fbpx
Connect with us

Uzay

Türkiye’nin uzay teknolojilerindeki yeri

Published

on

Türkiye Uzay Ajansı’nın kurulması, en az 20 yıllık bir sürecin tamamlanmasını ve çok daha uzun, zorlu bir sürecin başlangıcını temsil etmesi bakımından büyük önem taşıyor. Türkiye Uzay Ajansı (TUA), 13 Aralık günü Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 23 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kuruldu. Kararname, en az 20 yıllık bir sürecin tamamlanmasını ve çok daha uzun, zorlu bir sürecin başlangıcını temsil etmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. TUA’nın kuruluşu, özellikle konunun ilgilileri ve havacılık ve uzay sanayii sektörü tarafından uzun süredir takip edilen bir konuydu. Kararname ile idari ve mali özerkliğe sahip, özel bütçeli bir kurum olarak kurulan TUA’nın öncelikli görevleri arasında Milli Uzay Programı’nın hazırlanması ve takibi, havacılık ve uzay alanındaki orta ve uzun vadeli stratejilerin belirlenmesi, uluslararası kuruluşlar nezdinde temsil ve koordinasyon ile uzaya yönelik araştırma geliştirme (ArGe) projelerinin hazırlanması ve desteklenmesi yer almaktadır. Uzay alanında, özellikle son dönemde sivil ticari kuruluşların faaliyetleri, Mars başta olmak üzere gök cisimlerine araştırma robotları ve uzay araçlarının gönderilmesi gibi teknolojik gelişmeler kamuoyu gündemine daha sık şekilde gelmektedir. Uzayın, hem gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler hem de ticari kuruluşlar için yeni bir rekabet sahası olduğunu iddia etmek mümkündür. TUA’nın bu ortam koşullarında önemi ve sorumluluğu daha da artmaktadır. TUA’ya ve bu kuruma neden ihtiyaç olduğuna dair değerlendirmelere geçmeden önce uzayın askeri, ticari ve bilimsel amaçlarla kullanımını özetlemek yerinde olacaktır. Uzay teknolojilerinin gelişmesinde, Soğuk Savaş’ın iki süper gücü ABD ve Sovyetler Birliği’nin (SSCB) rekabetinin itici güç olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. 1957 yılında SSCB’nin Sputnik 1 adlı uyduyu dünyanın yörüngesine yerleştirmesiyle başlayan ve “uzay yarışı” olarak adlandırılan süreç boyunca her iki ülke de uzay teknolojilerine yönelik büyük yatırımlar yaptılar, çok sayıda proje gerçekleştirdiler.  Kısa süre içinde uzaya insanlı uçuş gerçekleştirildi, çok çeşitli görevlere yönelik tasarlanmış uydular üretildi, Ay’a ayak basıldı, dış uzaya ve diğer gezegenlere bilimsel araştırma maksatlı olarak sondalar ve robotlar gönderildi. Bu bilimsel ve teknolojik yarış doğrudan ve dolaylı olarak askeri bir rekabeti de içermiştir. Her iki nükleer süper güç, uzaya yönelik iddialı projelerle hasmına bir kabiliyet gösterisi yapmış; nükleer harp başlıklarını hedefe yönlendirme ve kendisine gelebilecek saldırıları önleme kapasitesini geliştirmiştir. Öte yandan uzaya yönelik projelerde geliştirilen teknolojiler süratle diğer askeri platform ve sistemlere uygulanmıştır. Bu döngünün bir sonucu olarak bugün gündelik hayatın vazgeçilmez parçası haline gelmiş pek çok araç ve teknoloji doğmuştur. Uzay ortamından günümüzde, özellikle uydular aracılığı ile çok çeşitli amaçlar için faydalanılmaktadır. Bunları kabaca iletişim, yer gözlem, istihbarat ve erken ihbar, seyrüsefer ve bilimsel araştırma olarak gruplandırmak mümkündür.  Uzayın kullanım alanları: İletişim uyduları günümüzde askeri ve sivil haberleşmenin vazgeçilmez unsuru haline gelmiş bulunmaktadır. İletişim uyduları, bulundukları yörüngeden dolayı dünyadaki çok uzak noktalar arasında ses, görüntü ve veri aktarımını mümkün kılmaktadır. Bu tip uyduların büyük kısmını basitçe dünya yörüngesindeki röle istasyonları olarak tanımlamak mümkündür: Dünya üzerinde yayın yapan bir istasyonun sinyalini alıp güçlendirerek yine dünyaya doğru aktarırlar. İletişim uydularının büyük kısmı, dünyadan yaklaşık 36 bin km mesafedeki, “yer eşzamanlı” (Geosynchronous-GEO) olarak adlandırılan bir yörünge kuşağında bulunurlar. 2018 Aralık ayı itibariyle bu yörüngede, büyük kısmı iletişim maksatlı olmak üzere 450’ye yakın aktif uydu bulunmaktadır.
Dolayısıyla bu yörüngede görev yapacak iletişim uydularının yörünge konumları ile kullanacakları iletişim sistemlerinin frekans tahsislerinin koordinasyonu büyük önem taşımaktadır. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (International Telecommunication Union–ITU) bu koordinasyonu sağlamaktadır. Türkiye de Türksat adı altında iletişim uydusu ailesine sahiptir. Bu ailenin yörüngeye başarıyla yerleşen ilk uydusu Türksat 1B 1994 yılında göreve başlamıştır. Onu 1996’da Türksat 1C, 2001’de Türksat 2A, 2008’de Türksat 3A, 2014’te Türksat 4A ve 2015’te Türksat 4B takip etmiştir. Türksat 1B 2006, Türksat 1C 2010 ve Türksat 2A 2016 yıllarında görev ömürlerini tamamlamışlardır. Halen üretimleri devam eden Türksat 5A uydusunun 2020, Türksat 5B uydusunun ise 2021 yılında hizmete girmesi planlanmaktadır. Türk Havacılık ve Uzay Sanayii AŞ (TUSAŞ) bünyesindeki Uydu Sistemleri Entegrasyon ve Test Merkezinde (USET) üretilecek olan Türksat 6A haberleşme uydusunun 2020 yılında uzaya fırlatılması planlanmaktadır.  Uydular, aynı iletişim görevlerinde olduğu gibi, bulundukları konum itibariyle dünya üzerindeki geniş alanları kapsayabildikleri için yer gözlem görevlerinde de yoğun olarak kullanılmaktadır. Bu kapsamda, hassas elektrooptik kameralar ya da çeşitli algılayıcı sistemlerle donatılan uydulardan özellikle meteorolojik olayların takip ve ölçümünde, madencilik, okyanus ve deniz bilimleri, şehir planlama gibi çeşitli kamusal, ticari ve bilimsel uygulamalarda faydalanılmaktadır. Yer gözlem alanında Türkiye’nin ilk uydusu, TÜBİTAK Uzay ile İngiliz Surrey Satellite Technology Limited (SSTL) ortaklığında geliştirilen BİLSAT’tır. Bu uyduda, Çoban ve Gezgin adlı, tasarımı ve üretimi TÜBİTAK Uzay tarafından geliştirilmiş iki görev yükü kullanılmıştır. BİLSAT uydusu 2003 yılında yörüngeye yerleştirilmiştir. Onu, tasarımı ve üretimi Türkiye’de, milli imkânlarla gerçekleştirilmiş ilk uydu olan RASAT takip etmiştir. Gerçek anlamda Türkiye’nin ilk yerli ve milli uydusu olan RASAT, 2011 yılında yörüngeye yerleştirilmiştir. Halen, metre altı çözünürlüğe sahip İMECE adlı uydunun geliştirilmesine devam edilmektedir. İMECE’nin 2020 yılında göreve başlaması planlanmaktadır.  Yer gözlem uydularının bir türevi olarak da değerlendirilebilecek istihbarat uyduları, taşıdıkları hassas elektrooptik kameralarla, askeri ve stratejik istihbarat görevlerinde uzun zamandır kullanılmaktadır. Soğuk Savaş döneminde yalnızca süper güçlerin kullanımında olan bu tip uydular, teknolojideki gelişmelerin bir sonucu olarak günümüzde pek çok ülke tarafından kullanılmaktadır. Sensör teknolojilerindeki gelişmelerin sonucu olarak istihbarat uyduları da yalnızca görüntü istihbaratı değil, aynı zamanda elektronik istihbarat, radar istihbaratı ve erken ihbar maksatlı olarak da geliştirilmeye başlamıştır. Bu tip uyduların görevleri arasında, düşman ülkelerin elektronik sistemlerinin çalışmasının takibi ve bunlar hakkında bilgi toplanması, uzun menzilli balistik füzelerin fırlatılmalarının erken tespiti ve bu füzelerin muhtemel hedeflerinin belirlenmesi, düşman stratejik üs ve tesislerinin ve buralardaki faaliyetlerin izlenmesi sıralanabilir. Türkiye, Türk Hava Kuvvetleri envanterinde iki adet istihbarat uydusuna sahiptir. TUSAŞ ve TÜBİTAK Uzay iş ortaklığı tarafından yerli ve milli imkânlarla geliştirilerek üretilen Göktürk 2 2012; İtalyan-Fransız ortaklığında üretilen Göktürk 1 ise 2016 yılında göreve başlamıştır. Her ikisi de elektrooptik görüntü istihbaratı sistemleri ile donatılmış bu uydulara yakın zamanda, tasarım ve geliştirme faaliyetleri devam etmekte olan, ASELSAN tarafından geliştirilen bir radarla donatılacak Göktürk 3 katılacaktır.   Seyrüsefer, iletişimden sonra gündelik hayatta uzaydan en yaygın ve yoğun faydalanılan alan haline gelmiştir. ABD tarafından 1970’li yıllarda uzun menzilli balistik füzelerin hedeflerini tespit için geliştirilmesine başlanan küresel konumlama sistemi (Global Positioning System–GPS) kısa süre içinde önce askeri, 1980’lerden itibaren de sivil alanda kullanıma girerek hızla yaygınlaşmıştır. Uydu destekli seyrüsefer sistemleri, alçak irtifadaki yer yörüngesindeki (Low Earth Orbit–LEO) uyduların, taşıdıkları atom saatleri vasıtasıyla yüksek hassasiyette hesapladıkları zaman ve konum bilgilerini dünyaya yayınlamaları ve yerdeki alıcıların bu sinyalleri işleyerek konumlarını belirlemeleri esasına dayanmaktadır. Günümüzde hassas güdümlü silah sistemlerinden cep telefonlarına, insansız araçlardan tapu-kadastroya kadar pek çok alanda kullanılmaktadırlar. ABD’ye ilaveten Rusya GLONASS, Avrupa Birliği GALILEO, Çin de Beidou isimli, küresel kapsama alanına sahip uydu destekli seyrüsefer sistemlerine sahiptir. Bunlara ilaveten Hindistan’ın IRNSS, Japonya’nın da QZSS isimli, bölgesel ölçekli sistemleri mevcuttur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin uydu destekli seyrüsefer sistemi ihtiyacına yönelik olarak gündemde Bölgesel Konumlama ve Zamanlama Sistemi (BKZS) projesi bulunmaktadır. Kısa süre önce açıklanan Cumhurbaşkanlığı İkinci 100 Günlük İcraat Planı kapsamında belirlenen hedefler arasında, BKZS projesinin fizibilitesine başlanması yer almaktadır.  Son yıllarda New Horizons sondasının Pluto’dan yakın çekim görüntüler elde etmesi, Curiosity robotunun Mars’a inmesi gibi gelişmeler ile uzayın bilimsel amaçlarla kullanımı kamuoyu gündeminde daha yoğun olarak yer almaya başlamıştır. Bu kapsamda, yalnızca dünya yörüngesindeki uydular değil, derin uzayda seyreden sondalar ya da diğer gök cisimlerine iniş yapıp ölçüm yapabilen robotlar da kullanılmaktadır. Bu araçların topladıkları bilgiler, başta astrofizik olmak üzere insanlığın çeşitli bilim dallarındaki bilgi birikiminin ve evrenin işleyişine dair kavrayışının artmasına imkan sağlamaktadır. Teknolojideki gelişmelerin doğal bir sonucu olarak uzayın kullanımında, son yıllarda iki eğilimin öne çıktığını iddia etmek mümkündür. Bunlar, uzayın ticarileşmesi ve askerileşmesidir.
Uzayın ticarileşmesi: SpaceX isimli sivil firmanın Falcon adlı yeniden kullanılabilir roketlerle yörüngeye uydu yerleştirmesi ve bir otomobilin uzaya fırlatılması ve son olarak Virgin Galactic firmasının uzay turizmine yönelik geliştirdiği uzay aracının test etmesi gibi gelişmelerle, sivil ticari firmaların uzay alanındaki artan faaliyetleri kamuoyu gündemine yansımıştır. Özellikle uzaya erişim ve yörüngeye uydu yerleştirme gibi, oldukça pahalı operasyonlarda, teknolojideki gelişmelerin de yardımıyla sivil firmaların çözümler üretmesi, bu alanın kısıtlı sayıda ülkenin tekelinden çıkması sonucunu doğurmuştur.  Böylelikle, hızla artan sayıda ülke, kurum ve kuruluş, çeşitli maksatlar geliştirdikleri uyduları yörüngeye, rekabetçi bir pazar ortamında görece düşük maliyetlerle yerleştirme imkânına erişmişlerdir. Yakın gelecekte daha da fazla sayıda ticari firmanın uydu fırlatma hizmeti sunmaya başlaması beklenmektedir. Son yıllarda gündeme gelen bir diğer konu da asteroit madenciliğidir. Mars ile Jüpiter gezegenleri arasında bulunan asteroitlerden mineral ve gazların çıkarılarak Dünya’ya getirilmesi ve işlenerek kullanıma sokulması fikri uzun yıllardır mevcuttur. Uzaya erişim ve uzay aracı teknolojilerinin hızla gelişmesi ile birlikte bu tür operasyonların, kısa vadede olmasa bile uzun vadede mümkün olabileceği değerlendirilmektedir. Böylelikle, özellikle dünyada çok az bulunan ancak sanayide önemli kullanım alanları olan nadir element ve minerallere erişimin mümkün olacağı öngörülmektedir. Nitekim halen çeşitli ülkelerde kurulmuş olan 10 civarında özel şirket, münhasıran asteroit madenciliği alanında araştırma ve geliştirme faaliyetleri yürütmektedir. Ticari firmaların uzay faaliyetlerinin artmasıyla, bu konuda ulusal ve uluslararası hukuk ve mevzuat boyutunda bir dizi düzenlemenin gündeme gelmesi beklenmektedir.
Uzay harbi: Soğuk Savaş döneminde yoğun şekilde yaşanan uzayda askeri rekabet, giderek artan sayıda ülkenin uzaydan askeri görevlerle faydalanma imkânına erişmesiyle çok boyutlu ve çok taraflı bir niteliğe bürünmüştür. Günümüzde yörüngedeki uydular, askeri operasyonların aslî birer unsuru haline gelmişlerdir. Bunun bir yansıması olarak pek çok gelişmiş ülke uzaya yönelik bağımsız uzay kuvvetleri kurmuş ya da hava kuvvetlerinin görev, yetki ve sorumluluğunu genişletmiştir. Buna bir örnek olarak ABD’de, bağımsız bir Uzay Kuvvetleri Komutanlığı kurulmasına ilişkin hazırlıkları vermek mümkündür.
Uzay araçlarının askeri görevlere yönelik olarak ana kullanım amaçları istihbarat, erken ihbar ve iletişimdir. Bu maksatlarla geliştirilen çok sayıda uydu değişik yörünge katmanlarında görev yapmaktadır. Buna ilaveten uzaya yönelik askeri operasyonların son yıllarda gündeme gelen bir diğer çeşidi de, uydusavar (anti satellite–ASAT) sistem ve teknolojilerdir. En son Rusya Federasyonu’nun MiG-31BM tipi savaş uçağına takılı olarak sergilediği bir uydusavar füze ile yeniden tartışılmaya başlanan bu silah sistemlerinin amacı, yörüngedeki düşman uyduların imhasıdır. Bu konuda en çarpıcı güncel örneklerden biri, 2007 yılında Çin’in gerçekleştirmiş olduğu uydusavar füze denemesidir. Çin, orta menzilli bir balistik füzeyi temel alarak geliştirdiği füzeyle, alçak yörüngedeki emekliye ayrılmış bir meteoroloji uydusunu imha etmiştir. Vurulan uydunun enkaz parçaları, yörüngedeki diğer uydulara yönelik büyük bir risk oluşturmuştur.  Uydusavar füze teknolojilerinin ve siber harbin gelişmesiyle birlikte, uzaydaki askeri, sivil ve ticari unsurların güvenliklerinin sağlanması ihtiyacı artmıştır. Uzay durumsal farkındalığı (space situational awareness–SSA) adı verilen bu kabiliyet ile, dünya yörüngesindeki dost, düşman ve üçüncü taraflara ait unsurların konum, yönelim ve yörüngelerinin tespit, takip ve tasnifi ile dost unsurlara yönelebilecek her türlü riskin öngörülmesi ve analizi tarif edilmektedir. Söz konusu riskler arasında, uydusavar silah sistemleri, siber harp, elektronik karıştırma ve benzeri tehditler olabileceği gibi, yörüngedeki uzay atıkları ve enkaz parçaları, güneş rüzgarları, meteorlar gibi diğer etkenler de bulunabilir. Bu kabiliyetin oluşturulması için elektrooptik teleskoplar, radar sistemleri, komuta kontrol ve iletişim merkezlerinin teşkil edilmesi gerekmektedir. Uzayın ve yörüngedeki uyduların askeri, ticari ve diğer alanlardaki vazgeçilmez önemi göz önüne alındığında, bu unsurların güvenliklerinin sağlanması, olası risklerin oluşmadan önce tespit edilerek bertaraf edilmesi büyük önem taşımaktadır.  Uzay Ajansının gerekliliği ve önemi: Uzayın kullanım sahalarını ve mevcut uygulamaları genel hatlarıyla inceledikten sonra, Türkiye’nin ulusal bir uzay ajansına sahip olmasının gerekliliğine yönelik değerlendirme yapmak kolaylaşmaktadır. Birinci olarak, dünyadaki diğer muadilleri de incelendiğinde uzay ajanslarının en önemli işlevlerinin ulusal bir uzay stratejisi ve bu kapsamda uzaya yönelik bir bilim ve teknoloji politikası oluşturmak olduğu görülmektedir. Havacılık-uzay, doğası gereği çok farklı disiplinleri bir araya getiren, ileri teknolojinin en yoğun kullanıldığı sektörlerdendir. Bu özelliği itibariyle de ulusal bir havacılık-uzay sanayiinin kurulması, korunması ve geliştirilmesinde, tüm paydaşların söz sahibi olduğu, nesnel ve uzun vadeli bir strateji ve bu strateji doğrultusunda kurgulanmış bilim ve teknoloji politikasının varlığı şarttır.
Aksi takdirde uzay alanında elde edilen sınai ve teknolojik kazanımların korunması ile yenilerinin geliştirilmesi mümkün olmayacaktır. Yukarıda sayılan kullanım sahaları ve örnek projelerde de görüldüğü üzere, uzaya yönelik olarak geliştirilen sistem, platform ve uygulamaların büyük çoğunluğunda farklı kullanıcılar bir arada bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle askeri ve sivil kullanım sahaları çoğunlukla iç içe girmektedir. Ayrıca farklı kullanıcıların ortak ya da birbirine yakın özellik ve kabiliyetlerde platform, alt sistem ya da görev ihtiyaçları olabilmektedir. Böyle bir ortamda, ihtiyaçları, altyapı, kapasite ve projeleri tek bir merkezden tasarlamak, kurgulamak ve eşgüdümü sağlamak ihtiyaçları öne çıkmaktadır. Ulusal uzay ajansı bu anlamda askeri, ticari, endüstriyel, kamusal ve akademik paydaşlar arasında bir eşgüdüm mekanizması işlevine sahiptir.  Askeri, ticari ya da diğer alanlarda hizmet veren uzaydaki tüm unsurların faaliyetlerinin kesintisiz ve güvenlik şekilde sağlanması bir ulusal güvenlik meselesidir. Dolayısıyla bu unsurlara karşı yönelebilecek her türlü doğal ya da insan yapısı tehdit ve riskin önceden belirlenmesi, analizi ve acil durum eylem planlarının hazırlanması, riskin yönetilmesi ve nihayetinde bertaraf edilmesi için uzay ajansı kritik bir önem taşımaktadır. Yörünge ve frekans tahsisi, hukuki mevzuatın oluşturulması, düzenleyici anlaşmaların imzalanması ile araştırma-geliştirme projelerine katılım gibi uluslararası faaliyetlerde temsil, ulusal uzay ajansının önemli işlevlerindendir. Bu konularda yetkili ve sorumlu bir muhatabın mevcudiyeti, uzay alanında yaşanacak gelişmeler ve alınacak kararlarda masada olma hakkı doğuracağından, uzay alanında hak ve menfaatlerin korunmasında kritik önemi haizdir. Son olarak ulusal uzay ajansının en önemli işlevi ve sorumluluğu, bu alanda nitelikli insan gücünün yetiştirilmesi ve buna yönelik akademik planın oluşturulmasıdır. Ülkenin insan sermayesinin en üst seviyesine mensup olan bu araştırmacıların korunması, sayılarının artması ve uzay endüstrisindeki tecrübeli insan kaynaklarının gelişmesi; ekonomik kalkınmaya doğrudan etki sağlayacaktır. Sonuç olarak Türkiye Uzay Ajansının kurulması, sayılan bu nedenlerden dolayı Türkiye’nin uzay alanındaki iddialarını somutlaştırma yönünde büyük bir adım teşkil etmektedir. Hedeflerin gerçekleşmesi, ajansın etkin bir şekilde çalışması ve nesnel, gerçekçi, uzun vadeli ve sürdürülebilir bir politikanın izlenmesi ile mümkün olacaktır.
[Savunma ve havacılık teknolojileri, sanayi politikaları ve ulusal güvenlik alanları üzerine çalışan Arda Mevlütoğlu yüksek lisansını Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde tamamlamıştır ve Air International, Air Forces Monthly, Aviation News, Savunma ve Havacılık, Marine & Commerce, Savunma Sanayii Müsteşarlığı Savunma Sanayi Gündemi gibi dergilerde yayınlanmış makaleleri bulunmaktadır] Kaynak: (AA)

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Uzay

Filipinler’de Yeni İnsan Türü Keşfedildi

Published

on

Filipinler’de bir ada olan Kuzey Luzon’daki bir mağarada bulunan kemiklerin kendi cinsimize ait olduğu ortaya çıktı. Ancak bu kemikler bizim türümüze ya da daha önce gördüğümüz türlere ait değil. Kemikleri inceleyen bilim insanları, bu kemiğin sahibi olan türe Homo luzonensis adını verdi. 2007 yılında Luzon’da bulunan Callao Mağarası’nda tek bir uyluk kemiği bulundu. İnsan türünün kemik yapısına benzetilen bu uyluk kemiğinin en az 67.000 yaşında olduğu doğrulandı. Filipinler’de insan türünün yakın bir akrabasının ortaya çıkması şaşırtıcıydı çünkü Buzul Çağı ile birlikte Asya kıtasının çevresindeki adaların kıta ile bağlantısı kesilmişti. Bu kesinti memelilerin oraya ulaşma imkanlarını da ciddi anlamda azaltmıştı. Bugünlerde aynı mağarada,iki yetişkin, bir çocuk ve orta yaşlarda üç kişiden oluşan en az on iki adet fosil daha bulundur. Bulunan kemikler, Nature’de belirtildiğine göre en az 50.000 yaşında olan el, ayak kemikleri ve dişlerden oluşuyor.

Ayak kemiklerinin şekli gibi bazı özellikleri, 2 milyon yıldan daha uzun bir süre önce Afrika’da ölen Australopithecus gibi eski atalara benzetilmekte. Uzun ince parmak kemikleri gibi diğer özellikleri Homo sapiens’i, çok yakın akrabamız olan H.erectus’tan bile daha çok andırıyor. Azı dişleri ise alışılmadık derecede küçük ve insan familyasında görülmüş hiçbir şeye benzemiyor.
Kemikler incelendiğinde boylarının 1,2 metreden kısa olduğu gözlemlenmiş. Ancak yaşam tarzları hakkında öğrenilebilen tek bilgi, tehlikeden kaçmak ve yiyecek bulmak için ağaçlara tırmandıkları.

Bir Homo luzonensis bireyine ait olan üst sağ dişlerden bazıları. Soldan sağa: 2 küçük azı dişi ve 3 azı dişi Telif hakkı Callao Mağrası Arkeoloji Projesi’ne aittir.

Filipinler Asya kıtasından yaklaşık yüz metre genişliğinde bir denizin araya girmesiyle ayrılmakta. Ancak son Buzul Çağı boyunca, deniz seviyeleri o kadar düşmüş ki, Malezya yarımadasından Borneo’ ya yürümek mümkünmüş. Palawan Adası ise, neredeyse dokunacak kadar Borneo’ya yakın. Ve 50.000 yaşında olduğu tahmin edilen kemiklerin bulunduğu yer işte bu Palawan Adası.Geçen sene Callao’dan çok uzakta olmayan bir vadide çok daha eski taş aletler ve bu aletlerle kesildiği açıkça anlaşılan kemikler bulunmuştu.

Homo luzonensis türünün proksimal ayak parmak kemiği. İskeletin uzunlamasına kavisi bu türün ağaçlara tırmanma konusundaki yetkinliğini göstermektedir. Telif hakkı Callao Mağrası Arkeoloji Projesi’ne aittir.

Profesör Philip Piper, IFLScience’a verdiği röportajda, “Canavarların en az 700.000 yıldır Luzon’da olduğunu biliyoruz. Ancak, ne tür bir insansı bilmiyoruz”dedi. Araştırmacılar, H. Luzonensis’in, 28.000 yıl önce modern insan türleri ile çakışıp çakışmadığını ve bu durumun neslinin tükenmesine sebep olup olmadığını merak ediyor. Piper, yapılan kazılarda daha fazla H. Luzonensis fosili çıkmasını umuyor, ancak şu anda kazıların önünde bir engel var: Callao Mağarası’nın içine bir tapınak inşa edildi.

Editör / Yazar: Merve GÖKTAŞ

Kaynak: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/new-species-of-early-human-discovered-in-the-philippines/

Continue Reading

Bilim

Dünyanın düz olmadığını anlamamızı sağlayacak 10 kolay yöntem

Published

on

Hikaye aslında SmarterThanThat’in 2008 yılında bir sayısında yayınlandı. Bu yazıda da hikayenin popüler bilimin ışığında güncellenmiş halini bulacaksınız. Birkaç milenyumdur insanlık Dünya’nın yuvarlak olduğunu biliyor ve bunu anlamak için size birkaç metot göstereceğim. Bunu yapmak için birkaç fikrim vardı ancak PhilPlait’in (Astronom) BBC ‘ye yazdığı “Düz Dünya” adlı yazısı son sıralar ilginç dürtülere kapılmama sebep oldu. Phil, Düz Dünya Topluluğunu yeniden inşa etmenin zahmet etmenin bile saçma olduğunu iddia ediyor – ben de aynı fikirdeyim.

1. Ay

İnsanlık şunu artık çok iyi biliyor ki, Ay bir dilim peynir veya gülümseyen bir Tanrı değil, bu fenomenler yeterince güzel açıklanmış durumda. Bu konu antik Yunanlılar için büyük bir gizem olsa da, doğru bilgiye ulaşmak için yaptıkları gözlemler insanlığın gezegenimizin şeklini anlamasına yardım etti. Aristo (Dünyanın şekliyle ilgili bir çok gözlem yapan kişi), Ay tutulması sırasında Dünyanın Ay üzerine düşen gölgesinin dairesel olduğunu gözlemlemiştir. Bu gölge Dünyanın yuvarlak şekliyle ilgili harika bir ispattı. Dünya devamlı olarak döndüğü için (şüpheniz var ise kesin bir kanıt için “FoucaultPendulum” deneyine bakın) her Ay tutulmasında oluşan oval gölge bizlere Dünyanın şeklinin yalnızca yuvarlak değil, aynı zamanda küresel olduğunu kanıtlar niteliktedir.

2. Gemiler ve Ufuk Çizgisi

Son zamanlarda bir limanda bulunduysanız veya bir sahilde öylece dolaşırken ufka baktıysanız, çok ilginç bir olayla karşılaşmış olabilirsiniz: yanaşan gemiler birden ortaya çıkmaz sanki denizin içinden yavaşça su üstüne çıkıyor gibi görünürler. Ancak gemiler yanaşırken su üstüne çıkmadığı gibi uzaklaşırken de batmazlar. Gemilerin yavaşça ortaya çıkmalarının sebebi Dünyanın şeklinin düz değil yuvarlak olmasıdır.

Bir portakalın üzerinde sizin görüş alanınıza doğru yürüyen bir karınca düşünün. Eğer portakalın baş kısmına bakarsanız, portakalın yuvarlak şeklinden dolayı karıncanın size doğru yavaşça yükselerek görünmeye başladığını göreceksiniz. Aynı deneyi portakal üzerinde değil de düz bir yüzeyde yaparsanız, uzaktan gelen karıncanın yavaşça yükseldiğini değil yavaşça ortaya çıktığını farkedersiniz (ne kadar keskin bir görüş açısına sahip olduğunuza bağlı olarak).

3. Değişken Takımyıldız Görünümü

Bu gözlem Ekvatordan başka bir noktaya hareket eden birinin aynı takım yıldızları göremeyeceğini iddia eden Aristo tarafından yapılmıştır. Mısır seyahati sonrası Aristo, “Mısır ve Kıbrıs’ta görünüp, daha kuzey bölgelerde göremediğiz takım yıldızlar var” şeklinde bir gözlemde bulunmuştur. Bu olay ancak üzerinde bulunduğumuz gezegenin yuvarlak olmasından kaynaklanabilecek bir durumdur. Aristo Dünyanın küresel şekli ile ilgili şunları da eklemiştir, “mükemmel şekilli bir küre değil çünkü öyle olsaydı bu kadar küçük değişimler bu kadar az mesafede meydana gelmezdi”. Ekvatordan uzaklara gidildikçe, bilinen takım yıldızları ufuk çizgisine doğru yaklaşırken yerlerine yeni takım yıldızlar gelmektedir. Eğer Dünya düz olsaydı bunun gerçekleşmesi imkansızdı.

4. Çubuklar ve Gölgeler

Eğer bir zemine bir çubuk sabitlerseniz, zemine gölgesi düşer ve bu gölge zamanla hareket eder (antik zamanlarda kullanılan saat yöntemi). Eğer Dünya düz olsaydı, farklı lokasyonlara dikilmiş aynı boyutlarda iki ayrı çubuğun gölgeleri aynı olurdu. Eratosten (MÖ 276-194) bu yöntemi Dünyanın çevresini tam olarak hesaplamak için kullanmıştı.

5. Yüksekten Bakmak

Düz bir zemin üzerinde durup ufka bakın, gözlerinizi kısın ve görmeye çalışın hatta en sevdiğiniz dürbünü çıkarıp gözlerinizin görebildiği kadar uzaklara bakın. Daha sonra en yakın ağaca tırmanın – ne kadar yüksekse o kadar iyi, sadece o dürbünleri düşürmemeye ve lenslerini kırmamaya dikkat edin. Sonra tekrar bakın, gözlerinizi yorun ve dürbünle ufka doğru bakın.
Tırmandıkça, daha uzağa bakacaksınız. Genellikle, bunu dünyadaki engellerle ilişkilendirebiliriz ama gerçek sebep bu değil. Tamamen engelsiz ve düz bir arazide durup ufka baksanız bile, yüksek bir yere çıktığınızda daha uzakları görebilecektiniz. Bunun sebebi dünyanın düz olmamasıdır.

6. Uçağa Binmek

Eğer daha önce bir başka bir ülkeye gitmek için uçağa bindiyseniz (uzun mesafeli uçuşlarda) uçaklar ve Dünya ile ilgili şaşırtıcı 2 gerçeği farketmiş olabilirsiniz.

  • Uçaklar uzun bir süre boyunca düz bir yolda gidebilirler ve bunun sonucunda herhangi bir köşeden aşağı düşmezler. Ayrıca uçaklar durmadan dünyanın çevresini dolaşıp aynı noktaya dönebilirler.
  • Eğer Pasifik okyanusunu geçerken pencereden dışarı bakarsanız çoğu zaman Dünyanın küresel şeklini rahatlıkla görebilirsiniz. Eskiden en iyi görüntü Concorde’lardan alınırdı, şimdi Virgin Galactic’ten gelecek yeni görüntüleri görmek için sabırsızlanıyoruz.

7. Diğer Gezegenlere Bakmak

“Dünya diğer gezegenlerden farklıdır.”, buraya kadar doğru. Şu ana kadar yaşamın olduğu başka gezegenler keşfedemedik. Ancak,her gezegenin sahip olduğu bazı belirgin karakteristik özellikler vardır ve bütün gezegenler benzer şekilde hareket ediyor veya benzer karakteristik özellikleri gösteriyorsa bizim gezegenimizin de aynı olduğunu kabul etmek mantıksız değildir.

Başka bir deyişle, farklı yerlerde yaratılan ve farklı boyutlarda ki birçok gezegen aynı özellikleri gösteriyorsa, bizim gezegenimizde aynı özelliktedir. Bütün gözlemlerimiz Dünyanın küresel olduğunu gösteriyor. Aksini düşünmek için çok iyi bir nedenimiz olmadığı sürece bu böyle.

1610 da Galile Galileo Jüpiter ’in etrafında dönen Ay’lar olduğunu gözlemledi ve bunları büyük gezegenlerin etrafında dönen uydular olarak tanımladı. Kilisenin, her şeyin Dünyanın etrafında dönmesi gerektiği görüşüne karşı çıkan bu açıklamayı kabul etmesi çok zordu. Bu gözlem aynı zamanda sistemimizdeki bütün gezegenlerin Güneş ekseni etrafında döndüğünü gösteriyordu. Düz bir Dünya (bizimki veya bir başka Dünya)gözlemlenmesi, gezegen hareketleri ve şekilleri ile ilgili bildiğimiz tüm tabuları yıkacak inanılmaz bir gözlem olurdu.

Bu sadece bildiğimiz her şeyi değiştirmekle kalmaz aynı zamanda yıldız oluşumlarını (Güneşin düz dünya teorisine uyması için bilinenden çok farklı hareket etmesi gerekirdi) ve uzay boşluğundaki hız ve hareket teorilerini de değiştirirdi (uydular ve üzerlerindeki yer çekimi gibi). Kısacası, gezegenimizin küresel olduğundan şüphelenmiyoruz, biliyoruz.

8. Zaman Dilimlerinin Varlığı

Bu yazıyı yazarken New York’ta saat’in öğle 12:00 ve Güneşin şu an gökyüzünün tam ortasında olduğunu varsayalım. Aynı anda Beijing’de saat gece yarısı 00:00 olurdu ve gökyüzünde Güneş’ten eser olmazdı. Avustralya’da ise saat 01:30 yani New York’tan 13 saat ilerde ve birkaç saat sonra Güneş doğacak ve yeni gün başlayacak olurdu.

Bu gibi bir durum yalnızca Dünyanın dairesel bir şekilde olduğunda ve kendi ekseni etrafında döndüğünde gerçekleşebilirdi. Bir noktada hava aydınlıkken tam tersi bir noktada ise Güneşten eser yok… Bu durumda farklı noktalarda 12 saatten fazla saat farklılıklarının ortaya çıkmasına sebep oluyor. Eğer Dünya düz olsaydı Güneş olmasa bile onun ışıklarını her yerden görebilirdik. Benzer şekilde, tiyatroda sahneyi aydınlatan spot ışığını karanlıkta oturduğumuz halde görürüz. Bir tarafın tamamen karanlık ve ışıksızken, başka bir tarafın aydınlık olması sadece küresel bir gezegende mümkündür.

9. Yer Çekimi

İşte kütle hakkında ilginç bir gerçek: Kendisine bir şeyler çekiyor. İki nesne arasındaki çekim kuvveti (yerçekimi) kütlelerine ve aralarındaki mesafeye bağlıdır. Basitçe söylemek gerekirse, yerçekimi nesnelerin kütle merkezine doğru çekilir. Kütlenin merkezini bulmak için nesneyi incelemelisiniz.

Bir küre düşünün. Küreler tutarlı şekillere sahip olduğundan, üzerinde durduğunuz yer ne olursa olsun, altında tamamen aynı miktarda küre olur. (Bir kristal topun etrafında dolaşan bir karınca hayal edin. Böceğin bakış açısına göre, hareketin tek göstergesi karınca ayaklarının hareket ettiği gerçeği olurdu – yüzeyin şekli hiç değişmez.) kütle kürenin merkezindedir, yani yerçekiminin kürenin yüzeyindeki herhangi bir şeyi kürenin merkezine doğru çekeceği anlamına gelir. Bu, nesnenin yüzeyinde nerede olursa olsun gerçekleşecektir.

Düz bir plaka düşünün. Düz bir plakanın kütle merkezi merkezindedir, yani yerçekimi kuvveti yüzeydeki herhangi bir şeyi düzlemin ortasına çeker. Bu demektir ki eğer plakanın kenarında durursanız, yerçekimi sizi Dünya üzerinde dururken genellikle deneyimlediğiniz gibi düz bir şekilde değil, plakanın ortasına doğru yan yan çekiyor demektir.

Bir elmanın yanlara değil aşağıya düştüğü konusunda oldukça olumluyum hatta Avustralyalılar için bile. Ancak, şüpheleriniz varsa, bir şeyi düşürmeyi denemenizi tavsiye ederim – yalnızca sizi incitebilecek bir şey olmadığından emin olun.

10. Uzaydan Çekilen Fotoğraflar

Son 60 yıllık uzay araştırmasında, uyduları, sondaları ve insanları uzaya fırlattık. Bazıları geri döndü, bazıları hala güneş sistemi üzerinden yüzüyor (ve neredeyse ötesinde) ve birçoğu Dünyadaki alıcılarımıza şaşırtıcı görüntüler aktarıyor. Bu fotoğrafların hepsinde, Dünya, küreseldir. Dünyanın eğriliği, Uluslararası Uzay İstasyonundaki astronotların çektiği çok, çok, çok ama çok fazla fotoğraftan da görülebilir. Burada ISS Komutanı ScottKelly’ninInstagram hesabından yeni bir örnek görebilirsiniz: Ne derler bilirsiniz, bir fotoğraf bin parça ize değer.

Editör / Yazar: Oğuzhan PEKGÜRLER

Kaynak: https://www.popsci.com/10-ways-you-can-prove-earth-is-round

Continue Reading

Uzay

Üç Soru Üç Cevap: Uzay

Published

on

Üç Soru Üç Cevap serimize Beyin ile ilgili yaptığımız bölümlerin ardından kısa bir ara vermiştik. Aranın ardından yeni bölümün ilk konuğu, bilinmezliklerle dolu uzay.

Güneş sistemindeki en yüksek dağ hangisidir?

And Dağları, Himalayalar, Everest… Dağ dendiği zaman aklımıza ilk gelen fiziki yapılar bunlardır; ancak bu sefer biraz daha farklı bir yerdeki dağdan bahsedeceğiz, güneş sisteminin en büyük dağından. Mars’ta bulunan Olympus Mons dağı, güneş sistemindeki en yüksek dağdır. Tabanı, Arizona eyaleti kadar büyük ve 25 km yüksekliğinde ayrıca, Dünya’nın en yüksek dağının yüksekliğine göre üç kat daha büyük. Olympus Mons dağının kapladığı alan o kadar büyük ki, zira dağın zirvesine çıkabilen dağcı, bir dağın tepesinde durduğunu fark edemez. Çünkü dağın eğimi, gezegenin kendi kavisi nedeniyle görünemez durumdadır.

Kaynak: https://www.sciencefocus.com/space/page/2/

Evren ne kadar uzundur?

Şu ana kadar yalnızca 46 milyar ışık yılı derinliğe gidildiği için everenin uzunluğu tam olarak bilinemiyor. Ancak gökbilimciler, evrenin uzunluğunu iki boyutlu açıdan tartışsalar da genel kanı üç boyutlu. Her yön için aynı doğrultuda genişleyen evren; geniş olduğu kadar uzun veya derindir. Şu ana dek gözlemlenebilen kısmın varlığı, evrenin net uzunluğunu bilmemize engel oluşturuyor.

Kaynak: https://www.sciencefocus.com/space/how-tall-is-the-universe/

Gökyüzünde kaç tane yıldız var?

Romantik anların en büyük kahramanı, çocukların ise en büyük arkadaşı. İnsanoğlu için ulaşılması imkansız gibi görünen yıldızları saymak, kumsalda kumları saymaya benziyor. Ancak kum tanelerini tek tek saymak mümkün değildir. Kumsalın yüzey alanı, kum tabakasının ortalama kalınlığı ve kum tanelerinin ortalama hacmi belirlenebilirse kum tanelerinin sayısı hesaplanabilir. Aynı şekilde, evrende kaç tane yıldız olduğunu belirleyebilmek için de bazı kabullere ihtiyacımız var. Örneğin evrenin gerçekte ne kadar büyük olduğunu bilmiyoruz. Evrenin büyüklüğü ile ilgili bilgimiz görebildiğimiz kadarıyla sınırlı. Ancak evrenin merkezinde olmadığımızı, şeklini tam olarak bilmediğimizi ve hızlanarak genişlediğini düşünürsek evrenin gerçekte gözlemleyebildiğimizden daha büyük olduğu söylenebilir. Bilim insanları, yıldız yoğunluğu için en büyük kaynak olan gökadalar için, evrende yaklaşık 1011 -1012 gökada olduğunu ve gökadaların 1011 -1012 yıldız içerdiğini, dolayısıyla evrende 1022 -1024 tane yıldız bulunabileceğini tahmin etse de, bütün gökadaların ve yıldızların aynı büyüklükte olmadığını düşünürsek bunun yaklaşık bir değer olduğuna dikkat etmek gerekiyor. Yani bir gece oturup sıkıntıdan saymaya başladığımız yıldızlar sanılandan çook daha fazla.

Kaynak: https://www.esa.int/Our_Activities/Space_Science/Herschel/How_many_stars_are_there_in_the_Universe

Editör: Kuzey Kılıç (@Kuzeykfg)

Continue Reading

Öne Çıkanlar