tahmin ediliyor.

Lipit: Lipit, tüm canlıların yapısında bulunan temel organik bileşiklerden biridir. Lipitler, doymuş ve doymamış yağlar olarak ayrılır. Doymamış yağlar, oda sıcaklığında sıvı hâlde bulunan lipitler; doymuş yağlar ise yine oda sıcaklığında katı hâlde bulunan lipitlerdir

EnflamatuarEnflamasyon, inflamasyon, yangı veya iltihaplanma, canlı dokunun her türlü canlı, cansız yabancı etkene veya içsel/dışsal doku hasarına verdiği sellüler (hücresel), humoral (sıvısal) ve vasküler (damarsal) bir seri vital yanıttır.

Çeviri: Ülkü Güngör

Kaynak: https://www.sciencealert.com/this-dirt-loving-bacteria-may-hold-the-secrets-to-a-real-life-stress-vaccine

Continue Reading

Uzay

Türkiye Gezegenine İsim Arıyor. Sizce Ne Olmalı?

Published

on

Uluslararası Astronomi Birliği’nin (IAU) 100. kuruluş yıl dönümü kapsamında Türkiye, 457 ışık yılı uzaklıktaki WASP-52 kodlu yıldızın ve yörüngesindeki gezegenin ‘isim babası’ olacak. Türkiye Astronomi Derneği Başkanı Prof. Dr. İbrahim Küçük, Türkiye’nin dernek vasıtasıyla Uluslararası Astronomi Birliği’nin üyesi olduğunu söyledi. 2019 yılının Uluslararası Astronomi Birliğinin kuruluşunun 100. yıl dönümü olması dolayısıyla bu yıl ‘Aynı gökyüzü altında 100 yıl’ temasıyla çeşitli etkinlikler düzenlendiğini anlatan Prof. Dr. Küçük, bu çerçevede üye ülkelere tespit edilen yeni yıldız ve gezegenlerine isim verme hakkı tanındığını dile getirdi. Yıldız ve gezegenlere daha çok kodlama yapıldığını belirten Küçük, ‘Kepler’ isimli uydunun aldığı verilerle bulunan güneş sistemi dışındaki yıldızların gezegenleri olan ötegezegenlerin bir kısmının birliğin üyelerine paylaştırıldığı bilgisini verdi.

Üyelerin, bu yeni bulunan gezegenlere isim verebileceği projenin 70 ülkeyi kapsadığını dile getiren Küçük, şunları kaydetti: “Türkiye’ye de WASP-52 kodlu yıldız ve onun gezegeni verildi. Yıldızlar ülkelere verilirken ‘öyle bir yıldız verelim ki o ülkenin başkentinden rahatlıkla gözlensin. Küçük teleskoplarla bile insanlar gözleyebilsin.’ anlayışından hareket edildi. Bu yıldız bize yaklaşık 457 ışık yılı uzaklıkta. Gezegeni yaşanabilir bir gezegen değil, aynı jüpiter gibi bir gaz gezegen. Önemli olan isim hakkının bize verilmesi.”

‘İSİM VERMENİN BELİRLİ KURALLARI VAR’

Türkiye Astronomi Derneği sitesindeki formun doldurularak isim seçenekleri sunulabileceğini, gezegene verilecek ismi özellikle okullar ve bilim merkezleri aracılığıyla belirlemek istediklerini aktaran Küçük, “Farklı üniversitelerden oluşan bir jürimiz var. Bu jüri iki aday isim belirleyecek ve birliğe sunacak. İsim vermenin belirli kuralları var, siyasi içerikli olmamalı, kimseyi rencide etmemeli. Bize, ülkemize yakışır bir isim koymalıyız” ifadelerini kullandı.

Türkiye’ye verilen yıldızın ilkbahardan sonbahara kadar gözlemlenebileceğini vurgulayarak, “Aralık ayında Uluslararası Astronomi Birliğine isimleri belirtmemiz lazım. İlk kez bir yıldıza isim vereceğiz ve verdiğimiz isim literatüre girecek. Bu bizi tatmin etmez tabi ki biz uydular yaparak bu uydulara yapacağımız alıcılarla, sensörlerle yeni yıldızlar galaksiler keşfetmek istiyoruz” dedi.

‘GÖKYÜZÜ FARKINDALIĞINI ARTIRMALIYIZ’

Aynı zamanda Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölüm Başkanı olan Prof. Dr. Küçük, Türklerin astronomiye uzak olmadığını bildirdi.

Prof. Dr. Küçük, şöyle konuştu:  “Son yıllarda maalesef hep yere bakar olduk, halbuki gökyüzü bizim emrimizde. Osmanlı öncesine gittiğimizde astronomi çalışmaları yapan Uluğbey var, ilk gözlem evini kuran Takiyüddin var. Bunlar konum gözlemleri yapmış, yaptıkları çalışmalar o dönem Avrupa’da yapılanla birebir. Gökyüzü farkındalığını artırmalıyız. Tarihe bakarsak coğrafyamızın astronomiye katkıları azımsanamaz. Özellikle gözlemsel astronomide katkıları büyük. İsim deyip geçmemek lazım.” Kaynak: Sputnik

Continue Reading

Uzay

İnsanlar En Fazla Ne Kadar Yaşayabilir?

Published

on

İnsanlar dünyada artık daha uzun yaşıyorlar. Belirgin inişler ve çıkışlar olmasına rağmen, genel olarak doğumlarda beklenen yaşam süresi yıllardır istikrarlı bir şekilde artmaktadır. Son iki yüzyılda da iki kattan fazla artmıştır.Bu artış daha öncesinde bebek ölümlerindeki azalmalar nedeniyle ortaya çıkmıştı. Ancak 1950’lerden bu yana ana neden yaşlıların ölüm oranlarındaki azalmalar olmuştur. Örneğin; ulusal nüfus verilerinin 16. yüzyılın ortasından beri toplandığı ve çok kaliteli olduğu İsveç’te, yaşam süresi yaklaşık 150 yıldır artmaktadır. Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya da dahil olmak üzere birçok ülkedeyaşam süresinin arttığı gözlenmiştir. Bu araştırma 100, 110 yıl ya da daha fazla yaşayan çok yaşlı insanların sayısındaki hızlı bir artış hakkında da katkıda bulunmuştur. İlk onaylanmış süper asıllı kişi (110 yaş ve üstü), 1899 yılına kadar 110 yıl, dört ay yaşayan Geert Adrians-Boomgaard idi. Tabi O zamandan beri rekoru başkaları tarafından kırıldı.

Doğrulanmış ilk kadın süper asıllı Margaret Ann Neve, 1903 yılına kadar 110 yıl, on ay yaşamış ve neredeyse 23 yıl boyunca rekoru elinde bulundurmuştur. Delina Filkins, 1928’de 113. yaşının yedinci ayında vefat etti. Rekoru da 52 yıldan fazla elinde tuttu. Mevcut kayıt sahibi ise, 4 Ağustos 1997’de ölen, 122 yıl beş ay yaşayan Fransız kadın Jeanne Calment’tir. 1970’lerin başlarından bu yana süper asıllı erkeklerin sayısı katlanarak artmasına rağmen, Calment sicilini sağlam tutuyor ama daha uzun süre tutamayacağı da muhtemel.

Margaret Ann Neve

100 yaşından sonra hayatta kalmak

Bu yükselen yaşam süresi yaygın olmasına rağmen, tam olarak da belirli değil. Bir durgunluk döneminden sonraki Danimarka’nın ölüm oranlarındaki son gelişmeler, yüzyıllık yaşam alanlarının orada artacağından şüpheleniliyor. Bu durum son zamanlarda bazı yavaşlamaların yaşandığı İsveç’te yakın zamanda gözlemlenenden oldukça farklıdır. Şüphelerin doğru olup olmadığını görmek için yakın kültürel ve tarihi bağlara sahip komşu ülkeler olan Danimarka ve İsveç’te 1870 ve 1904 yılları arasında doğan 16.931 asırlık (10.955 İsveçli ve 5.976 Danimarkalı) üzerine çalışmalar yapıldı.

Her ne kadar İsveç’teki çoğu yaş aralıkları Danimarka’dan daha düşük ölüm oranlarına sahip olsa da, İsveç’te son yıllarda bir artış olduğuna dair bir kanıt bulunamamıştır. Bununla birlikte, Danimarka’da en yaşlı olanların daha yüksek yaşlarda öldüğü gözlendi ve yüz yaşını aşanların sadece% 6’sının ömrü, dönem boyunca tutarlı bir şekilde yükseldi. Danimarka ve İsveç gerçekten pek çok açıdan birbirine benziyor, ancak bu durum yaşam süresi eğilimleri için çok farklı. Farklılık, tamamen açıklanması kolay olmayan birkaç nedenden ötürü olabilir. Fakat birkaç fikir de var tabi ki.

Sağlık sistemleri

İlk olarak, iki yaşlı nüfus arasında farklı sağlık seviyeleri vardır.Son çalışmalarda, Günlük Yaşam Aktiviteleri (ADL)tarafından ölçülen verilere görebanyo yapmak veya giyinmek gibi bağımsız bir yaşam sürmek için gerekli temel görevler, Danimarka’da sağlıkta iyileşmelerin olduğu gözlemlenmiştir.İsveç’te ise aksine, yaşlılar için bu tür eğilimler daha az iyimser olmuştur. Özellikle de son zamanlardaiki sağlık sistemindeki fark da başka açıklamalar için bizlere bir yol gösterebilir. Bir dizi ekonomik kriz nedeniylekamu hizmetlerine yapılan harcamalar1990’ların başında İsveç’te azalmıştır. Tabi bu durumdanyaşlılar için uygulanan sağlık hizmetleri de etkilenmiştir. Örneğin, yatan hasta bakımında, hastanelerden bakım evlerine kayma ve bakım evlerinde yatak sayısında azalma oldu. Bu kesintiler bazı yaşlıları, özellikle de en düşük sosyoekonomik gruptakileri risk altında bıraktı.

Ayrıca, iki ülke o zamandan beri yaşlı bakımı için biraz farklı yollar izlemiştir: İsveç, en zayıf olanları hedefleme eğilimindeyken, Danimarka biraz daha geniş bir yaklaşım izlemektedir.
İleri yaşlara ulaşan insanlar seçkin bir gruptur ve kesinlikle çok dayanıklıdırlar. Belki de doğal dirençleri ve özel fizyolojileri nedeniyle, yaşam koşullarındaki ve teknolojideki gelişmelerden en iyi şekilde faydalanabilirler. Özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerin olduğu yerlerdekikarşılaştırmalı çalışmalar diğer ülkeler için bazı ilginç şeyler ortaya koymaktadır. Bu bulgular, en yüksek yaşlarda sağlıkta iyileşmeler sağlanabilirse ve yüksek kaliteli yaşlı bakımı da yaygın olarak sağlanabiliyorsa, ömrü uzatmanın mümkün olabileceğini göstermektedir. Eğer öyleyse, o zamanuzun ömürlü insan devrimi hâla bir süre daha devam edecek demektir.

Çeviri: Burak AKTEPE

Kaynak Linki: https://www.livescience.com/65676-how-long-can-humans-live.html

Continue Reading

Öne Çıkanlar