fbpx
Connect with us

Bilim

Teknoloji – Hafıza – Kültür

Published

on

21. yüzyıl teknolojisi akıl almaz boyutlara ulaştı. Milyonlarca veriye cebimizdeki minik makinelerden erişebiliyoruz hatta ve hatta uzayda oteller açabilecek kadar gelişmiş durumdayız. İnsanlığın ilk döneminden olduğu beri bir gelişme başka bir gelişmenin kültür içinde ölmesine neden oluyor. Yazılı kültür yaygınlaştığı zaman sözlü kültür zayıflamış bunun sonucunda doğal olarak insan belleği de önemini yitirmiştir. Matbaa, telgraf, telsiz, telefon, radyo, televizyon, bilgisayar ve internet ağlarının yaygınlaşması kültürel hayatın da kısa bir süre içerisinde değişmesine neden olmuştur. NeilPostman, Walter J. Ong ve Marshall McLuhan gibi ünlü iletişim bilimcileri yeni teknolojinin insan belleğini zayıflattığını ve kültürel hayatın da hızla değiştiğini vurgulamışlardır. Bilim insanları, ünlü sanatçılar hepsi günümüzde ayrı ayrı yerlerde duruyor. Kolektif hafıza, kültürel teknoloji ve iletişim araçlarının yükselişine dair birçok konu hakkında Nautılus dergisi, MIT Media Lab’den Cesar Hidalgo ile röportaj gerçekleştirdi.  MIT Media Lab’de kolektif öğrenmenin direktörü olan Cesar A. Hidalgo, birkaç yıl önce ofisinde ilginç bir olayı yaşadı. Hidalgo ofisinde müzik dinliyordu ve içeriye giren öğrenciye şarkıyı bilip bilmediğini sordu. Öğrenci emin olmadan ‘Coldplay’ cevabını verdi. Ama doğru cevap John Lennon’ın Imagine şarkısıydı. Hidalgo burada ilginç bir detayı keşfetti. Bir nesil önce çok popüler olan bu şarkının günümüzde tanınmadığını. Ve uzun zamandır aklında olan o soruyu tekrarladı; ünlü müzik, film ve diğer kültürel ögeler günümüzün kolektif hafızasından nasıl silinebildi ? Kolektif hafıza tarihi ile ilgili önemli çalışmaları olan Hidalgo, MIT’deki takımıyla birlikte MÖ 4000’den 2010’a kadar gerçekleşen popüler olayları sıraladı. Bu sıralama sitemine de Pantheon adını verdi. Aristo, Plato, Hz İsa ile başlayan sistem birçok ünlüyü tarihsel akışa göre sıraladı. Kevin Berger tarafından gerçekleştirilen CesarHidalgo röportajının Türkçe çevirisi sizlerle.  Kolektif hafızayı nasıl tanımlarsınız ?: Kabaca tanımlamak gerekirse; çok sayıda insan tarafından paylaşılan bilgi veya bilgi parçaları.
Kolektif hafıza neden zayıflar ?: Gerçekçi bir biçimde sahip olduğumuz şeyler kültür ve hafızadır. Kültürel hafıza bizim hazinemizdir çünkü; çevremizdeki her şeyi anlamak, inşa etmek ve üretmek için bu hafızadan yararlanıyoruz. Bu bilgi geleceği inşa etmemize ve sorunları çözmemize neden olacak. Çok fazla veri var o yüzden detay bolluğu kolektif hafızayı zayıflatabilir. Eğer uzaylılar bir gün buraya gelir, sihirli bir değnek sallar ve her şeyi unutmamızı sağlarsa –araba, ev, köprü, uçak, güç sistemleri- o zaman toplumların hepsi çökerdi. Kolektif hafıza önemlidir, onu geliştirmemiz korumamız lazım.
Kolektif hafıza bozulmasına bir örnek verebilir misiniz ?: John Lennon’ın Imagine parçasını herkesin bildiğini sanıyordum. Neredeyse 40 yaşındayım ofisime gelen öğrenciyse –muhtemelen- 20 yaşındaydı. O, parçayı anlamadığı zaman nesiller arasındaki popülarite farkını anladı. İnsanlar bir şeyleri hatırlamak için sınırlı kapasiteye sahiptir. Dışarıda çok fazla veri ve rekabet var. Geçmişteki önemli olayları hatırlayan insanların sayısı hızla azalıyor. Elvis Presley örneğini de verebilirim; insanlar yıllar boyunca deli gibi Elvis’in şarkılarını dinlemişti, eşyalarını satın almıştı. Sonra aniden satışlar düşmeye başladı. Elvis hayranı insanlar yavaş yavaş ölmeye başladı ve yeni nesil dikkatini başka yerlere verdi. Elvis eşyaları elden çıkarılmaya başlanmış ve o ünlü adam unutulmuştu.  Kolektif bellek hakkında yazıyorsunuz. Ayrıca matbaa, radyo ve TV’nin iletişim teknolojisindeki değişimlerinden de bahsediyorsunuz. Bunu açıklarmısınız ?: Dünyayı sözlü gelenekten yazılı geleneğe doğru evrimleştirmek, veriler için çok daha iyi bir ortam sağladı. Birçok insan bilim ve astronomi devrimini, baskı teknolojisi ile ilişkilendirdi. Çünkü tablolar ve veriler güvenilir bir şekilde kopyalanabilirdi. Yazmadan önce tablolar veya veriler kopyalandı ancak bu, verilerin kalitesini azaltan bazı hatalara neden oldu. Baskı teknolojisinin yükselişi ile gökbilimciler, matematikçiler ve bilim insanlarının yükselişi aynı zamanda paralel olarak ilerliyor. Tabii bestecilerin yükselişine de tanık oluyoruz. Baskı, notaların aktarılmasına yardımcı oluyor. İnsanlara baktığımız zaman baskı teknolojisinden en çok akılda kalan şeyler sanat ve bilim ile ilgili oluyor. Baskı, bilgiyi nesillere aktarıyor.
Bilim insanları bu durumdan nasıl etkilendi ?: Yeni radyo ve televizyon anlayışı eğlenceye daha fazla adapte oldu, bilim geride kaldı. Ünlü kişiliklerin bi bölümü olan bilim insanları, 20. yüzyıl’da azalma gösterdi. Yeni oluşan eğlence ortamı, bilimin talep ettiği nüanslar değildi. Bilim insanları kullandıkları yöntemler ve topladıkları veriler hakkında açıklama yaparken daha spesifik olmak zorunda. Eğlencenin yaygınlaşması, önemli noktaların hafızamızdan silinmesine neden oldu. Bu nüansların hepsi eğlence için iyi, performans için kötü bir ortam yarattı. Bu nedenle bilim insanlarının göreceli gücü veya toplumdaki konumları, 21. yüzyıla doğru git gide azaldı. Tabii bilim insanları ve bilim topluluğu, fikirlerini yeni ortama uyarlama konusunda da mükemmel değillerdi. Çalışmalarını yeni ortama uyduramadılar, bazı geleneklerden kurtulamadılar. Bu nedenle de kendilerinin düşmanları oldular. Ortama uyum sağlamak yerine içeriğe daha fazla önem verdiler.  Analizini farklı kılan noktalar neler ??
Kolektif hafızanın çürümesini düşünmeye başladığımızda antropolojiden yararlanmaya karar verdik. İki kavram ‘iletişimsel hafıza’ ve ‘kültürel hafıza’ üzerinde düşünmeye başladık. İletişimsel hafıza, şeylerden bahsediyor. Donald Trump, iletişimsel hafızamızda çok fazla var. Caddede yürürken veya herhangi bir yerde Trump ile ilgili konuşan insanları görürsünüz. Ancak bundan 20 yıl sonra bu konuşmaların gündelikten aylığa döndüğünü göreceğiz. İletişimsel bellekten çıkarak kültürel belleğe aktarılır. İletişimsel bellekte kalan şeylerin ömrü değişse de bu bozulma sonunda gerçekleşiyor. Bizde bozulmaları, kültürel alanlarda tespit ettik.
İnternet için en uygun bilgi türü nedir ?: İnterneti bir araç olarak düşünmek zor. Facebook, Twitter, Hotmail ve TikTok hepsi farklı ortamlara aitler. Her biri kendi mesaj türünü aktarır. Instagram’da popüler olan bir resim, Twitter’da aynı ilgiyi görmeyebilir. Twitter daha vahşi bir ortam; Facebook ise aile filtresinin uygulandığı bir platform gibi. Ayrıntı ve yorumlar daha farklı
‘’ElonMusk gibi insanlar kültürün merkezinde. Geçmişte müzisyenler, şimdi girişimciler ilgi topluyor.’’  İletişim teknolojilerinin hızı, kolektif belleğin hızını azaltıyor mu ?: Bu sorunun cevabını bilmek isterdim ama yapamam. Bazıları, kolektif hafızanın tarihe değil içerik üretim hızına bağlı azaldığını söylerler. Elvis’i unuturuz çünkü Beatles ortaya çıktı. Beatles’ı unuturuz çünkü LedZeppelin ortaya çıktı. Bu döngü yıllar ilerledikçe tekrarlar. Dönemin grubu o kuşak için çok değerli hale gelir ve insanlar yalnızca içeriğe bağlı unutmazlar. Dolayısıyla bu veri kaybı içeriğin hacmini değil, insanı karakterize eden bir şey olacaktır. Bu iki şeyi ayırmak için farklı zaman dilimlerine bakmak gerekir bu nedenle, sorunun cevabı için daha fazla veriye ihtiyaç duyuyoruz.
Yine de; çevrimiçi bilgilerin beynimizden ayrılma hızının kolektif belleğe olumsuz yansıması gerektiğini düşünüyor musunuz ?: Bilmiyorum. Amerika’ya göre daha küçük bir yer olan Şili’de büyüdüm. ABD’ye yaklaşık 22 yıl önce geldim. Ve beni hala şaşırtan şeylerden biri, Amerikan kültürünü ne kadar tek yönlü olabileceği. 1996’da her şey OJ Simpson ile ilgiliydi. Herkes onun hakkında konuştu, bütün iletişim araçlarında onun adı geçiyordu. Tıpkı Trump gibi herkes onu konuşuyordu. Bu kadar fazla ve farklı şeyler yapan insanların tek bir odak noktasına sabit kalmaları beni şaşırtmıştı. Bugün internetin yükselişi veri bankamızı inanılmaz arttırdı. Ancak farklı konular yerine yine tek bir odak noktası var: Donald Trump. Dolayısıyla içeriğin bu kadar kolay değiştiğine inanmıyorum. Bu gerçekten de ilginç. Mevcut kanı kültürel merkezin yok olmadığı yönünde. Herkesin kendi dar ilgi alanı var ve ortak bağımız yok, John Lennon yok. Bu kolektif hafıza ile ilgili mi yoksa günümüzdeki kişilerin farklılığı ile mi ilgili ? Farklı insanlar mevcut ortam nedeniyle kültürün merkezinde yer alıyor. Binlerce yıldız müzisyenler var ve bu insanlar müziklerini satabilecek ortama sahiplerdi. 1960’larda yeni bir müzik çağı yaratıldı, insanlar deli gibi raflara saldırdı. Radyo ve CD’ler bu popüler müzik gösterisini satmanın yoluydu. İnternetteki dosya kopyalama yeteneği, radyo ile CD’nin önemini düşürdü. Şimdi ElonMusk gibi insanlar kültürün merkezinde. O asla John Lennon değil, çok farklı bir liderlik türü ve model. Günümüz girişimcileri, eski müzisyenler gibiler..  Kolektif belleğe yapışabileceğini düşündüğünüz şeyler var mı ?: Albert-LaszloBarabas’ınThe Formula adında harika bir kitabı var, onu okudum. Barabas, performansın açıkça ölçüldüğü durumlarda kalite ve popülerliğin eşitlenebileceğini söylüyor. Ancak bana kalırsa bu olamaz. Tenisten bir örnek verebilirim; turnuva kazanan tenisçiler veya çekişmeli maçlar daha popülerdir. Kalite ve şöhret, performansın önüne geçer. Modern sanat gibi performans açısından zengin bir dalda iletişim ağlarının kalitesi, popülariteyi belirleyecektir. Kolektif belleğin çalışması da buna benzer, kalıcı kültür zor.
Medya içeriklerinin kalitesi hakkında nasıl düşünmeliyiz ?: Kolektif hafıza bozulmasının kalite ve düşünme için önemli bir yol. Başta popüler olan, birkaç gün içinde çok fazla görüş alan bir rapor yayınlarsanız ve ilgi çekersiniz ancak, bir yıl sonra o rapora kimse bakmaz. Tam tersi bir durumda geçerli; yayımladığınız rapor ilk başta hiç ilgi toplamaz ama ilerleyen zamanlarda oluşan orta raporun popülaritesini arttırır. Dolayısıyla uzun ömürlü yayımlar için kalite önemli bir ölçüttür. Sinemaya gitmenin kolektif çürüme için iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. İlk haftada çok fazla hasılat toplayan bir film sonraki süreçte ilgi toplayamadı. Tabii bazı filmler daha yavaş ilgi kaybedecekti. İnsanlar filmin kalitesi hakkında konuşacak ve birbirlerini yönlendireceklerdi. Bu da filmin kültürel kalitedeki ölçeği olacaktı. Editör / Yazar: Kuzey Kılıç (@KuzeyGencc) , Kaynak: http://nautil.us/issue/68/context/how-well-forget-john-lennon

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

Neden uyuruz?

Published

on

Bazıları sekiz saate ihtiyaç duyarken bazılarına dört saat yetiyor. Ama herkesin nefes almak ve yemek gibi uykuya da ihtiyacı var. Fakat bilim insanları bunun nedenini hâlâ çözebilmiş değil. Bu konuda ilginç teoriler ve ipuçları var. İpuçlarından en belirgin olanı, yeterince uyuduğumuzda kendimizi iyi, mahrum kaldığımızda ise çok daha kötü hissetmemiz. Birkaç günlük mahrumiyetin ardından uyku ihtiyacı öylesine ağır basar ki hiçbir şey uyanık kalmamızı sağlayamaz. Yapılan deneylerde bu haldeki insanların aşırı yüksek müzikte, ayakta, hatta tekmelenirken bile uyuduğuna tanık olunmuştur. Birkaç günlük uykusuzluk hali insanda kafa karışıklığı, unutkanlık ve halüsinasyona neden olur. (En uzun süreli uyanık kalma rekoru 11 gündür.) Fakat yorulduğumuz için uyuduğumuzu söylemek acıktığımız için yemek yediğimizi söylemek gibi olur; uyuma nedenimiz budur, ama neden uykuya ihtiyaç duyduğumuz sorusunun yanıtı değildir bu.
Bellek yardımı
Son yıllarda ortaya çıkan bir teoriye göre uyku, yeni bellek oluşumunda ve pekiştirilmesinde önemli rol oynar. Hafıza sistemimiz psikolojik gizemini korurken, birçok araştırma uykunun perde arkasında bakım ve muhafaza işlevi gördüğünü iddia ediyor. California Üniversitesi’nden Matthew Walker ve ekibi, deneklere bilgisayarda sırasıyla çeşitli şekiller gösteriyor. Deneklerin yarısı bu şekilleri sabah, diğer yarısı ise akşam izleyip ezberlemeye çalışıyor. Daha sonra laboratuvara dönen deneklerin sabahçı olanları tüm gün boyunca uyanık kaldıktan sonra, akşamcı olanlar ise gece uyuduktan sonra hafıza testine tabi tutuluyor. Uyumuş olanların şekillerin sıralamasını çok daha iyi hatırladığı ortaya çıkıyor. Gün içindeki kısa uykuların da hafızayı güçlendirdiği düşünülüyor. Bazı araştırmacılar uykunun tazeleme ve yeniden düzenleme yoluyla belleğimize yardımcı olduğunu ifade ediyor. Sıçanlara labirent içinde yol bulma eğitimi verilerken beyinlerinde gerçekleşen aktivite biçiminin gece uyku sırasında da tekrarlandığı görüldü. Buradan, gündüz edinilen tecrübenin uyku sırasında da tekrarlandığı sonucuna varıldı. Dinlenmek ayrıca kötü deneyimlerin etkisinin azaltılmasına da yardımcı oluyor. Walker’in araştırmasında, kötü ve travmatik olayların yarattığı olumsuzluklarla beynin uyku sırasında baş etmeye çalıştığı da iddia ediliyordu.
Rüya alemi Burada rüya olgusu da devreye giriyor. Belleğimizin uyku sırasında yaşadığı çılgın maceralar olarak ifade edebileceğimiz rüyaların, belleğin tazeliğini korumak için rastgele harekete geçmesi ve yaşanan olaylar arasında bağlantı kurma çabasının ürünü olduğu sanılıyor. Uyku mahrumiyetinin halüsinasyona yol açmasının nedeni de bu olabilir. Uyku yoluyla belleğimizi yeniden düzenleme fırsatından mahrum bırakıldığımızda rüyalar davetsiz bir şekilde uyanık dünyamıza girerek gerçek olanla olmayanı birbirinden ayırmamızı zorlaştırıyor. Bütün bunlar aslında bazı verilere dayanan spekülasyonlar. Beynimize çeki düzen vermenin yanı sıra, vücudumuz uykuyu hasarlı hücrelerin onarımı gibi bazı düzenleme ve idare işlerini yapma fırsatı olarak da değerlendiriyor olabilir. Bazı bilim insanları ise uykunun düzen ve onarım amaçlı olmadığını savunuyor. “Neden uyuyoruz?” sorusu yerine “Neden uyanığız?” sorusunun sorulması gerektiğini belirtiyorlar. Sıcak, güvende ve tok haldeyken, yani temel ihtiyaçlar giderilmişken etrafta dolaşmanın ve uyanık kalmanın enerji israfı olduğunu ifade ediyorlar. Net olan şey, uykunun akıl ve beden sağlığı için gerekli olması. Herkesin ihtiyacı farklılık gösterse de ortalama 7 saat uyumak gerekiyor. Daha az uyuyanların kalp hastalıkları gibi bazı hastalıklara daha açık hale gelme riskinin yanı sıra yaşam sürelerinin de kısaldığı düşünülüyor. Yani, bir dahaki sefere uyumak istediğinizde suçluluk duygusuna kapılmak yerine, uykunun size ne kadar iyi geleceğini düşünmek daha doğru olabilir.
Kaynak: http://www.bbc.com/future/story/20120228-why-do-we-need-to-sleep

Continue Reading

Bilim

Mary Shelley’e “Frankenstein” için ilham vermiş olabilecek 5 bilimsel deney

Published

on

Frankenstein’ın canavarının 200 yaşına girmesiyle “Makingthe Monster”(Canavarı Yaratmak) kitabının yazarı Kathryn Harkupbu kitaba ilham vermiş olabilecek geçmişten 5 bilimsel deneye göz atıyor. Mary Shelley’nin bilim kurgu romanı Frankenstein 200 yıl önce yayımlandı. O yıllarda sıra dışı bilim gelişmeleri ön plandaydı ve bilim,kahvehanelerde, clublarda, ve varlıklı ailelerin konuk odalarında konuşulmakta olan popüler bir konuydu. Romanının 1831 basımının giriş bölümündeMary Shelley, Frankenstein’ı yazmasında ona ilham veren bir kaç bilimsel gelişmeye yer verdi. Üstü kapalı terimlerle galvanizm, kendiliğinden üreme, hayat ilkesi hakkındaki deneyleri yazdı. Peki, hangi deneylere ithaf ediyordu? Hangi bilimsel gerçekler bu efsanevi bilim kurgu romanını yazmasında ilham vermişti ona? 1. Hareket eden erişte: Ölü maddeden hayat elde etme düşüncesi Shelly’nin zamanında yeni bir düşünce değildi. Binlerce yıldır doğa filozofları, çamurdan, pislikten, hatta çürümüş cesetlerden nasıl küçük canlıların oluştuğu üzerine düşündüler. Mikroskobun faydaları olmadan, sinek ve diğer böceklerin canlı bir yaratığa dönüşmeden önce içinde bulunduğu küçük yumurtaları gözlemlemek neredeyse imkansızdı. 19.yüzyılın başlarında kendiliğinden üreme düşüncesi hala devam etmekteydi. Biraz yiyecek ve bolca sabır gerektiren ünlü bir deney ebeveyn siz üremenin olabileceğini kanıtlar düzeydeydi. Küçük bir parça erişte cam bir kubbenin altına yerleştirildi, böylece dış etkilerden izole oluyordu. Bir süre sonra bu erişte parçasında hareket gözlemlendi. Deneyciler çok steril bir ortamda çalıştığı için bu çok olasılıksız görünüyordu fakat bir şey erişteye bulaşmış, gelişmiş, ve onun kendi kendine hareket etmesini sağlamıştı. Frankenstein’ da ise Shelley kendiliğinden üreme fikrine başka bir boyut kazandırdı. Düzgün bir şekilde oluşturulursa insan vücudu, doğru bir şekilde işleyen biyolojik bir makine gibi görülebilirdi. Belki de küçük parçalarla bir canavar inşa edip hayat verilebilirdi.
2. Ameliyat: 19.yüzyılın dönümünde insan anatomisine hayranlık zirveye ulaşmıştı. Birleşik Krallıkta büyük şehirlere özel anatomi okulları açılmıştı. Anatomi profesörleri ve cerrahlar bilgilerini ve yeteneklerini istekli tıp öğrencilerine aktarıyorlardı. Anatomi okulları ve anatomik numune koleksiyonları Shelley’e ilham vermiş olabilir. Fakat orada öğretilen cerrahi yetenekler, karakteri Victor Frankenstein’e canavarını oluştururken yardımcı olamamıştı. Ameliyat o dönemlerde birleştirmekten ziyade kesme ile ilgiliydi. Bireyler arası doku, organ vb. nakli fikri o dönemlerde daha gelişiminin ilk aşamalarındaydı ama estetik cerrahinin bazı boyutları şaşırtıcı gelişimler göstermişti. 16.yüzyılda giderek artan düellolar daha çok anlam kazanmıştı ve birçok insan burunsuz gezmek zorunda kalıyordu. Genellikle kolun tepesinden alınmasıyla vücudun bir bölgesinden,surattaki boşluğu doldurmak için alınan dokuların nakli üzerine ilgiler artmıştı. Eklenecek doku parçasını çıkarıp yavaşça eksiklik olan bölgeye naklederken kolun sabit durması için fazlasıyla abartılı iskeleler yapılmıştı. Mary’ nin karakteri Victor deri ile birlikte birçok iç organı da nakletmek zorunda kalmıştı ve bu o zamanlarda hiçbir cerrahın cesaret edemediği bir şeydi. Victor, gerçekte aynı çağda yaşadığı insanlar gibi, doku uyumu kavramına sahip değildi ve insan bireylerden ziyade farklı türlerin bile dokularını veya organlarını kullanırken ikinci kez düşünmüyordu.  3. Uçan çocuk: Parçalardan bir canavar yaratmak kesinlikle kolay değil fakat Victor Frankenstein’in en büyük başarısı ölü materyalleri toplayıp bunları canlı bir şeye dönüştürmesiydi. Bu canlandırma yönteminin detayları romanda sinir bozucu bir şekilde üstü kapalı anlatılmış. Shelleyromanda bir “yaşam kıvılcımı”dan bahseder fakat bu herhangi bir şey olabilir. Neyse ki elektrik kıvılcımı bunun en muhtemel açıklaması olacaktır. Frankenstein’ in yazılmasından önceki yüzyıl elektriği anlamada büyük gelişmelere tanık oldu. Bu olguyu ilk inceleyenlerden biri StephenGray’di. Ülkesine hizmet edenlerin kaldığı bir tür bakım evi olan Charterhouse’ da kalıyordu. Gray emeklilik dönemini elektrik üzerine deneyler yaparak geçirdi ve bu konuda birçok keşif yaptı. Teorilerini anlatmak için birçok muazzam canlandırmalar tertipledi; bunlardan biri de “uçan çocuk”tur. Charterhouse’ un bitişiğinde bir de okul bulunmaktaydı ve kimse Gray’in bir çocuğu deneyleri için ödünç almasına aldırış etmemişti. Çocuk tavana kadar yükseltilmiş bir platforma asılır ve çocuğa statik elektrik yüklenir ve sonrasında çocuk küçük kağıt parçalarıyla etkileşime girmek için ellerini kullanır ve kağıtları hareket ettirebilir. Çocuğun burnundan küçük kıvılcımlar gözlemlenebilir. Platforma bağlanmış, havada süzülen, kıvılcımlar saçan bir çocuk ve zeminde ellerini coşkuyla sallayan bir bilim insanı imgesi Victor Frankenstein’ ın canavarına hayat verdiği modern film sahnelerindekinden pek de farklı sayılmaz.  4. Bulutlardan gelen elektrik akımı: Frankenstein’ ın canavarının hayata gelişinin sinemadaki tasvirinde sıklıkla arka planda gök gürültülü bir sağanak eşlik ediyor. Bu genellikle yıldırımın “hayat kıvılcımı” oluşturmasını ima ediyor. Acaba Mary Shelley tüm zamanların en ünlü elektrik deneylerinin birinden ilham almış olabilir mi? Frankenstein romanında Benjamin Franklin’in ünlü Uçurtma Deneyine atıf yapıldı. Franklin elektrikle ilgili her konuda oldukça meraklı bir araştırmacıydı fakat o zamanlar kimse yıldırımın gerçekten elektrik ile ilgili bir olay olduğundan emin değildi. Franklin bunu kanıtlamak için bir deney yaptı. Deney şu şekildeydi: Franklin ve oğlu uçurtmaya bir anahtar bağlayıp onu bir fırtınanın ortasına doğru uçurdular. Başta hiçbir şey olmadı, tam vazgeçecekleri sırada Franklin anahtarı uçurtmaya bağlandıkları ipteki tellerin yükseldiğini gördü sanki elektrik yüklüydü. Elini anahtara doğru götürdü ve elektrik çarpmasını deneyimledi. Deney muhtemelen anlatıldığı şekilde yaşanmamış olsada büyük ün kazandı. Franklin yıldırım çarpması tehlikelerinin kesinlikle farkındaydı ve muhtemelen yanında ipi tutması için başkasını, belki kölelerinden birini, götürdü. Bu tür deneyi gerçekleştiren ilk kişi bile değil aslında; 1752 Mayıs’ında Fransız Thomas-François Dalibard, Gray’denbirkaç önce ay, eşit derecede tehlikeli bir deney yapmıştı çoktan. Shelley Franklin’in deneyine atıfta bulunmasına rağmen, canavara hayat verme sürecinin bir parçası olarak yıldırımdan bahsetmemiştir. Victor Frankenstein’a bilim konusunda çalışması için ilham verenyıldırım çarpmasıdır ve Victor ve canavarının karşılaşmasında arka planda yine bir fırtına vardır. “Hayat kıvılcımı” olan yıldırım büyük ve özel etki yaratmak için sinemada kullanılan bir bahane gibi gözüküyor.
5. Ölüyü diriltme: Mary Shelley elektrik kullanarak ölü insanları hayata döndürme fikri olan ilk insan değildi. Önemli bilim insanları da bu olasılığı araştırdı. Elektrik şoklarının kas çekilmesine neden olduğu biliniyordu ve buna galvanizm (etkisi) denmişti. Hayvanlar üzerinde binlerce elektrik deneyi yapıldı fakat bir sonraki adım GiovanniAldini’den geldi. Az zaman önce boğulmuş veya havasızlıktan ölmüş kişileri canlandırmak için elektriğin kullanılıp kullanılmayacağını görmek istiyordu. Teorilerini kanıtlamak için taze bir cesede ihtiyacı vardı ve bu ihtiyacı 1803te Londra’da karşılandı. George Forstercinayetten mahkûm edilmişti. ezası asılmaktı ve sonrasında cesedi elektrik deneyleri için Aldini’ ye verilecekti. Forster’in cesedi darağacından indirilip Aldini’ye teslim edildi. Aldini Forster’ ın kafasının yanına bir bateriden çıkan kabloları bağladı; yüzdeki kaslar hareket etti, çene titredi ve sol göz açıldı. Aldini Forster’ ın göğsünü açtı, kaburgalarını kırdı ve yeniden başlatmak amacıyla direkt kalbe elektrik şoku verdi. Başarısız olmuştu. Onun diriltme girişimleri başarısız olmuş olsa da en ünlü bilim kurgu romanına ilham verme konusunda başarılı olmuştu. Aldini’nin Forster üzerinde yaptığı deneyler büyük ölçüde tanınmıştı. Bu deneyin anlatımı ile Frankenstein’ nın canavarını hayata geçirdiği o can alıcı anın anlatımında kullanılan imgeler çok büyük ölçüde benzerdir.
Editör / Yazar: Meltem ARSLANER
Kaynak: https://www.sciencefocus.com/science/five-experiments-that-might-have-influenced-mary-shelleys-frankenstein/

Continue Reading

Bilim

Darwin’in Sıradışı Hayatı

Published

on

Tüm zamanların en radikal fikirlerinden biriyle başa çıkmaya çalışan Darwin’in hayatındaki dönüm noktalarını inceledik. Charles Darwin’in ortaya attığı doğal seçilim yoluyla evrim teorisi, insanlar olarak dünyadaki yerimizi sorgulamamızı sağladı. İnsanların primatlarla ortak bir atası olduğu fikri, Batı medeniyetinin temellerini sarsan bir fikirdi. Darwin bu düşüncesini 20 yıl boyunca kendine sakladı. Sonunda “Türlerin Kökeni” kitabını yayınladığında “bir cinayeti itiraf etmiş gibi” hissettiğini anlattı.
Doktorluktan vazgeçti: Charles Robert Darwin, 12 Şubat 1809’da İngiltere’nin Shrewsbury kentinde zengin bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunda dindar olmayan bir Hristiyan olarak yetiştirilse de ailesi yeni fikirlere açıktı. Dedeleri Adınlanma’nın önemli figürleri arasındaydı: Kölelik karşıtı sanayici Josiah Wedgewood ve Zoonomi kitabında bir türün bir başka türe dönüşebileceğine (transmutasyon) dair radikal fikrini paylaşan Erasmus Darwin. Babası ve dedesinin izinden giden Darwin 1825 yılında Edinburgh Üniversitesi’nde tıp okumaya başladı. Fakat iyi bir doktor değildi, anestezinin henüz bulunmamış olduğu bu çağda Darwin tedavi tekniklerini çok sert buldu. Fakat Edinburgh bilim için en iyi yerlerden biriydi; Oxford ve Cambridge üniversitelerinde düşüncelerine müsamaha gösterilmeyen radikal fikirli insanları kendine çekiyordu. Darwin orada transmutasyon üzerine teorileri olan insanlarla tanıştı. 1820’lerde evrim fikrine en yakın şey transmutasyon kavramıydı. Kariyerine kilisede devam etmeye karar verdi. Doktor olmak istemediğini fark eden Darwin, kariyerine kilisede devam etmeye karar verdi; 18 yaşında Cambridge’de teoloji okumaya başladı. Tanrıya inanmayan biri değildi fakat hayatının yeni istikameti onu heyecanlandırmıyordu. Bir din öğrencisi olarak çok fazla boş vakti vardı, o da bunu gerçekten ilgisini çeken alan olan biyolojiye adadı. Zamanının çoğunu böcek toplayıp onları inceleyerek geçirmeye başladı. 1831’de mezun olduktan sonra, din adamı olarak çalışmaya başlamadan, karşısına hayatının fırsatı çıktı.  Beş yıllık gemi yolculuğu: Darwin’in Cambridge Üniversitesi’ndeki hocası, bilimsel araştırmalar ve gözlemlerde bulunmak üzere dünyayı gezecek HMS Beagle gemisine Darwin’i natüralist olarak tavsiye etti. Darwin o tarihten itibaren beş yıl boyunca dört kıtayı gezdi, bir yandan karşılaştığı türlerden örnekler toplarken diğer yandan da yerel jeolojiyi inceledi. Uzun deniz yolculuklarında kitap okuyacak çok vakti oldu. Charles Lyell’in Jeoloji Prensipleri adlı kitabı, uzun zaman içinde küçük değişimlerin nasıl birikimler yaratabileceğini düşünmesini sağladı. Fakat deniz tutmasından muzdarip biri olarak uzun deniz yolculukları her zaman kolay geçmiyordu. Bir keresinde, “Deniz tutmasının bana yaşattıkları, hayal edebileceğimin ötesindeydi” demişti. Ama bulantı sadece denizde değil, hayatının ilerleyen yıllarında da karşısına çıkacaktı. Gemi 1835 yılında Güney Amerika’dan ayrıldıktan sonra Ekvador kıyısından 960 mil açıktaki Galapagos Adaları’na ulaştı. Darwin küçük volkanik adalardan oluşan Galapagos’a ulaştığında, sanılanın aksine bir “evraka” anı yaşamadı. Orada saka kuşları, kaplumbağalar ve alaycı kuşlar üzerine çalıştı, fakat bulguları bir çıkarım yapabilecek kadar detaylı değildi. Yine de gözlemlerinin birikimleri yavaşça büyüyordu.  Evrim teorisi oluşmaya başlıyor: 1838’e geldiğinde evrime dair fikirleri gelişmeye başladı. Darwin, o zamanki terminolojiyle, transmutasyonun nasıl gerçekleştiğini görmüştü. Çevrelerine daha uygun hayvanlar daha uzun süre yaşıyor ve daha çok üreyebiliyordu. O zaman evrim “doğal seçilim” yoluyla kendiliğinden gerçekleşmeliydi. Darwin bu fikri kabullenmekte zorlandı, Hristiyan dünya görüşüne aykırıydı bu. Dedesi transmutasyon hakkında yazdığı için toplumdan dışlanmıştı, kendisi de aynı sonu yaşamaktan korkuyordu. Bu yüzden fikirlerini dünyaya açıklamadan önce daha fazla kanıt toplamaya karar verdi. Bu sırada gezilerinde gördüklerini kitaplaştırarak ününü artırdı.  Endişeleri nedeniyle hastalandı: 1851’de, kızı Anne’ın hastalanıp öldüğü sene Darwin de hastalandı. Uzun süren bulantılar yaşıyordu. Hastalığı hayatında sürekli tekrar eden bir öğeye dönüşmüştü. Bu yüzden dönem dönem uzun süreler tedavi görmesi gerekiyordu. Darwin’in hastalığının semptomlarını inceleyen tarihçilerin bir kısmı bunun tropik bir hastalık olabileceğini söylüyor. Diğerleri ise bunun psikosomatik bir durum olduğunu, endişeli olduğu dönemlerde semptomların arttığını söylüyor. Bu yüzden yeni teorisini dünyaya açıklayacağı dönemde sağlığı daha da kötüleşecekti…
Her şeyi başlatan mektup: Haziran 1858’e gelindiğinde Darwin evrim hakkında yarım milyon kelime kaleme almış ama hiçbirini yayınlamamıştı. Darwin’in hayranı olan ve Beagle gemisiyle yaptığı yolculuktan ilham alan Alfred Russel Wallace, o dönemde benzer bir yolculuğa çıkmaya karar verdi. Gözlemleri sonucunda Darwin’den bağımsız bir şekilde doğal seçilim teorisini buldu ve bunu nasıl paylaşması gerektiği konusunda Darwin’den tavsiye almak için bir mektup gönderdi. Darwin artık fikirlerini yayınlamazsa tarihe doğal seçilim teorisini geliştiren kişi olarak Wallace’ın geçeceğini fark etti. Fakat Wallace uzakta bir gemideydi ve kendisiyle iletişime geçmesi mümkün değildi. Bu Darwin’i etik bir ikilemde bıraktı. Fikirlerini açıklayıp açıklamama konusunda karar verme acısının yanında bir de Wallace’a adil davranmak için ne yapması gerektiğine karar vermesi gerekiyordu. 1858: Teori açıklanıyor: Darwin sonunda, Temmuz 1858’de çığır açan doğal seçilim yoluyla evrim teorisini açıkladı. Bunu yaparken Wallace’ın da hakkını verdi. Darwin’in fikirleri Britanya’da dönemin en iyi doğa tarihi topluluğu olan Linnean Society’ye sunuldu. Darwin arkadaşlarıyla konuştuktan sonra hem kendi makalesinin hem de Wallace’ın makalesinin aynı toplantıda açıklanması gerektiğine karar kıldı. Wallace seyahatinden döndükten sonra Darwin’in davranışını adil buldu. Teorinin açıklandığı toplantıya gidemeyen tek kişi Wallace değildi: Darwin de 18 aylık oğlunun kızıl hastalığı nedeniyle ölmesi yüzünden o toplantıya gidemedi. Teorisini açıkladıktan yaklaşık bir yıl sonra, Kasım 1859’da Darwin sonunda teorisini bir kitap halinde yayınladı. Orijinal adıyla Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni veya Hayat Kavgasında Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine, tarih boyunca yazılmış en önemli kitaplardan biri olacaktı. Darwin kitabın yazım süreci hakkında, “Cehennemde gibiydim” diyecekti. Dedesi Erasmus gibi tüm itibarının yok olmasını göze alıyordu. Kitap yayınlandıktan sonra Kilise ve bazı gazetelerden yoğun eleştiri aldı. Çoğu insan kitabın ima ettiği şeyden sarsılmıştı: İnsanlar primatlardan geliyordu. Fakat bazıları, Darwin gibi önemli bir isim söyledikten sonra evrimin kanıtlarını dinlemeye daha istekli hale geldi. Oxford Üniversitesi’nde evrim tartışmaları: Darwin fikirlerini kamu önünde savunma konusunda isteksizdi. Bunu yapmak diğerlerine, özellikle de genç biyolog Thomas Huxley’e kaldı. 19. yüzyılda bilimsel konuşmalar toplumda önemli eğlencelerden biriydi ve özellikle de evrim hakkındaki tartışmalar kalabalıkları kendisine çekiyordu. Huxley’in en meşhur tartışması Bilimin İlerlemesi İçin Britanya Birliği adlı örgütün toplanmalarından birinde oldu. Pek çokları tarafından bilim ile Tanrı arasında kilit bir savaş olarak görülen bu tartışmada Huxley’in karşısında Piskopos Samuel Wilbertforce, İncil’e göre insanın yaratılışını savunuyordu. Tartışmanın sonunda iki taraf da galibiyet ilan etti. Haziran 1860’taki bu tartışma Darwin’i efsaneleştiren olaylardan biri haline geldi ve fikirlerinin Victoria dönemi toplumunu nasıl sarstığını gösterdi.
Tedirgin edici miras: Darwin yakın akrabaların çocuk yapması konusunda da bir uyarı yazdı. Fakat bu uyarı botanikle ilgili bir ders kitabının içinde gizliydi. Darwin kendi evliliğinden endişeleniyordu. Darwin’in eşi ve kuzeni Emma’dan 10 çocuğu olmuştu ve Darwin adanmış bir babaydı. Ama o güne kadar bir oğlu ve iki kızını kaybetmiş, diğerler çocukları hastalıklarla boğuşmuştu. Bir orkidenin kendisi tarafından döllenmesi durumunda daha az sağlıklı olduğunu fark etmişti ve ailesinin durumunun sorun yaratabileceğinden endişeleniyordu. Bu nedenle 1871’deki nüfus sayımında sorulacak sorular arasında kuzen evliliğini de eklemek istedi fakat bu teklif reddedildi. Kraliçe Victoria da kuzeniyle evlenmişti ve Darwin bir tabuyu daha sorguluyordu. 1869’a gelindiğinde Türlerin Kökeni dünya çapında bir çok satan olmuş, birden fazla baskı yapmıştı. Darwin her baskıda argümanlarını güçlendirdi. Kendisine yöneltilen eleştirilere cevap verdikçe daha güçlü örnekler ortaya koyuyordu. 5. baskıda, filozof Herbert Spencer’dan ödünç aldığı “survival of the fittest”, yani çevresel koşullara en uygun olanın hayatta kalması terimini kullandı. Türkçe’de “en güçlünün hayatta kalması” olarak da kullanılan bu terim kısa süre içinde Darwin’in fikirlerinin tek cümlelik özetine dönüştü. Doğal seçilim kavramının aksine kutsal bir varlığın bir şeyi seçtiği imasına da sahip değildi. Darwin o tarihte kendini agnostik olarak görmeye başlamıştı. Agnostiklik bin yıllardır var olsa da, agnostisizm kavramını yaratan da Huxley’di. Türlerin Kökeni’ni yayınladıktan 12 yıl sonra Darwin ilk kitabında yalnızca ima ettiği fikirlerini açıklama cesaretini buldu ve Şubat 1871’de İnsanın Türeyişi ve Cinsiyete Mahsus Seçilim adlı kitabı yayımlandı. Kitap dolaysız bir şekilde insan evriminden bahsediyor, Hristiyan tutuculuğa karşı yeni bir cephe açıyordu. Darwin ilk kitabını yayımladıktan sonra geçen 12 yılda fikirleri kabul görmeye başlamıştı. Victoria çağı toplumu insanların maymunlarla ortak atası olup olmadığı konusunda derinden bölünmüştü fakat saygıdeğer pek çok düşünür Darwin’in fikirlerini destekliyordu.  Son yıllarında inzivaya çekildi: Son yıllarını artan hastalıklarıyla geçiren Darwin son anına kadar çalışmayı bırakmadı. Son dönemlerini sadece eşi ve birkaç arkadaşını gördüğü bir inziva ile geçirdi. Din konusunda Eşi Emma ile aralarında ciddi farklılıklar olsa da son aylarında ona Emma baktı. Gücünün azalmakta olduğunun farkında olan Darwin, mahallesindeki mezarlık için “Dünyadaki en tatlı yer” diyordu. Ama 19 Nisan 1882’de gözlerini yumduğunda, Huxley’nin daha gösterişli planları vardı. 1727’de Isac Newton’ın gömüldüğü, 2018’de de Stephen Hawking’in gömüldüğü, Londra’nın merkezinde bulunan Westminster Sarayı’nın karşısındaki Westminster Abbey’e, resmi adıyla Aziz Peter Kilisesi’ne gömüldü.

Continue Reading

Öne Çıkanlar