fbpx
Connect with us

Yaşam

Türkiye’de Bulunan 18 UNESCO Kültür Mirası

Published

on

Anadolu gerçekten bambaşka bir coğrafya. Binlerce yıldır onlarca medeniyete ev sahipliği yapmış ve halen onların izlerini taşıyor. Sümerlilerden Babillere, Romalılardan Hititlere, Selçuklulardan Osmanlılara kadar birçok medeniyetin eserleri halen dimdik ayakta tarihe meydan okuyor. Bu yazıda bu mekanların UNESCO Kültür Mirası açısından önemini anlattım ve Türkiye‘nin UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde bulunan eserlerini tek tek yazdım. Bu 18 muazzam mekanı tek tek gezmeliyiz.

UNESCO KÜLTÜR MİRASI NEDİR?
UNESCO 17. Genel Konferansı, 17 Ekim-21 Kasım 1972 tarihleri arasında Paris’te toplanmış ve 16 Kasım 1972 tarihinde “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme”yi kabul etmiştir. Türkiye Sözleşmeye 14.04.1982 tarih ve 2658 sayılı Kanunla taraf olma kararı almış, Kanun Bakanlar Kurulu tarafından 23.05.1982 tarih ve 8/4788 sayılı Kararla onaylanmış ve 14.02.1983 tarih ve 17959 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Gerekli belgelerin UNESCO Genel Merkezi’ne sunulmasıyla Türkiye Sözleşmeye 16.03.1983 tarihinde resmen taraf olmuştur. 1972 Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Sözleşmesi’ne göre oluşturulan ve Dünya Mirası Komitesi (DMK) tarafından belirlenen Dünya Mirası Listesi’nde Dünya Miras Alanı olarak ilan edilen 1092 miras yer almaktadır. Bunlardan 845’i kültürel, 209’u doğal ve 38’i karma (doğal ve kültürel) miraslardır. Türkiye’nin bu listede 16’sı kültürel, 2’si karma olmak üzere 18 miras alanı bulunmaktadır.
Bakalım Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde Bulunan 18 Mirası Neler;

  1. GÖBEKLİTEPE – ŞANLIURFA (2018)
    Listenin en yeni ancak Dünya’nın en eski tapınağı olan Göbeklitepe tarihin akışını değiştirdi. Artık tüm tarih kitapları yeniden yazılıyor ve bilinen doğrular değişiyor. İnşası M.Ö 10.000 yılına uzanan Göbeklitepe tarihteki en eski ve en büyük ibadet merkezi olarak biliniyor. Göbeklitepe İngiltere’de bulunan Stonehenge‘den 7000, Mısır Piramitleri’nden ise 7500 yıl daha eski. Sizleri tahtınızdan indirdiği için kusura bakmayın Piramitler ve Stonehage 🙂 Göbeklitepe‘de Neolitik döneme ait boyları 3-6 metre, ağırlıkları da 40-60 ton olan, üzerinde yabani hayvan figürlü “T” biçimli onlarca dikili taş bulunuyor.

    Göbeklitepe’nin Havadan Görünüşü – Türkiye’nin Unesco Kültür Miras Listesi

    Göbeklitepe Şanlıurfa şehir merkezine sadece 20 km. En yakın zamanda görmeniz gereken bir yer zira arkeoloji sevenler ve tarihçiler Dünya’nın dört bir yanından akın akın gelirken kendi ülkemizde bulunan bu muazzam yeri görmemek ayıp olur. Konum için tıklayın.

  2. APHRODISIAS – AYDIN (2017)
    2017 yılında listeye dahil edilen bu muhteşem antik kent adından da anlaşıldığı aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite‘ten adını almış. Rahmetli Ara Güler tamamen rastlantı eseri Aphrodisias‘ın bulunduğu yere gelmesi ile sonrasında hayranlıkla fotoğrafları çekmesi ile tanınmaya başladı. Ara Güler fotoğraflar Times dergisine gönderir. Times editörleri fotoğrafların renkli olanlarını çekmesini ister ve Ara Güler tekrar aynı köye giderek renkli fotoğraflar çeker. Bu yolla dünya basınına dağıtılan fotoğraflar bir anda büyük yankı uyandırır. Amerika’dan gelen arkeologlar Geyre’de araştırma yapmaya başladıklarında burasının Roma İmparatorluğu’na ait, tarihi MÖ. 500’li yıllara dayanan ve ismini tanrıça Afrodit’ten alan Aphrodisias antik kenti olduğunu anlar.

    Afrodisias – Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası

    Böylesine değerli bir mekanı 1958’e kadar keşfedememiş olmak ülkemiz adına utanç verici. Ara Güler olmasaydı diğer birçok mekan gibi burası da insanoğlunun acımasız ve umursamaz yönü yüzünden kaybolup gidecekti. Bu linkteki fotoğraflara bakınca ne demek istediğimi anlayacaksınız. ARA GÜLER – Afrodisias  Neyseki UNESCO Listesine girmesiyle hakettiği yere gelmeye başladı. Konum için tıklayın

  3. ANİ ARKEOLOJİK ALANI – KARS (2016
    Bize Misak-ı Milli’yi hatırlatan Instagram ve Doğu Ekspresi’nin de yine Instagram’ın büyük katkısı sonucu sahip olduğu popülarite sayesinde adını hızla yayan bir arkeolojik alan. Ermeni, Selçuklu ve Gürcü mimarisinden esintiler sunan Ani, “1001 Kilise Şehri” olarak da biliniyor. Bugüne kadar 40’tan fazla kilise, anıt mezar ve şapel tespit edildi bile.

    Aziz Prkich Kilisesi – Türkiye’nin UNESCO Kültür Miras

    Şehir merkezine 48 km uzaklıkta bulunuyor  ve ister taksi isterseniz dolmuşlarla rahat rahat ulaşabilirsiniz. Madem Kars‘a kadar uzun bir yolculuğa hazırsınız burayı görmeden ve Ani Kalesindeki uçurum kenarı ikonik instagram fotosunu çekmeden dönmek olmaz. Konum için tıklayın.

  4. EFES – İZMİR (2015)
    Adını Dünya’ya göğsümüzü gere gere duyurabildiğimiz nadir antik kentlerimizden olan Efes’in 2015’e kadar neden listeye dahil olamadığını hiç bir zaman anlayamamıştım. Neyse geç olsa da listede yerini aldı. Izmir‘ın Selçuk ilçesinden 4 km uzakta bulunan bu antik kenti gezmek için 3-4 saatinizi ayırmalısınız.

    Efes / Celsus Kütüphanesi – Türkiye’nin UNESCO Kültür Miras

    Liman Caddesi,  Meryem Kilisesi, Büyük Tiyatro, Mermer Cadde, Aşk Evi, Kuretler Caddesi, Skolastika Hamamı, Hadrian Tapınağı, Odeon, Domitian Tapınağı ve en çok merak edilen ikonik yapı Celcus Kütüphanesi her yıl 2 milyona yakın ziyaretçiyi ağırlıyor.  Konum için tıklayın

  5. DİYARBAKIR SURLARI ve HEVSEL BAHÇELERİ – DİYARBAKIR (2015) Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası

    Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri – Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası

    Çin Seddi‘nden sonra Dünya’nın en büyük surlarına yine Dünya’nın en kalın ve yüksek şehir duvarları ve en büyük kale şehri ünvalarına sahip 7000 yıllık izler taşıyan Diyarbakır Surları,2015 yılı itibariyle nihayet yanına 8000 yıllık Hevsel Bahçelerini de alarak listeye girdi. Hevsel Bahçeleri, Diyarbakır Surları ile Dicle Nehri arasında göz alabildiğince uzanıyor. Tarımın anavatanı Mezopotamya’nın belki de en eski tahıl ambarı olduğu söyleniyor. Kalkan balığı şeklinde yapılmış olan ve 82 burçun birbirine bağlandığı Diyarbakır Surları içine aldığı İç Kale ve 100’den fazla kilise, medrese, müze, saray, sinagog, hamam ve kervansaraylarla ziyaretçilerini tarihsel bir yolculuk sunuyor. Halen devam eden restorasyonlar bittikten sonra Diyarbakır turizm cazibe merkezi olma yolunda emin adımlarla ilerleyecek gibi. Konum için tıklayın

  6. BERGAMA ANTİK KENTİ – İZMİR (2014)
    Sıra geldi kanayan yaralarımızdan Bergama (Pergamon) Antik Kenti’ne. Neden mi kanayan yara? Berlin’e gittiğinizde şehrin en büyük müzelerinden biri olan Pergamon Müzesi buradan getirilen (çalınan) eserlerin merkezinde oluşturulmuş bir müze. İçeride öyle bir sunak var ki, arkadaş bunu oraya nasıl götürdünüz diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz.

    Bergama (Pergamon) Antik Kenti – Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası

    Tarihte ilklerin şehri olarak bilinen şehirlerden biri olan Bergama ilk hastane, ilk psikoterapi merkezi, 200.000 eseri barındıran ilk kütüphane, ilk parşomen kağıdı gibi birçok ilkin çıktığı şehirdir. Hellenistik dönemden kalma bu kent Büyük İskender‘in generalleri tarafından kurulmuş. Ayrıca en dik anfi tiyatroya da ev sahipliği yapıyor. Artık UNESCO Kültür Miras listesinde ancak halen Dünya’ya tam anlamıyla tanıtabildiğimiz yerlerden değil. Ne yapıp edip Berlin’deki müzenin popülarite anlamında önüne taşımalıyız. Konum için tıklayın

  7. BURSA VE CUMALIKIZIK – BURSA (2014)
    Osmanlı İmparatorluğu‘nun ilk başkenti olan ve enfes ilçelere, köylere ev sahipliği yapan Bursatam bir tarih şehri. Bursa’da en yaygın bulunan eserlerin hemen hemen hepsi Osmanlı Döneminden kalma. Osmanlı’nın ilk 6 padişahının yönettiği dönemde şehir çapında 127 cami, 45 türbe, 34 medrese, 25 han, 37 hamam ve 14 imarethane inşa edilmiş ve hepsi şu an ayakta.

    Cumalıkızık / Bursa – Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası

    Cumalıkızık ise Anadolu’nun en güzel köylerinden ve özellikle son dönemlerde yine sosyal medyanın da etkisi ile iç turizm merkezlerinden biri. Geleneksel Anadolu köy yaşantısını ve taş mimarili evleri en güzel yansıtan köylerimizden. 2014 yılında da UNESCO Kültür Miras Listesinde yerini aldı. Konum için tıklayın

  8. ÇATALHÖYÜK NEOLİTİK KENTİ (2012) – KONYA
    İnsanlığın gelişiminde önemli bir evre olan yerleşik toplumsal hayata geçişle birlikte, tarımın başlangıcı ve avcılık gibi önemli sosyal değişim ve gelişmelere tanıklık eden Çatalhöyük Neolitik Kenti, Güney Anadolu Platosu’nda yaklaşık 14 hektarlık bir alan üzerinde yer alıyor. İnsanlığın ilk yerleşim yerlerinden biri olan bu kenti mutlaka görmelisiniz. Konum için tıklayın
  9. EDİRNE SELİMİYE CAMİİ VE KÜLLİYESİ (2011) – EDİRNETürkiye’nin UNESCO Kültür Mirası
    Osmanlı‘nın İstanbul’dan önceki son başkenti olan Edirne muhteşem bir camiiye, Mimar Sinan’ın ustalık eserine ev sahipliği yapıyor. Teknik mükemmelliği, boyutları ve estetik değerleriyle döneminin ve sonraki zamanların en muhteşem eseri olan Camii ve Külliye, mimarlık sanatının en görkemli örneklerinden biri ve insanın yaratıcı dehasının bir başyapıtı olarak kabul ediliyor.

    Selimiye Camii – Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası

    Sultan II. Selim için yaptırılan bu eserde ters lale figürünü kimseye sormadan bakalım bulabilecek misiniz. Selimiye Camii ve Külliyesi

  10. TRUVA ARKEOLOJİK ALANI – ÇANAKKELE  (1998)
    Filmlere konu olmuş, Dünya çapında en ünlü antik kentlerden biri olan Truva’nın Türkiye topraklarında bulunması bizim için gurur kaynağı. Truva’da görülen 9 katman, kesintisiz olarak 3000 yıldan fazla bir zamanı göstermekte ve Anadolu, Ege ve Balkanların buluştuğu bu benzersiz coğrafyada yerleşmiş olan uygarlıkları izlememizi sağlıyor. Bu antik kentin tanınmasında büyük rol oynayan Truva Atı‘nın hikayesi; Truva Prensi Paris, Sparta Kralı’nın güzeller güzeli eşi Helen‘e aşık olur ve onu kaçırır. Bunun üzerine ise iki taraf arasında kıyasıya bir savaş başlar.

    Truva Filminde Kullanılan At – Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası

    Akha ordusu kendine dev bir tahta at yaptırıp, içine komutan Odysseus önderliğinde askerlerini yerleştirir ve Truva kentine girmeyi başarır ve şehri ele geçirirler. Daha fazlası için bu güzel antik kente gitmelisiniz. Konum için tıklayın

  11. SAFRANBOLU ŞEHRİ – KARABÜK (1994)
    Safranbolu‘yu bilmeyen yoktur. Karabük ilinin bu güzel ilçesindeki tarihsel gelişim 3000 yıl öncesine kadar dayanıyor. Başta OsmanlıRoma ve Bizans olmak üzere birçok medeniyete ev sahipliği yapmış. Safranbolu adını kendi ağırlığının 100.000 katı kadar sıvıyı sarıya boyayabilen safran bitkisinden almış. Ancak Safranbolu’yu hayal eden herkesin gözünün önüne ilk gelen şey muhteşem konakların yarattığı görsel şölendir.

    Safranbolu – Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası

    Bu güzel konakları bile görmek için gidilmesi gereken bir yer. Ee artık gitmişken meşhur Safranbolu lokumunu da  bol bol yersiniz.  Konum için tıklayın

  12. XANTHOS-LETOON – MUĞLA (1988)
    Ege Bölgesi özellikle Antik çağdan kalan eserler anlamında çok zengin. Özellikle Roma dönemine ait onlarca antik şehir bulunuyor. Likyalıların idari merkezi olan Xanthos ve yine Likyalıların dini merkezi olan Letoon birbirine sadece 4 km uzaklıkta olup Dünya çapında tanınan antik kentlerimizden. Fethiye şehir merkezinden de 46 km ve 50 km uzaklıktalar. Kuşkusuz 1994 yılından beri UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde olmalarının payı çok büyük. Özellikle Letoon’da LetoApollon ve Artemis tapınakları ile birlikte, bir manastır, bir çeşme ve Roma Tiyatrosu kalıntıları bulunuyor. Konum için tıklayın
  13. HİERAPOLİS – PAMUKKALE – DENİZLİ (1988)
    Türkiye’nin gözbebeği mekanlardan biri olan eşsiz Pamukkale‘nin UNESCO Kültür Mirası Listesi’ne girmesinden doğal birşey olamaz. Bu muhteşem mekanı çok fazla anlatmaya da gerek yok. Ancak bu listeye tek başına girmedi. Hemen 450 metre ilerisinde bulunan Hieropolis Antik Kenti ile birlikte Karma Miras alanı olarak listeye dahil oldu. Bunu açıklamak gerekirse Pamukkale‘nin Doğal Miras Hierapolis’in de Kültürel Miras olarak birleştirilmesinden kaynaklanıyor.

    Pamukkale Travertenleri – Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası

    İkisinin arasında bulunan Antik Yüzme Havuzu da en az bu mekanlar kadar popüler ve güzel. Tüm gününüzü burada rahatlıkla geçirip, unutulmaz bir seyahat deneyimi yaşayabilirsiniz. Konum için tıklayın

  14. NEMRUT DAĞI – ADIYAMAN (1988)
    Sırada Dünya’nın en güzel gün doğumu ya da gün batımının izlenebildiği yerlerden biri olan Nemrut Dağı‘nda. Adıyaman’ın Kahta ilçesinde bulunan 2150 metre yüksekliğindeki Nemrut Dağı zirvesinde bulunan antik eserler sayesinde listeye girdi. Kommagene Kralı I. Antiochos’un tanrılara ve atalarına minnettarlığını göstermek için yaptırdığı mezarı, anıtsal heykelleri ve benzersiz manzarası ile Helenistik Dönemin en görkemli kalıntılarından birisi.

    Nemrut Dağı Doğu Terası – Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası

    Buraya Mayıs-Eylül arasında gitmenizi tavsiye ederim. Eğer gün doğumunu izlemek için gidecekseniz üzerinize mutlaka kalın birşeyler almalısınız. Konum için tıklayın

  15. HATTUŞAŞ: HİTİT BAŞKENTİ – ÇORUM (1986)
    Görkemli Hitit İmparatorluğu’nun başkenti olan Hattuşaş, Anadolu’da yüzyıllar boyu çok önemli bir merkez olmuş. Çorum‘a 84 km uzaklıkta bulunuyor. Buranın adı geçtiğinde herkesin zihninde ilk sağlı soğlu aslan başlı kapılar canlanır. Tarihin en önemli medeniyetlerinden biri olan Hitit Medeniyetini yakından tanımak için Hattuşaş’ı mutlaka görmelisiniz. Buradan çıkarılan birçok eser hemen antik kentin yakınında bulunan müzede sergileniyor. Konum için tıklayın
  16. GÖREME MİLLİ PARKI VE KAPADOKYA – NEVŞEHİR (1985)   Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası
    Bir diğer Karma Miras alanı olarak ve 1985 yılında UNESCO Kültür Mirası listesine ilk kez  dahil olan miraslarımızdan. Kapadokya Bölgesi Kalkolitik Dönemden beri yerleşim yeri olmuş. Alanın en önemli özelliği, Erciyes Dağı ve Hasan Dağı tüflerinin, rüzgar ve su aşındırması sonucunda oluşan olağanüstü kaya şekilleri ve kışın ılık, yazın serin olan ve bu nedenle her mevsim için uygun iç iklim koşulları taşıyan kaya yapıların bulunması.

    Kapadokya – Türkiye’nin UNESCO Kültür Miras

    Tam bir görsel şölen. Özellikle geçtiğimiz yıllarda tamamen turizme açılan Dünya’nın en büyük antik yeraltı şehri de buranın cazibesini tamamen arttırmış durumda. Kapadokya ve Göreme Milli Parkı için detaylı yazılarımızı da bulabilirsiniz. Birini buraya bırakıyorum. Kapadokya Rehberi ,

  17.  İSTANBUL’UN TARİHİ ALANLARI – İSTANBUL (1985)
    2700 yıldan fazla geçmişiyle Dünya’nın en ünlü metropollerinden biri olan İstanbul’dan bir yerin bu listede olmaması haksızlık olurdu. Tarihi yarımada olarak bilinen RomaBizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış bu şehirde bulunan Hipodrom, Ayasofya, Aya İrini, Küçük Ayasofya Camisi ve Topkapı Sarayı’nı içine alan Sultanahmet Kentsel Arkeolojik Sit Alanı; Süleymaniye Camisi ve çevresini içine alan Süleymaniye Koruma Alanı; Zeyrek Camisi ve çevresini içine alan Zeyrek Koruma Alanı ve İstanbul Kara Surları Koruma Alanı listeye dahil olan mekanlar.
  18.  DİVRİĞİ ULU CAMİİ ve DARÜŞŞİFASI – SİVAS (1985) Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası
    Sivas’ın tarihi Divriği ilçesinde bulunan mimari özelliklerinin yanı sıra, sergilediği zengin Anadolu geleneksel taş işçiliği örnekleriyle UNESCO Dünya Miras Listesi’ne ilk giren mirasımızdır. Yapı topluluğu olarak listeye giren bu mekanda cami, darüşşifa (hastane) ve türbe bulunuyor. Ulu Cami, Süleyman Şah’ın oğlu Ahmet Şah tarafından; Darüşşifa ise eşi Melike Turan Melek tarafından yaptırılmış. Tam bir Selçuklu eseri. Konum için tıklayın

    Divriği Ulu Camii’nin İçi – Türkiye’nin UNESCO Kültür Mirası

    Umarım ömrünüzün sonuna kadar bu mekanların hepsini tek tek ziyaret etme şansınız olur. Şimdiden iyi eğlenceler. Detaylı Bilgi İçin: Unesco Kültür Mirası

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Uzay

Hollandalı biyologların buluşu, dünya dışındaki yaşamın keşfi konusunda umut oldu

Published

on

Hollandalı biyologdan dünya dışı yaşam arayışı için önemli buluş. Amsterdam Özgür Üniversite’de doktora öğrencisi olan biyolog Lucas Patty, organik dokunun ışıkta benzersiz bir iz bıraktığını keşfetti. Bilim çevreleri bu buluşu, dünya dışı yaşamın yakın gelecekte keşfi konusunda önemli bir adım olarak değerlendiriyor. Lucas Patty’nin bu hafta sunduğu doktora tezine göre, evde yetiştirilen bir çiçeğe dokunduktan sonra el feneri tutulunca, ışık bir tür tirbuşon haraketi yapıyor. İnsan gözü bu değişimi fark edemiyor ancak Patty’nin geliştirdiği cihaz sayesinde ilk kez bu durum saptanabildi. Hollandalı biyoloğa göre, bu tirbuşon haraketi, yaşamın karmaşası içinde bir düzen oluşturuyor. Birbirinin aynısı olan sağ ve sol elin, aralarında ayna işlevi gördüğünü belirten Patty, tıpkı eller gibi birbirinin aynısı olan moleküller bulunduğunu belirtiyor. Canlı dokuların büyüme sırasında sürekli olarak bir şekil aldığını anlatan Hollandalı biyolog, bu yüzden ışığın karakteristik bir şekilde yansıdığını vurguladı.
Dünya yörüngesine yerleştirilecek teleskop
Lucas Patty’nin geliştirdiği aygıt, şu anda üniversite çatısından ağaçları ölçüyor. Ancak tez danışmanlarından astrobiyolog Inge – Leos ten Kate ve gökbilimci Frans Snik’e göre, bu aygıt sayesinde 20 yıl içinde dev bir teleskop aracılığıyla dünya dışı yaşam gözlenecek. Hollanda’da yayımlanan Volkskrant gazetesine konuşan Frank Snik, “Bunu ölçerseniz, hayatı ölçersiniz” diyor. Snik’e göre, dünya dışı yaşam arayışında böyle bir yöntem henüz uygulanmadı. Hollandalı gökbilimci “Işık spektrumuna baktığınızda, atmosfer dışında oksijen olup olmadığını anlayabilirsiniz” görüşünü dile getiriyor. Astrobiyolog Inge – Leos ten Kate de, geliştirilen yeni tekniğin, dünya dışı yaşamın saptanması konusunda orta ve uzun vadede en umut verici yöntemlerden biri olduğunun altını çiziyor. Tez danışmanları, henüz dünya dışı orman ya da yabancı yosunları algılamak için çok erken olduğu görüşünde. Çünkü günümüzde var olan teleskoplar, dünya dışındaki gezegenlerdeki ışığı ölçemiyor. Aradaki mesafenin çokluğu nedeniyle ışık, yıldızların parlaklığında boğuluyor. Ancak gökbilimci Frans Snik, bu ışığı ölçebilecek hassas teleskopların önümüzdeki 10 yıl içinde bitirilmiş olacağını söylüyor. O zaman, Patty’nin buluşunu daha da geliştirip dünya dışında yaşam izlerini arayabileceklerini vurguluyor. Bilim insanlarının hedefi, Hollandalı biyoloğun buluşunu, 2035 yılında dünyanın yörüngesine oturtulan bir teleskopla denemek. Leiden Üniversitesi’nden astronomi profesörü Ignas Snellen ise, yeni buluşun kendi güneş sistemimiz içindeki araştırmalarda daha yararlı olabileceğini savunuyor. Snellen, Jüpiter’in uydusunda daha fazla inceleme yapmak için bu yöntemi öneriyor. Araştırma ekibi gelecek yıldan itibaren bir uçaktan, 3 yıl içinde de Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan ölçüm yapmaya hazırlanıyor. Kaynak: (BBC)

Continue Reading

Bilim

Mary Shelley’e “Frankenstein” için ilham vermiş olabilecek 5 bilimsel deney

Published

on

Frankenstein’ın canavarının 200 yaşına girmesiyle “Makingthe Monster”(Canavarı Yaratmak) kitabının yazarı Kathryn Harkupbu kitaba ilham vermiş olabilecek geçmişten 5 bilimsel deneye göz atıyor. Mary Shelley’nin bilim kurgu romanı Frankenstein 200 yıl önce yayımlandı. O yıllarda sıra dışı bilim gelişmeleri ön plandaydı ve bilim,kahvehanelerde, clublarda, ve varlıklı ailelerin konuk odalarında konuşulmakta olan popüler bir konuydu. Romanının 1831 basımının giriş bölümündeMary Shelley, Frankenstein’ı yazmasında ona ilham veren bir kaç bilimsel gelişmeye yer verdi. Üstü kapalı terimlerle galvanizm, kendiliğinden üreme, hayat ilkesi hakkındaki deneyleri yazdı. Peki, hangi deneylere ithaf ediyordu? Hangi bilimsel gerçekler bu efsanevi bilim kurgu romanını yazmasında ilham vermişti ona? 1. Hareket eden erişte: Ölü maddeden hayat elde etme düşüncesi Shelly’nin zamanında yeni bir düşünce değildi. Binlerce yıldır doğa filozofları, çamurdan, pislikten, hatta çürümüş cesetlerden nasıl küçük canlıların oluştuğu üzerine düşündüler. Mikroskobun faydaları olmadan, sinek ve diğer böceklerin canlı bir yaratığa dönüşmeden önce içinde bulunduğu küçük yumurtaları gözlemlemek neredeyse imkansızdı. 19.yüzyılın başlarında kendiliğinden üreme düşüncesi hala devam etmekteydi. Biraz yiyecek ve bolca sabır gerektiren ünlü bir deney ebeveyn siz üremenin olabileceğini kanıtlar düzeydeydi. Küçük bir parça erişte cam bir kubbenin altına yerleştirildi, böylece dış etkilerden izole oluyordu. Bir süre sonra bu erişte parçasında hareket gözlemlendi. Deneyciler çok steril bir ortamda çalıştığı için bu çok olasılıksız görünüyordu fakat bir şey erişteye bulaşmış, gelişmiş, ve onun kendi kendine hareket etmesini sağlamıştı. Frankenstein’ da ise Shelley kendiliğinden üreme fikrine başka bir boyut kazandırdı. Düzgün bir şekilde oluşturulursa insan vücudu, doğru bir şekilde işleyen biyolojik bir makine gibi görülebilirdi. Belki de küçük parçalarla bir canavar inşa edip hayat verilebilirdi.
2. Ameliyat: 19.yüzyılın dönümünde insan anatomisine hayranlık zirveye ulaşmıştı. Birleşik Krallıkta büyük şehirlere özel anatomi okulları açılmıştı. Anatomi profesörleri ve cerrahlar bilgilerini ve yeteneklerini istekli tıp öğrencilerine aktarıyorlardı. Anatomi okulları ve anatomik numune koleksiyonları Shelley’e ilham vermiş olabilir. Fakat orada öğretilen cerrahi yetenekler, karakteri Victor Frankenstein’e canavarını oluştururken yardımcı olamamıştı. Ameliyat o dönemlerde birleştirmekten ziyade kesme ile ilgiliydi. Bireyler arası doku, organ vb. nakli fikri o dönemlerde daha gelişiminin ilk aşamalarındaydı ama estetik cerrahinin bazı boyutları şaşırtıcı gelişimler göstermişti. 16.yüzyılda giderek artan düellolar daha çok anlam kazanmıştı ve birçok insan burunsuz gezmek zorunda kalıyordu. Genellikle kolun tepesinden alınmasıyla vücudun bir bölgesinden,surattaki boşluğu doldurmak için alınan dokuların nakli üzerine ilgiler artmıştı. Eklenecek doku parçasını çıkarıp yavaşça eksiklik olan bölgeye naklederken kolun sabit durması için fazlasıyla abartılı iskeleler yapılmıştı. Mary’ nin karakteri Victor deri ile birlikte birçok iç organı da nakletmek zorunda kalmıştı ve bu o zamanlarda hiçbir cerrahın cesaret edemediği bir şeydi. Victor, gerçekte aynı çağda yaşadığı insanlar gibi, doku uyumu kavramına sahip değildi ve insan bireylerden ziyade farklı türlerin bile dokularını veya organlarını kullanırken ikinci kez düşünmüyordu.  3. Uçan çocuk: Parçalardan bir canavar yaratmak kesinlikle kolay değil fakat Victor Frankenstein’in en büyük başarısı ölü materyalleri toplayıp bunları canlı bir şeye dönüştürmesiydi. Bu canlandırma yönteminin detayları romanda sinir bozucu bir şekilde üstü kapalı anlatılmış. Shelleyromanda bir “yaşam kıvılcımı”dan bahseder fakat bu herhangi bir şey olabilir. Neyse ki elektrik kıvılcımı bunun en muhtemel açıklaması olacaktır. Frankenstein’ in yazılmasından önceki yüzyıl elektriği anlamada büyük gelişmelere tanık oldu. Bu olguyu ilk inceleyenlerden biri StephenGray’di. Ülkesine hizmet edenlerin kaldığı bir tür bakım evi olan Charterhouse’ da kalıyordu. Gray emeklilik dönemini elektrik üzerine deneyler yaparak geçirdi ve bu konuda birçok keşif yaptı. Teorilerini anlatmak için birçok muazzam canlandırmalar tertipledi; bunlardan biri de “uçan çocuk”tur. Charterhouse’ un bitişiğinde bir de okul bulunmaktaydı ve kimse Gray’in bir çocuğu deneyleri için ödünç almasına aldırış etmemişti. Çocuk tavana kadar yükseltilmiş bir platforma asılır ve çocuğa statik elektrik yüklenir ve sonrasında çocuk küçük kağıt parçalarıyla etkileşime girmek için ellerini kullanır ve kağıtları hareket ettirebilir. Çocuğun burnundan küçük kıvılcımlar gözlemlenebilir. Platforma bağlanmış, havada süzülen, kıvılcımlar saçan bir çocuk ve zeminde ellerini coşkuyla sallayan bir bilim insanı imgesi Victor Frankenstein’ ın canavarına hayat verdiği modern film sahnelerindekinden pek de farklı sayılmaz.  4. Bulutlardan gelen elektrik akımı: Frankenstein’ ın canavarının hayata gelişinin sinemadaki tasvirinde sıklıkla arka planda gök gürültülü bir sağanak eşlik ediyor. Bu genellikle yıldırımın “hayat kıvılcımı” oluşturmasını ima ediyor. Acaba Mary Shelley tüm zamanların en ünlü elektrik deneylerinin birinden ilham almış olabilir mi? Frankenstein romanında Benjamin Franklin’in ünlü Uçurtma Deneyine atıf yapıldı. Franklin elektrikle ilgili her konuda oldukça meraklı bir araştırmacıydı fakat o zamanlar kimse yıldırımın gerçekten elektrik ile ilgili bir olay olduğundan emin değildi. Franklin bunu kanıtlamak için bir deney yaptı. Deney şu şekildeydi: Franklin ve oğlu uçurtmaya bir anahtar bağlayıp onu bir fırtınanın ortasına doğru uçurdular. Başta hiçbir şey olmadı, tam vazgeçecekleri sırada Franklin anahtarı uçurtmaya bağlandıkları ipteki tellerin yükseldiğini gördü sanki elektrik yüklüydü. Elini anahtara doğru götürdü ve elektrik çarpmasını deneyimledi. Deney muhtemelen anlatıldığı şekilde yaşanmamış olsada büyük ün kazandı. Franklin yıldırım çarpması tehlikelerinin kesinlikle farkındaydı ve muhtemelen yanında ipi tutması için başkasını, belki kölelerinden birini, götürdü. Bu tür deneyi gerçekleştiren ilk kişi bile değil aslında; 1752 Mayıs’ında Fransız Thomas-François Dalibard, Gray’denbirkaç önce ay, eşit derecede tehlikeli bir deney yapmıştı çoktan. Shelley Franklin’in deneyine atıfta bulunmasına rağmen, canavara hayat verme sürecinin bir parçası olarak yıldırımdan bahsetmemiştir. Victor Frankenstein’a bilim konusunda çalışması için ilham verenyıldırım çarpmasıdır ve Victor ve canavarının karşılaşmasında arka planda yine bir fırtına vardır. “Hayat kıvılcımı” olan yıldırım büyük ve özel etki yaratmak için sinemada kullanılan bir bahane gibi gözüküyor.
5. Ölüyü diriltme: Mary Shelley elektrik kullanarak ölü insanları hayata döndürme fikri olan ilk insan değildi. Önemli bilim insanları da bu olasılığı araştırdı. Elektrik şoklarının kas çekilmesine neden olduğu biliniyordu ve buna galvanizm (etkisi) denmişti. Hayvanlar üzerinde binlerce elektrik deneyi yapıldı fakat bir sonraki adım GiovanniAldini’den geldi. Az zaman önce boğulmuş veya havasızlıktan ölmüş kişileri canlandırmak için elektriğin kullanılıp kullanılmayacağını görmek istiyordu. Teorilerini kanıtlamak için taze bir cesede ihtiyacı vardı ve bu ihtiyacı 1803te Londra’da karşılandı. George Forstercinayetten mahkûm edilmişti. ezası asılmaktı ve sonrasında cesedi elektrik deneyleri için Aldini’ ye verilecekti. Forster’in cesedi darağacından indirilip Aldini’ye teslim edildi. Aldini Forster’ ın kafasının yanına bir bateriden çıkan kabloları bağladı; yüzdeki kaslar hareket etti, çene titredi ve sol göz açıldı. Aldini Forster’ ın göğsünü açtı, kaburgalarını kırdı ve yeniden başlatmak amacıyla direkt kalbe elektrik şoku verdi. Başarısız olmuştu. Onun diriltme girişimleri başarısız olmuş olsa da en ünlü bilim kurgu romanına ilham verme konusunda başarılı olmuştu. Aldini’nin Forster üzerinde yaptığı deneyler büyük ölçüde tanınmıştı. Bu deneyin anlatımı ile Frankenstein’ nın canavarını hayata geçirdiği o can alıcı anın anlatımında kullanılan imgeler çok büyük ölçüde benzerdir.
Editör / Yazar: Meltem ARSLANER
Kaynak: https://www.sciencefocus.com/science/five-experiments-that-might-have-influenced-mary-shelleys-frankenstein/

Continue Reading

Ekoloji

İnsanlığı tehdit eden en büyük olaylar nelerdir?

Published

on

Popüler kültür, dev bir göktaşının dünyaya düşmesi veya uzaylıların istilası gibi konulara odaklansa da, bu senaryolar günümüzde karşı karşıya olduğumuz tehlikeleri görmezden gelmemize neden olabiliyor. İşte insanlık için en büyük tehditler:
Volkanlar: 1815 yılında Endonezya’daki Tambora Yanardağı patlayıp küllerini yeryüzüne saçtığında, 79 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Bu olay sonucu yeryüzüne vuran Güneş ışınlarının miktarı azaldı ve o yıl, “yazsız yıl” olarak tarihe geçti. 75 bin yıl önce burada dev bir süper yanardağın patlaması, tüm dünyayı etkilemişti. Kimilerine göre, dünya üzerindeki insan nüfusu da büyük oranda gerilemişti. Ancak fazla endişelenmemize gerek yok. 2019’da süper yanardağ patlaması ve Dünya’ya asteroid çarpması gibi doğal felaket yaşama riski yok denecek kadar az. Büyüyen tehditler: İnsan eliyle yaratılan küresel riskler için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Ekonomik Forumu’na göre, 2019 yılının önündeki en büyük tehlike, iklim değişikliği ile bunun olası etkileri. Birleşmiş Milletler (BM), iklim değişikliğinin çoktan ‘ölüm kalım meselesine’ döndüğü uyarısında bulunuyor. BBC’nin tanınmış doğa belgeselcisi David Attenborough ise, “İklim değişikliği dünyanın binlerce yıldır karşılaştığı en büyük tehdit. Medeniyetlerimiz çökebilir” diyor.Aşırı sıcaklık artışı ve deniz seviyesinin yükselmesi, büyük salgınlar ve göç dalgaları, tehlikelerden bazıları. Öte yandan, yapay zeka gibi yeni teknolojiler de giderek bizim için tehlike haline gelebilir. Siber saldırganların koca bir ülkenin verilerini çalması ve fidye istemesinden tutun da, otonom algoritmaların farkında bile olmadan borsayı çökertmesine pek çok senaryo ortada dolaşıyor. Nükleer savaş da, bir diğer olasılık: Üstelik bu, küresel güçler arasındaki nükleer silah gerilimi ile sınırlı da değil. Nükleer silahlar ve geleneksel silahların birbirine karışması ve yapay zekanın nükleer savaşı daha da büyütmesi, güvenliğimizi tehlikeye sokabilir.
Bir başka büyüyen tehlike de, küresel salgınlar: Grip salgınlarının her yıl dünyada ortalama 700 bin kişinin ölümüne, küresel ekonominin de yılda 500 milyar dolar kaybetmesine neden oluyor. İnsan topluluklarının hem nüfus olarak artması hem de daha hareketli hale gelmesi de, salgınların daha kolay yayılmasıyla sonuçlanıyor. Bu da 1918’de 50 milyon kişinin ölümüne neden olan İspanyol Gribi salgınını akla getiriyor. Ancak aşı programlarının yayılması sayesinde riskleri azaltabiliriz. İnsanlık karşısındaki riskleri nasıl ölçersiniz?

  • Tarihsel ve jeolojik kayıtlara bakın. Geçmişteki süper yanardağ patlamaları ve asteoid çarpmalarını araştırın.
  • Doğal örnek vakalar bulun.
  • Bir model oluşturun. Bilim insanları iklim değişikliğinin geleceğini gelişmiş atmosfer modellemeleriyle inceliyor.

Dünya’da 8 milyara yakın insan yaşıyor ve bizler, gün geçtikçe hayatta kalmamız için gereken gıda, su, temiz hava, aynı zamanda onları mal hizmetlere çeviren küresel ekonomiye bağımlı hale geliyoruz. Buna rağmen biyoçeşitlilik seviyesi azalırken, altyapı ve tedarik zincirlerinin aşırı zorlanması sonucu, söz konusu sistemlerin çoğu büyük zarar görmüş durumda. İklim değişikliğinin artan etkileri, durumu daha da kötüleştiriyor. Bu nedenle, küresel riskleri onlara neden olan felaketlerin büyüklüğü ile değil, yaşamımız için gerekli olan sistemlerde yarattığı hasarının büyüklüğü ile ölçmeliyiz. 2010 yılında İzlanda’da patlayan ‘nı hatırlayın. Yanardağ patlaması sonucu hayatını kaybeden olmamıştı ama Avrupa’nın hava trafiği 6 gün boyunca kapanmıştı.2017’de ise, WannaCry fidye yazılımı dünyadaki farklı kuruluşların sistemlerinin kısmen kapanmasına neden olmuştu. Günümüzde neredeyse her şey, elektrik, bilgisayarlar ve internetin çalışıyor olmasına bağlı. Bu sistemlerin nükleer patlama ya da güneş patlaması sonucu zarar görmesi, büyük bir hasara yol açacaktır.
Kaynak: https://www.bbc.com/news/world-47030233

Continue Reading

Öne Çıkanlar