fbpx
Connect with us

Uzay

Soyu Tükenmiş Uzaylılar İnsanlığı Kurtarmaya Yardımcı Olabilir Mi?

Published

on

Bizi doğru yola sevk edecek olan en çarpıcı şey bir yok oluş örneği olabilir. Kaybolup giden dünya dışı uygarlıkların yok oluşundan ders çıkaramayanlar, aynı felakete “merhaba“ diyebilir. İnsanlık, tehlikeli bir yola vurmuş kendisini, almış başını gidiyor gibi. Örneğin, kendi neslimizi defalarca yok edecek kadar güçlü silahlar geliştirdik. Dünyanın iklimini bozacak şeyleri bir bir yaparken, bunların ciddi sonuçlarını göz ardı ettik. Harvard Üniversitesi Astronomi Bölümü başkanı Avi Loeb, buna benzer bir davranışın, galaksimizde gelişmiş dünya dışı ırkların ortadan kaybolmasına yol açmış olabileceğini söylüyor. Gerçekten de bu fikir Samanyolu ’nda bunca yaşanabilir alan olmasına rağmen dünya dışı varlıklarla hala neden temasa geçemediğimizi kısmen de olsa açıklayabilir. Bu Fermi paradoksu olarak bilinen bir bilmecedir. Washington DC’de geçen hafta “İnsanlar Mars ’a Doğru Zirvesi”nde yaptığı konuşmada Loeb şunları söyledi; “Bir ihtimal, bu uygarlıklar bizim yaptıklarımızı yaptı ve kısa ömürlü oldular. Kısa vadeli düşündüler, nihayetinde kendi üzerlerinde ölümlerine neden olacak yaralar açtılar.”

Yani dünya dışı varlıklar için ava çıkılacaksa, kaybolup giden uygarlıkların geride bıraktığı kalıntıların peşine düşmek gibi geniş kapsamlı bir araştırmaya gerek olacaktır. Bunlar, yanıp kül olmuş gezegen yüzeyleri ve dünya dışı bir gezegenin atmosferinde titreşip duran nükleer savaş kalıntıları gibi delillerdir. Böylesi bir buluş, belki de tüm zamanların en büyük bilimsel keşfi olabilir. Hatta bu başı belada olan türümüzü daha iyi bir hale getirmek için bir çare olabilir. Loeb, “Bu, süreç içinde bir şeyler öğrenebileceğimiz düşüncesidir” diyor. “Birbirimize daha iyi davranmayı öğrenebilir, nükleer bir savaş riskini ortadan kaldırabiliriz, gezegenimize göz kulak olup onu yaşanabilir bir yer olarak tuttuğumuz sürece yok olma korkularından kurtulabiliriz.”

Loeb, dünya dışı varlıkların araştırılması (SETI) için daha başka nesnel gerekçelerin de olduğundan bahsetti. Örneğin, eğer bu varlıklar bilgilerini paylaşacak kadar incelikli olsalardı, uzaylılarla temasa geçilmesi durumunda devasa teknolojik yenilikler ortaya çıkabilirdi. Loeb ’in dediğine göre; “Sadece yüz yıllık bir teknolojimiz var ama bizle eş zamanlı etkileşim potansiyeline sahip olan başka bir uygarlık, uzay yolculuğunu bir milyar yıl içinde geliştirmişse, bize bunun nasıl yapılacağını öğretebilir.”

Bu olasılığın, yıldızlararası yolculuk teknolojisinde ısrar etmek için başka bir neden olduğunu da belirten Loeb, bu alanda çalışıyor; lazer aracılığıyla ışık hızının yüzde 20’si kadar bir güçle yol alarak, Güneş Sistemi ’nin dışını gözlemleyecek minik sondaların geliştirilmesini hedefleyen 100 milyon dolar bütçeli “Yıldız Menzili Atılımı” (Breakthrough Starshot) projesinin ve danışma kurulunun başında yer alıyor.

“Yıldız Menzili Atılımı” 30 yıl kadar sorunsuz çalışan bir sistem kurmayı hedefliyor. Loeb, eğer bu çaba veya benzeri bir çaba başarılı olursa, dünya dışı zeki varlıkların bizi özen ve saygı gerektiren, nispeten aynı seviyedeki varlıklar olarak farklı bir açıdan algılayacağını belirtiyor. “Ölü uygarlıkları keşfedersek, daha uygun bir şekilde davranacağımızı, kendimize çeki düzen vereceğimizi umuyorum. Bir umudum da şu ki, Güneş Sistemi ’nin dışına çıkar çıkmaz bir geri yanıt mesajı alacağız; ‘yıldızlararası kulübe hoş geldiniz’ diye.

Sonra bir bakacağız ki orada hiç farkında olmadığımız büyük bir trafik akışı varmış.” Loeb, böyle bir trafik akışının işaretlerine zaten şahit olduğumuzu belirterek, “Güneş Sistemimizde tespit edilen ilk yıldızlararası nesne olan Oumuamua, dünya dışı bir uzay gemisi olabilir” dedi. Yaygın olan kanı, Oumuamua ’nın kuyruklu yıldız benzeri bir cisim olduğu yönünde olsa da Loeb bunun bir uzay aracı olduğu fikrini akıldan çıkarmamak gerektiğinin çok önemli olduğunu vurguladı. m“Zihnimizi açık tutup, yanıtı önceden bildiğimizi varsaymamalıyız. Bir şeyi biliyormuş gibi davranmamıza gerek yok.”

Editör / Yazar: Onur Can CANİKLİ

Kaynak: https://www.livescience.com/65561-dead-intelligent-aliens-save-humanity.html

Uzay

Yeni Keşfedilen Bakteri Stresin Zararlarından Koruyor

Published

on

Bilim insanları, bir gün ‘stres aşısının’ gerçek anlamda var olmasını sağlayabilecek eşsiz bir moleküler örüntü izole ettiler ve onu kir içinde gelişen bir bakteri içinde gizlenmiş buldular. Mycobacterium vaccae, toprakta yaşayan patojenik olmayan bir bakteridir ve sağlık araştırmalarında büyük umut vaat etmiştir. Şimdi, yeni bir çalışma nihayet nedenini çözmüş olabilir. Bulgular, M. vaccae içindeki belirli bir tür yağın, topraktaki bu bakteriye maruz kalmanın neden bizim için iyi olabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışma, bir grup faydalı mikroorganizma ile birlikte geliştiğini iddia eden bir hipotez olan “eski arkadaşlar” fikrine bağlanır ve modern ortamda bu bağları kaybetmek alerjik ve otoimmün hastalıklarda artışa yol açmıştır. Nöroendokrinoloji uzmanı Christopher Lowry,

“Fikir, insanlar çiftliklerden uzaklaştığı tarım veya avcı-toplayıcıların kentlere taşınması nedeniyle, bağışıklık sistemimizi düzenleyen ve uygunsuz iltihabı bastırmaya yarayan organizmalarla temasımızı kaybettik” diyor.“Bu bizi enflamatuar hastalık ve stresle ilişkili psikiyatrik bozukluklar için daha yüksek risk altında bıraktı.”Lowry, yıllardır M. vaccae ‘yi araştırıyor, önceki bir çalışmada, bakterileri ısıyla öldürülmüş bir halde farelere enjekte etmenin, hayvanlarda stres kaynaklı reaksiyonların ortaya çıkmasını önlediğini tespit ediyor. Yeni çalışmada, araştırmacılar izole edilmiş ve kimyasal olarak 10 (Z) -heksadekenoik asit adı verilen bir yağ asidi sentezlemiş, bu da bakterinin diğer hayvanlarda iltihabı nasıl azaltabildiğini gösteriyor.

Yapılan deneylerde, fare immün (Bağışıklık, belirli bir mikroorganizmaya karşı vücudun direncidir.) hücrelerinde lipit (1), iltihaplanma yollarını inhibe etmiştir. “Bağışıklık hücreleri tarafından alındıklarında, bu lipidleri serbest bırakırlar ve enflamatuar (2) akışı kapatırlar.” Aynı etkinin insanlarda çoğaltılıp çoğaltılmayacağını görmek için çok daha fazla çalışma yapılması gerekir. Mümkünse, araştırmacılar bu keşfin sonunda travma sonrası stres bozukluğu gelişme riskine sokan, yüksek stresli mesleklere sahip insanlara yardım etmek için ‘stres aşısı’ geliştirmelerine yardımcı olabileceğini söylüyor. Araştırma halen devam ettiği için bu çok uzun bir yol. Lowry oldukça iyimser olsa da böyle bir tedavinin 10 ila 15 yıl sonra mümkün olması tahmin ediliyor.

Lipit: Lipit, tüm canlıların yapısında bulunan temel organik bileşiklerden biridir. Lipitler, doymuş ve doymamış yağlar olarak ayrılır. Doymamış yağlar, oda sıcaklığında sıvı hâlde bulunan lipitler; doymuş yağlar ise yine oda sıcaklığında katı hâlde bulunan lipitlerdir

EnflamatuarEnflamasyon, inflamasyon, yangı veya iltihaplanma, canlı dokunun her türlü canlı, cansız yabancı etkene veya içsel/dışsal doku hasarına verdiği sellüler (hücresel), humoral (sıvısal) ve vasküler (damarsal) bir seri vital yanıttır.

Çeviri: Ülkü Güngör

Kaynak: https://www.sciencealert.com/this-dirt-loving-bacteria-may-hold-the-secrets-to-a-real-life-stress-vaccine

Continue Reading

Uzay

Türkiye Gezegenine İsim Arıyor. Sizce Ne Olmalı?

Published

on

Uluslararası Astronomi Birliği’nin (IAU) 100. kuruluş yıl dönümü kapsamında Türkiye, 457 ışık yılı uzaklıktaki WASP-52 kodlu yıldızın ve yörüngesindeki gezegenin ‘isim babası’ olacak. Türkiye Astronomi Derneği Başkanı Prof. Dr. İbrahim Küçük, Türkiye’nin dernek vasıtasıyla Uluslararası Astronomi Birliği’nin üyesi olduğunu söyledi. 2019 yılının Uluslararası Astronomi Birliğinin kuruluşunun 100. yıl dönümü olması dolayısıyla bu yıl ‘Aynı gökyüzü altında 100 yıl’ temasıyla çeşitli etkinlikler düzenlendiğini anlatan Prof. Dr. Küçük, bu çerçevede üye ülkelere tespit edilen yeni yıldız ve gezegenlerine isim verme hakkı tanındığını dile getirdi. Yıldız ve gezegenlere daha çok kodlama yapıldığını belirten Küçük, ‘Kepler’ isimli uydunun aldığı verilerle bulunan güneş sistemi dışındaki yıldızların gezegenleri olan ötegezegenlerin bir kısmının birliğin üyelerine paylaştırıldığı bilgisini verdi.

Üyelerin, bu yeni bulunan gezegenlere isim verebileceği projenin 70 ülkeyi kapsadığını dile getiren Küçük, şunları kaydetti: “Türkiye’ye de WASP-52 kodlu yıldız ve onun gezegeni verildi. Yıldızlar ülkelere verilirken ‘öyle bir yıldız verelim ki o ülkenin başkentinden rahatlıkla gözlensin. Küçük teleskoplarla bile insanlar gözleyebilsin.’ anlayışından hareket edildi. Bu yıldız bize yaklaşık 457 ışık yılı uzaklıkta. Gezegeni yaşanabilir bir gezegen değil, aynı jüpiter gibi bir gaz gezegen. Önemli olan isim hakkının bize verilmesi.”

‘İSİM VERMENİN BELİRLİ KURALLARI VAR’

Türkiye Astronomi Derneği sitesindeki formun doldurularak isim seçenekleri sunulabileceğini, gezegene verilecek ismi özellikle okullar ve bilim merkezleri aracılığıyla belirlemek istediklerini aktaran Küçük, “Farklı üniversitelerden oluşan bir jürimiz var. Bu jüri iki aday isim belirleyecek ve birliğe sunacak. İsim vermenin belirli kuralları var, siyasi içerikli olmamalı, kimseyi rencide etmemeli. Bize, ülkemize yakışır bir isim koymalıyız” ifadelerini kullandı.

Türkiye’ye verilen yıldızın ilkbahardan sonbahara kadar gözlemlenebileceğini vurgulayarak, “Aralık ayında Uluslararası Astronomi Birliğine isimleri belirtmemiz lazım. İlk kez bir yıldıza isim vereceğiz ve verdiğimiz isim literatüre girecek. Bu bizi tatmin etmez tabi ki biz uydular yaparak bu uydulara yapacağımız alıcılarla, sensörlerle yeni yıldızlar galaksiler keşfetmek istiyoruz” dedi.

‘GÖKYÜZÜ FARKINDALIĞINI ARTIRMALIYIZ’

Aynı zamanda Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölüm Başkanı olan Prof. Dr. Küçük, Türklerin astronomiye uzak olmadığını bildirdi.

Prof. Dr. Küçük, şöyle konuştu:  “Son yıllarda maalesef hep yere bakar olduk, halbuki gökyüzü bizim emrimizde. Osmanlı öncesine gittiğimizde astronomi çalışmaları yapan Uluğbey var, ilk gözlem evini kuran Takiyüddin var. Bunlar konum gözlemleri yapmış, yaptıkları çalışmalar o dönem Avrupa’da yapılanla birebir. Gökyüzü farkındalığını artırmalıyız. Tarihe bakarsak coğrafyamızın astronomiye katkıları azımsanamaz. Özellikle gözlemsel astronomide katkıları büyük. İsim deyip geçmemek lazım.” Kaynak: Sputnik

Continue Reading

Uzay

İnsanlar En Fazla Ne Kadar Yaşayabilir?

Published

on

İnsanlar dünyada artık daha uzun yaşıyorlar. Belirgin inişler ve çıkışlar olmasına rağmen, genel olarak doğumlarda beklenen yaşam süresi yıllardır istikrarlı bir şekilde artmaktadır. Son iki yüzyılda da iki kattan fazla artmıştır.Bu artış daha öncesinde bebek ölümlerindeki azalmalar nedeniyle ortaya çıkmıştı. Ancak 1950’lerden bu yana ana neden yaşlıların ölüm oranlarındaki azalmalar olmuştur. Örneğin; ulusal nüfus verilerinin 16. yüzyılın ortasından beri toplandığı ve çok kaliteli olduğu İsveç’te, yaşam süresi yaklaşık 150 yıldır artmaktadır. Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya da dahil olmak üzere birçok ülkedeyaşam süresinin arttığı gözlenmiştir. Bu araştırma 100, 110 yıl ya da daha fazla yaşayan çok yaşlı insanların sayısındaki hızlı bir artış hakkında da katkıda bulunmuştur. İlk onaylanmış süper asıllı kişi (110 yaş ve üstü), 1899 yılına kadar 110 yıl, dört ay yaşayan Geert Adrians-Boomgaard idi. Tabi O zamandan beri rekoru başkaları tarafından kırıldı.

Doğrulanmış ilk kadın süper asıllı Margaret Ann Neve, 1903 yılına kadar 110 yıl, on ay yaşamış ve neredeyse 23 yıl boyunca rekoru elinde bulundurmuştur. Delina Filkins, 1928’de 113. yaşının yedinci ayında vefat etti. Rekoru da 52 yıldan fazla elinde tuttu. Mevcut kayıt sahibi ise, 4 Ağustos 1997’de ölen, 122 yıl beş ay yaşayan Fransız kadın Jeanne Calment’tir. 1970’lerin başlarından bu yana süper asıllı erkeklerin sayısı katlanarak artmasına rağmen, Calment sicilini sağlam tutuyor ama daha uzun süre tutamayacağı da muhtemel.

Margaret Ann Neve

100 yaşından sonra hayatta kalmak

Bu yükselen yaşam süresi yaygın olmasına rağmen, tam olarak da belirli değil. Bir durgunluk döneminden sonraki Danimarka’nın ölüm oranlarındaki son gelişmeler, yüzyıllık yaşam alanlarının orada artacağından şüpheleniliyor. Bu durum son zamanlarda bazı yavaşlamaların yaşandığı İsveç’te yakın zamanda gözlemlenenden oldukça farklıdır. Şüphelerin doğru olup olmadığını görmek için yakın kültürel ve tarihi bağlara sahip komşu ülkeler olan Danimarka ve İsveç’te 1870 ve 1904 yılları arasında doğan 16.931 asırlık (10.955 İsveçli ve 5.976 Danimarkalı) üzerine çalışmalar yapıldı.

Her ne kadar İsveç’teki çoğu yaş aralıkları Danimarka’dan daha düşük ölüm oranlarına sahip olsa da, İsveç’te son yıllarda bir artış olduğuna dair bir kanıt bulunamamıştır. Bununla birlikte, Danimarka’da en yaşlı olanların daha yüksek yaşlarda öldüğü gözlendi ve yüz yaşını aşanların sadece% 6’sının ömrü, dönem boyunca tutarlı bir şekilde yükseldi. Danimarka ve İsveç gerçekten pek çok açıdan birbirine benziyor, ancak bu durum yaşam süresi eğilimleri için çok farklı. Farklılık, tamamen açıklanması kolay olmayan birkaç nedenden ötürü olabilir. Fakat birkaç fikir de var tabi ki.

Sağlık sistemleri

İlk olarak, iki yaşlı nüfus arasında farklı sağlık seviyeleri vardır.Son çalışmalarda, Günlük Yaşam Aktiviteleri (ADL)tarafından ölçülen verilere görebanyo yapmak veya giyinmek gibi bağımsız bir yaşam sürmek için gerekli temel görevler, Danimarka’da sağlıkta iyileşmelerin olduğu gözlemlenmiştir.İsveç’te ise aksine, yaşlılar için bu tür eğilimler daha az iyimser olmuştur. Özellikle de son zamanlardaiki sağlık sistemindeki fark da başka açıklamalar için bizlere bir yol gösterebilir. Bir dizi ekonomik kriz nedeniylekamu hizmetlerine yapılan harcamalar1990’ların başında İsveç’te azalmıştır. Tabi bu durumdanyaşlılar için uygulanan sağlık hizmetleri de etkilenmiştir. Örneğin, yatan hasta bakımında, hastanelerden bakım evlerine kayma ve bakım evlerinde yatak sayısında azalma oldu. Bu kesintiler bazı yaşlıları, özellikle de en düşük sosyoekonomik gruptakileri risk altında bıraktı.

Ayrıca, iki ülke o zamandan beri yaşlı bakımı için biraz farklı yollar izlemiştir: İsveç, en zayıf olanları hedefleme eğilimindeyken, Danimarka biraz daha geniş bir yaklaşım izlemektedir.
İleri yaşlara ulaşan insanlar seçkin bir gruptur ve kesinlikle çok dayanıklıdırlar. Belki de doğal dirençleri ve özel fizyolojileri nedeniyle, yaşam koşullarındaki ve teknolojideki gelişmelerden en iyi şekilde faydalanabilirler. Özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerin olduğu yerlerdekikarşılaştırmalı çalışmalar diğer ülkeler için bazı ilginç şeyler ortaya koymaktadır. Bu bulgular, en yüksek yaşlarda sağlıkta iyileşmeler sağlanabilirse ve yüksek kaliteli yaşlı bakımı da yaygın olarak sağlanabiliyorsa, ömrü uzatmanın mümkün olabileceğini göstermektedir. Eğer öyleyse, o zamanuzun ömürlü insan devrimi hâla bir süre daha devam edecek demektir.

Çeviri: Burak AKTEPE

Kaynak Linki: https://www.livescience.com/65676-how-long-can-humans-live.html

Continue Reading

Öne Çıkanlar