fbpx
Bizi Takip Edin

Uzay

Uranüs Gezegeni Hakkında Bilmediğiniz 10 İnanılmaz Gerçek

Yayınlandı

üzerinde

Gökyüzünde Yunan tanrılarından birisinin ismine sahip olan Uranüs gezegeni 1781 yılında ünlü astronom William Herschel tarafından keşfedildi. Bu gezegen eski bilim insanlarının çıplak gözle görebilmesi için fazla loştur ve teleskopla görüntülenen ilk gezegendir. İlk keşfedildiği zaman Uranüs gezegeninin bir yıldız ya da bir kuyruklu yıldız olduğu düşünüldü. Sonunda Uranüs güneş sisteminin 7. Gezegeni olarak tanımlandı. Mavi – yeşil bir renge sahip olan buzdan bir dev olan Uranüs güneşten oldukça uzakta bulunuyor. Tam yörüngesini tamamlamak 84 Dünya yılı sürüyor. Güneş sistemimizde bulunan gaz ve buz devleri, Dünya’dan gözlemlemek ve üzerinde çalışmak için oldukça uzak bir noktadalar. Voyager misyonları, dış gezegenlere dair sahip olduğumuz ham verilerin birçoğunun tek kaynağıdır. Bu misyonlar dış gezegenler hakkında şu anda elde ettiğimiz anlayışımızı geliştirmemizde çok yardımcı oldu. Peki, bu dev buz gezegeni hakkında daha fazla bilgi edinmeye ne dersiniz. İşte, Uranüs hakkında bilmediğiniz 10 inanılmaz gerçek…
1.Dünya Gezegeninin Tersi Yörüngeye Sahiptir: Tıpkı Venüs gibi Uranüs’te doğudan batıya dönmektedir. Bu Dünya ve diğer birçok gezegenin dönüş yönünün tersidir. Uranüs’te günler oldukça kısa sürmektedir. Bir gün dünya saatiyle 17 saat 14 dakika sürer. Gezegenin dönme ekseni, yörüngesel düzlemine neredeyse paralel olan bir açıyla eğrilmiş ve Uranüs’ün, zeminde yuvarlanan yuvarlak bir mermer gibi görünmesine neden olmuştur. Normal bir gezegen bir parmak üzerinde dönen basketbol topu gibi görünmektedir. Uranüs ise adeta kendi çevresinde yuvarlanır. Gezegen bilimciler, bu rotasyonelanomalinin Uranüs ile bir asteroid gibi başka bir gök cismi arasındaki devasa bir çarpışmadan kaynaklanmış olabileceğini düşünüyor. Bu alışılmadık rotasyon nedeniyle, Uranüs’teki mevsimlerin her biri 21 Dünya yılıdır. Bu, gezegenin uzun Uranyen yılı boyunca farklı zamanlarda ve farklı bölgelerde aldığı güneş ışığı miktarında büyük değişimlere neden olur.   2.Uranüs’ün Halka Sistemleri: Ocak 1986’da, uzay probu Voyager 2, Uranüs’ün üst tabakasının 81.500 kilometre (50.600 mi) yakınına gelerek, gezegenin manyetik alanı, iç mekanı ve atmosferi de dahil olmak üzere dev buz gezegeni hakkında büyük miktarda veri iletti. Bu tarihi NASA görevi gezegenin, uydularının ve halkalarının binlerce dijital fotoğrafını da Dünya’ya gönderdi. Güneş sistemindeki tüm dev gezegenler gibi Uranüs’ün de halkaları bulunmaktadır.Prob üzerinde bulunan birkaç bilimsel araç, bilinen sisteme ait ince detayları ortaya çıkarmış ve daha önce bilinmeyen iki halkayla birlikte Uranüs’ün toplam 13 halkası olduğunu keşfetmiştir. Halkalardaki birikinti, toz boyutu parçacıklarından küçük kayalar ve daha büyük katı nesnelere kadar değişmektedir. İki adet parlak renkli dış halka ve 11 adet biraz sönük iç halka bulunmaktadır. Uranüs’ün iç halkaları ilk olarak 1977’de keşfedildi, dış ikisi ise 2003-2005 yılları arasında Hubble Uzay Teleskobu tarafından keşfedildi. Bilim insanları, gezegenin arkasından geçen uzak bir yıldıza göz attıklarında, 1977’de 13 halkanın 9’u tesadüfen bulundu. Uranüs’ün halkaları aslında güneş sistemimizde oldukça sıra dışı olan iki ayrı “halka kümesi” veya “halka sistemi” barındırmaktadır.  3.Garip ve Vahşi Hava Durumu: Dünya gezegeninde, sıvı su şeklinde yağmurlar yağmaktadır. Bazen, garip kırmızı yağmurlar görülebilir. Yağmurlar organizmalar içerebilir. Ama çoğunlukla, Dünyadaki yağmurlar zararsızdır.Titan’da metan yağıyor. Venüs, yere ulaşmadan buharlaşan asit yağmuruna sahiptir. Fakat Uranüs’te gökyüzünden elmas yağmaktadır. Katı elmaslar.Gezegendeki en parlak X-ışını kaynağını kullanarak, bilim insanları nihayet bu uzun süredir devam eden bilimsel iddianın sağlam kanıtı olarak gördükleri verileri elde ettiler. Bu fenomene dair detaylar 2017 yılında Nature Astronomi dergisinde yayınlandı. Bilim insanları yaptıkları deneylerle minik elmas formlarına tanık oldu. Bu, gezegenlerin atmosferlerinde meydana gelen, ancak daha büyük bir ölçekte gerçekleşen süreçlere bir bakış sağladı. Yapılan deneyde Polistiren adı verilen plastik bir malzeme kullanıldı. Karbon ve hidrojen Uranüs üzerinde bol miktarda bulunan iki elementtir.Bu nedenle malzemenin şok dalgalarını indüklemek bilim insanlarının yaptığı deneyin ana odağıydı. Teori, atmosferde bulunan bir karbon atomu ve dört hidrojen atomundan oluşan ve doğru miktarda ısı ve basınç uygulandığında nihayetinde pırlantaya dönüşen hidrokarbon zincirleri oluşturan metanı içerir. Bu, gezegenin yüzeyinin 8,000 kilometreden (5000 mil) daha fazla olduğu yerde, elmasın sarkmasıyla nihayetinde elmas yağmurunu oluşturuyor. Nature Astronomi makalesinin başyazarı Dominik Kraus, “Bu son denemenin sonuçlarını gördüğümde, bu benim bilimsel kariyerimin en iyi anlarından biriydi” açıklamasında bulundu. Bu minik elmaslar, nanodiamondlar olarak bilimsel olarak biliniyor. Nanodiamond yağmurunun Neptün’de de oluştuğu düşünülmektedir.  4.Uranüs Bazı Dönemler Güneş Sistemindeki En Soğuk Gezegen Oluyor: Atmosfer sıcaklığı -224 santigrat derece (-371.2 ° F) olan Uranüs, Güneş’ten ortalama 2,9 milyar kilometre (1,8 milyar mil) uzaktadır ve zaman zaman güneş sistemindeki en soğuk yerdir. Öte yandan, Neptün Güneş’ten ortalama 4,5 milyar kilometre (2.8 milyar mil) mesafededir ve bu nedenle en soğuk gezegen olma konusunda Uranüs’le yarışmaktadır. Hangi gezegen en soğuk – Neptün’ün ortalama sıcaklıkları -214 santigrat derecedir. (-353.2 ° F) Mantıksal bir bakış açısından, pek çoğu Neptün’ü seçecektir çünkü Neptün Güneş’e en uzak gezegendir. Ama bu yanlış bir bakış açısı.Uranüs’ün bazı dönemler Neptün’den daha soğuk bir gezegen haline gelmesiyle ilgili iki farklı teori bulunuyor. Bunlardan ilki Uranüs’ün daha önce yaşadığı çarpışma sebebiyle gezegen çekirdeğindeki sıcaklığın uzaya kaçtığı yönünde. İkinci teori ise Uranüs’ün Uranüs’ün ekinoksu boyunca canlı atmosferinin ısıyı yok edeceği.  5.Uranüs Neden Mavi – Yeşil Renge Sahiptir?: Güneş sisteminin dış kısımlarındaki (Neptün diğeri) iki buz devinden biri olan Uranüs, büyük kardeşi olan Jüpiter’inkine çok benzeyen bir atmosfere sahiptir –Uranüs’ün atmosferinde esas olarak hidrojen ve helyum, metan ve eser miktarlarda amonyak ve su bulunur. Gezegenin güzel mavi-yeşil tonlarını veren atmosferdeki metan gazıdır. Güneş ışığının kırmızı kısmını emen, metan mavi-yeşil bir renk oluşturur. Uranüs kütlesinin çoğu – daha fazla olmasa bile – yüzde 80’e kadar – çoğunlukla donmuş elementlerden ve amonyak, su buzu ve metan gibi bileşiklerden oluşan bir akışkan çekirdeğin içinde sıkıca tutulur.  6.Uranüs’ün Saklı İki Ay’ı Daha Olabilir: Voyager 2, 1986’da Uranüs’ün üzerinde uçarken toplamda 27 olan aylarından 10 tanesini keşfetti. Ancak, Idaho Üniversitesi’ndeki gezegen bilimciler haklıysa, soruşturma tarihi misyonu sırasında birkaç ayı kaçırdı.Voyager verilerini incelerken, gezegen bilimcileri RobChancia ve MatthewHedman, gezegenin etrafında Alfa ve Beta adlı iki halkanın dalgalanmaya sahip olduğunu keşfettiler. Benzer dalgalı desenler daha önce iki geçişli aylar, Ophelia ve Cordelia’nın yanı sıra buz devin etrafında zum yapan iki düzine kürenin ve orberin yer çekimi nedeniyle ortaya çıkmıştı.Uranüs etrafındaki halkaların, bu küçük gövdelerin etrafından süzüldükleri ve günümüzde gördüğümüz ince halkalara, yer tozunun ve diğer kalıntıların parçacıklarının sebep olduğu düşünülmektedir. Bu son dalgalanma modellerinin keşfi, iki bilinmeyen ayın varlığını güçlü bir şekilde göstermektedir. RobChancia eğer bu aylar varsa muhtemelen çok küçük olduğunu düşünüyor.Büyük olasılıkla aylar4.0-13.7 kilometre (2.5–8.5 mi) çaptadırlar. Sonuç olarak, Voyager’ın kamerası ya onları göremedi ya da görüntülerde arka plan gürültüsü olarak ortaya çalgılandı. SETI’den Mark Showalter, “Yeni keşifler Uranüs’ün genç ve dinamik bir halka ve aylar sistemine sahip olduğunu gösteriyor.” Başka bir deyişle, Uranüs’ün bizi şaşırtmaya devam edeceğinden emin olabilirsiniz.  7.Uranüs’ün Gizemli Manyetik Alanı: Uranüs’ün manyetik alanı oldukça gariptir. Gezegenin manyetik kutupları coğrafi kutuplarıyla hizalanmaya bile yakın değildir. Uranüs’ün manyetik alanı, gezegenin dönme ekseninden 59 derece ileridedir ve gezegenin merkezine girmeyecek şekilde kayıktır. Karşılaştırma için, Dünya’nın manyetik alanı sadece 11 derece eğimlidir. Bir Kuzey Kutbu, bir Güney Kutbu olan ve bir dipol alanı olarak anılan bir çubuk mıknatısına benzer. Uranüs’ün manyetik alanı çok daha karmaşıktır. Uranüs’te bir dipol bileşeni ve dört manyetik kutpu olan başka bir parça bulunur. Tüm bu farklı manyetik kutuplar ve gezegenin yan yatıklığını göz önünde bulundurarak, manyetik alanın farklı yerlerde büyük ölçüde değişmesi şaşırtıcı değildir. Örneğin, güney yarım kürede Uranüs’ün manyetik alanı, Dünya’daki alanın gücünün sadece üçte birine sahiptir. Ancak, kuzey yarım kürede, Uranüs’ün manyetik alanı Dünya’nın alanından neredeyse dört kat daha güçlüdür. Bilim insanları, Uranüs’teki büyük, tuzlu bir su kütlesinin gezegenin manyetik alanı için ivme sağladığına inanıyorlar. Uranüs’ün manyetik alanının 59 derecelik eğimini ve dönme ekseninin 98 derece eğimini, gezegeni güçlü bir manyetosferle besleyeceğini düşünüyorlardı. Ancak bu konuda yanıldılar. Uranüs’ün manyetosferi oldukça normaldir ve diğer gezegenlerden farklı değildir. Bilim insanları bu gizemli manyetik alanın hala nedenini anlamaya çalışıyorlar. Uranüs’ün dünya üzerindeki kuzey ve güney ışıklarına benzeyen auroralar yaşadığı da keşfedilmiştir. 8.Voyager Misyonu ve Uranüs: 20 Ağustos 1977’de başlatılan NASA uzay probuVoyager 2, Uranüs’ün yakın çekimlerini gönderen ilk ve tek NASA uzay aracı oldu. Uzun görev süresi boyunca Voyager 2, Temmuz 1979’da Jüpiter’le gaz devlerini görüntülemeye başladı. Sonra Ağustos 1981’de Satürn, Ocak 1986’da Uranüs ve Ağustos 1989’da NeptünVoyager 2 tarafından detaylı bir şekilde görüntülendi. Voyager 1, güneş sistemimizi 2012 yılında yıldızlararası uzaya giderek terk etti.Voyager 2 hala güneşin balonunun (heliosphere) dış bölümü olan heliosheath’te bulunuyor. Sonunda, Voyager 2 de yıldızlararası uzaya uçacak.   9.Uranüs Kokuyor: Son zamanlarda yapılan bir çalışma, Uranüs’ün üst atmosferindeki bulutların, çürümüş yumurtanın kötü kokmasından sorumlu kimyasal bileşik olan hidrojen sülfürden oluştuğunu göstermektedir. Bilim insanları uzun zamandır bu bulutların bileşimi ile ilgileniyorlardı. Özellikle de en başta Satürn ve Jüpiter’inki gibi hidrojen sülfür buzu veya amonyak buzundan yapılmış olup olmadıklarını merak ediyorlardı.Uranüs çok uzak olduğu için, buz devinin son derece ayrıntılı gözlemlerini almak en iyi ihtimalle oldukça zor. Voyagermisyonu tarafından 1986 yılında alınan görüntülerle kısıtlı bilgiler elde edilebiliyor. Bilim insanları, Uranüs’teki bulutların üst kısmındaki atmosferden yansıyan güneş ışığını incelemek için Hawaii’deki Yakın Kızılötesi İntegral Alan Spektrometresini kullandılar. Gezegenin atmosferinde hidrojen sülfür tespit ettiler. Çalışmanın yazarlarından LeighFletcher şunları söyledi: “Bulutların üzerinde sadece küçük bir miktar hidrojen sülfür, doymuş bir buhar olarak kalır ve bu nedenle Uranüs’ün bulut güvertelerinin üzerindeki amonyak ve hidrojen sülfürün imzalarını yakalamak çok zor oldu.” Teleskobun üstün yetenekleri en sonunda bilim insanlarına istedikleri sonucu sağladı. Bilim insanları, Uranüs ve Neptün bulutlarının birbirine çok benzediğini tahmin ediyorlar. Muhtemelen Satürn ve Jüpiter bu iki gaz devinden farklı kokuyor.  10.Uranüs, Çoklu Etkiler Sebebiyle Yanlara Eğildi: Uranüs güneş sistemindeki en tuhaf gezegenlerden bir tanesidir. Eğik gezegen olarak da tanımlanan Uranüs’ün şekli oldukça değiştir. Bilim insanları tarafından Uranüs keşfedildiğinden beri araştırma konusu olan en önemli fenomenlerden birisi Uranüs’ün eğikliği olmuştur. Yeni elde edilen bulguların dev buz gezegenin nasıl oluştuğu ve evrim sürecine dair ışık tuttuğu söyleniyor. 2011 yılında AlessandroMorbidelli tarafından ortaya konan gezegen oluşum teorisine göre Uranüs, Neptün ve Jüpiter ve Satürn’ün çekirdekleri sadece küçük nesnelerin katılımlarıyla büyüdüğünü varsayıyor. Bu gezegenler devasa çarpışmalara maruz kalmamış olmalılar. Uranüs’ün en az iki defa ciddi çarpışma yaşadığı düşünülüyor. Uranüs’ün tuhaf eğik ekseni, 98 derece eğime sahip. Güneş sisteminde başka hiçbir gezegenin bu şekilde bir eğimi yok. Devasa Jüpiter 3 derece eğilirken, Dünya 23 derecelik bir eğilmeye sahiptir. Bilim insanları bir süre boyunca Uranüs’ün eğimiyle ilgili büyük bir etki olduğunu düşündü. Ancak gerçekleştirilen bir bilgisayar simülasyonu sonrası daha uygun bir açıklama elde edildi. Simülasyona, güneş sisteminin ilk günlerinde tek darbeli bir model kullanarak başladılar. Bu modelde bir sürprizle karşılaşıldı. Tek çarpışma modelinde Uranüs’ün Ay’ları bugün sahip oldukları yörüngenin tersine bir dönme eğiliminde oldular. En az iki çarpışma meydana geldiğinde ise Uranüs tam olarak bugün aldığı hale dönüştü. Bu sonuçların doğrulanması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olsa da bilim insanları Uranüs’ün ciddi boyutta iki çarpışma yaşadığını düşünüyor.
Kaynak: https://listverse.com/2018/07/09/10-incredible-scientific-facts-about-the-planet-uranus/

Reklam Alanı
Yorum için tıklayın

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Uzay

Merkür yolcusu, uzaydan ilk fotoğrafını gönderdi

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Avrupa ve Japonya iş birliğinde geçtiğimiz günlerde uzaya fırlatılan BepiColombo, yedi yıllık Merkür yolculuğuna başladı. İşte uzay aracının uzayda yakaladığı ilk fotoğraf:

Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) geçtiğimiz hafta Merkür’e gönderdiği 2 milyar Euro’luk uzay aracı BepiColombo, yedi yıllık dev uzay yolculuğuna start verdi. Bugün görevle bir açıklama yayınlayan ESA, BepiColombo görevinde her şeyin yoldunda gittiğini belirtti. Uzay ajansı ayrıca BepiColombo’nun uzayda yakaladığı ilk fotoğrafı da yayınladı. Yayınlanan fotoğrafta çok da özel bir şey bulunmuyor. Sağ tarafta MTM (Mercury Transfer Module) uzay aracının güneş panellerini, sol alt tarafta ise çok katmanlı yalıtım uygulanan güneş sensörlerini görüyoruz. Bunun haricinde ise tamamıyla uzayın karanlığı bizi karşılıyor. MTM, Merkür’ün yörüngesine yerleştirilecek olan Mercury Planetary Orbiter (MPO) ve Mercury Magnetospheric Orbiter’ı (MMO) taşıyor ve uzay araçları için bir destek görevi görüyor.

Avrupa-Japonya iş birliği
ESA ve JAXA’nın iş birliği içerisinde geliştirdiği BepiColombo görevinde iki farklı uzay aracı Merkür’ün yörüngesine yerleştirilece. Bunlardan birisi Avrupa’nın Mercury Planetary Orbiter (MPO) isimli sondası diğeri ise Japonya tarafından geliştirilen Mercury Magnetospheric Orbiter (MMO). Merkür’e ulaşılmasının ardından birbirlerinden ayrılacak olan bu iki uzay aracının farklı görevleri bulunuyor. MMO’nun öncelikli görevi isminden de anlaşılacağı üzere gezegenin manyetik alanını incelemek olacak. Bilim insanları Merkür’ün küçük boyutları ve katı halde olduğu düşünülen çekirdeği nedeniyle bir manyetik alana sahip olmasının alışılagelmişin çok dışında bir durum olduğunu söylüyor.

MMO bu manyetik alanın davranışlarını ve güneş rüzgarlarıyla olan ilişkişini inceleyecek. Avrupa’nın MPO sondası ise gezegenin kendisini inceleyecek. MPO’nun Merkür’ün yüzeyinden çekirdeğine kadar her tarafını çok detaylı bir şekilde araştırması ve birçok soruya cevap vermesi bekleniyor. Gezegenin ilginç kimyasal yapısı ve Güneş’e bu kadar yakın bir konumda nasıl oluşup evrimleştiği gibi konularda çok değerli veriler elde edilecek. 2025 yılında Merkür’e ulaşacak olan BepiColombo’nun en az iki yıl gezegenin yörüngesinde görev yapması bekleniyor. ESA ve JAXA’nın duruma göre görevin süresini uzatabilme ihtimali de bulunuyor.
Kaynak:http://www.esa.int/spaceinimages/Images/2018/10/BepiColombo_s_first_image_from_space

Devamını Oku

Astrofizik

Gökbilimciler erken evrende kozmik bir Titan buldular

Yayınlandı

üzerinde

Keşif ekibinin lideri İtalya’daki Istituto Nazionale di Astrofisica (INAF) Bologna’dan Olga Cucciati olup bilim insanları College of Letters and Science at the University of California’nın Fizik Bölümü’nden Brian Lemaux ve yine the University of California’dan fizik profesörü Lori Lubin’dir. Şili’nin Paranal kentinde bulunan ESO’nun Büyük Teleskop’ sistemindeki VIMOSinstrument’i kullandılar.
Uluslararası bir gökbilimciler ekibi, Büyük Patlama’dan sadece iki milyar yıl sonra, erken evrende titanik bir yapı keşfetti. Takma adı Hyperion olan bu ilkel üstküme, oldukça geniş bir mesafeye yayılmış olan en eski ve en büyük yapıdır. Milyonlarca güneşe sahip olduğu tahmin ediliyor. / Luis Calçada & Olga Cucciati/ESO
Büyük Patlama’dan sadece 2,3 milyar yıl sonra, evrenin başlangıcında meydana gelen devasa bir ilkel üstkümeyi tanımladılar. Hyperion, evrenin oluşumunda bu kadar erken bulunacak en büyük ve en geniş yapıdır ve hesaplanan kütle Güneş’in bir milyonda katından fazladır. Bu muazzam kitle bugün evrende gözlemlenen en büyük yapılara benziyor, ancak evrenin başlarında bu kadar büyük bir objenin bulunması gökbilimcileri şaşırttı. Cucciati şunları söylüyor: “Bu, Büyük Patlama’dan 2 milyar yıl sonra, böyle yüksek bir redshift’in ilk kez gözlemlendiği bir durum. Normal olarak, bu tür yapılar alt redshiftlerde bilinir, bu da evrenin böyle büyük şeyleri geliştirmek ve inşa etmek için daha fazla zamana ihtiyacı olduğu anlamına gelir. Evren nispeten gençken gelişen böyle bir şey görmek bir sürprizdi.”
Üstkümeler üç boyutlu olarak haritalanmıştır.
Sextans (The Sextant) takımyıldızında yer alan Hyperion, UC Davis’de geliştirilen ve Centre National de la Recherche Scientifique and Centre National d’Etudes Spatiales’teki Laboratoire d’Astrophysique de Marseille’den Olivier Le Fèvre liderliğindeki VIMOS Ultra-Deep Araştırmasından elde edilen çok miktarda veriyi analiz etmek için geliştirilen yeni bir teknikle tanımlandı. VIMOS cihazı yüzlerce gökadanın mesafesini aynı anda ölçebilir ve bu şekilde üstkümedeki galaksilerin konumunu üç boyutta haritalamayı olanaklı kılar. Ekip, Hyperion’un, galaksilerin filamentleri ile bağlanmış en az yedi yüksek yoğunluklu bölge içeren çok karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ve büyüklüğünün, Dünya’ya daha yakın olan üstkümeler ile karşılaştırılabilir olduğunu, ancak çok farklı bir yapıya sahip olduğunu buldu. Lemaux şunları söylüyor: “Dünyaya yakın üstkümeler, açık yapısal özellikleri olan çok daha konsantre bir kütle dağılımına yönelirler. Fakat Hyperion’da kitle, gevşek gökadalar topluluğu tarafından doldurulan bir dizi bağlantılı lekemsi yapılarda çok daha eşit olarak dağıtılır. Araştırmacılar, Hyperion bulgularını Lubin liderliğindeki Büyük Ölçekli Ortamlar (ORELSE) araştırmasında Redshift Evolution Gözlemlerinden elde edilen sonuçlarla karşılaştırıyorlar. ORELSE araştırmasında, Dünya’ya yakın üstkümeler üzerinde çalışmak için, Hawaii’deki W.M. Keck Gözlemevi’ndeki teleskoplar kullanıldı. Lubin ve Lemaux ayrıca Hyperion ve benzeri yapıları daha ayrıntılı bir şekilde haritalamak için Keck gözlemevini kullanıyor. Hyperion ve daha az uzak üstkümeler arasındaki karşıtlık, büyük olasılıkla, yakındaki üstkümelerin, milyarlarca yılda maddeyi daha yoğun bölgelere çekim gücüyle toplamalarından kaynaklanıyor olmalıdır – çok daha genç olan Hyperion’da çok daha az zamanda meydana gelen bir süreç. Evrenin tarihinin bu kadar erken olduğu göz önüne alındığında, Hyperion’un, Sloan Büyük Duvarını ya da kendi gökadamız Samanyolu’nun bulunduğu Başak Üstkümesi’ni oluşturan üstkümeler gibi muazzam yapılara benzer bir şeye dönüşmesi beklenir. Cucciati şunları söylüyor: “Hyperion’u anlamak ve benzer son yapılarla karşılaştırmak, evrenin geçmişte nasıl geliştiği ve geleceğe nasıl evrildiği hakkında kavrayış sağlayabilir ve bize üstkümelerin bazı modellerini sorgulama fırsatı verir. Bu kozmik titanın ortaya çıkarılması, bu büyük ölçekli yapıların tarihini ortaya çıkarmaya yardımcı olacaktır.” Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2018/10/181017111036.htm
Çeviren: Bünyamin TAN

Devamını Oku

Uzay

Samanyolu Galaksisi’nin En Genç Pulsarı Keşfedildi

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Uzay araştırmaları yapan kurumlar genelde eski nesneler üzerinde araştırmalarını yürütürler. Ancak NASA tarafından keşfedilen Kes 75 Pulsarı farklı bir niteliği ile ön plana çıkıyor. NASA’nın internet sayfasında yayımlanan gönderide bu keşif hakkında bilgiler yer alıyor. Dünya’nın yaklaşık 19.000 ışık yılı uzağında olan ve çok yoğun bir yıldızın süpernova olduktan sonraki hali olan bu pulsar, Samanyolu Galaksisi’ndeki en genç pulsarı olarak kayıtlara geçti.

Bir pulsar, dışarıdan bakıldığında nabzı atıyormuş gibi görünen bir nötron yıldızıdır. Nötron yıldızları ise yıldızların bir süpernovaya dönüşmesinden sonra geride kalan kalıntılardır. Bu yoğun yapılar, çok hızlı bir şekilde dönerler ve çevresine enerji dağıtırlar. Kes 75 Pulsarı, NASA’nın Chandra X-Ray Gözlemevi tarafından keşfedildi. Chandra X-Ray Gözlemevi, bu tür nesneleri tespit etmede oldukça yetenekli. NASA, 2000 yılından beri Kes 75’in gelişimini takip ediyor; 2000, 2006, 2009 ve 2016 yıllarından sonra 2018’in sonunda yapılan gözlemler, pulsarın değişimini net bir şekilde ortaya koyuyor.

2000 ve 2016 arasında, Chandra gözlemleri, pulsar rüzgâr bulutsusunun dış kenarının saniyede 1 milyon metre hızla veya saatte 2 milyon milden fazla büyüdüğünü ortaya koymaktadır. Bu yüksek hız, nispeten düşük yoğunluklu bir ortama yayılan pulsar rüzgar bulutsusuna bağlı olabilir. Özellikle, astronomlar patlamayla oluşan radyoaktif nikel tarafından üflenen gazlı bir balonun içine doğru genişlediğini ve yıldızın patlamasından dolayı fırlatıldığını ileri sürüyorlar. Bu nikel ayrıca, kabarcığı dolduran yaygın demir gazına dönüştüğü için süpernova ışığını güçlendirdi. Eğer öyleyse, bu, gökbilimcilere patlayan yıldızın ve onun yarattığı unsurların kalbine kavuşmasını sağlar.

NASA, yaptığı açıklamada ”Kes 75’in son görüntüsünde, Chandra tarafından kaydedilen yüksek enerjili X-ışınları ve pulsarın etrafındaki rüzgar bulutu mavi renkliyken, düşük enerjili X-ışınları ve patlamadan kalan enkaz mor renkli gösterildi” diyor. Geçtiğimiz haftalarda Chandra X-Ray Gözlemevi’nin bir sistem arızası nedeniyle çalışmaz hale geldiğini ve uzay aracının kendini güvenli moda aldığı açıklanmıştı. Bu hafta tekrardan çalışır duruma gelen uydu, keşiflerine kaldığı yerden devam ediyor.
Kaynak: https://bgr.com/2018/10/21/new-pulsar-neutron-star-nasa-chandra/
Editör / Yazar: Kuzey KILIÇ

Devamını Oku

Öne Çıkanlar