fbpx
Connect with us

Uzay

Uranüs Gezegeni Hakkında Bilmediğiniz 10 İnanılmaz Gerçek

Published

on

Gökyüzünde Yunan tanrılarından birisinin ismine sahip olan Uranüs gezegeni 1781 yılında ünlü astronom William Herschel tarafından keşfedildi. Bu gezegen eski bilim insanlarının çıplak gözle görebilmesi için fazla loştur ve teleskopla görüntülenen ilk gezegendir. İlk keşfedildiği zaman Uranüs gezegeninin bir yıldız ya da bir kuyruklu yıldız olduğu düşünüldü. Sonunda Uranüs güneş sisteminin 7. Gezegeni olarak tanımlandı. Mavi – yeşil bir renge sahip olan buzdan bir dev olan Uranüs güneşten oldukça uzakta bulunuyor. Tam yörüngesini tamamlamak 84 Dünya yılı sürüyor. Güneş sistemimizde bulunan gaz ve buz devleri, Dünya’dan gözlemlemek ve üzerinde çalışmak için oldukça uzak bir noktadalar. Voyager misyonları, dış gezegenlere dair sahip olduğumuz ham verilerin birçoğunun tek kaynağıdır. Bu misyonlar dış gezegenler hakkında şu anda elde ettiğimiz anlayışımızı geliştirmemizde çok yardımcı oldu. Peki, bu dev buz gezegeni hakkında daha fazla bilgi edinmeye ne dersiniz. İşte, Uranüs hakkında bilmediğiniz 10 inanılmaz gerçek…
1.Dünya Gezegeninin Tersi Yörüngeye Sahiptir: Tıpkı Venüs gibi Uranüs’te doğudan batıya dönmektedir. Bu Dünya ve diğer birçok gezegenin dönüş yönünün tersidir. Uranüs’te günler oldukça kısa sürmektedir. Bir gün dünya saatiyle 17 saat 14 dakika sürer. Gezegenin dönme ekseni, yörüngesel düzlemine neredeyse paralel olan bir açıyla eğrilmiş ve Uranüs’ün, zeminde yuvarlanan yuvarlak bir mermer gibi görünmesine neden olmuştur. Normal bir gezegen bir parmak üzerinde dönen basketbol topu gibi görünmektedir. Uranüs ise adeta kendi çevresinde yuvarlanır. Gezegen bilimciler, bu rotasyonelanomalinin Uranüs ile bir asteroid gibi başka bir gök cismi arasındaki devasa bir çarpışmadan kaynaklanmış olabileceğini düşünüyor. Bu alışılmadık rotasyon nedeniyle, Uranüs’teki mevsimlerin her biri 21 Dünya yılıdır. Bu, gezegenin uzun Uranyen yılı boyunca farklı zamanlarda ve farklı bölgelerde aldığı güneş ışığı miktarında büyük değişimlere neden olur.   2.Uranüs’ün Halka Sistemleri: Ocak 1986’da, uzay probu Voyager 2, Uranüs’ün üst tabakasının 81.500 kilometre (50.600 mi) yakınına gelerek, gezegenin manyetik alanı, iç mekanı ve atmosferi de dahil olmak üzere dev buz gezegeni hakkında büyük miktarda veri iletti. Bu tarihi NASA görevi gezegenin, uydularının ve halkalarının binlerce dijital fotoğrafını da Dünya’ya gönderdi. Güneş sistemindeki tüm dev gezegenler gibi Uranüs’ün de halkaları bulunmaktadır.Prob üzerinde bulunan birkaç bilimsel araç, bilinen sisteme ait ince detayları ortaya çıkarmış ve daha önce bilinmeyen iki halkayla birlikte Uranüs’ün toplam 13 halkası olduğunu keşfetmiştir. Halkalardaki birikinti, toz boyutu parçacıklarından küçük kayalar ve daha büyük katı nesnelere kadar değişmektedir. İki adet parlak renkli dış halka ve 11 adet biraz sönük iç halka bulunmaktadır. Uranüs’ün iç halkaları ilk olarak 1977’de keşfedildi, dış ikisi ise 2003-2005 yılları arasında Hubble Uzay Teleskobu tarafından keşfedildi. Bilim insanları, gezegenin arkasından geçen uzak bir yıldıza göz attıklarında, 1977’de 13 halkanın 9’u tesadüfen bulundu. Uranüs’ün halkaları aslında güneş sistemimizde oldukça sıra dışı olan iki ayrı “halka kümesi” veya “halka sistemi” barındırmaktadır.  3.Garip ve Vahşi Hava Durumu: Dünya gezegeninde, sıvı su şeklinde yağmurlar yağmaktadır. Bazen, garip kırmızı yağmurlar görülebilir. Yağmurlar organizmalar içerebilir. Ama çoğunlukla, Dünyadaki yağmurlar zararsızdır.Titan’da metan yağıyor. Venüs, yere ulaşmadan buharlaşan asit yağmuruna sahiptir. Fakat Uranüs’te gökyüzünden elmas yağmaktadır. Katı elmaslar.Gezegendeki en parlak X-ışını kaynağını kullanarak, bilim insanları nihayet bu uzun süredir devam eden bilimsel iddianın sağlam kanıtı olarak gördükleri verileri elde ettiler. Bu fenomene dair detaylar 2017 yılında Nature Astronomi dergisinde yayınlandı. Bilim insanları yaptıkları deneylerle minik elmas formlarına tanık oldu. Bu, gezegenlerin atmosferlerinde meydana gelen, ancak daha büyük bir ölçekte gerçekleşen süreçlere bir bakış sağladı. Yapılan deneyde Polistiren adı verilen plastik bir malzeme kullanıldı. Karbon ve hidrojen Uranüs üzerinde bol miktarda bulunan iki elementtir.Bu nedenle malzemenin şok dalgalarını indüklemek bilim insanlarının yaptığı deneyin ana odağıydı. Teori, atmosferde bulunan bir karbon atomu ve dört hidrojen atomundan oluşan ve doğru miktarda ısı ve basınç uygulandığında nihayetinde pırlantaya dönüşen hidrokarbon zincirleri oluşturan metanı içerir. Bu, gezegenin yüzeyinin 8,000 kilometreden (5000 mil) daha fazla olduğu yerde, elmasın sarkmasıyla nihayetinde elmas yağmurunu oluşturuyor. Nature Astronomi makalesinin başyazarı Dominik Kraus, “Bu son denemenin sonuçlarını gördüğümde, bu benim bilimsel kariyerimin en iyi anlarından biriydi” açıklamasında bulundu. Bu minik elmaslar, nanodiamondlar olarak bilimsel olarak biliniyor. Nanodiamond yağmurunun Neptün’de de oluştuğu düşünülmektedir.  4.Uranüs Bazı Dönemler Güneş Sistemindeki En Soğuk Gezegen Oluyor: Atmosfer sıcaklığı -224 santigrat derece (-371.2 ° F) olan Uranüs, Güneş’ten ortalama 2,9 milyar kilometre (1,8 milyar mil) uzaktadır ve zaman zaman güneş sistemindeki en soğuk yerdir. Öte yandan, Neptün Güneş’ten ortalama 4,5 milyar kilometre (2.8 milyar mil) mesafededir ve bu nedenle en soğuk gezegen olma konusunda Uranüs’le yarışmaktadır. Hangi gezegen en soğuk – Neptün’ün ortalama sıcaklıkları -214 santigrat derecedir. (-353.2 ° F) Mantıksal bir bakış açısından, pek çoğu Neptün’ü seçecektir çünkü Neptün Güneş’e en uzak gezegendir. Ama bu yanlış bir bakış açısı.Uranüs’ün bazı dönemler Neptün’den daha soğuk bir gezegen haline gelmesiyle ilgili iki farklı teori bulunuyor. Bunlardan ilki Uranüs’ün daha önce yaşadığı çarpışma sebebiyle gezegen çekirdeğindeki sıcaklığın uzaya kaçtığı yönünde. İkinci teori ise Uranüs’ün Uranüs’ün ekinoksu boyunca canlı atmosferinin ısıyı yok edeceği.  5.Uranüs Neden Mavi – Yeşil Renge Sahiptir?: Güneş sisteminin dış kısımlarındaki (Neptün diğeri) iki buz devinden biri olan Uranüs, büyük kardeşi olan Jüpiter’inkine çok benzeyen bir atmosfere sahiptir –Uranüs’ün atmosferinde esas olarak hidrojen ve helyum, metan ve eser miktarlarda amonyak ve su bulunur. Gezegenin güzel mavi-yeşil tonlarını veren atmosferdeki metan gazıdır. Güneş ışığının kırmızı kısmını emen, metan mavi-yeşil bir renk oluşturur. Uranüs kütlesinin çoğu – daha fazla olmasa bile – yüzde 80’e kadar – çoğunlukla donmuş elementlerden ve amonyak, su buzu ve metan gibi bileşiklerden oluşan bir akışkan çekirdeğin içinde sıkıca tutulur.  6.Uranüs’ün Saklı İki Ay’ı Daha Olabilir: Voyager 2, 1986’da Uranüs’ün üzerinde uçarken toplamda 27 olan aylarından 10 tanesini keşfetti. Ancak, Idaho Üniversitesi’ndeki gezegen bilimciler haklıysa, soruşturma tarihi misyonu sırasında birkaç ayı kaçırdı.Voyager verilerini incelerken, gezegen bilimcileri RobChancia ve MatthewHedman, gezegenin etrafında Alfa ve Beta adlı iki halkanın dalgalanmaya sahip olduğunu keşfettiler. Benzer dalgalı desenler daha önce iki geçişli aylar, Ophelia ve Cordelia’nın yanı sıra buz devin etrafında zum yapan iki düzine kürenin ve orberin yer çekimi nedeniyle ortaya çıkmıştı.Uranüs etrafındaki halkaların, bu küçük gövdelerin etrafından süzüldükleri ve günümüzde gördüğümüz ince halkalara, yer tozunun ve diğer kalıntıların parçacıklarının sebep olduğu düşünülmektedir. Bu son dalgalanma modellerinin keşfi, iki bilinmeyen ayın varlığını güçlü bir şekilde göstermektedir. RobChancia eğer bu aylar varsa muhtemelen çok küçük olduğunu düşünüyor.Büyük olasılıkla aylar4.0-13.7 kilometre (2.5–8.5 mi) çaptadırlar. Sonuç olarak, Voyager’ın kamerası ya onları göremedi ya da görüntülerde arka plan gürültüsü olarak ortaya çalgılandı. SETI’den Mark Showalter, “Yeni keşifler Uranüs’ün genç ve dinamik bir halka ve aylar sistemine sahip olduğunu gösteriyor.” Başka bir deyişle, Uranüs’ün bizi şaşırtmaya devam edeceğinden emin olabilirsiniz.  7.Uranüs’ün Gizemli Manyetik Alanı: Uranüs’ün manyetik alanı oldukça gariptir. Gezegenin manyetik kutupları coğrafi kutuplarıyla hizalanmaya bile yakın değildir. Uranüs’ün manyetik alanı, gezegenin dönme ekseninden 59 derece ileridedir ve gezegenin merkezine girmeyecek şekilde kayıktır. Karşılaştırma için, Dünya’nın manyetik alanı sadece 11 derece eğimlidir. Bir Kuzey Kutbu, bir Güney Kutbu olan ve bir dipol alanı olarak anılan bir çubuk mıknatısına benzer. Uranüs’ün manyetik alanı çok daha karmaşıktır. Uranüs’te bir dipol bileşeni ve dört manyetik kutpu olan başka bir parça bulunur. Tüm bu farklı manyetik kutuplar ve gezegenin yan yatıklığını göz önünde bulundurarak, manyetik alanın farklı yerlerde büyük ölçüde değişmesi şaşırtıcı değildir. Örneğin, güney yarım kürede Uranüs’ün manyetik alanı, Dünya’daki alanın gücünün sadece üçte birine sahiptir. Ancak, kuzey yarım kürede, Uranüs’ün manyetik alanı Dünya’nın alanından neredeyse dört kat daha güçlüdür. Bilim insanları, Uranüs’teki büyük, tuzlu bir su kütlesinin gezegenin manyetik alanı için ivme sağladığına inanıyorlar. Uranüs’ün manyetik alanının 59 derecelik eğimini ve dönme ekseninin 98 derece eğimini, gezegeni güçlü bir manyetosferle besleyeceğini düşünüyorlardı. Ancak bu konuda yanıldılar. Uranüs’ün manyetosferi oldukça normaldir ve diğer gezegenlerden farklı değildir. Bilim insanları bu gizemli manyetik alanın hala nedenini anlamaya çalışıyorlar. Uranüs’ün dünya üzerindeki kuzey ve güney ışıklarına benzeyen auroralar yaşadığı da keşfedilmiştir. 8.Voyager Misyonu ve Uranüs: 20 Ağustos 1977’de başlatılan NASA uzay probuVoyager 2, Uranüs’ün yakın çekimlerini gönderen ilk ve tek NASA uzay aracı oldu. Uzun görev süresi boyunca Voyager 2, Temmuz 1979’da Jüpiter’le gaz devlerini görüntülemeye başladı. Sonra Ağustos 1981’de Satürn, Ocak 1986’da Uranüs ve Ağustos 1989’da NeptünVoyager 2 tarafından detaylı bir şekilde görüntülendi. Voyager 1, güneş sistemimizi 2012 yılında yıldızlararası uzaya giderek terk etti.Voyager 2 hala güneşin balonunun (heliosphere) dış bölümü olan heliosheath’te bulunuyor. Sonunda, Voyager 2 de yıldızlararası uzaya uçacak.   9.Uranüs Kokuyor: Son zamanlarda yapılan bir çalışma, Uranüs’ün üst atmosferindeki bulutların, çürümüş yumurtanın kötü kokmasından sorumlu kimyasal bileşik olan hidrojen sülfürden oluştuğunu göstermektedir. Bilim insanları uzun zamandır bu bulutların bileşimi ile ilgileniyorlardı. Özellikle de en başta Satürn ve Jüpiter’inki gibi hidrojen sülfür buzu veya amonyak buzundan yapılmış olup olmadıklarını merak ediyorlardı.Uranüs çok uzak olduğu için, buz devinin son derece ayrıntılı gözlemlerini almak en iyi ihtimalle oldukça zor. Voyagermisyonu tarafından 1986 yılında alınan görüntülerle kısıtlı bilgiler elde edilebiliyor. Bilim insanları, Uranüs’teki bulutların üst kısmındaki atmosferden yansıyan güneş ışığını incelemek için Hawaii’deki Yakın Kızılötesi İntegral Alan Spektrometresini kullandılar. Gezegenin atmosferinde hidrojen sülfür tespit ettiler. Çalışmanın yazarlarından LeighFletcher şunları söyledi: “Bulutların üzerinde sadece küçük bir miktar hidrojen sülfür, doymuş bir buhar olarak kalır ve bu nedenle Uranüs’ün bulut güvertelerinin üzerindeki amonyak ve hidrojen sülfürün imzalarını yakalamak çok zor oldu.” Teleskobun üstün yetenekleri en sonunda bilim insanlarına istedikleri sonucu sağladı. Bilim insanları, Uranüs ve Neptün bulutlarının birbirine çok benzediğini tahmin ediyorlar. Muhtemelen Satürn ve Jüpiter bu iki gaz devinden farklı kokuyor.  10.Uranüs, Çoklu Etkiler Sebebiyle Yanlara Eğildi: Uranüs güneş sistemindeki en tuhaf gezegenlerden bir tanesidir. Eğik gezegen olarak da tanımlanan Uranüs’ün şekli oldukça değiştir. Bilim insanları tarafından Uranüs keşfedildiğinden beri araştırma konusu olan en önemli fenomenlerden birisi Uranüs’ün eğikliği olmuştur. Yeni elde edilen bulguların dev buz gezegenin nasıl oluştuğu ve evrim sürecine dair ışık tuttuğu söyleniyor. 2011 yılında AlessandroMorbidelli tarafından ortaya konan gezegen oluşum teorisine göre Uranüs, Neptün ve Jüpiter ve Satürn’ün çekirdekleri sadece küçük nesnelerin katılımlarıyla büyüdüğünü varsayıyor. Bu gezegenler devasa çarpışmalara maruz kalmamış olmalılar. Uranüs’ün en az iki defa ciddi çarpışma yaşadığı düşünülüyor. Uranüs’ün tuhaf eğik ekseni, 98 derece eğime sahip. Güneş sisteminde başka hiçbir gezegenin bu şekilde bir eğimi yok. Devasa Jüpiter 3 derece eğilirken, Dünya 23 derecelik bir eğilmeye sahiptir. Bilim insanları bir süre boyunca Uranüs’ün eğimiyle ilgili büyük bir etki olduğunu düşündü. Ancak gerçekleştirilen bir bilgisayar simülasyonu sonrası daha uygun bir açıklama elde edildi. Simülasyona, güneş sisteminin ilk günlerinde tek darbeli bir model kullanarak başladılar. Bu modelde bir sürprizle karşılaşıldı. Tek çarpışma modelinde Uranüs’ün Ay’ları bugün sahip oldukları yörüngenin tersine bir dönme eğiliminde oldular. En az iki çarpışma meydana geldiğinde ise Uranüs tam olarak bugün aldığı hale dönüştü. Bu sonuçların doğrulanması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olsa da bilim insanları Uranüs’ün ciddi boyutta iki çarpışma yaşadığını düşünüyor.
Kaynak: https://listverse.com/2018/07/09/10-incredible-scientific-facts-about-the-planet-uranus/

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Uzay

Şaşırtıcı halkalarla çevrili eski bir beyaz cüce yıldızı bulundu

Published

on

NASA liderliğindeki Backyard Worlds: Planet 9 projesi ile çalışan bir gönüllü, en eski ve en soğuk bilinen beyaz cüceyi buldu. Gökbilimciler bunun, bilinen çok sayıda toz halkalı beyaz cüce olabileceğinden şüpheleniyorlar. Yıldız, LSPM J0207 + 3331 veya kısaca J0207, araştırmacıları gezegen sistemleri modellerini yeniden gözden geçirmeye zorluyor ve güneş sistemimizin uzak geleceğini öğrenmemize yardımcı olabilir. Baltimore’daki Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü’nün bir astronomu olan John Debes, “Bu beyaz cüce o kadar eskidir ki, halkalarını içine giren materyali besleyen her yıl milyar yıllık zaman ölçeğinde çalışmaktadır.” diyor. “Bilim insanlarının çoğu beyaz cücelerin etrafındaki halkaları açıklamak için yarattıkları modeller sadece 100 milyon yıl kadar iyi çalıştığı için, bu yıldız gezegen sistemlerinin nasıl geliştiğine dair varsayımlarımıza meydan okuyor.”
Bu canlandırmada, bir asteroit (sol altta), bir tozlu moloz halkası ile çevrili olduğu bilinen en eski, en soğuk beyaz cüce olan LSPM J0207 + 3331’in güçlü yerçekimi altında parçalanıyor. Bilim insanları, sistemin kızılötesi sinyalinin en iyi şekilde parçalanan asteroitler tarafından sağlanan tozdan oluşan iki ayrı halka ile açıklandığını düşünüyor.
Debes öncülüğünde elde edilen bulguların ayrıntılarını içeren bir bildiri, The Astrophysical Journal Letters’ın 19 Şubat tarihli sayısında yayınlandı ve internet üzerinden yayında. J0207, Consrilation Capricornus’ta 145 ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. Beyaz cüceler yaşlandıkça yavaş yavaş seoğur ve Debes ekibi J0207’nin 10.500 Fahrenheit (5.800 Santigrat) üzerindeki bir sıcaklığa dayanarak yaklaşık 3 milyar yıllık olduğunu hesapladı. NASA’nın Geniş Alan Kızılötesi Araştırma Gezgini (WISE) misyonu tarafından toplanan güçlü bir kızılötesi sinyal – tüm gökyüzünü kızılötesi ışıkta eşleştirdi – J0207’yi henüz bilinen en eski ve en soğuk beyaz cüce yapan, tozun varlığını ortaya koydu. Önceden, toz diskleri ve halkaların sadece üçte biri J0207’nin yaşlarında beyaz cüceleri çevrelerken gözlenmişti.  Güneş benzeri bir yıldızın yakıtı bittiğinde kırmızı bir dev olup şişer, kütlesinin en az yarısını eritir ve çok sıcak bir beyaz cücenin arkasında bırakır. Yıldızın dev aşaması boyunca, yıldıza yakın gezegenler ve asteroitler sarılır ve yakılır. Daha uzaktaki gezegenler ve asteroitler hayatta kalır, ancak yörüngeleri genişledikçe dışa doğru hareket eder. Çünkü yıldız kütlesini kaybettiğinde, etrafındaki cisimler üzerindeki çekim kuvveti büyük ölçüde azalır. Bu senaryoda güneş sistemimizin geleceği açıklanmaktadır. Bundan yaklaşık 5 milyar yıl sonra, Merkür, daha sonra Venüs ve muhtemelen Dünya, Güneş kırmızı bir deve dönüşürken yutulacak. Yüz binlerce veya milyon yıldan fazla bir süre içinde, iç güneş sistemi temizlenecek ve kalan gezegenler dışarıya doğru sürüklenecek.  Yine de bazı beyaz cüceler – yüzde 1 – 4 arası – tozlu diskler veya halkalarla çevrili olduklarını belirten kızılötesi emisyon gösterir. Bilim insanları, tozun, yerinden oynayan gezegenlerle yerçekimi etkileşimleriyle yıldıza yaklaştırılan uzak asteroitler ve kuyruklu yıldızlardan kaynaklanabileceğini düşünüyor. Bu küçük cisimler beyaz cüceye yaklaştığında, yıldızın güçlü yerçekimi gelgit bozulması denilen bir süreçte onları ayırır. Kalıntılar, yıldızın yüzeyine yavaşça sarılacak olan bir toz halkası oluşturur. J0207, Maryland-Greenbelt’te bulunan NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nde yönetilen Backyard Worlds: Planet 9 projesinin lideri ve makalenin ortak yazarı olan astrofizikçi Marc Kuchner tarafından bulundu. Almanya’da projeyle ortak çalışan sivil bilim insanı Melina Thévenot, başlangıçta kızılötesi sinyallerin kötü veriler olduğunu düşünüyordu. ESA’nın (Avrupa Uzay Ajansı) Gaia arşivlerini – kahverengi cüceler için arşivler – gezegen olamayacak kadar büyük ve yıldız olamayacak kadar küçük nesneler için araştırıyordu.  J0207’yi fark ettiğinde, WISE kızılötesi verilerindeki kaynağa bakıp kahverengi bir cüce olamayacak kadar parlak ve uzak olduğunu gördü. Thévenot bulgularını Backyard Worlds: Planet 9 ekibine iletti. Debes ve Kuchner, Hawaii’deki W. M. Keck Gözlemevinde Keck II teleskobuyla yapılan takip gözlemlerini almak için San Diego’daki Kaliforniya Üniversitesi’nde çalışan Adam Burgasser ile bağlantıya geçti. Backyard Worlds projesinde 150.000’den fazla sivil bilim insanından biri olan Thévenot, “Bu, araştırmanın gerçekten motive edici bir yönü” diyor. “Araştırmacılar, keşfettiğiniz dünyalara bakmak için teleskoplarını hareket ettirecekler. Özellikle benim zevk aldığım şey, harika araştırma ekibiyle olan etkileşim. Herkes çok nazik ve keşiflerimizden en iyi şekilde yararlanmaya çalışıyorlar.” Keck gözlemleri, J0207’nin kayıt ayarı özelliklerini doğrulamaya yardımcı oldu. Şimdi bilim insanları, onu modellerine nasıl uyduracaklarını düşünüp duruyorlar. Debes, beyaz cüce sistemlerindeki asteroit kuşağı analoglarının popülasyonunu bir kum saatindeki kum taneleri ile karşılaştırdı. Başlangıçta, sürekli bir malzeme akışı var.  Gezegenler, tozlu bir diski koruyarak parçalanmak üzere beyaz cüce doğrultusunda içe doğru asteroitleri fırlatıyor. Ancak zamanla asteroit kayışları, kum saatindeki kum taneleri gibi tükeniyor. Sonunda, diskteki tüm materyaller beyaz cüce yüzeyinin üzerine düşüyor, bu nedenle J0207 gibi daha eski beyaz cücelerin diskleri veya halkaları olma olasılığı daha düşük olmalıdır. J0207’nin halkası çoklu halkalar bile olabilir. Debes ve meslektaşları, yıldızların gelgitlerinin asteroitleri kırdığı noktada ince bir halka ve beyaz cüceye daha yakın olan daha geniş bir halka olan iki ayrı bileşen olabileceğini öne sürüyor. NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu gibi gelecekteki misyonları takip etmek astronomların halkaların kurucu parçalarını bileşenlerine ayırmasına yardımcı olabilir. Kuchner, “Backyard Worlds: Planet 9’u güneş sisteminde kahverengi cüceler ve yeni gezegenler aramak için kurduk” diyor. “Ancak sivil bilim insanlarıyla çalışmak her zaman sürprizlere yol açıyor. Çok hırslılar – proje ikinci doğum gününü yeni kutladı ve şimdiden 1.000’den fazla olası kahverengi cüceyi keşfetti. WISE verileri şimdi web sitesinin kapasitesini iki katına çıkardık. Daha da heyecan verici keşifler için sabırsızlanıyoruz.”

Çeviren: Bünyamin Tan
Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/02/190219132736.htm

Continue Reading

Uzay

Neptün’ün 14. uydusunun varlığı doğrulandı

Published

on

Hubble uzay teleskopunun görüntülerini inceleyen gökbilimciler, Neptün’ ün 14. uydusunun varlığını doğruladı. Buz devinin en küçük uydusunun çapının yaklaşık 34 kilometre olduğu belirtildi. Bilim insanları uyduya mitolojik varlık Hippocampus adını verdi. Eski Yunan efsanesine göre, bu yarı at yarı balık varlıklar, Yunan deniz tanrısı Poseidon’ un (Romalılarda Neptün) arabasını çekiyordu. Araştırmacılar, Hippocampus’ un Neptün’ün iç uydusu Proteus’ un bir kuyruklu yıldızla çarpışması sonucu oluşan bir parçası olduğunu düşünüyor.  Hubble teleskobuyla 2013 yılında çekilen görüntülerde küçük bir uydunun varlığını keşfeden gökbilimciler, ancak şimdi, uzay nesnesinin özellikleri ve kaynağını anlayabildikten sonra keşiflerini teyit edebildi. Hippocampus, Neptün’den en uzak yedinci uydu ve ondan yaklaşık 105.250 km uzaklıkta bulunuyor. Neptün’ün etrafındaki dönüşünü 23 saatte tamamlıyor. Araştırmacılar, Hippocampus’ un Neptün’ ün en büyük ikinci uydusu olan Proteus’ un bir parçası olduğunu ve bir kuyruklu yıldızla çarpışması sonucu oluştuğunu düşünüyor.

Proteus’ un yüzeyindeki büyük bir darbe kraterinin varlığı da bu teoriyi destekliyor. Bu iki nesnenin yörüngelerini sadece 12 bin km’ lik bir mesafe ayırıyor. Bilim insanları, Neptün’ ün yörüngesinde Hippocampus’ tan daha küçük uyduların olma ihtimalini de dışlamıyor. Araştırmacılar, birkaç yıl içinde Hubble’ ın yerini alacak James Webb uzay teleskopunun bunu çözmeye yardımcı olacağını belirtiyor.
Editör / Yazar: Ali Ekber ÖZGEN
Kaynak: https://www.abc.net.au/news/science/2019-02-21/hippocamp-neptunes-14th-moon-confirmed/10824936

Continue Reading

Uzay

Ay’da Su Üretmek Artık Mümkün!

Published

on

Ay misyonlarının üzerinden her ne kadar 50 yıl geçmiş olsa da ilk günden beri orada su arayışındayız. Mars çalışmalarında da aynı hedefi odak noktalarından birisi haline getiren NASA, Kızıl Gezegen’de suya dair birkaç gelişme kaydetmişti. Ancak ‘ilk göz ağrısı’ Ay, bu konuda daha ön planda olacağa benziyor. ABD Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) uzmanları, Ay yüzeyinde kimyasal yollarla su bileşenleri üretmenin formülünü keşfetti.

NASA’dan görevli olan uzmanlar, Güneş rüzgarlarının Ay’a belirli hızla ulaşması halinde yüzeydeki oksijen atomlarının hidrojen atomlarıyla birleşebilecek şekilde ayrıştırılabileceğini söylediler. Araştırmacılar, “Güneş rüzgarı” adı verilen, uzay boşluğundaki elektron yüklü parçacık akışının Ay’a belirli bir hızda ulaşması halinde, su bileşeni elementlerin tutunmasına elverişli ortam sağladığını belirtti. Geliştirilen bilgisayar simülasyonu, Güneş’ten elde edilen rüzgarın Ay yüzeyindeki proton parçacıkları ile etkileşime girdiğini ve hidrojen atomları üretebileceğini, bu atomların da daha sonra yüzey boyunca ilerleyerek “regolit” denilen Ay toprağındaki silis ve diğer moleküllere bağlı oksijen atomlarına tutunabileceğini kanıtladı.

Uzmanlar; çarpma hızının yarattığı kimyasal tepkimeyle birbirine tutunan hidrojen ve oksijen moleküllerinin, suyun temel bileşeni olan hidroksili ya da H2O’yu üreteceğini belirtti. Bilim adamları, Güneş rüzgarının, Ay’ın yüzeyine taşıdığı elektrik yüklü parçacıkların Ay yüzeyine 450 kilometre hızla çarptığı zaman Ay toprağının bileşenleri silikon, demir ve oksijen atomları arasındaki bağları kırdığı ve oksijen atomlarını ayrıştırarak hidrojene tutunmaya elverişli hale getirebileceğini vurguladı.NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden görevli olan William Farrell, “Gördüğünüz her kaya Güneş rüzgarına maruz kaldıktan sonra su üretebilir. Ay’ın ince atmosferinde bu durumun gerçekleşmesi biraz daha kolay oluyor. Üç hidrojen stokunu birlikte değerlendirdik verileri biraz daha detaylandıracağız. Şu ana kadar yaptığımız gerçekten de büyük bir iş.” demecini verdi.
Editör / Yazar: Kuzey KILIÇ
Kaynak: https://www.indiatoday.in/science/story/nasa-finds-chemical-factory-for-water-on-moon-1462277-2019-02-22

Continue Reading

Öne Çıkanlar