fbpx
Bizi Takip Edin

Uzay

Uzay kirliliği nedir, neden olur?

Yayınlandı

üzerinde

Uzay kirliliği son 40 yılda ortaya çıkan bir sorundur. Dünya’ya yakın yörüngelerde dönen uydular için bir başka tehdit de uzay kirliliğidir.
Peki uzay kirliliği tam olarak nedir?
Dünya’nın çevresinde, değişik yörüngelerde dönen ve artık herhangi bir işlevi olmayan, insan yapımı cisimlerin tümü, uzay kirliliği olarak adlandırılır. Bunların arasında ömrünü tüketmiş uyduların yanı sıra roketlerin uzaya bırakılan üst aşamaları ve yörüngede oluşan patlamaların artıkları vardır. Uzay kirliliğinin şimdilik insanların günlük yaşamlarına doğrudan bir etkisi yoktur. Bu nedenle de genellikle göz ardı edilen ya da unutulan bir sorun olmuştur. Hatta insanların büyük bir bölümü böyle bir sorunun varlığından bile habersizdir.

Ancak eğer önlem alınmazsa, uzay kirliliği önümüzdeki 25-30 yıl içinde uzay araştırmaları açısından çok ciddi bir sorun olacaktır. Denebilir ki uzay kirliliği sorunu, insan yapımı ilk uydu Sputnik I’in, 4 Ekim 1957’de fırlatılmasıyla ortaya çıkmıştır. Sputnik I yörüngede üç ay kalmıştır, ama çalışma süresi daha kısadır; yalnızca üç hafta. Bu yüzden de uzay çağını açan Sputnik I, gerçekte uzay kirliliğine güzel ve somut bir örnektir. Ömrü tükenen uydu Dünya’nın çevresinde, yüksek bir hızla boş yere iki aydan fazla dönüp durmuştur. Sonra da Dünya’ya düşmüştür.

Sputnik I’den günümüze değin geçen 40 yıl içinde uzay araştırmaları alanında çok sayıda ve çok önemli gelişmeler yaşandı: Ay’a, Mars’a ve Venüs’e sondalar, uzay araçları gönderildi, Ay’a inildi, Mars’ın çevresine uydular yerleştirildi, Jüpiter’e, Satürn’e, asteroidlere, kuyrukluyıldızlara hatta Güneş sisteminin dışına uzay araçları yollandı, değişik amaçlı binlerce uydu Dünya’nın çevresine yerleştirildi, uzay istasyonları kuruldu, farklı dalga boylarında uzayı inceleyen uzay teleskopları yörüngeye yerleştirildi. Tüm bunları gerçekleştirmek için dört binden fazla, çok aşamalı roket uzaya gönderildi. Bunların üst aşamaları hep uzaya bırakıldı. Bu yolculuklar sırasında kimi zaman roketlerde, kimi zaman da taşıdıkları yüklerde patlamalar oldu; patlamaların enkazı uzaya yayıldı. Yörüngedeki uyduların büyük bir bölümünün ömrü tükendi; şu anda başıboş dolanıyorlar.

Tüm bu işe yaramayan cisimler, roket parçaları, ölü uydular, yakıt tankları ve uzay aracı artıkları, günümüzde Dünya çevresinde dolanan bir çeşit hurda yığını oluşturdular. Bugün uzay araştırmaları tüm hızıyla sürüyor. Yörüngedeki bu hurda yığını da ne yazık ki giderek büyüyor.
Kaynak: http://www.pollutionissues.com/Re-Sy/Space-Pollution.html
Editör / Yazar: İsa EKİCİ

Reklam Alanı
Yorum için tıklayın

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Uzay

Merkür yolcusu, uzaydan ilk fotoğrafını gönderdi

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Avrupa ve Japonya iş birliğinde geçtiğimiz günlerde uzaya fırlatılan BepiColombo, yedi yıllık Merkür yolculuğuna başladı. İşte uzay aracının uzayda yakaladığı ilk fotoğraf:

Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) geçtiğimiz hafta Merkür’e gönderdiği 2 milyar Euro’luk uzay aracı BepiColombo, yedi yıllık dev uzay yolculuğuna start verdi. Bugün görevle bir açıklama yayınlayan ESA, BepiColombo görevinde her şeyin yoldunda gittiğini belirtti. Uzay ajansı ayrıca BepiColombo’nun uzayda yakaladığı ilk fotoğrafı da yayınladı. Yayınlanan fotoğrafta çok da özel bir şey bulunmuyor. Sağ tarafta MTM (Mercury Transfer Module) uzay aracının güneş panellerini, sol alt tarafta ise çok katmanlı yalıtım uygulanan güneş sensörlerini görüyoruz. Bunun haricinde ise tamamıyla uzayın karanlığı bizi karşılıyor. MTM, Merkür’ün yörüngesine yerleştirilecek olan Mercury Planetary Orbiter (MPO) ve Mercury Magnetospheric Orbiter’ı (MMO) taşıyor ve uzay araçları için bir destek görevi görüyor.

Avrupa-Japonya iş birliği
ESA ve JAXA’nın iş birliği içerisinde geliştirdiği BepiColombo görevinde iki farklı uzay aracı Merkür’ün yörüngesine yerleştirilece. Bunlardan birisi Avrupa’nın Mercury Planetary Orbiter (MPO) isimli sondası diğeri ise Japonya tarafından geliştirilen Mercury Magnetospheric Orbiter (MMO). Merkür’e ulaşılmasının ardından birbirlerinden ayrılacak olan bu iki uzay aracının farklı görevleri bulunuyor. MMO’nun öncelikli görevi isminden de anlaşılacağı üzere gezegenin manyetik alanını incelemek olacak. Bilim insanları Merkür’ün küçük boyutları ve katı halde olduğu düşünülen çekirdeği nedeniyle bir manyetik alana sahip olmasının alışılagelmişin çok dışında bir durum olduğunu söylüyor.

MMO bu manyetik alanın davranışlarını ve güneş rüzgarlarıyla olan ilişkişini inceleyecek. Avrupa’nın MPO sondası ise gezegenin kendisini inceleyecek. MPO’nun Merkür’ün yüzeyinden çekirdeğine kadar her tarafını çok detaylı bir şekilde araştırması ve birçok soruya cevap vermesi bekleniyor. Gezegenin ilginç kimyasal yapısı ve Güneş’e bu kadar yakın bir konumda nasıl oluşup evrimleştiği gibi konularda çok değerli veriler elde edilecek. 2025 yılında Merkür’e ulaşacak olan BepiColombo’nun en az iki yıl gezegenin yörüngesinde görev yapması bekleniyor. ESA ve JAXA’nın duruma göre görevin süresini uzatabilme ihtimali de bulunuyor.
Kaynak:http://www.esa.int/spaceinimages/Images/2018/10/BepiColombo_s_first_image_from_space

Devamını Oku

Astrofizik

Gökbilimciler erken evrende kozmik bir Titan buldular

Yayınlandı

üzerinde

Keşif ekibinin lideri İtalya’daki Istituto Nazionale di Astrofisica (INAF) Bologna’dan Olga Cucciati olup bilim insanları College of Letters and Science at the University of California’nın Fizik Bölümü’nden Brian Lemaux ve yine the University of California’dan fizik profesörü Lori Lubin’dir. Şili’nin Paranal kentinde bulunan ESO’nun Büyük Teleskop’ sistemindeki VIMOSinstrument’i kullandılar.
Uluslararası bir gökbilimciler ekibi, Büyük Patlama’dan sadece iki milyar yıl sonra, erken evrende titanik bir yapı keşfetti. Takma adı Hyperion olan bu ilkel üstküme, oldukça geniş bir mesafeye yayılmış olan en eski ve en büyük yapıdır. Milyonlarca güneşe sahip olduğu tahmin ediliyor. / Luis Calçada & Olga Cucciati/ESO
Büyük Patlama’dan sadece 2,3 milyar yıl sonra, evrenin başlangıcında meydana gelen devasa bir ilkel üstkümeyi tanımladılar. Hyperion, evrenin oluşumunda bu kadar erken bulunacak en büyük ve en geniş yapıdır ve hesaplanan kütle Güneş’in bir milyonda katından fazladır. Bu muazzam kitle bugün evrende gözlemlenen en büyük yapılara benziyor, ancak evrenin başlarında bu kadar büyük bir objenin bulunması gökbilimcileri şaşırttı. Cucciati şunları söylüyor: “Bu, Büyük Patlama’dan 2 milyar yıl sonra, böyle yüksek bir redshift’in ilk kez gözlemlendiği bir durum. Normal olarak, bu tür yapılar alt redshiftlerde bilinir, bu da evrenin böyle büyük şeyleri geliştirmek ve inşa etmek için daha fazla zamana ihtiyacı olduğu anlamına gelir. Evren nispeten gençken gelişen böyle bir şey görmek bir sürprizdi.”
Üstkümeler üç boyutlu olarak haritalanmıştır.
Sextans (The Sextant) takımyıldızında yer alan Hyperion, UC Davis’de geliştirilen ve Centre National de la Recherche Scientifique and Centre National d’Etudes Spatiales’teki Laboratoire d’Astrophysique de Marseille’den Olivier Le Fèvre liderliğindeki VIMOS Ultra-Deep Araştırmasından elde edilen çok miktarda veriyi analiz etmek için geliştirilen yeni bir teknikle tanımlandı. VIMOS cihazı yüzlerce gökadanın mesafesini aynı anda ölçebilir ve bu şekilde üstkümedeki galaksilerin konumunu üç boyutta haritalamayı olanaklı kılar. Ekip, Hyperion’un, galaksilerin filamentleri ile bağlanmış en az yedi yüksek yoğunluklu bölge içeren çok karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ve büyüklüğünün, Dünya’ya daha yakın olan üstkümeler ile karşılaştırılabilir olduğunu, ancak çok farklı bir yapıya sahip olduğunu buldu. Lemaux şunları söylüyor: “Dünyaya yakın üstkümeler, açık yapısal özellikleri olan çok daha konsantre bir kütle dağılımına yönelirler. Fakat Hyperion’da kitle, gevşek gökadalar topluluğu tarafından doldurulan bir dizi bağlantılı lekemsi yapılarda çok daha eşit olarak dağıtılır. Araştırmacılar, Hyperion bulgularını Lubin liderliğindeki Büyük Ölçekli Ortamlar (ORELSE) araştırmasında Redshift Evolution Gözlemlerinden elde edilen sonuçlarla karşılaştırıyorlar. ORELSE araştırmasında, Dünya’ya yakın üstkümeler üzerinde çalışmak için, Hawaii’deki W.M. Keck Gözlemevi’ndeki teleskoplar kullanıldı. Lubin ve Lemaux ayrıca Hyperion ve benzeri yapıları daha ayrıntılı bir şekilde haritalamak için Keck gözlemevini kullanıyor. Hyperion ve daha az uzak üstkümeler arasındaki karşıtlık, büyük olasılıkla, yakındaki üstkümelerin, milyarlarca yılda maddeyi daha yoğun bölgelere çekim gücüyle toplamalarından kaynaklanıyor olmalıdır – çok daha genç olan Hyperion’da çok daha az zamanda meydana gelen bir süreç. Evrenin tarihinin bu kadar erken olduğu göz önüne alındığında, Hyperion’un, Sloan Büyük Duvarını ya da kendi gökadamız Samanyolu’nun bulunduğu Başak Üstkümesi’ni oluşturan üstkümeler gibi muazzam yapılara benzer bir şeye dönüşmesi beklenir. Cucciati şunları söylüyor: “Hyperion’u anlamak ve benzer son yapılarla karşılaştırmak, evrenin geçmişte nasıl geliştiği ve geleceğe nasıl evrildiği hakkında kavrayış sağlayabilir ve bize üstkümelerin bazı modellerini sorgulama fırsatı verir. Bu kozmik titanın ortaya çıkarılması, bu büyük ölçekli yapıların tarihini ortaya çıkarmaya yardımcı olacaktır.” Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2018/10/181017111036.htm
Çeviren: Bünyamin TAN

Devamını Oku

Uzay

Samanyolu Galaksisi’nin En Genç Pulsarı Keşfedildi

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Uzay araştırmaları yapan kurumlar genelde eski nesneler üzerinde araştırmalarını yürütürler. Ancak NASA tarafından keşfedilen Kes 75 Pulsarı farklı bir niteliği ile ön plana çıkıyor. NASA’nın internet sayfasında yayımlanan gönderide bu keşif hakkında bilgiler yer alıyor. Dünya’nın yaklaşık 19.000 ışık yılı uzağında olan ve çok yoğun bir yıldızın süpernova olduktan sonraki hali olan bu pulsar, Samanyolu Galaksisi’ndeki en genç pulsarı olarak kayıtlara geçti.

Bir pulsar, dışarıdan bakıldığında nabzı atıyormuş gibi görünen bir nötron yıldızıdır. Nötron yıldızları ise yıldızların bir süpernovaya dönüşmesinden sonra geride kalan kalıntılardır. Bu yoğun yapılar, çok hızlı bir şekilde dönerler ve çevresine enerji dağıtırlar. Kes 75 Pulsarı, NASA’nın Chandra X-Ray Gözlemevi tarafından keşfedildi. Chandra X-Ray Gözlemevi, bu tür nesneleri tespit etmede oldukça yetenekli. NASA, 2000 yılından beri Kes 75’in gelişimini takip ediyor; 2000, 2006, 2009 ve 2016 yıllarından sonra 2018’in sonunda yapılan gözlemler, pulsarın değişimini net bir şekilde ortaya koyuyor.

2000 ve 2016 arasında, Chandra gözlemleri, pulsar rüzgâr bulutsusunun dış kenarının saniyede 1 milyon metre hızla veya saatte 2 milyon milden fazla büyüdüğünü ortaya koymaktadır. Bu yüksek hız, nispeten düşük yoğunluklu bir ortama yayılan pulsar rüzgar bulutsusuna bağlı olabilir. Özellikle, astronomlar patlamayla oluşan radyoaktif nikel tarafından üflenen gazlı bir balonun içine doğru genişlediğini ve yıldızın patlamasından dolayı fırlatıldığını ileri sürüyorlar. Bu nikel ayrıca, kabarcığı dolduran yaygın demir gazına dönüştüğü için süpernova ışığını güçlendirdi. Eğer öyleyse, bu, gökbilimcilere patlayan yıldızın ve onun yarattığı unsurların kalbine kavuşmasını sağlar.

NASA, yaptığı açıklamada ”Kes 75’in son görüntüsünde, Chandra tarafından kaydedilen yüksek enerjili X-ışınları ve pulsarın etrafındaki rüzgar bulutu mavi renkliyken, düşük enerjili X-ışınları ve patlamadan kalan enkaz mor renkli gösterildi” diyor. Geçtiğimiz haftalarda Chandra X-Ray Gözlemevi’nin bir sistem arızası nedeniyle çalışmaz hale geldiğini ve uzay aracının kendini güvenli moda aldığı açıklanmıştı. Bu hafta tekrardan çalışır duruma gelen uydu, keşiflerine kaldığı yerden devam ediyor.
Kaynak: https://bgr.com/2018/10/21/new-pulsar-neutron-star-nasa-chandra/
Editör / Yazar: Kuzey KILIÇ

Devamını Oku

Öne Çıkanlar