fbpx
Connect with us

Ekoloji

Solucanlar Hakkında Bilmediğiniz 10 İlginç Bilgi

Published

on

Hoşlansak da hoşlanmasak da yeryüzü solucanlarla dolu. Bu savunmasız, yumuşak yaratıklar kendilerini koruma stilleri garip ve birbirlerinden farklı. Bazıları korkunç ittifaklar kurarken bazıları yeni beyinler sentezliyor. Solucanlar ağızları olmadan beslenebilir, diğer türleri kontrol edip, farklı türlerin yaşama veda etmesine sebep olacak alanlarda zevkle yaşayabilir. Diğer türlerin üremesine yardımcı olmakla birlikte Dünya’nın plastik sorununa da çözüm olabilirler.

10- Marstaki Solucanlar

Kızıl Gezegen’de şimdilik solucan yok. Yıllar önce NASA sahte Mars toprağı sentezlemeyi başardı. Bu gerçek Mars toprağına o kadar yakındı ki ekiplere uzay kıyafetleri, madencilik ekipmanları gibi birçok konuda fayda sağladı. 2017’de yapılan bir araştırmayla Mars toprağında rahatça gelişebileceklerini gösterildi. Birkaç Hollanda Solucanı toplanıp bu özel toprağa yerleştirildi.
Mars’ta yaşayıp gezegeni verimli bir hale getirip getiremeyeceklerini görmek için toprağa aynı zamanda gübre ve roka da ekildi. Ekibin tek çekincesi tahıllardı çünkü Mars kumu kaliteli değildi. Örneğin gümüş dünya kumu kuartz ihtiva eder ve bahçecilikte kullanılır. Bilim insanları bu sorunu domuz gübresiyle çözmeye çalıştı ve gariptir ki toprak gümüş Dünya kumundan daha verimli hale geldi. Deneyin en iyi kısmıysa solucanların bu toprakta üreyebildiklerinin keşfedilmesi oldu.

9- Asidik Zombi Solucanlar

2002’de Kaliforniya sahillerinde büyük deniz canlılarının iskeletlerini delik deşik olana dek kemirerek beslenen ‘Zombi Solucanlar’ keşfedildi. Kemirgen Solucanlar kulağa normal gelebilir ama bu canlıların ne kemirmek için çeneleri var ne sindirim sistemleri. Bunlara sahip olmayan bir türün kemiklerde nasıl delikler açtığı merak konusu. 2013’te bunu derilerinden sızan zararlı bir maddeyle yaptıkları keşfedildi. Solucanların sindirimi hala açıklanamasa da hücrelerden sızan asit insan vücudundaki osteoklastik (kemik yıkan) aktiviteyle benzerlik gösteriyor.

8- Beyin Gaspçısı Solucanlar

Bazen karıncalar lezzetli bir çamurla karşılaşırlar. Bununla beslendiklerinde çamurun içindeki karacaiğer paraziti larvaları karıncaların beyinlerini ele geçirir. Başka bir hayvan karıncaları yiyene kadar onları bıçakmışçasına dondurur. Bir inek onu yedikten sonra solucanlar içine yumurtalarını bırakır. İnek yumurtaları boşalttıktan sonra yumurtalar solucanlar tarafından tüketilir. Solucanlar onları boşaltana dek larvalar solucanın içinde bekler ve boşaltıldıktan sonra da yeni bir karınca onları yiyene dek beklerler. ‘Düz solucanların’ hayat döngüsünü anlamış olsak bile karıncaları nasıl kontrol ettiklerini hala bilmiyoruz. Araştırmacılar 2018’de etkilenmiş böceklerin başlarını kesip incelediler ve bilgisayarlı tomografiyle yaptıkları incelemede aynı anda birçok düzsolucanın tek bir beyne saldırdığını gördüler. En iyi solucan karıncanın nöral alanlarını etkileyerek çenesini kilitliyor ve onu ineğin sindirimi için en uygun pozisyona sokuyordu.

7- Donmuş Solucanlar

Mikroskobik boyutlardaki yuvarlak solucanlar normalde günlerini toprağın altında gezinerek geçirirler. 2018’de şok edici bilgiler edindik. Kriyojeni bir dondurma tekniğidir. Bu teknikle insanlar dahil olmak üzere çoğu şeyi yüzyıllarca dondurabilirsiniz. 2018’de buzul çağından kalma, donmuş yuvarlak solucanlar bulundu. 42.000 yıldır donmuş haldeydiler. Bilim insanları onları eritttiğinde hareket edip, bin yıllardan beri ilk kez yemek yediler. Bu çok hücreliler tarihinin ilk çözünerek yeniden doğuşuydu. Doğal yollardan gerçekleştiği için bilim insanları hala mekanizmasını çözmeye çalışıyor.

6- Ölümcül İş Ortakları

Heterorhabditis yuvarlak solucanı ve Photorhabdusluminescens isimli bakterinin ittifakı tüm böcekler için tehlikelidir. Yuvarlak soulucanlar yanlarından geçen bir çekirgenin vücuduna yapışır. Kurbanın vücuduna girdikten sonra soluncan bakteriyi vücudundan kusar. Zehirli bakteri kurbanı öldürür ve salgısıyla onun toprakta çözünmesini önleyerek solucana ve yavrularına haftalarca erzak sağlamış olur. Çekirgeyi kuşlar gibi diğer hayvanların yemesini önlemek için doğal uyarı işaretlerini kullanır ve cesedi kırmızıya çevirerek kötü koku yaymasını sağlar. En garibiyse cesedin elektirik mavisi ışınlar yaymasını sağlaması. Karşılığında solucan bakterinin ulaşımını sağlar. Cesetle işleri bitmeden hemen önce yavru solucanlar bakteriyi yeniden içlerine alır ve yeni kurbanlarıyla karşılaşana kadar onlara ev sahipliği yapar.

5- Yamyam Ebeveynler

Susam tanesinden bile küçük olan yuvarlak solucanlar insan gözü için birbirinin aynı olsa dahi, kendi yavrularını tanıyabilirler. Bilim insanları bu bilgiyi solucanların beslenme alışkanlıklarını incelerken edindi. Yuvarlak solucanlar birbirleriyle beslenebilirler. Buna rağmen her ne kadar yamyam olsalar da kendi yavrularını yemezler. Ebeveynlik görevleri bittiğinde ise onları yemekte bir sakınca görmezler. Yavrularını nasıl tanıdıkları 2019’a kadar açıklanamadı. Biliim insanları cevabı Pristionchuspacificus isimli solucanı incelerken buldular. Bu solucanın diğer solucanlarla beraber kendi yavrularını da yemek gibi kötü bir huyu vardı. Solucanın DNA’sını incelediklerinde SELF-1 isimli geni buldular. Bir şekilde bu gen yavrularını yemelerini engelliyordu. Bu gen DNA’larından çıkarıldığındaysa kendi yavrularını yarın yokmuşçasına yediler.

4- Poposuz Mucize Solucan

Yıllardır Paracatenula isimli solucanın ağzı, midesi ve boşaltım organı olmadan nasıl hayatta kaldığı merak konusu. Bu düzsolucan türü beslenme ve boşaltım için gerekli organlara sahip olmamasına rağmen ortalama sıcaklık değerine sahip deniz diplerinde büyüyüp gelişebiliyor. Yakın zamanda bu sır çözüldü. Solucan,Riegeria isimli bakteriyle ortak bir yaşam geliştiriyor ve enerjiyi kimyasal olarak birbirlerine aktarıyorlar. Bakteri solucanın içinde yaşayarak beslenmesini sağlıyor ve boşaltımı için atıkları kendi bünyesinde yeniden kullanıyordu. Bu dostluğu benzersiz yapan 2 şey var. İlki normalde kemosentetik birlikteliklerde solucanın bakteriyi yiyerek fayda sağlaması ancak durum bu ikili için geçerli değil. İkincisiyse birlikteliklerini 500 milyon yıldır sürdürmeleri.

3- Zehir Üretici Solucanlar

2008’de Colorado’da bir sülfür mağarası keşfedildi. Mağarada insan için toksik olan sülfürhidrat bol miktarda bulunuyordu. Bu ölümcül gazın dışında insan derisini kıyafetlerinin üzerinden yakabilecek olan sülfik asit bulunuyordu. Bu ölümcül mağarada yeni bir solucan türü bulundu. Bu tür insanlar ve böcekler gibi diğer canlıların yok olacağı olağanüstü koşullarda yaşayabiliyor.
Bu solucanlardaki hemoglobin diğer türlere oranla çok daha fazla oksijene bağlanarak mağaradaki oksijen azlığını kompanse ediyor ve bu da onların kan kırmızısı renkte olmasına sebep oluyor.
Diğer kızıl solucanlar deniz kenarlarında yaşayıp deniz bakterilerini kullanarak toksinlerden arınır. Bu yeni tür ise bunu kendi başına yapabiliyor.

2- Yeniden Büyüyen Beyinler

2012-2014 yılları arasında Arjantin, Amerika, İspanya ve Yeni Zelanda’dan toplanan solucanlar rejenerasyon yetenekleri incelenmek üzere laboratuvarlara götürüldü. Bazıları başları kesildikten sonra yeni baş, hatta yeni bir beyin üretmeyi başardı. Solucanlardan biri vücudunun ön yarısı kesilmesine rağmen eksiği tamamlamayı başardı. Önceleri rejenerasyon yeteneğinin ortak atalarından miras olduğu sanılsa da 2019’daki yeni bir araştırma solucanlarda durumun böyle olmadığını göstererek bu bilimsel inanışı yıktı. Testler ortak atalarının böyle bir yeteneğe sahip olmadığını, bu yeteneğe sahip 8 solucan türünün bu özelliği kendi kendilerine geliştirdiklerini gösterdi.

1- Plastik Ayrıştırıcı Solucanlar

2017’de aynı zamanda arıcılık yapan bir bilim insanı kovanlarında parazitler olduğunu buldu. Balmumu solucanlarını geçici olarak plastik bir torbaya yerleştirdi. Arılarla ilgilendikten sonra torbaya baktığında deliklerle dolu olduğunu gördü. Solucanlar ya plastikleri çiğneyip atmıştı ya da gerçekten yemişlerdi. Eğer 2. ihtimal doğruysa solucanlar günümüzdeki plastik sorunun çözücüsü olabilirdi. Yapılan testler gerçekten de solucanların plastik yiyebildiğini gösterdi. İkincil testlerde 100 balmumu solucanının 92 gram polietileni 12 saatte ayrıştırabildiğini gösterdi ki bu daha önceki deneylerde kullanılan bakterilerden 1400 kat hızlıydı. Daha önce solucanlardaki bir enzimin balmumunu ayrıştırmayı sağladığı düşünülüyordu. Aynı enzim plastiği de ayrıştırıyor olabilir. Eğer bilim insanları bu maddeyi üretmeyi başarabilirse, plastik sorununun çözümü bulunabilir

Editör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://listverse.com/2019/04/19/top-10-abilities-proving-that-worms-are-weird/

Ekoloji

Bilim İnsanları Kesinlikle Ahtapot Yetiştiriciliği Yapmamamız Konusunda Uyarıyorlar

Published

on

Çiftlik hayvanları yetiştiriciliğinin insanlara yaklaşık 1000 yıldır ciddi kazançlar sağladığı inkar edilemez. Fakat koyun ve inek gibi hayvanlar çiftlik hayatına iyi uyum sağlarken, çiftliklere uyumsuz olan ve insanların yemeyi sevdikleri bir hayvan var. Bilim insanlarının yeni bir denemede tartıştıkları ahtapotlar, sadece zeki oldukları için değil aynı zamanda yetiştirildikleri çiftliklerin yaratacağı çevresel etkiler nedeniyle de asla yetiştirilmemelidir. Bu süreç çoktan başladı. Geçen sene tedarik miktarının zayıf olması nedeniyle fiyatları tırmanan ahtapota yiyecek olarak küresel ihtiyaç artışta ve bu sebeple 2019’un kalan kısmında da fiyatların yüksek seyredeceği tahmin ediliyor. Yabani hayatta avlanan ahtapotların verimleri değişken olduğu için güvenilmez tedarik oranı artmaktadır. Dolayısıyla ahtapot çiftliklerine olan talep çoktan başladı. Dünya çapında birçok ülkede, eklembacaklıların suda yetiştirilmesini hızlandırmak için genetik modifikasyon denemeleri de dahil olmak üzere ahtapot yetiştirme çalışmaları devam ediyor.

Issues in Science and Technology dergisinin son sayısında çevrebilimci, filozof ve psikiyatristten oluşan bir ekip “bu durum kesinlikle bilinen bazı çevresel etkileri yaratacaktır” şeklinde yazmışlardır. Bu etkilerden bazıları; hayvan atıkları nedeniyle azot ve fosfor kirliliği, ırkların karışması ile hastalıkların yayılması ve habitat kaybı şeklinde devam etmektedir fakat en büyük çevresel endişe de ahtapotların beslenmesidir. Suda yetiştirilen yaratıkların çoğu gibi onlar da etçildir ve protein ile yağ için balıkla beslenmeye ihtiyaçları vardır. Ahtapot larvaları da sadece bir yerlerden getirilecek olan canlı yiyecekleri tüketmektedirler. Araştırıcılar “suda yetiştirilen hayvanların beslenmesi, yabani balık popülasyonlarıyla omurgasızlara yem olarak fazladan baskı yapmaktadır” yazmışlardır. Küresel balık avının üçte biri diğer hayvanları beslemek için yapılan bir aktivite haline gelmiştir ve kabaca yarısı su ürünleri yetiştiriciliğine gitmektedir. Çoğu yem balıkçılığı aşırı avcılığa dönüşerek hedefinden sapmaktadır.

Ahtapotlar fazlaca yiyeceğe ihtiyaç duyarlar (yaşam boyunca en az kendi ağırlığının üç katından fazla) ve fabrika çiftliklerinde onların bu ihtiyacının karşılanması, zaten hedefinden sapmış olan balıkçılığa daha fazla baskı yapacaktır. Bu durum da muhtemelen insanlar için küresel gıda güvenliğini azaltacaktır. Bu problem çözülse bile ahtapotları fabrika çiftliklerde zorla tutmak çirkin bir durumdur. Eğer daha önce bir deniz akvaryumunu ziyaret ettiyseniz bunu bilebilirsiniz. Ahtapotlar; zekâlarıyla ve problem çözme yetenekleriyle bilinmektedir. Bu eklembacaklıların sıkılmaması için ahtapot tanklarında sıklıkla oyuncaklar bulundurulur. Kavanozları açabilirler, insan bireyleri fark edebilirler, kendilerine önceden verilen puzzle ları hatırlarlar ve hatta gına geldiğinde akvaryumlardan kaçabilirler (bu durum da ele alınmalıdır çünkü çiftlikten tüm ahtapotların firar ettiğini düşünün).

Aynı zamanda esaret altında kanibalizm ve kendi dokunaç uçlarını yemek gibi endişe verici davranışlar göstermektedirler (bu, bulaşıcı bir hastalığa sebep olabilir). Uyarılmadıkları bir ortamda bu hayvanlar bıkmış ve sıkılmış şekilde yetişirler. Bilim insanları “biyolojik sağlık ve güvenliğin ötesinde ahtapotlar; keşfedilecek fırsatlar, kendi çevrelerini kontrol ve idare etmek gibi yüksek seviyelerde zihinsel uyarılmaya ihtiyaç duyarlar” yazmışlardır. Yoğun çiftlik sistemleri de kaçınılmaz şekilde bu özelliklere düşmandır. Günümüzde bile ahtapot çiftliklerinin başarılı olmasında; genç hayvanları yetişkinliğe kadar hayatta tutmak gibi üstesinden gelinmesi gereken zorluklar vardır fakat yeni teknolojiler le bunun üstesinden gelinebilmektedir.

Bu konudaki araştırmalar tüm dünyada günden güne artmaktadır. Meksika’daki ahtapot çiftliği denemelerinin son 10 yılda artış gösterdiği rapor edilirken bir Japon deniz mahsulleri firması da 2017’de yumurtalardan başarılı şekilde yeni hayvanlar ürettiğini rapor etmiştir. Bir sonraki yılda bu firmaların ahtapot yetiştiriciliği yaptıkları tahmin edilmektedir. Şimdiden ortaya konulmuş birçok problem nedeniyle bilim insanları, ahtapot yetiştiriciliğindeki artışın kesileceğini ümit etmektedirler.

Araştırıcılar “umut ediyoruz ki böyle bir seçenek pratiğe dönüşürse; toplum bu gibi projelerin ciddi sağlık ve çevresel problemlere neden olacağını fark edecektir ve ahtapot yetiştiriciliğinden vazgeçilecek ya da yasaklanacaktır” yazmışlardır. “Devletler, özel şirketler ve üniversite enstitüleri için de ahtapot yetiştirme araştırmalarını bırakıp, onun yerine gelecekteki yiyecek üretiminde gerçek anlamda şefkatli ve sürdürülebilir olunması için çaba sarf etmeleri açısından daha iyi olacaktır” Bu rapor, Issues in Science and Technology 35’te yayınlanmıştır.

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/scientists-are-warning-that-we-absolutely-must-not-farm-octopuses

Continue Reading

Ekoloji

İklim Değişikliği Olarak Okyanustan Oksijen Emildiğinde Ahtapotlar Kör Olabilir

Published

on

Hafif parçacıkları görsel bilgi haline getirmek çok zor bir iştir ve vücudunuz işin yapılması için oksijene güvenir. Bu, karada iki bacak üzerinde yürürken veya sekiz bacakla denizde yüzerken de geçerlidir. Aslında, Deneysel Biyoloji Dergisi’ ndeki son bir araştırmaya göre, kalamar, yengeç ve ahtapot gibi deniz omurgasızları için mevcut olan oksijen miktarı, önceden düşünüldüğünden çok daha önemli olabilir. 24 Nisan’da çevrimiçi yayınlanan araştırmada, araştırmacılar, hayvanlar 30 dakikadan daha kısa bir süre boyunca düşük oksijenli ortamlara maruz kaldıklarında dört deniz larva türünde (iki yengeç, bir ahtapot ve kalamar) retina aktivitesinde önemli bir düşüş gördüler. Bazı türler için, oksijen seviyelerindeki minik bir düşüş bile, hemen görme kaybına neden oldu ve sonuçta, oksijen tekrar geri çekilmeden önce toplamda neredeyse körluğe neden oldu.

Lider California’ daki La Jolla’ daki Scripps Oşinografi Enstitüsü’ nde doktora adayı olan önde gelen araştırma yazarı Lillian Mc Cormick’ e göre, bazı görme bozukluğu türleri, okyanusun yüksek oranda doygunluğa sahip yüzeyi ile günlük beslenme rutinleri sırasında hipoksik (düşük oksijenli) derinlikleri arasında göç eden bu türler için günlük bir gerçeklik olabilir.Ve okyanusdaki oksijen seviyeleri dünya genelinde düşmeye devam ettikçe, kısmen iklim değişikliğinden dolayı, bu canlıların taşıdığı riskler artabilir. “İklim değişikliğinin bu sorunu daha da kötüleştireceğinden endişeliyim,” diyen McCormick Live Science’ a şunları da söyledi: ” görme bozukluğu denizde daha sık olabilir.” Kafadanbacaklıların gözlerine elektrot takıldı. Yeni çalışma için McCormick ve ekibi market kalamarını (Doryteuthisopalescens), iki noktadan oluşan ahtapot (Ahtapot bimaculatus), ton balığı yengeci (Pleuroncodesplanipes) ve zarif kaya yengecini (Metacarcinusgracilis) araştırdı. Bu türlerin hepsi Güney Kaliforniya’ nın Pasifik Okyanusu’na özgüdür ve hepsi dikey göç olarak bilinen günlük bir dalış rutini içindedir. Geceleri, beslenmek için yüzeye yakın yüzüyorlar; gün geçtikçe güneşten saklanmak için daha derinlere inerler.

Bu canlılar su sütununda yukarı ve aşağı yerdeğiştirdiklerinde, oksijen kullanılabilirliği çarpıcı biçimde değişir. Okyanus, yüzeyin yakınında, havanın ve suyun birleştiği ve çok sayıda kabuklu ve kafadanbacaklının gün boyunca saklandığı yüzeyin 50 metre altında oksijenle daha az doygunlukta bulunan oksijenle doludur. Bu günlük oksijen salınımının hayvanların görüşünü etkileyip etkilemediğini bulmak için McCormick, test larvalarının her birinin gözlerine küçük elektrotlar taktı, bunların hiçbiri 0,15 inçten (4 milimetre) daha uzun değildi. McCormick, bu elektrotlar, larvaların gözlerindeki elektriksel aktiviteyi kaydetti; retinaları ışığa – “bir EKG gibi, ama kalbiniz yerine gözleriniz için”- tepki gösterdi. Her larva daha sonra bir su deposuna yerleştirildi ve suyun oksijen seviyesi sabit bir şekilde düşürülürken parlak bir ışığa bakmak için yapıldı.

Seviyeler yüzde 100 hava doygunluğundan, okyanus yüzeyinde bulmayı beklediğiniz oksijen seviyelerinden, şu anda yaşadıklarından daha düşük olan yüzde 20 doygunluğa düştü. Bu düşük oksijen durumundan 30 dakika sonra, oksijen seviyeleri yüzde 100’e geri yükseltildi. Dört türün her biri biraz farklı bir tolerans gösterse de, dördü de düşük oksijen ortamına maruz kaldığında görmeye karşı belirgin bir darbe aldı. Genel olarak, her larva retinal aktivitesi düşük oksijen koşullarında yüzde 60 ile yüzde 100 arasında kaldı. Bazı türler, özellikle de piyasadaki kalamar ve kaya yengeci, araştırmacılar tanktaki oksijeni düşürmeye başlar başlamaz görüşlerini kaybetmeye başladıkları için çok hassas olduklarını gösterdi. McCormick, “En düşük oksijen seviyesine ulaştığında, bu hayvanlar neredeyse göremiyordu ,” dedi. İyi haber, görme kaybının kalıcı olmadığı. Tamamen doymuş bir oksijen ortamına geri döndükten sonraki bir saat içinde, bütün larvalar görüşlerinin en az yüzde 60′ ını geri kazandılar ve bazı türler yüzde 100 işlevselliğe geri döndü.

Suda görme kaybı

McCormick, Pasifik’ in Güney Kaliforniya yakınlarında doğal olarak birçok düşük oksijen durumu yaşadığı için, bu çok hassas türlerin her gün bir çeşit görme bozukluğuyla baş etmeye çalıştığını söyledi. (Yine de kesin olabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.) McCormick, umulur ki bu risk altındaki türlerin doğal olarak kaçınma davranışları geliştirdiğini, böylece ciddi görme bozukluğu ortaya çıktığında okyanusun daha yüksek oksijen kısımlarına yüzdüklerini de sözlerine ekledi. Bununla birlikte, McCormick, iklim değişikliğinden kaynaklanan hızlı deoksijenasyonun(Oksijenin uzaklaştırılması veya tüketilmesi olayı.) bu türlerin uyum sağlamasını zorlaştırabileceğini söyledi. Nature dergisinde 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, toplam okyanus oksijeni seviyelerinin son 50 yılda dünya genelinde yüzde 2 oranında azaldığı ve 2100 yılında da yüzde 7 oranında eklenmesi gerektiği öngörülmektedir.

İklim değişikliği, bu kayıpları yönlendiren önemli bir faktördür, Nature araştırması, özellikle okyanusun üst kısımlarında, McCromick’in çalıştığı larvaların hayatlarının çoğunu harcama eğiliminde olduğunu buldu. Bu ısınmaya bağlı deoksijenasyon – bölgedeki yüzeye yakın oksijen seviyelerini bölgede tutarsız kılan rüzgar ve su sirkülasyon düzenleri gibi doğal güçlerle birleştiğinde, en savunmasız canlıların en çok ihtiyaç duyduklarında görüşlerini kaybetmelerine neden olabilir. McCormick, risk altındaki hayvanlar, yüzeye yakın yiyecek aramada daha az etkili olabilir ve aralarında belirsiz avcı izlerini kaçırabilir. Çok ağır bir ihtimal – ancak, bu yaratıklar potansiyel olarak zararlı hatalar yapmadan önce gerçekten aldığı oksijenle ilişkili görme kaybı miktarını belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. “Bir sonraki sorun, retina bozukluğu görsellikte ne kadar bir değişime eşittir?”

Editörün Notu: Bu hikaye larvaların ölçümünü düzeltmek için güncellendi. Uzunluğu 1,5 inç değil 0,15 inçten küçüktür. Hikaye ayrıca deniz omurgasızlarının normal ortamlarında yüzde 20 oksijen satürasyonu yaşamadıklarını not etmek için güncellendi.

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: https://www.livescience.com/65495-low-oxygen-blinds-octopuses.html

Continue Reading

Ekoloji

Pasifik Okyanusu ’nun derinliklerinde arsenik soluyan Mikroorganizmalar keşfedildi!

Published

on

Hayat dediğimiz şey çok kırılgandır. Binlerce farklı dinamiğin, canlıların hayatını etkilemek için hali hazırda beklediğini söyleyebiliriz. Ancak yaşayan organizmalar beklenmedik sıkıntıları farklı yollarla aşma konusunda büyük bir yeteneğe sahiptir. Buna verebileceğimiz en güncel örnek, tropikal Pasifik Okyanusunda, metabolizmasında arsenik kullanabilen mikroorganizmaların keşfidir. ABD Ulusal Bilimler Akademisi Bildirilerine göre araştırmacılar oksijenin olmadığı bölgelere özgü metabolizmaların incelemelerini yaparken, hücresel solunum için arsenik kullanan küçük bir mikroorganizma yüzdesinin (bir taneden daha az) varlığını keşfetti. Bir avuç mikroorganizmanın arsenik kullandığı keşfedildi ancak bilim insanları okyanusta bunu yapan gelişmiş organizmalara tam olarak rastlayamadı.Araştırmacılar mikroorganizmalardaki bu kabiliyetin antik Dünya’dan geldiğine inanıyor.

Antik Dünya döneminde oksijen kıt olduğu için ilk yaşam formları oksijen kullanamadı. Bunun yerine okyanuslarda bulunan arsenik, enerji kazanım yöntemlerinden biri haline gelmişti. WHOI ve MIT’den Dr. Jaclyn Saunders “Okyanusta bugün varlığını sürdüren bu arsenikle solunum yapan organizmalarla ilgili en güzel şey, okyanusta oldukça az miktarda bulunan arsenik ortamda genlerini muhafaza etmeleridir. Bu da diğer arsenik oranı az olan ortamlarda arsenikle döngü kurmuş organizmaları arayabileceğimiz anlamına gelir” dedi. Bu araştırmanın başlangıç noktası, okyanusta görülen bazı arsenik iyonlarının tipinde oluşmuş belirgin yapısal farklılıklardı.

Araştırmacılar bu yapısal tutarsızlığın bazı canlı organizmalardan kaynaklanmış olabileceğinden şüpheleniyorlardı. Bu yüzden alansal inceleme başlatıp, kanıt aramaya koyuldular. Washington Üniversitesi’nde oşinografi profesörü olan komisyon yazarı Gabrielle Rocap, “Okyanuslarda uzun zamandır çok düşük seviyelerde arsenik bulunduğunu biliyoruz. Fakat organizmaların geçimini sağlamak için arsenik kullanıyor olabileceği fikri bütün metabolizma sistemleri için açık okyanus oldu. Bu keşif bile bizlere okyanusta hala bilmediğimiz ne kadar çok şey olduğunu gösteriyor” dedi.

Araştırma ekibi, organizmaların genomik bilgilerini parçalar halinde topladı. Bu parçalar organizmaların arsenikle nasıl başa çıkabildiklerini gösterdi. Organizmaların her birinin arsenat veya arsenit molekülleri ile uğraşan iki genetik yol haritası kullandıkları keşfedildi. Bu organizmalar gibi zamanla oksijensiz ortamlarda büyüyen çok fazla tür bulunamadı. Araştırma ekibi, bu oksijen içermeyen bölgelerin küresel ısınmadan dolayı giderek büyümesinden endişeleniyor. Ekip için bir sonraki adım, organizmaların çevrelerine nasıl adapte olduklarını daha iyi anlamak için organizmaların tüm genomunu çıkarmak olacak.

Editör / Yazar: O. Can CANİKLİ

Kaynak: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/there-are-arsenicbreathing-microorganisms-in-the-pacific-ocean/

Continue Reading

Öne Çıkanlar