fbpx
Connect with us

Bilim

Teknoloji – Hafıza – Kültür

Published

on

21. yüzyıl teknolojisi akıl almaz boyutlara ulaştı. Milyonlarca veriye cebimizdeki minik makinelerden erişebiliyoruz hatta ve hatta uzayda oteller açabilecek kadar gelişmiş durumdayız. İnsanlığın ilk döneminden olduğu beri bir gelişme başka bir gelişmenin kültür içinde ölmesine neden oluyor. Yazılı kültür yaygınlaştığı zaman sözlü kültür zayıflamış bunun sonucunda doğal olarak insan belleği de önemini yitirmiştir. Matbaa, telgraf, telsiz, telefon, radyo, televizyon, bilgisayar ve internet ağlarının yaygınlaşması kültürel hayatın da kısa bir süre içerisinde değişmesine neden olmuştur. NeilPostman, Walter J. Ong ve Marshall McLuhan gibi ünlü iletişim bilimcileri yeni teknolojinin insan belleğini zayıflattığını ve kültürel hayatın da hızla değiştiğini vurgulamışlardır. Bilim insanları, ünlü sanatçılar hepsi günümüzde ayrı ayrı yerlerde duruyor. Kolektif hafıza, kültürel teknoloji ve iletişim araçlarının yükselişine dair birçok konu hakkında Nautılus dergisi, MIT Media Lab’den Cesar Hidalgo ile röportaj gerçekleştirdi.  MIT Media Lab’de kolektif öğrenmenin direktörü olan Cesar A. Hidalgo, birkaç yıl önce ofisinde ilginç bir olayı yaşadı. Hidalgo ofisinde müzik dinliyordu ve içeriye giren öğrenciye şarkıyı bilip bilmediğini sordu. Öğrenci emin olmadan ‘Coldplay’ cevabını verdi. Ama doğru cevap John Lennon’ın Imagine şarkısıydı. Hidalgo burada ilginç bir detayı keşfetti. Bir nesil önce çok popüler olan bu şarkının günümüzde tanınmadığını. Ve uzun zamandır aklında olan o soruyu tekrarladı; ünlü müzik, film ve diğer kültürel ögeler günümüzün kolektif hafızasından nasıl silinebildi ? Kolektif hafıza tarihi ile ilgili önemli çalışmaları olan Hidalgo, MIT’deki takımıyla birlikte MÖ 4000’den 2010’a kadar gerçekleşen popüler olayları sıraladı. Bu sıralama sitemine de Pantheon adını verdi. Aristo, Plato, Hz İsa ile başlayan sistem birçok ünlüyü tarihsel akışa göre sıraladı. Kevin Berger tarafından gerçekleştirilen CesarHidalgo röportajının Türkçe çevirisi sizlerle.  Kolektif hafızayı nasıl tanımlarsınız ?: Kabaca tanımlamak gerekirse; çok sayıda insan tarafından paylaşılan bilgi veya bilgi parçaları.
Kolektif hafıza neden zayıflar ?: Gerçekçi bir biçimde sahip olduğumuz şeyler kültür ve hafızadır. Kültürel hafıza bizim hazinemizdir çünkü; çevremizdeki her şeyi anlamak, inşa etmek ve üretmek için bu hafızadan yararlanıyoruz. Bu bilgi geleceği inşa etmemize ve sorunları çözmemize neden olacak. Çok fazla veri var o yüzden detay bolluğu kolektif hafızayı zayıflatabilir. Eğer uzaylılar bir gün buraya gelir, sihirli bir değnek sallar ve her şeyi unutmamızı sağlarsa –araba, ev, köprü, uçak, güç sistemleri- o zaman toplumların hepsi çökerdi. Kolektif hafıza önemlidir, onu geliştirmemiz korumamız lazım.
Kolektif hafıza bozulmasına bir örnek verebilir misiniz ?: John Lennon’ın Imagine parçasını herkesin bildiğini sanıyordum. Neredeyse 40 yaşındayım ofisime gelen öğrenciyse –muhtemelen- 20 yaşındaydı. O, parçayı anlamadığı zaman nesiller arasındaki popülarite farkını anladı. İnsanlar bir şeyleri hatırlamak için sınırlı kapasiteye sahiptir. Dışarıda çok fazla veri ve rekabet var. Geçmişteki önemli olayları hatırlayan insanların sayısı hızla azalıyor. Elvis Presley örneğini de verebilirim; insanlar yıllar boyunca deli gibi Elvis’in şarkılarını dinlemişti, eşyalarını satın almıştı. Sonra aniden satışlar düşmeye başladı. Elvis hayranı insanlar yavaş yavaş ölmeye başladı ve yeni nesil dikkatini başka yerlere verdi. Elvis eşyaları elden çıkarılmaya başlanmış ve o ünlü adam unutulmuştu.  Kolektif bellek hakkında yazıyorsunuz. Ayrıca matbaa, radyo ve TV’nin iletişim teknolojisindeki değişimlerinden de bahsediyorsunuz. Bunu açıklarmısınız ?: Dünyayı sözlü gelenekten yazılı geleneğe doğru evrimleştirmek, veriler için çok daha iyi bir ortam sağladı. Birçok insan bilim ve astronomi devrimini, baskı teknolojisi ile ilişkilendirdi. Çünkü tablolar ve veriler güvenilir bir şekilde kopyalanabilirdi. Yazmadan önce tablolar veya veriler kopyalandı ancak bu, verilerin kalitesini azaltan bazı hatalara neden oldu. Baskı teknolojisinin yükselişi ile gökbilimciler, matematikçiler ve bilim insanlarının yükselişi aynı zamanda paralel olarak ilerliyor. Tabii bestecilerin yükselişine de tanık oluyoruz. Baskı, notaların aktarılmasına yardımcı oluyor. İnsanlara baktığımız zaman baskı teknolojisinden en çok akılda kalan şeyler sanat ve bilim ile ilgili oluyor. Baskı, bilgiyi nesillere aktarıyor.
Bilim insanları bu durumdan nasıl etkilendi ?: Yeni radyo ve televizyon anlayışı eğlenceye daha fazla adapte oldu, bilim geride kaldı. Ünlü kişiliklerin bi bölümü olan bilim insanları, 20. yüzyıl’da azalma gösterdi. Yeni oluşan eğlence ortamı, bilimin talep ettiği nüanslar değildi. Bilim insanları kullandıkları yöntemler ve topladıkları veriler hakkında açıklama yaparken daha spesifik olmak zorunda. Eğlencenin yaygınlaşması, önemli noktaların hafızamızdan silinmesine neden oldu. Bu nüansların hepsi eğlence için iyi, performans için kötü bir ortam yarattı. Bu nedenle bilim insanlarının göreceli gücü veya toplumdaki konumları, 21. yüzyıla doğru git gide azaldı. Tabii bilim insanları ve bilim topluluğu, fikirlerini yeni ortama uyarlama konusunda da mükemmel değillerdi. Çalışmalarını yeni ortama uyduramadılar, bazı geleneklerden kurtulamadılar. Bu nedenle de kendilerinin düşmanları oldular. Ortama uyum sağlamak yerine içeriğe daha fazla önem verdiler.  Analizini farklı kılan noktalar neler ??
Kolektif hafızanın çürümesini düşünmeye başladığımızda antropolojiden yararlanmaya karar verdik. İki kavram ‘iletişimsel hafıza’ ve ‘kültürel hafıza’ üzerinde düşünmeye başladık. İletişimsel hafıza, şeylerden bahsediyor. Donald Trump, iletişimsel hafızamızda çok fazla var. Caddede yürürken veya herhangi bir yerde Trump ile ilgili konuşan insanları görürsünüz. Ancak bundan 20 yıl sonra bu konuşmaların gündelikten aylığa döndüğünü göreceğiz. İletişimsel bellekten çıkarak kültürel belleğe aktarılır. İletişimsel bellekte kalan şeylerin ömrü değişse de bu bozulma sonunda gerçekleşiyor. Bizde bozulmaları, kültürel alanlarda tespit ettik.
İnternet için en uygun bilgi türü nedir ?: İnterneti bir araç olarak düşünmek zor. Facebook, Twitter, Hotmail ve TikTok hepsi farklı ortamlara aitler. Her biri kendi mesaj türünü aktarır. Instagram’da popüler olan bir resim, Twitter’da aynı ilgiyi görmeyebilir. Twitter daha vahşi bir ortam; Facebook ise aile filtresinin uygulandığı bir platform gibi. Ayrıntı ve yorumlar daha farklı
‘’ElonMusk gibi insanlar kültürün merkezinde. Geçmişte müzisyenler, şimdi girişimciler ilgi topluyor.’’  İletişim teknolojilerinin hızı, kolektif belleğin hızını azaltıyor mu ?: Bu sorunun cevabını bilmek isterdim ama yapamam. Bazıları, kolektif hafızanın tarihe değil içerik üretim hızına bağlı azaldığını söylerler. Elvis’i unuturuz çünkü Beatles ortaya çıktı. Beatles’ı unuturuz çünkü LedZeppelin ortaya çıktı. Bu döngü yıllar ilerledikçe tekrarlar. Dönemin grubu o kuşak için çok değerli hale gelir ve insanlar yalnızca içeriğe bağlı unutmazlar. Dolayısıyla bu veri kaybı içeriğin hacmini değil, insanı karakterize eden bir şey olacaktır. Bu iki şeyi ayırmak için farklı zaman dilimlerine bakmak gerekir bu nedenle, sorunun cevabı için daha fazla veriye ihtiyaç duyuyoruz.
Yine de; çevrimiçi bilgilerin beynimizden ayrılma hızının kolektif belleğe olumsuz yansıması gerektiğini düşünüyor musunuz ?: Bilmiyorum. Amerika’ya göre daha küçük bir yer olan Şili’de büyüdüm. ABD’ye yaklaşık 22 yıl önce geldim. Ve beni hala şaşırtan şeylerden biri, Amerikan kültürünü ne kadar tek yönlü olabileceği. 1996’da her şey OJ Simpson ile ilgiliydi. Herkes onun hakkında konuştu, bütün iletişim araçlarında onun adı geçiyordu. Tıpkı Trump gibi herkes onu konuşuyordu. Bu kadar fazla ve farklı şeyler yapan insanların tek bir odak noktasına sabit kalmaları beni şaşırtmıştı. Bugün internetin yükselişi veri bankamızı inanılmaz arttırdı. Ancak farklı konular yerine yine tek bir odak noktası var: Donald Trump. Dolayısıyla içeriğin bu kadar kolay değiştiğine inanmıyorum. Bu gerçekten de ilginç. Mevcut kanı kültürel merkezin yok olmadığı yönünde. Herkesin kendi dar ilgi alanı var ve ortak bağımız yok, John Lennon yok. Bu kolektif hafıza ile ilgili mi yoksa günümüzdeki kişilerin farklılığı ile mi ilgili ? Farklı insanlar mevcut ortam nedeniyle kültürün merkezinde yer alıyor. Binlerce yıldız müzisyenler var ve bu insanlar müziklerini satabilecek ortama sahiplerdi. 1960’larda yeni bir müzik çağı yaratıldı, insanlar deli gibi raflara saldırdı. Radyo ve CD’ler bu popüler müzik gösterisini satmanın yoluydu. İnternetteki dosya kopyalama yeteneği, radyo ile CD’nin önemini düşürdü. Şimdi ElonMusk gibi insanlar kültürün merkezinde. O asla John Lennon değil, çok farklı bir liderlik türü ve model. Günümüz girişimcileri, eski müzisyenler gibiler..  Kolektif belleğe yapışabileceğini düşündüğünüz şeyler var mı ?: Albert-LaszloBarabas’ınThe Formula adında harika bir kitabı var, onu okudum. Barabas, performansın açıkça ölçüldüğü durumlarda kalite ve popülerliğin eşitlenebileceğini söylüyor. Ancak bana kalırsa bu olamaz. Tenisten bir örnek verebilirim; turnuva kazanan tenisçiler veya çekişmeli maçlar daha popülerdir. Kalite ve şöhret, performansın önüne geçer. Modern sanat gibi performans açısından zengin bir dalda iletişim ağlarının kalitesi, popülariteyi belirleyecektir. Kolektif belleğin çalışması da buna benzer, kalıcı kültür zor.
Medya içeriklerinin kalitesi hakkında nasıl düşünmeliyiz ?: Kolektif hafıza bozulmasının kalite ve düşünme için önemli bir yol. Başta popüler olan, birkaç gün içinde çok fazla görüş alan bir rapor yayınlarsanız ve ilgi çekersiniz ancak, bir yıl sonra o rapora kimse bakmaz. Tam tersi bir durumda geçerli; yayımladığınız rapor ilk başta hiç ilgi toplamaz ama ilerleyen zamanlarda oluşan orta raporun popülaritesini arttırır. Dolayısıyla uzun ömürlü yayımlar için kalite önemli bir ölçüttür. Sinemaya gitmenin kolektif çürüme için iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. İlk haftada çok fazla hasılat toplayan bir film sonraki süreçte ilgi toplayamadı. Tabii bazı filmler daha yavaş ilgi kaybedecekti. İnsanlar filmin kalitesi hakkında konuşacak ve birbirlerini yönlendireceklerdi. Bu da filmin kültürel kalitedeki ölçeği olacaktı. Editör / Yazar: Kuzey Kılıç (@KuzeyGencc) , Kaynak: http://nautil.us/issue/68/context/how-well-forget-john-lennon

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

Birçok İlaca Dirençli Ölümcül Süper Mantar ABD’de Yayılıyor

Published

on

Kontrol ve Önlem Merkezlerinin (CDC) “ciddi bir tehdit” olarak algıladığı, ölümcül birçok ilaca dirençli bir mantar küresel ölçekte yayılıyor. Nispeten yeni diyebileceğimiz bu mantar türü, normal mantarların yaşayamadığı koşullarda bile hayatta kalabiliyor. Normal mayalar ılık ve nemli yerlerde yaşarken, Candida Auris deri gibi serin yüzeylerde yaşayabiliyor. Uzun süre hayatta kalmasının yanı sıra, mantardan çok bakteri gibi davranan bir tür ile karşı karşıyayız diyebiliriz. 29 Mart itibariyle ABD’de an az 617 vaka oluşturuldu. Bununla birlikte mantar taşıdığı tespit edilen 1000’den çok hasta saptandı. Vaka sayıları New York’da 309, Illinois’te 144 ve New Jersey’de 104 olarak belirlendi. Bu eyaletler haricinde 9 eyalette daha onaylandı. C. auris ilk defa 2009’da Japonya’da bir hastanın kulak akıntısında keşfedilmişti. Ancak araştırmalara göre mantarın geçmişi 1996 yılında Güney Kore’ye kadar uzanmakta. O zamandan beri illet Güney Asya, Güney Afrika ve Güney Amerika dahil olmak üzere birçok ülkeye yayıldı. Tedaviyi bu kadar zorlaştıran şey ise bu mantarın vücutta olduğunu tanımlayabilmek. Normal şartlarda kan veya diğer vücut sıvısı kültürlerinin teknolojik aletlerle incelenmesiyle tespit edilmektedir.

Ancak bu mantar kan dolaşımına girmeden ve vücudun her yerine yayılmadan önce ev sahibinin vücudunda birkaç ay, belki de daha fazla, koloni kurabilir. Yaygın olarak kullanılan antifungal (mantar ilacı) ilaçlara cevap vermediği ve vajinal mantar enfeksiyonları veya oral pamukçuk gibi diğer Candida enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanılan ilaçlara direnç gösterdiği gerçeği göz önüne alındığında tedavisi daha da zorlaşmaktadır.

ABD’de ve AB’de her yıl en az 56.000 kişi antibiyotiklere dirençli bakteriler, tüberküloz ve HIV/AIDS enfeksiyonları sebebiyle ölmektedir. C. aurisin gösterdiği sonuçlara bakılırsa, mantar enfeksiyonları da bu sayıyı arttıran rahatsızlıklar arasından yer alacak gibi görünüyor.Her ne kadar sağlıklı hane halkı üyeleri için risk düşük olsa da, CDC, fazla risk altında bulunan kişilerin mantar vakaları doğrulanmış hastanelerde ameliyat olan diyabetli ve geniş spektrumlu antibiyotik (bakteri türünün tespit edilemediği durumlarda birçok bakteri türüne etki etmesi için verilen ilaç) kullanan hastaların risk altında olduğunu söylüyor.

Editör / Yazar : Merve GÖKTAŞ

Kaynak: https://www.iflscience.com/health-and-medicine/deadly-multidrugresistant-super-fungus-is-now-spreading-across-us/

Continue Reading

Bilim

Endişe Verici Deney İle İnsan Beyni Genlerine Sahip Maymunlar Üretildi

Published

on

İnsan beyninin gelişimi hakkında daha fazla şey öğrenmek için Çin’deki bilim insanları makak maymunlarının genomuna insan beyni geni eklediler. MCHP 1 ya da mikrosefalin olarak adlandırılan bu yöntem, beynin ceninsel gelişimini düzenlemekle ilgilidir. Bu ekleme ile maymunlar daha akıllı gözükmektedirler. Transgenik hayvanların beyin gelişimi, insan çocuklarında olduğu gibi daha uzun sürmekte ve aynı zamanda modifiye edilmemiş akranlarına göre daha iyi hafıza becerileri ve hızlı reaksiyon göstermektedirler. Kunming Enstitüsü Zooloji Bölümü’nden genetikçi Bing Su, TechnologyReview dergisindeki açıklamasında “Bu, insan idrak yeteneğini anlamak için transgenik maymun modelinin kullanıldığı ilk denemedir” demiştir. Transgenik organizmalar yeni bir şey değildir. İlki 1974’te Staphylococcusaureus genleri Eschericiacoli ile birleştirildiğinde yayınlanmıştır. Deniz anası genleri eklenmiş olan ilk transgenik maymun da 2001’de elde edilmiştir. İnsan genleri, hastalıkları ve otizm gibi durumları incelemek için maymunlara eklenmektedir ve fareler de değiştirilmiş mikrosefalin insan idrak genleriyle modifiye edilmiştir.

Fakat araştırıcılar bunun insan beyninin genetik orijinini incelemek için transgenik maymunların kullanıldığı ilk çalışma olduğunu düşünmektedirler. Bilim insanları, bunun etik açıdan endişe içeren bir deney olduğunu söylemekteler. Ekip, maymun embriyolarını insan mikrosefalini taşıyan bir virüse maruz bıraktı. Bu yolla insan geni taşıyan 11 transgenik makak maymunu elde ettiler fakat bunlardan yalnızca 5 tanesi hayatta kaldı. Araştırıcılar makalelerinde “Bulgularımız gösterdi ki insan dışı transgenik primatlar (maymun türleri hariç) önemli ve basit sorulara karşı insan benzeri ve eşsiz sayılabilecek tepkiler göstermişlerdir” demişlerdir. Fakat bu fikre herkes katılmamıştır. Aslında 2010 yılındaki bir belge, maymunları insan beyni genleriyle düzenleyen tüm yöntemleri açık şekilde suçlamıştı ve buna benzer çalışmaları, hayvanların yüksek zarar görme riski nedeniyle “etik olarak kabul edilemez” şeklinde adlandırmıştı.

Fakat maymunların kullanılması bu yola girmektir. 2010’daki metnin yazarı, Colorado Üniversitesi’nden genetikçi James Sikela, TechnologyReview Dergisi’ne verdiği açıklamada “Beyin gelişimi ile ilgili insan genlerini çalışmak için gen aktarılmış maymunları kullanmak riskli bir yoldur” demiştir. “Bu klasik bir kaygan yokuş sorunudur ve devam eden bu tip çalışmaları takip etmeyi planlıyoruz” Ek olarak bu son çalışmanın yazarlarından birisi olan Kuzey Carolina Üniversitesi’nden bilgisayar bilimci Martin Styner, Birleşik Devletler gibi kısıtlayıcı düzenlemelere sahip ülkelerde bu gibi çalışmalara izin verilmeyeceği gibi bir düşüncesinin olduğunu not etmiştir. Gerçekten de Batı’da bu çalışma için bir yayınlayıcı bulmak bile mümkün değildir.

Çin genetik araştırmaları zaten insan ikizlerinin germ hattını düzenleyen genetikçi He Jiankui’nin çalışmasından sonra tepki toplamaya başlamıştı. Amerikalı iş arkadaşı olan Rice Üniversitesi’nden Michael Deemde ateş altına girmiştir. Jiankui’nin gölgesi altında Su’nun araştırmasının tepki alıp almayacağını bilmek zor fakat genetikçi bu durumun kendisini yavaşlatmasına izin vermiyor ve transgenik maymunlar üretecek yeni çalışmasına başladı bile. Fakat Styner, isminin makaleden silinmesini istediğini söylemiştir. “Biz şimdi, olması gerekenden farklı olan bu hayvanı oluşturduk. Deney yaptığımızda neyi denediğimizin ve topluma yardım etmenin bilincinde olmalıyız. Ancak bu çalışma bu bilinçten uzaktır” dedi. “Beynin gelişimini anlamaya çalışıyorlar fakat doğru yöne gittiklerini düşünmüyorum” Araştırma, NationalScienceReview dergisinde yayınlanmıştır

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/scientists-have-added-a-human-brain-gene-to-a-monkey-genome

Continue Reading

Bilim

Alev Nedir

Published

on

Ateşin, hızlı yanma eylemine geçebilmesi için, yanıcı maddenin yanma sıcaklığına ulaşması ve tepkime için oksijen ile temasa geçmesi gerekmektedir. Bir kibritin yanabilmesi için, yanıcı bir yüzeye sürterek, sürtünmenin enerjisi ile kibrit başını yanma ısısına ulaştırıyoruz. Sonucundaysa, alevli yanma tepkimesine vararak alevi görüyoruz. Pekala, herhangi birine “Alev nedir?” sorusunu yönelttiğimiz zaman, eğer kimyasal bilgiye sahipse, bize bir alevli yanma tepkimesinin formülünü söyleyebilir. Fakat, bizi tatmin edecek cevap bu değil. Biz, alevin tarifini değil, onun ne olduğunu öğrenmek istiyoruz. Etrafına nasıl ışık ve ısı saçar, neden koni şeklindedir, nasıl o şekilde, “dans eder” gibi hareket eder, neden turuncumsu renktedir? Şahsen, asla tatmin edici bir cevap alamadığım basit sorulardı, bunların hepsi. Şimdi, kısa ve sade bir dille, benim gibi bu fenomeni merak edenler için açıklamalarını yapacağız.

Yanmanın tarifi, CH4+2O2⟶CO2+2H2O budur. Uygun şartlarda, uygun ortamda girdiler ile, alevli yanma sonucu karbondioksit ve su meydana gelir. Peki, bunu sağlayan, büyüleyici, harika ışık ve ısı şöleni nasıl bir dinamiğe sahip? Belli sıcaklığa ulaşan maddeler, ışınır. Kızılötesi, morötesi yahut görünür ışıkta ışık saçarlar. Bu ışınımı belirleyen etkenler, yanma tepkimesine giren maddelerin kimyasal kişiliğine, ışınım sonucu meydana çıkan renklerse, yanmanın derecesine bağlıdır.

Siyah cisim ışımasına girmeden, yanan alevin derecesine bağlı olarak, hangi renklerde ışındığından bahsedelim. Her zaman, mavi ve tonlarının soğuk, kırmızı ve tonlarının da sıcak renklerden olduğu söylenir. Fakat, fizik açısından pek de öyle değil. Bir mum yahut kibrit alevinin en sıcak olduğu nokta, dibidir. Farkedildiği üzere, o en sıcak noktalar da mavi renkte parlar. 1000-1400 °C’lik bir skaladadır. Buradaki tepkimelerde, moleküler bazda titreşim aşırıdır. Bu yüzden, yaydıkları dalgaboyu daha dar ve mora yakındır, mavi renkte parlar. 800-1000 °C’lik, alevin gövde kısmı ise daha turuncumsudur. Titreşim daha az olduğu için, kırmızıya, yani daha geniş dalgaboyuna yakındır. Bizden uzaklaşan yıldızların, kırmızıya kayması kabaca bu yüzdendir. Işığın katedeceği yol arttığı üzere dalgaboyu da açılarak kırmızıya kayar. Alevin, ucuna doğru rengin iyice koyulaştığı ve soluklaştığı görünür.

Kibritin ucundaki kükürt ve potasyum klorat, kibrit kutusunun yanındaki cam tozuyla kırmızı fosfor karışımına sürttürülerek ısınım hedeflenir. Potasyum klorat, kükürtü alevleyecek oksijeni barındırır. Aksi takdirde, iki yüzey sürtünürken aşırı temasa uğradığından ötürü oksijenle temas edemez, boğulur ve bozunur. Kükürt, potasyum klorat ve biraz da sürtünmeyi arttıran cam tozu hava içerisindeki oksijenle temas ederek, alevi sürdürür. Alev, içerisinde milyonlarca kimyasal tepkime barındırır. Genellikle mum alevinde, mumun çöpü ile mavi ışınım yapan bölge arasında boş, alevsiz bir alan oluşur. Bu alan, ısı ile buharlaşan mumun, çöpün daha yanmadığı alandır. Yani, o alevsiz kısım sürekli olarak buharlaşma yaratarak alevi besleyen yakıtı, yanan kısıma ulaştırır. Akabinde, alevsız alandaki hava sürekli buharlaşarak oksijen teması yaratamaz.

Yanıcı madde ile ısınmış oksijen atomları birbirine çarparak kendilerini yeniden düzenlerler. Bu düzenleme sonucu karbondioksit, su yahut kül gibi yeni oluşumlar ortaya çıkar. Bu, kimyasal bozunumdur. Yanma içerisinde, kaosta kalan atomların elektronları uyarılmış düzeye geçerek yörünge atlarlar. Ardından bu atlama enerjisini vererek, eski yörüngelerine geri düşerler. Bu esnada, atlama enerjisi ışık ve ısı olarak çevreye yayılır. Uyarılma enerjisi ne kadar yüksekse, çevreye verilen ısı paketçiği o kadar sıcak ve ışık paketçiğinin dalgaboyu da o kadar maviye yakındır. Alevin dibinin mavi olması, bundan dolayıdır.

Alev esnasında ortaya çıkan her karbon atomu yahut karbon bazlı molekül karbondioksite dönüşmez. Kimileri, alevin içerisindeki kaostan, bir araya gelerek isi, kurumu meydana getirir. Bir mum alevine, metal çubuk sokulduğu zaman, çubukta kalan o siyah leke, oluşan islerdir. Bu isler, alevin gövdesinde meydana gelir ve çevreden aldıkları enerji ile turuncumsu skalada parlarlar. Alevin gövdesinin rengi, bundan dolayı meydana gelir. Dış bir etken, mesela soğuk bir metal çubuk, isin oluştuğu gövdeye sokulduğu zaman, bu parlak is soğuk metale yapışarak ısı enerjisini demire paylaşıp ışınımı keser. Bu yüzden de, o parlak is parçacıkları kendi rengine, siyaha dönüşür. Yerçekimi, soğuk havayı aşağıya çekerek, sıcak havanın yukarı çıkmasını sağlar. Sıcak hava balonları, bu şekilde uçarlar.

Alevin çevresinde, aşağı çekilen soğuk hava ile, yukarı çıkan sıcak havanın devir daimi, alevin gövdesinden ucuna doğru sıkıştırarak aleve, o karakteristik dansını ve şeklini verir. Akabinde bu devir daim, karbondioksit ile su buharını da yukarı çekerek, is oluşan parlak gövdeyi ortada bırakır ve uca doğru parlaklığın solmasına neden olur. Yerçekimsiz ortamda, tahmin edileceği üzere alev, küresel bir şekilde yanar. Zira, alevin enerjisi tepkimeye girdiği bölgede bahsettiğimiz olayları gerçekleştirir. Alevin yakıtı, merkezde oluşur ve enerji, herhangi bir yerçekimi etkisi olmaksızın, eşit bir şekilde dağılarak her türlü yanıcıyı tüketene kadar küresel biçimde büyür.

Evinizde dahi, alevin farklı kısımlarında neler olduğunu keşfedebilirsiniz. Bir mum yakın ve soğuk bir demir kaşığı elinize alın. Soğuk kaşığı, mum alevinin biraz üzerine tutun. Kaşığın sırtında, yoğunlaşan su buharını görebilirsiniz. Kaşığı tekrar soğutun ve alevin gövdesine sokup çıkarın, orada da isi görebilirsiniz. Kaşığı soğutup, bu sefer de mum alevinin dibinden geçirin. Daha yanmamış mumun buharını, kaşığın sırtında yoğunlaştığını görebilirsiniz.

İnsanoğlunun, kendini bildi bileli çevresinde gördüğü, ezici, yıkıcı ve yaratıcı kudrete sahip, hem korkutucu, hem büyüleyici bu tepkimeyi tarifinden öteye gidip inceledik. Alevin, asıl merak ettiğimiz kısımlarını öğrendik, nasıl parladığını, nasıl ısı ve enerji saçtığını, fazla tekniğe boğulmadan anladık. Çevremizdeki, en ilkel kuantum fiziği merkezi. Etrafa, kuantum paketçikleriyle ısı ve ışık saçıyor ve hipnotize edici bir güzellik sağlıyor. Görüldüğü üzere alev, büyüleyici bir doğaya sahip.

Continue Reading

Öne Çıkanlar