fbpx
Connect with us

Bilim

Ünlü mucitlerden unutulmuş 10 garip icat

Published

on

Eğer bir mucitseniz, asla bir icatla yetinemezsiniz. Bu aynı patates cipsi yemeye benzer, ağzınıza bir tane attınız mı daima devamı gelir. Gerçek bir mucit, başkalarının günlük önemsiz şeyler gördüğü yerlerde yeni fırsatları görmeye yardımcı olmaz.Böylece mucit bir şey yapar, sonra başka bir şey. Hepsi işe yaramayabilir ve bazıları diğerlerinden önemli ölçüde daha başarılı olabilir, ancak bize daha sonra konuşacak bir şeyler verir.

1. Yüzme Paletleri – Benjamin Franklin

Benjamin Franklin’in sayısız alanda bir çok başarısı vardır, çocukluğunda son derece meraklı biri olduğundan bu çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Benjamin icatlarına 11 yaşındayken yaptığı paletlerle başladı.

Benjamin hırslı bir yüzücüydü ve tekniğini geliştirmek için yollar arıyordu. Onun çözümü ise ayaklar yerine ellere giyilebilen bir çift palet (yüzgeç) oldu. Onun sözleriyle icadı “ressam paletlerine benziyor”du. 25 santimetre uzunluğunda ve 15 santimetre genişliğinde, üzerinde baş parmakların geçmesi için delikleri bulunan birer palet. Bu paletler beklediği gibi yaygın bir biçimde kullanılmadı ancak onun amacına ulaşmasını sağlayarak yüzme hızını artırdı.

Benjamin ayrıca yüzerken ayağına bir çeşit sandalet de giymeyi denedi ancak beklediği gibi efektif olmadı. Ne olursa olsun, Benjamin Franklin hayatı boyunca uygulamanın meraklısı olarak kaldı ve bu icat onun Uluslararası Yüzme Onur Listesine girmesini sağladı.

2. Dev Arbalet – Leonardo Da Vinci

Her ne kadar yaptıkları yalnızca çizim aşamasında kalmış olsa da Leonardo Da Vinci geçmişte yaptıklarıyla bir hayli ün kazanmış bir mucittir. Hayata geçirilememiş bazı dizaynları da sembol olmuştur, çeşitli uçuş makineleri gibi. Leonardo aynı zamanda savaş aletleri ile ilgili de çalışmalar yapmaya başlamıştı. Tank benzeri zırhlı bir araç ile dev bir arbalet bu dizaynların başında geliyor. Bu arbalet mancınığı andırsa da inanılmaz bir büyüklükteydi.

Bu Da Vinci’nin en pratik icatlarından biri olabilirdi. Mobil bir icat olması için üzerinde 6 adet teker mevcuttu. Arbaletin hafif ve esnek olması için ince ve dayanıklı bir tahta kullanıldı. Boyutunun 25 metre olmasının tek sebebi psikolojik olarak yaratacağı etki idi. Bu icadın can alıcı özelliği karşı tarafa vereceği hasar değil, psikolojik olarak yaratacağı baskı ve korkuydu. 2010 yılında bu dev arbaletin Discovery Channel ’ın bir programında prototipi üretilip denendi.

3. Metal Dedektörü – Alexander Graham Bell

Alexander Graham Bell ’ in en büyük icadı telefonun yanı sıra tarihteki ilk metal dedektörünü de icat ettiğini biliyor muydunuz? Bu icadın amacı Başkan James Garfield’ın hayatını kurtarmaktı.

2 Haziran 1881 de, James Garfield bir suikasta maruz kaldı. Ülkenin her yerinden doktorlar Garfield’ın vücudunda ki kurşunun çıkarılması için seferber oldu ancak yapılan ameliyatların çoğunun amacı yaranın içine kurşunu bulabilmek için bişeyler sokmaktan ibaretti.

Bu enfeksiyonu yaymaktan başka bir işe yaramıyordu. Bell’in yapmayı düşündüğü şey elektromanyetik bir cihazla mermiyi tespit edebilmekti. Dedektör metalin varlığını tanımlayan bir elektromanyetik alan yayar ve tıkırtıya benzer bir ses çıkarmasına neden olur. Dedektör test sürecinde doğru bir şekilde çalışıyordu ancak Başkanın yanına getirildiğinde aralıksız bir şekilde tıkırdamaya başladı. Bell cihazı alıp biraz daha kurcaladı ancak herhangi bir hata tespit edemedi. Cihaz Garfield’ın vücudunda gezdirilmeye başladığında aralıksız bir şekilde tıkırdıyordu.

Çoğu tarihçi GrahamBell’in cihazının çalışmadığını düşünüyor çünkü kimse Başkan’ın yattığı yatağın metalden olduğunu farkedemedi, detektöre müdahale eden şey buydu.

4. Uzaktan Kontrol Edilebilen Bot – Nikola Tesla

Elektrikle derin ilişkileri olmasına rağmen radyo’nun öncülerinden kabul edilen Tesla o zamanlar halkın gözünde bir büyücü olarak görülüyordu. 1898 yılında Madison SquareGarden da yapılan bir kongre bunun çok güzel bir örneğiydi, Tesla en son icadı olan telsiz kumandalı tekneyi insanlara sundu. Tesla, yeni patentli dizaynı “hareketli araçları uzaktan kontrol etme metodları” olarak bilinen ve ismi “Teleotomasyon” olan icadını sergilemeyi planlıyordu. Teknenin küçücük bir dümeni ve bir pervanesi vardı, ayrıca iki de anteni bulunuyordu. Tesla teknesini bu şaşkın kalabalığın önünde kontrol edebildiğini gösterdi.

İnsanlar gördüklerine inanamıyorlardı. Tesla tekneyi bilimsel olarak nasıl kontrol ettiğini ne kadar açıklamaya çalışırsa çalışsın, kalabalığın çoğunluğu onun tekneyi telepati yöntemiyle kontrol ettiğine inanıyordu. Geri kalanı ise tekneyi eğitimli ve ufak bir maymunun kontrol ettiğine dair daha makul teoriler üretti.

Geniş vizyonu sayesinde Tesla Teleotomasyon adı verdiği bu teknolojinin bir silah olarak kullanılabileceğini gördü. Suyun altında gidebilecek bir bot tasarlayıp hükümete satmayı planladı ancak kimse Tesla’nın vizyonunu göremedi. Tesla’ya göre Washington bu fikri duyduğunda kahkahalarla gülmüş bile olabilirdi.

5. Fotokopi – James Watt

James Watt’ın ismi buhar makinesiyle özdeşleşmiştir. Ancak sanayi devrimini başlatan insanlardan biri olarak Watt’ın hayatı yalnızca buhar makinesinin icadıyla sınırlı kalmadı. Watt tüm hayatını araştırmakla geçirdi. Diğer mucitler gibi Watt’ın yetenekleri vizyonu da para kazanmasını sağlayacak yetkinlikte değildi. Tüm hayatı boyunca finansörler bulmaya çalıştı.

Watt’ın en kayda değer işlerinden biri fotokopiyi bulmasıydı. 1780 yılında, dökümanları ince bir kağıt ile presleyerek kopyasını kağıdın arkasına basmaya yarayan bir makine tasarladı. Bu icat küçük, basit ve taşınabilirdi ve ardındaki ilke, şu an kullanılan modern makineler icat edilene kadar kullanılmaya devam etti. İlk senesinde 600 adet satan icat Watt’ın hayatında para kazanmasını sağlayan ilk icat olarak bir dönüm noktası oldu.

6. Soda – Joseph Priestley

sodayı icat eden mucit Joseph Priestley

Joseph Priestley ünlü bir ilahiyetçı, filozof ve kimyagerdi. Onun en parlak başarısı oksijeni keşfetmesiyle birlikte geldi ama o aynı zamanda “airs” dediği diğer gazları da keşfetti. Yaşamın ilerleyen zamanlarında, bilimsel topluluk tarafından biraz tecrit edildi, çünkü teorinin modası geçmiş olduğu bir zamanda, beşinci element olan “flogiston” un varlığını hararetle savundu.

Ama hepsinden önce Priestley’nin bize verdiği ve hala severek tükettiğimiz başka bir şey daha var, Soda.

Bu keşif Priestly bir bira fabrikasının yanında yaşarken ve orada sık sık deneyler yaparken gerçekleşti. Bir keresinde, fermente edilmiş bir bira tankının üzerine bir kase su asarak suyu karbondioksit ile doldurma yöntemini keşfetti. Sonra tadının gerçekten güzel olduğunu keşfetti.

Başlarda, Priestleyyalnızca kendine ve arkadaşlarına gazlı içecek yaparken sonradan bu karışımın iskorbüt hastalığını tedavi etmek için kullanılabileceğini düşündü. Aslında teori yanlıştı ancak hepimiz bu buluştan faydalanmaya devam ediyoruz. 1772 yılında Suyu, sabit bir hava ile karıştırmanın yolları’nın yazılı olduğu bir bildiri yayımlattı. PriestleyPriestley, daha fazla araştırma yapmaya ya da keşiflerinden para kazanmaya çalışmadı. Bu, Johann JacobSchweppe’yi, karbonatlı su üretimi ile ticari olarak uygulanabilir bir yöntem geliştirmeye yönlendirdi. Daha sonra 1783 yılında bugün hala var olan ve bir servet kazanmış olan Schweppes Şirketi’ni kurdu.

7. Bulyon – Justus Von Liebig

19.yy’ın en önemli kimyacılarından biri olan Justusvon Liebig aynı zamanda organik kimyayı bulan adamdır. Henüz Organik Kimya ile ilgilenmediği zamanlarda ayrıca azotu mahsuller için temel bir besin maddesi olarak tanımlayarak tarımda devrim yaptı ve böylece gübre endüstrisine başladı. Bu uğraşları son bulduğunda ise bulyonu icat etti.

Deri üreticilerinin sadece sığır derilerini kullandıklarını ve etin çürümeye başladığını fark ettikten sonra, Güney Amerika’da çalışan George ChristianGiebert adlı bir mühendis, Liebig’in eti işlemek için bir yöntem geliştirdiğini ve aradığını hatırladıve bunu yeni bir işe başlamak için bir fırsat olarak gördü. Liebig’in Et Özü şirketi 1864’te kurulmuştur.

Liebig’in niyetleri oldukça asildi. 1847’de formülü ilk geliştirdiğinde, birisinin süreci iyileştireceği, maliyetini düşüreceği ve et özünün fakirleri beslemek için uygun bir alternatif haline getireceği umuduyla halka duyurdu. Ancak, Liebig kendi şirketini kurduğu zaman, diğerleri de kendi “et suyu” versiyonlarını satmaya başladılar ve kendi ürünlerindenLiebig’in Et Özü olarak bahsettiler.

Sonunda Liebig markasını LEMCO’ya ve daha sonra bugün marketlerde bulunan Oxobulyonlarınavevrmek zorunda kaldı.

8. Yaşam Cetveli – Edmond Halley

Edmond Halley, ismini paylaşan ünlü kuyruklu yıldızın gelişini hesaplamak için bugün hatırlanan ünlü bir gökbilimci, fizikçi ve matematikçi idi. Sıklıkla unutulan şey, aktüerya bilimindeki üstün çalışmasıdır. Halley, doğru demografik verilere dayanan ilk yaşam cetvelini ortaya koyarak demografi çalışmasında devrim yarattı.

Nasıl olduğu tam olarak bilinmemekle birlikte, 1693’te Halley, şu anda Polonya’nın Wroclaw kenti olan Breslau kenti için talep edilmemiş demografik veriler elde etti veya aldı. Belge, beş yıl boyunca kentte kayıtlı tüm ölüm ve doğumları içeriyordu. Bu bilgileri kullanarak Halley, her bir yaş grubu için ölüm olasılığını gösteren bir yaşam cetveli buldu. Halley’nin masası, bundan sonraki yaşam gelirlerini hesaplamanın önemli bir parçası haline geldi.

Adil olmak gerekirse, Halley’nin çalışmaları John Gaunt ve William Pett’in 30 yıl önce yarattığı başka bir yaşam cetvelinde önlendi. Ancak, bu cetvel daha az doğruydu ve çok fazla tahminde bulunmuştu. O zamanlar büyük bir göç ve genişleyen nüfusa sahip bir şehir olan Londra’ya dayanıyordu. Ayrıca, bu çalışmalar ölüm anında yaşını belirtmeyen kayıtlar kullanılarak yapılmıştı. Halley nispeten daha istikrarlı bir topluma erişebildi ve bu da daha iyi veri sağladı.

9. Elektrikli Piyano – Walther Nernst

WaltherNernst, 1920’de Nobel Kimya Ödülü’nü kazanan üçüncü termodinamik yasası da dahil olmak üzere kimyadaki çalışmaları ile biliniyordu. Ancak, 1930’da Bechstein ve Siemens ile tamamen farklı bir şey yaratmak için iki şirket kurdu. Neo-Bechstein-Flugel, yani ilk elektrikli piyano. Bu piyanonun ses kartı yoktu ve müzik yapmak için çok ince teller ve küçük bir çekiç kullandı.

Neo-Bechstein-Flugel dijital kuyruklu piyano, radyonun henüz yeni bir şey olduğu bir zamanda geldi. Evdeki tüm yeni cihazlara dahil edilmesi alışılmadık bir durum değildi. Neo-Bechstein’da ayrıca bir radyo alıcısı ve yerleşik bir plak çalar bulunuyordu ve üç bileşen birlikte veya ayrı ayrı çalıştırılabiliyordu. Son teknolojiye sahip olmasına rağmen, Neo-Bechstein hala standart bir piyanodan daha ucuzdu.

Tüm özelliklerine rağmen, Neo-Bechstein-Flugel piyano başarısız oldu. Mucitlerinin profesyonel piyanistlerden umut ettiği geri dönüşleri almadı. Bu, Bechstein’ın finansal sorunları ile birleşince son kaçınılmaz olsa da,Nernst’in piyanosunun arkasındaki prensipler bugün hala elektro gitarlarda ve elektromanyetik alıcılarda bulunuyor.

10. Konuşan Bebek – Thomas Edison

Edison sadece yetenekli bir mucit olarak değil, aynı zamanda yetenekli bir işadamı olarak kabul edilir. Diğer birçok mucidin aksine, Edison yarattıkları için bir servet kazandı çünkü ürünler için nasıl kazançlı bir pazar bulacağını biliyordu. Thomas Edison’ un fonografı büyük bir hit haline geldi ve bu yüzden doğal olarak mümkün olan her yere bir tane görsel bıraktı. Sonuç; Edison fonograf bebeği.

Konuşan bebekler ürpertici, sade ve basittir. Modern bebekler bile pilleri azaldığında ve yavaş, şeytani bir sesle konuşmaya başladığında korkunç olabilirler. 120 yaşında bir bebeğin ne kadar rahatsız edici olabileceğini hayal edebilirsiniz, ama kendiniz de görebilirsiniz!

Adil olmak gerekirse, Edison’un bebeklerinin tümünün sesi kulağa gerçekçi gelmiyordu. Sadece birkaç yıl önce, bir bebeğin 123 yıllık metal ses kaydı göreceli olarak iyi durumda bulundu. O zamanlar ses kayıtlarını çoğaltmaya yarayacak bir yöntem olmadığından her ses birbirinden farklı ve özeldi. Edison “Twinkle, Twinkle, Little Star” demeleri için işe farklı kadınlar alıyordu. Edison’un tüm çabalarına rağmen, bebekler başarısız oldu ve sadece 1890’da birkaç hafta satıldı.

Editör / Yazar: Oğuzhan PEKGÜRLER

Kaynak: https://listverse.com/2015/02/10/10-bizarre-forgotten-inventions-from-famous-inventors/

Bilim

Cerrahlar, Bir Bebeğin Beyninde Olgunlaşmış Diş Şeklinde Bir Tümör Buldular

Published

on

Bilim insanları yaşına göre fazla hızlı gelişen bir bebeğin beynini incelediklerinde olgunlaşmış diş şeklinde bir tümör buldular. The New England Journal of Medicine’in 2014’ teki haberine göre olay Maryland Üniversitesi ve Baltimore Johns Hopkins Children’ s Center’ ın beyin cerrahlarının 2014’ te 4 yaşındaki bir çocuğun beyin MR’ ını incelemeleriyle ortaya çıktı. İncelemelere göre tümör ceviz büyüklüğündeydi ve yan kısımları boyunca küçük yapılar vardı. Bebek hemen operasyona alındı ve tümör beyninden alındı. Tümörün embriyonik hipofiz dokusundan türemiş bir tümör diğer adıyla Kraniyofarenjiyomlar ( merkezi sinir sisteminin sellar ve para sellar bölgesinde yer alan iyi huylu büyüyen tümörler) olduğu ortaya çıktı. Bu tümör genellikle küçük çocuklarda oluşsa da nadiren yetişkinlerde de görülebiliyor. Genellikle beyin tabanında bulunup hormonları düzenleyen bir bez olan hipofiz bezinin yakınlarında görülüyor.

İyi huylu oldukları için yayılıp kansere sebep olmuyorlar ama hipofiz bezine yakınlıklarına göre bazı hormonal problemelere sebep olabiliyorlar. Bu olay oldukça ilginç bir vakanın sadece başlangıcıydı. Ameliyat sırasında cerrahlar buldukları tümörün dişleşmiş olduğunu gördüler. Bu tümörler teratom olarak adlandırılır. Teratom yalnızca diş yapısında olmak zorunda değildir; kas, saç, kemik gibi dokulardan oluşabilirler. Bu teratomun ise neden ya da nasıl diş halinde şekillendiği belli değil. Maryland Üniversitesi Medikal Merkezi’nde ameliyatı gerçekleştiren doktor Narlin Beaty, Lİve Science’ a yaptığı açıklamada şöyle konuştu:

Diş şeklinde bir tümör her gün gördüğümüz bir şey değil. Kraniyofarenjiyomlar’ da ise benzeri görülmemiş bir olay. Tümör başarıyla alındı ve çocuk aylar içinde kalıcı bir iyileşme göterdiyse de hala tedavi edilebilir hormonal problemleri var. Bunun içinse tiroidal ve adrenal bezlere hormonal replasman tedavisi uygulanıyor. Doktor Beaty patologların olayı araştırdığını ve ileride yapılacak araştırmalar için dişten örnekler alındığını söyledi. Son olarak hastanın çok iyi bir iyileşme gösterdiğini ve takip için belirli aralıklarla MRI taramasına alındığını belirtti.

Editör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://www.iflscience.com/health-and-medicine/surgeons-found-fully-formed-teeth-deep-inside-a-babys-brain/

Continue Reading

Bilim

Son araştırmalar, görmeyen insanların beyinlerinin işitme yetisini keskinleştirdiğini ortaya koydu

Published

on

Solda: Araştırmacılar, işitsel kortekste yanıtları ölçerek, beyinde frekans yanıtlarının nasıl temsil edildiğinin bir haritasını bulmaya başladılar. Sıcak renkler, beynin, düşük tonlu tonlara en çok yanıt veren bölgeleri temsil ederken, mavi renkler, yüksek tonlu tonlara daha çok yanıt veren bölgeleri temsil ediyor. Sağda: Araştırmacılar beynin her bir köşesinin seçici olduğu frekans aralığını incelediklerinde, görme engelli bireyler için ortamdaki sesleri seçme ve tanımlama yeteneğinin altında yatan ayarlamaların daha dar olma eğiliminde olduklarını gördüler.

Araştırmalar, doğuştan kör olmuş veya hayatın erken dönemlerinde kör olmuş insanların, özellikle müzikal yetenekler ve uzayda hareket eden nesneleri takip ederken (yalnızca ses kullanarak yoğun bir yoldan geçmeyi hayal edin) daha hassas bir işitme duyusuna sahip olduğunu göstermiştir. On yıllardır bilim insanları, beyindeki hangi değişikliklerin bu gelişmiş işitsel yeteneklere sebep olduğunu merak ettiler.

22 Nisan tarihinde Washington Üniversitesi’nden bir grup araştırmacının biri Journal of Neuroscience’ta, diğeri Ulusal Bilimler Akademisi’nin Bildirilerinde yayınlanan bir araştırma makalesinde beyinlerdeki iki farklılığı tanımlamak için fonksiyonel MRG kullan işitsel bilgiyi daha iyi kullanarak kör bireylerin yeteneklerinden sorumlu olabilecek bölgeyi ortaya çıkardı.

UW’de bir psikoloji profesörü olan ve her iki çalışmanın da yazarı olan Ione Fine, “ Kör insanlar için işitme duyusunun bir önemi var, çünkü dünyayı görsel bilgi olmadan yaşamak zorunda kalıyorlar. Bunun beyinde nasıl olduğunu araştırmak istedik” dedi.

Dinlerken beynin hangi kısımlarının en aktif olduğunu görmek yerine, her iki çalışmada da beynin işitsel frekanstaki ince farklara karşı duyarlılığı incelenmiştir.

UW Psikoloji Bölümü’nden mezun olan ve Journal of Neuroscience’ın makalesinde başyazar olan Kelly Chang, “Nöronların ne kadar hızlı ateşlendiğini değil, nöron popülasyonlarının sesle ilgili bilgileri ne kadar doğru bir şekilde gösterdiğini ölçtük” dedi.

Bu çalışma, işitsel kortekste, kör olan bireylerin, ses frekansındaki küçük farkları ayırt etmede, görüşülen deneklerden daha dar sinirsel “ayarlama” gösterdiğini ortaya koymuştur.

Fine, “Bu, körlüğün işitsel kortekste plastisite ile sonuçlandığını gösteren ilk çalışmadır. Bu önemlidir, çünkü bu, beyin ve görme engelli bireylerde çok benzer işitsel bilgileri alan beynin bir alanıdır.” dedi. “Fakat kör bireylerde, daha fazla bilginin sesten çıkarılması gerekiyor – ve bu bölge sonuç olarak gelişmiş kapasiteler geliştiriyor gibi görünüyor.”

“Bu, bebek beyinlerinde yeteneklerin gelişiminin içinde büyüdükleri ortamdan nasıl etkilendiğine dair zarif bir örnek sunuyor.”

İkinci çalışma, doğuştan kör olan ya da hayatın erken dönemlerinde kör olan bireylerin, uzayda hareket eden nesneleri nasıl algıladığını incelemiştir. Araştırma ekibi, beynin hMT + adı verilen ve hareketli bireylerin hareketli görsel objeleri izlemekten sorumlu olan bir alanının görme engelli bireylerde işitsel sinyallerin hem hareketi hem de hareketin sıklığını yansıtan sinirsel tepkiler gösterdiğini göstermiştir. Bu, kör insanlarda, hMT + alanının benzer bir rol oynamak üzere işe yaradığını göstermektedir – arabalar gibi hareketli işitsel objeleri veya etraflarındaki insanların ayak seslerini takip etmek gibi.

Son araştırmalar, görmeyen insanların beyinlerinin işitme yetisini keskinleştirdiğini ortaya koydu

Journal of Neuroscience’taki bildiri iki ekibin işi – biri UW’de, diğeri İngiltere’deki Oxford Üniversitesi’nde. Her iki ekip de çalışmaya katılanların sinirsel tepkileri ölçerken, katılımcılar fMRI makinesi beyin aktivitesini kaydederken frekansta farklı bir Mors kodu benzeri ton dizisi dinlemiştir. Araştırma ekipleri, kör katılımcılarda, işitsel korteksin, her bir sesin frekansını daha doğru bir şekilde temsil ettiğini buldu.

Chang, “Çalışmamız, kör bireylerin beyninin, frekansları daha iyi algıladığını gösteriyor” dedi. “Görme gücü olan bir kişi için, sesi doğru bir şekilde temsil etmek önemli değildir, çünkü nesneleri tanımalarına yardımcı olacak görüşü vardır, kör insanlar sadece işitsel bilgilere sahiptir. Bu bize kör bireylerin beyninde hangi değişikliklerin ortamdaki sesleri seçip tanımlamakta daha iyi olmasına neden olduğunu açıklama konusunda bir fikir verir.”

Ulusal Bilimler Akademisi çalışmasının bildirileri, hMT + bölgesinin kör insanların beyninin sesi kullanarak nesnelerin hareketlerini izlemelerine nasıl yardımcı olabileceğini incelemiştir. Katılımcılar bir kez daha işitsel frekanstaki farklı tonları dinledi, ancak bu kez sesler hareket ediyormuş gibi geliyordu. Daha önceki çalışmalarda da görüldüğü gibi, kör bireylerde hMT + alanındaki sinirsel tepkiler seslerin hareket yönü ile ilgili bilgiler içeriyordu, oysaki katılımcılarda bu sesler önemli sinirsel aktivite üretmedi.

Araştırmacılar, frekansa göre değişen sesler kullanarak, kör bireylerde, hMT + bölgesinin seslerin hareketinin yanı sıra frekans için de seçici olduğunu ve bu bölgenin uzaydaki hareketli nesneleri algılamasına yardımcı olabileceği fikrini desteklediğini gösteriyordu.

Fine, “Bu sonuçlar, erken körlüğün, işitsel görevleri nispeten karmaşık bir şekilde çözmek için görsel alanların aktif olmasına yol açtığını gösteriyor.” dedi.

Bu çalışma aynı zamanda iki görme engelini kurtarma konusunu da içeriyordu – bebeklikten erişkinliğe kadar görme bozukluğu olan, yetişkinlikte ameliyatla görme yetisi iyileştirilen bireyler. Bu bireylerde, hMT + alanı hem işitsel hem de görsel hareketi işleyebilen ikili bir amaca hizmet ediyor gibiydi. Görme engelli olan kişilerin dahil edilmesi, beyindeki bu plastisitenin gelişimin erken aşamalarında gerçekleştiği fikrine ek kanıtlar verir, dedi Fine. Çünkü sonuçlar beyinlerinin erken yaşlarının bir sonucu olarak işitsel işleme geçiş yaptığını gösteriyor; ancak yetişkinlik döneminde görme iyileştirildikten sonra bile bu yetenekleri koruyor.

Fine’a göre, bu araştırma beynin nasıl geliştiğine dair mevcut bilgimizi artırıyor, çünkü ekip sadece beynin hangi bölgelerinin körlük sonucu değiştiğini araştırmıyor, aynı zamanda ne gibi değişiklikler olduğunu tam olarak inceliyor – özellikle, frekansa duyarlılığı. Çalışma erken dönemde kör olan insanların dünyayı nasıl anladıklarını da açıklayabilir. Çalışma katılımcılarından birinin tanımladığı gibi, “Sen gözlerinle görüyorsun, ben kulaklarımla görüyorum.”

Her iki çalışma da Ulusal Göz Enstitüsü ve Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından finanse edildi. Ulusal Bilimler Akademisi çalışmasının Bildirileri, UW’den Elizabeth Huber ve Reno, Nevada Üniversitesi’nden Fang Jiang tarafından ortaklaşa yazılmıştır. Journal of Neuroscience çalışması, Chang ve Huber ile birlikte, Oxford Üniversitesi’nden Ivan Alvarez, Aaron Hundle ve Holly Bridge tarafından yazılmıştır.

Çeviren: Bünyamin TAN

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/04/190422151020.htm

Continue Reading

Bilim

Biyosentetik Çift Çekirdekli ilk hücresel bilgisayarı Üretildi

Published

on

ETH araştırmacıları CRISPR-Cas9-tabanlı çift çekirdek işlemcisini insan beynine entegre etmeyi başardı. Böylece biyo-bilgisayar üretimi için büyük bir adım atılmış oldu. Dijital dünyadan ilham alınarak üretilmiş bir modelle gen değişimlerini kullanarak genlerin getirdikleri özellikleri dışa vuruşlarını yani gen ekspirasyonunu kontrol etmek sentetik biyolojinin temel amaçlarından biri. Dijital teknoloji verileri işlemek için, devreler oluşturarak ‘Mantık Kapıları’ isimli tekniği kullanır. Örneğin C çıktısı yalnızca A ve B girdileri aynı anda var olduğunda elde edilebilir. Biyoteknologlar hücrelerde gen değişimi sağlamak için benzer bir devre oluşturma tekniği oluşturmayı denediler. Bu yolda bazı dezavantajları vardı. Yeterince esnek değillerdi, aynı anda yalnızca bir kodu ve girdi olarak yalnızca tek bir spesifik metabolik girdiyi işleyebiliyorlardı. Hücre içinde denenecek bu daha karmaşık işlemler belirli koşullarda başarılı olabiliyordu ve başarısızlık ihtimali her zaman daha yüksekti. Dijital dünyada bu devreler elektron biçimdeki tek bir girdiye bağlıdır. Bilgisayarlar devredeki bu eksikliği saniyede 1 milyon girdi işleyerek hızlarıyla telafi edebilir. Hücreler bilgisayarlara nazaran çok daha yavaş olsalar da saniyede 100,000 girdi işleyebilirler. Hücresel bilgisayarlar henüz insan metabolizmasının bu muazzam veri işleme kapasitesine ulaşamadı.

BİYOLOJİK BİLEŞEN İŞLEMCİSİ

Basel’deki ETH Zürih Biyosistem Bilimi ve Mühendisliği Bölümünde Biyoteknoloji ve Biyomühendislik Profesörü MartinFussenegger tarafından yönetilen bir ekip, farklı programlama türlerini kabul eden esnek bir çekirdek işlemcisi veya merkezi işlem birimi (CPU) oluşturmak için biyolojik bileşenleri kullanmanın bir yolunu buldu. İşlemci ETH Zürih’teki bilim insanları taradından CRISPR-Cas9 sistemi temel alınarak üretildi ve bu işlemci aynı anda birden fazla RNA biçimindeki kodu işleyebiliyor. İşlemcinin çekirdeğini Cas9 isimli proteinin değişik bir formu oluşturuyor. Buna karşılık olarak girdiler RNA serileri tarafından taşınıyor ve merkezi işlem birimi genlerin nasıl ifade edileceğini düzenliyor, sonucunda da belirli proteinler üretiliyor. Bu yaklaşımla bilim insanları insan hücrelerinde ölçeklenebilir devreler oluşturarak yarı dijital toplayıcılar oluşturarak 2 girdi ve 2 çıktıyla tek haneli binary kodları oluşturabilir.

GÜÇLÜ BİRÇOK ÇEKİRDEKLİ VERİ İŞLEMCİSİ

Biliminsanları bir adım daha ileri gittiler ve bilgisayarlardakine benzer, iki çekirdeği tek bir hücrede birleştiren biyolojik çift çekirdekli bir işlemci ürettiler. Bunun için iki farklı bakterideki CRISPR-Cas9 proteinlerini kullandılar. Fussenegger birden fazla çekirdeğe sahip olan ilk hücresel bilgisayarı ürettiklerini ifade etti. Biyolojik bilgisayar aşırı küçük olmakla birlikte teoride istenen herhangi bir boyuta dönüştürülebilir. ‘Milyonlarca çift çekirdekli hücreye sahip bir mikrodoku hayal edin. Bu bilgisayarsal uzuvlar enerjinin yalnızca küçük bir kısmını kullanarak süper-bilgisayarların çok daha ötesine ulaşabilir.’ dedi Fussenegger.

TEŞHİS VE TEDAVİ UYGULAMALARI

Hücresel bilgisayarlar vücuttaki sinyalleri ve kimyasal belirteçleri okuyup işleyerek ona uygun cevabı oluşturabilir. Doğru şekilde programlanmış bir ana işlem birimiyle bu bilgisayarlar 2 farklı girdiden ortak bir sonuç çıkarabilir. Mesela yalnızca A belirtisi varsa bilgisayar buna uygun teşhis molekülünü ya da uygun ilacı oluşturabilir. Yalnızca B belirtisi varsa bilgisayar buna göre programlamalar yapar ama 2 belirteç aynı anda mevcutsa bilgisayar 3. bir cevap oluşturur. Kanser gibi olgularda gerekli tıbbi cevabı oluşturmuş olur. Fussenegger’a göre bu bilgisayarak geri bildirimleri entegre ederek hastalıkları önelemek için gerekli önlemleri alabilecek. Örneğin B maddesinin vücutta belirli bir süredir bulunması kanser metastazının göstergesiyse bilgisayar buna göre maddeler salgılayıp metastazın önüne geçebilecek.

ÇOK ÇEKİRDEKLİ İŞLEMCİLERİN ÜRETİMİ MÜMKÜN

‘Hücresel bilgisayar devrimsel bir fikir gibi görünse de durum aslında öyle değil. İnsan vücudu zaten büyük bir bilgisayar. Zamanın başlangıcından beri metabolizmamız, binlerce hücrelerimizde bilgi işleme gücü üretiyor.‘ diyor Fussenegger. Hücrelerimiz dışarıdan aldığı girdileri işleyip ya kimyasal ya da biyolojik çıktılar oluşturuyor. ‘Süper bilgisayarların aksine bunu yapmak için tek ihtiyacıysa bir dilim ekmek.’ Fussenegger’in bir sonraki amacıysa çok çekirdekli bir hücresel bilgisayar üretip, iki çekirdekli hücresel bilgisayardan daha fazla bilgi işleme gücü oluşturmak.

Editör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://www.ethz.ch/en/news-and-events/eth-news/news/2019/04/biosynthetic-dual-core-cell-computer.html?fbclid=IwAR3q197pqz1IS0ZUTnUZXlCXQssEWi5Zckf25rl9j58tlKpvG5CD5RqA8qg

Continue Reading

Öne Çıkanlar