fbpx
Connect with us

Uzay

Uzaya çıkan ilk canlı ‘Layka’ ve Sputnik-2 uydusu

Published

on

İnsanlığın uzay macerası düşünüldüğünde ilk akla gelenlerden biri olan Sputnik serisinin ikinci uydusu ‘Sputnik – 2’, içindeki köpek yolcusu Layka ile 61 yıl önce bugün fırlatıldı. İnsanlığın var olduğu, etkilediği ve değiştirdiği alanlar günümüzde dünyanın sınırlarını büyük oranda aşmış durumda. Bilimsel araştırmalardan iletişim teknolojisine, güvenlikten savunma teknolojisine çok geniş bir yelpazede insanlık, gözünü uzaya dikmiş durumda. Dünya’nın yörüngesinde onlarca uydu bulunuyor, hatta, ‘uzay çöpleri’ bile tehdit oluşturmaya başlamış durumda. İnsanlığın bu yolculuğu ve içerisine girilen bu ‘Uzay çağı’ söz konusu olduğunda ise, akıllara ilk olarak bu adımın atılmasını sağlayan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve onun Sputnik serisi uyduları gelir.  Sputnik -1 ile birlikte uzayın fethine yönelik ilk başarısına ulaşan insanlık, uzayın keşfine ilişkin bu tarihi görevi yerine getirmesinin ardından kısa bir süre sonra yeni bir soruyla karşı karşıya kaldı: Uzaya ulaşılmıştı, peki insanlar uzaya çıkabilir miydi? Astronotların, Kozmonotların ve Taykonotların başarı hikayeleriyle şekillenen ve insanlığın kültür birikiminde çok önemli bir yer edinen ‘uzaya çıkan insan’ fikri ise, başarısını, adı üzerinde bir insana değil; sakin, uysal bir sokak köpeğine borçlu: Layka
SPUTNİK 2: UZAY MACERASININ İKİNCİ BASAMAĞI
Sovyetlerin Sputnik — 1’in başarısının ardından uzay yarışında ABD’nin önüne geçmesi ve kazandığı prestij, uzay programını yürüten mühendis ve bilim insanlarının daha büyük bir meydan okumayla karşı karşıya kalmasıyla sonuçlanmıştı. ABD, Sputnik — 1 ‘in başarısı üzerine Aralık 1957’de Vanguard TV3 roketiyle dünya yörüngesinde bir uydu fırlatmaya çalıştı ancak başarısız oldu. Başarısızlıkla sonuçlanan bu girişimin ardından bir diğer deneme Şubat 1958’de Explorer 1 uydusuyla yapıldı ve ABD bu sefer başarıya ulaştı. Böylelikle, Sputnik 1 ile geri dönülemez bir yola giren yarış, meseleyi bilimsel bir araştırma konusu olmaktan çıkarmış, aynı zamanda siyasi bir rekabet unsuru haline de getirmişti. Bu sürecin devamında, iki ülkenin uzayın keşfine ilişkin attıkları her adım, ABD ile SSCB arasındaki siyasi rekabetin yansıdığı en önemli alanlardan birini oluşturdu. Dönemin Soyetler Birliği önderliği ve SSCB lideri Kruşçev de, uzay alanındaki bu ilerlemeyi ülke gündeminin en önemli maddelerinden biri olarak değerlendiriyordu. Bu bağlamda, Sovyet bilim insanlarından, ikinci uyduyu birincisinden bir ay sonra, Ekim Devrimi’nin yıldönümünde fırlatılması, bu fırlatmada da uzaya biyolojik bir canlının çıkıp çıkamayacağı sorusunun cevaplanması isteniyordu. OLEG GAZENKO VE LAYKA
Yapılan çalışmalar kapsamında hazırlanan Sputnik — 2 uydusunun yapımı ve fırlatılmaya hazırlanması zor şartlar içerisinde gerçekleştirildi. Zira, Kruşçev tarafından verilen talimatın ardından, bilim insanlarının önünde bütün bu evrelerin tamamlanması için yalnızca 5 hafta vardı. Sputnik — 1’in fırlatılmasında kullanılan roketin bir benzeri olan ICBM R-7 ile fırlatılması planlanan Sputik — 2 projesinin görevlerinden biri, Güneş ışıması ve kozmik ışınlar hakkında bilgi toplamaktı. Ancak, Sputnik — 2’nin en önemli görevi ise, SSCB liderliğinin de talebi doğrultusunda, o zamana dek gerçekleştirilemeyeceği öngörülen ‘uzaya canlı çıkarma’ fikrinin hayata geçirilmesiydi. Bilim insanlarının bu konuda önlerinde duran soru ise yolcunun kim olacağı sorusuydu. Bu sorunun cevabı ise, ‘zorlu koşullarda yaşayabilme’ denildiğinde o dönemde akla gelen ilk canlıda bulundu: Moskova’nın sokak köpekleri. Bu görevi planlayan ve uygulayan isimlerin başında ise, Rus bilim insanı Oleg Gazenko bulunuyordu. Uzaya gönderilmek üzere seçilecek canlıyı, bu sürece Gazenko hazırlayacaktı. Biyomedikal Problemler Enstitüsü başkanı Gazenko, uzaya çıkarılması planlanan hayvanların yolculuk yapacakları kapsülden, yiyecekleri yemeklere kadar alıştırmakla ve hayvanları birtakım testlere tabi tutarak uzaya gönderilecek köpeği belirlemekle sorumluydu.
Gazenko bu arada, Sputnik — 2’nin fırlatılmasından uzun yıllar sonra, 1998 yılında Layka’nın ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirecek ve “Hayvanlarla çalışmak hepimiz için bir ıstırap kaynağıdır. Onlara konuşamayan bebekler gibi davranıyoruz. Zaman geçtikçe bunun için olan üzüntüm artıyor. Bunu yapmamalıydık… Bu görevden köpeğin ölümüne değecek kadar çok şey öğrenmedik” diyecekti.  Sovyet bilim insanları tarafından seçilen ve ilk defa uzaya çıkarak orada ölen canlı ünvanına sahip olan köpek ise, Moskova’nın sokaklarından getirilen ve ‘sessiz, uysal’ olarak tanımlanan Layka’ydı. Sputnik 2 uçuşu için Layka’nın yanında Albina ve Muşka adlarında iki köpek daha eğitilmişti. Layka, iki köpekle beraber eğitimden geçmesinin ardından; 3 Kasım 1957 tarihinde fırlatılacak Sputnik 2 uzay aracının yolcusu olarak seçildi ve bu sürece Gazenko başta olmak üzere Sovyet bilim insanları tarafından titizlikle hazırlandı. Layka’nın asıl adı ise ‘Küçük Kıvırcık’ anlamına gelen ‘Kudryavka’ydı. Layka ismi kendisine daha sonra bilim insanları tarafından takıldı. Layka da, ‘havlayan’ demekti. Öte yandan, Layka’ya gibi başka isimler de verildi. Hatta Layka, ABD’de ‘melez köpek’ ve ‘Sputnik’ kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulan ‘muttnik’ ismiyle de anılıyordu.
İNSANLIK İÇİN YENİ BİR BAŞLANGIÇ
Çıkacağı bu tarihi yolculuk için Layka’ya uydu içerisinde yatabileceği genişlikte bir alan açılmıştı. Layka ise bu kapalı alana, eğitimleri boyunca git gide küçülen kutuların içerisine konarak alıştırıldı. Layka’nın uydunun içerisinde hava alabilmesi için ise bir hava yenileme sistemi kuruldu. Layka’nın uzayda tüketmesinin planlandığı yiyecekler ise jel formundaydı.  Beklenen zaman geldiğinde ise, uçuştan bir gün önce, Gazenko Layka’yı evine götürdü ve Gazenko’nun çocukları Layka’yla oynadı. Bu oyun aynı zamanda, Layka’nın insanlığa ve dünyaya bir anlamda vedasıydı. 3 Kasım 1957 günü Baykonur Uzay Üssü’nden yapılan kalkışla birlikye Layka’nın yörüngede bir haftadan fazla kalacağı planlanıyordu ve hayatını kaybedeceği de bilim insanları tarafından tahmin ediliyordu. Bu yolculuk, Layka için geri dönmeyeceği bir yolculuktu. Ancak aşırı bir hızla artan kabin sıcaklığı yüzünden Layka, beklenenden çok daha kısa süre, Sputnik — 2’nin fırlatılmasından sonra yalnızca birkaç saat hayatta kalabildi. Artan kabin sıcaklığının ise, Sputnik — 2’nin yörüngeye ulaşmasından sonra yaşanan teknik arızadan kaynaklandığı öğrenildi. Uydunun burun konisi uzay aracının geri kalanından ayrılsa da, ‘A Bloku’ denilen bölümün ayrılma işleminin başarısız olması sonucunda ısı yalıtımı devreden çıkmış ve kabin sıcaklığı 40 dereceye kadar yükselmişti. Bu arıza, Layka’yı ölüme götüren sürecin işaret fişeğiydi. Ancak Layka’nın bu erken ölümü, insanlığın uzay keşifleri açısından kesinlikle ‘boşa gitmedi’.
SPUTNİK — 2 UZAYDA
Fırlatılmasının ardından süre yörüngede kalan Sputnik — 2 uydusunun en önemli keşfi, dünyanın radyasyon kuşağını tam olarak saptamak oldu. Sputnik — 2’nin keşfiyle birlikte, Dünya’nın radyasyon kulağının kuzey enlemlerinde zayıfladığı öğrenildi. Öte yandan, insanlık uzaya ilk defa bir canlıyı çıkarmıştı. Beklenenden çok daha erken sürede ölmüş olsa dahi Layka’nın hayatta kaldığı sürede alınan veriler, insanlığın uzaya çıkması konusunda çok önemli ipuçları barındırıyordu.  SPUTNİK — 2 VE LAYKA’NIN ÖNEMİ
Sputnik — 2 uydusu ve Layka, fırlatıldıkları dönemden itibaren dünya çapında çok büyük bir popülerlik kazandı ve hatırası çizgi romanlardan animelere veya posta pullarına kadar çeşitli araçlarla canlı tutuldu. Öte yandan, hayvanların bu tür deneylerde kullanılması zaman zaman eleştirilse de, sonuçları ve insanlığın kolektif bilgi birikimine koyduğu katkı açısından bakıldığında Layka’nın uzay macerası, insanlık tarihine adını altın harflerle yazdırmış durumda. Bu yolculukla birlikte, insanlığın uzaya çıkmasının önü de açılmış oldu. Yani, bir diğer deyişle insanlık, uzay macerasının başarısını ‘ölüm görevine’ gönderilen Moskova’nın bu 6 kiloluk, küçük sokak köpeğine borçlu. Kaynak: (Sputnik)

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Uzay

Filipinler’de Yeni İnsan Türü Keşfedildi

Published

on

Filipinler’de bir ada olan Kuzey Luzon’daki bir mağarada bulunan kemiklerin kendi cinsimize ait olduğu ortaya çıktı. Ancak bu kemikler bizim türümüze ya da daha önce gördüğümüz türlere ait değil. Kemikleri inceleyen bilim insanları, bu kemiğin sahibi olan türe Homo luzonensis adını verdi. 2007 yılında Luzon’da bulunan Callao Mağarası’nda tek bir uyluk kemiği bulundu. İnsan türünün kemik yapısına benzetilen bu uyluk kemiğinin en az 67.000 yaşında olduğu doğrulandı. Filipinler’de insan türünün yakın bir akrabasının ortaya çıkması şaşırtıcıydı çünkü Buzul Çağı ile birlikte Asya kıtasının çevresindeki adaların kıta ile bağlantısı kesilmişti. Bu kesinti memelilerin oraya ulaşma imkanlarını da ciddi anlamda azaltmıştı. Bugünlerde aynı mağarada,iki yetişkin, bir çocuk ve orta yaşlarda üç kişiden oluşan en az on iki adet fosil daha bulundur. Bulunan kemikler, Nature’de belirtildiğine göre en az 50.000 yaşında olan el, ayak kemikleri ve dişlerden oluşuyor.

Ayak kemiklerinin şekli gibi bazı özellikleri, 2 milyon yıldan daha uzun bir süre önce Afrika’da ölen Australopithecus gibi eski atalara benzetilmekte. Uzun ince parmak kemikleri gibi diğer özellikleri Homo sapiens’i, çok yakın akrabamız olan H.erectus’tan bile daha çok andırıyor. Azı dişleri ise alışılmadık derecede küçük ve insan familyasında görülmüş hiçbir şeye benzemiyor.
Kemikler incelendiğinde boylarının 1,2 metreden kısa olduğu gözlemlenmiş. Ancak yaşam tarzları hakkında öğrenilebilen tek bilgi, tehlikeden kaçmak ve yiyecek bulmak için ağaçlara tırmandıkları.

Bir Homo luzonensis bireyine ait olan üst sağ dişlerden bazıları. Soldan sağa: 2 küçük azı dişi ve 3 azı dişi Telif hakkı Callao Mağrası Arkeoloji Projesi’ne aittir.

Filipinler Asya kıtasından yaklaşık yüz metre genişliğinde bir denizin araya girmesiyle ayrılmakta. Ancak son Buzul Çağı boyunca, deniz seviyeleri o kadar düşmüş ki, Malezya yarımadasından Borneo’ ya yürümek mümkünmüş. Palawan Adası ise, neredeyse dokunacak kadar Borneo’ya yakın. Ve 50.000 yaşında olduğu tahmin edilen kemiklerin bulunduğu yer işte bu Palawan Adası.Geçen sene Callao’dan çok uzakta olmayan bir vadide çok daha eski taş aletler ve bu aletlerle kesildiği açıkça anlaşılan kemikler bulunmuştu.

Homo luzonensis türünün proksimal ayak parmak kemiği. İskeletin uzunlamasına kavisi bu türün ağaçlara tırmanma konusundaki yetkinliğini göstermektedir. Telif hakkı Callao Mağrası Arkeoloji Projesi’ne aittir.

Profesör Philip Piper, IFLScience’a verdiği röportajda, “Canavarların en az 700.000 yıldır Luzon’da olduğunu biliyoruz. Ancak, ne tür bir insansı bilmiyoruz”dedi. Araştırmacılar, H. Luzonensis’in, 28.000 yıl önce modern insan türleri ile çakışıp çakışmadığını ve bu durumun neslinin tükenmesine sebep olup olmadığını merak ediyor. Piper, yapılan kazılarda daha fazla H. Luzonensis fosili çıkmasını umuyor, ancak şu anda kazıların önünde bir engel var: Callao Mağarası’nın içine bir tapınak inşa edildi.

Editör / Yazar: Merve GÖKTAŞ

Kaynak: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/new-species-of-early-human-discovered-in-the-philippines/

Continue Reading

Bilim

Dünyanın düz olmadığını anlamamızı sağlayacak 10 kolay yöntem

Published

on

Hikaye aslında SmarterThanThat’in 2008 yılında bir sayısında yayınlandı. Bu yazıda da hikayenin popüler bilimin ışığında güncellenmiş halini bulacaksınız. Birkaç milenyumdur insanlık Dünya’nın yuvarlak olduğunu biliyor ve bunu anlamak için size birkaç metot göstereceğim. Bunu yapmak için birkaç fikrim vardı ancak PhilPlait’in (Astronom) BBC ‘ye yazdığı “Düz Dünya” adlı yazısı son sıralar ilginç dürtülere kapılmama sebep oldu. Phil, Düz Dünya Topluluğunu yeniden inşa etmenin zahmet etmenin bile saçma olduğunu iddia ediyor – ben de aynı fikirdeyim.

1. Ay

İnsanlık şunu artık çok iyi biliyor ki, Ay bir dilim peynir veya gülümseyen bir Tanrı değil, bu fenomenler yeterince güzel açıklanmış durumda. Bu konu antik Yunanlılar için büyük bir gizem olsa da, doğru bilgiye ulaşmak için yaptıkları gözlemler insanlığın gezegenimizin şeklini anlamasına yardım etti. Aristo (Dünyanın şekliyle ilgili bir çok gözlem yapan kişi), Ay tutulması sırasında Dünyanın Ay üzerine düşen gölgesinin dairesel olduğunu gözlemlemiştir. Bu gölge Dünyanın yuvarlak şekliyle ilgili harika bir ispattı. Dünya devamlı olarak döndüğü için (şüpheniz var ise kesin bir kanıt için “FoucaultPendulum” deneyine bakın) her Ay tutulmasında oluşan oval gölge bizlere Dünyanın şeklinin yalnızca yuvarlak değil, aynı zamanda küresel olduğunu kanıtlar niteliktedir.

2. Gemiler ve Ufuk Çizgisi

Son zamanlarda bir limanda bulunduysanız veya bir sahilde öylece dolaşırken ufka baktıysanız, çok ilginç bir olayla karşılaşmış olabilirsiniz: yanaşan gemiler birden ortaya çıkmaz sanki denizin içinden yavaşça su üstüne çıkıyor gibi görünürler. Ancak gemiler yanaşırken su üstüne çıkmadığı gibi uzaklaşırken de batmazlar. Gemilerin yavaşça ortaya çıkmalarının sebebi Dünyanın şeklinin düz değil yuvarlak olmasıdır.

Bir portakalın üzerinde sizin görüş alanınıza doğru yürüyen bir karınca düşünün. Eğer portakalın baş kısmına bakarsanız, portakalın yuvarlak şeklinden dolayı karıncanın size doğru yavaşça yükselerek görünmeye başladığını göreceksiniz. Aynı deneyi portakal üzerinde değil de düz bir yüzeyde yaparsanız, uzaktan gelen karıncanın yavaşça yükseldiğini değil yavaşça ortaya çıktığını farkedersiniz (ne kadar keskin bir görüş açısına sahip olduğunuza bağlı olarak).

3. Değişken Takımyıldız Görünümü

Bu gözlem Ekvatordan başka bir noktaya hareket eden birinin aynı takım yıldızları göremeyeceğini iddia eden Aristo tarafından yapılmıştır. Mısır seyahati sonrası Aristo, “Mısır ve Kıbrıs’ta görünüp, daha kuzey bölgelerde göremediğiz takım yıldızlar var” şeklinde bir gözlemde bulunmuştur. Bu olay ancak üzerinde bulunduğumuz gezegenin yuvarlak olmasından kaynaklanabilecek bir durumdur. Aristo Dünyanın küresel şekli ile ilgili şunları da eklemiştir, “mükemmel şekilli bir küre değil çünkü öyle olsaydı bu kadar küçük değişimler bu kadar az mesafede meydana gelmezdi”. Ekvatordan uzaklara gidildikçe, bilinen takım yıldızları ufuk çizgisine doğru yaklaşırken yerlerine yeni takım yıldızlar gelmektedir. Eğer Dünya düz olsaydı bunun gerçekleşmesi imkansızdı.

4. Çubuklar ve Gölgeler

Eğer bir zemine bir çubuk sabitlerseniz, zemine gölgesi düşer ve bu gölge zamanla hareket eder (antik zamanlarda kullanılan saat yöntemi). Eğer Dünya düz olsaydı, farklı lokasyonlara dikilmiş aynı boyutlarda iki ayrı çubuğun gölgeleri aynı olurdu. Eratosten (MÖ 276-194) bu yöntemi Dünyanın çevresini tam olarak hesaplamak için kullanmıştı.

5. Yüksekten Bakmak

Düz bir zemin üzerinde durup ufka bakın, gözlerinizi kısın ve görmeye çalışın hatta en sevdiğiniz dürbünü çıkarıp gözlerinizin görebildiği kadar uzaklara bakın. Daha sonra en yakın ağaca tırmanın – ne kadar yüksekse o kadar iyi, sadece o dürbünleri düşürmemeye ve lenslerini kırmamaya dikkat edin. Sonra tekrar bakın, gözlerinizi yorun ve dürbünle ufka doğru bakın.
Tırmandıkça, daha uzağa bakacaksınız. Genellikle, bunu dünyadaki engellerle ilişkilendirebiliriz ama gerçek sebep bu değil. Tamamen engelsiz ve düz bir arazide durup ufka baksanız bile, yüksek bir yere çıktığınızda daha uzakları görebilecektiniz. Bunun sebebi dünyanın düz olmamasıdır.

6. Uçağa Binmek

Eğer daha önce bir başka bir ülkeye gitmek için uçağa bindiyseniz (uzun mesafeli uçuşlarda) uçaklar ve Dünya ile ilgili şaşırtıcı 2 gerçeği farketmiş olabilirsiniz.

  • Uçaklar uzun bir süre boyunca düz bir yolda gidebilirler ve bunun sonucunda herhangi bir köşeden aşağı düşmezler. Ayrıca uçaklar durmadan dünyanın çevresini dolaşıp aynı noktaya dönebilirler.
  • Eğer Pasifik okyanusunu geçerken pencereden dışarı bakarsanız çoğu zaman Dünyanın küresel şeklini rahatlıkla görebilirsiniz. Eskiden en iyi görüntü Concorde’lardan alınırdı, şimdi Virgin Galactic’ten gelecek yeni görüntüleri görmek için sabırsızlanıyoruz.

7. Diğer Gezegenlere Bakmak

“Dünya diğer gezegenlerden farklıdır.”, buraya kadar doğru. Şu ana kadar yaşamın olduğu başka gezegenler keşfedemedik. Ancak,her gezegenin sahip olduğu bazı belirgin karakteristik özellikler vardır ve bütün gezegenler benzer şekilde hareket ediyor veya benzer karakteristik özellikleri gösteriyorsa bizim gezegenimizin de aynı olduğunu kabul etmek mantıksız değildir.

Başka bir deyişle, farklı yerlerde yaratılan ve farklı boyutlarda ki birçok gezegen aynı özellikleri gösteriyorsa, bizim gezegenimizde aynı özelliktedir. Bütün gözlemlerimiz Dünyanın küresel olduğunu gösteriyor. Aksini düşünmek için çok iyi bir nedenimiz olmadığı sürece bu böyle.

1610 da Galile Galileo Jüpiter ’in etrafında dönen Ay’lar olduğunu gözlemledi ve bunları büyük gezegenlerin etrafında dönen uydular olarak tanımladı. Kilisenin, her şeyin Dünyanın etrafında dönmesi gerektiği görüşüne karşı çıkan bu açıklamayı kabul etmesi çok zordu. Bu gözlem aynı zamanda sistemimizdeki bütün gezegenlerin Güneş ekseni etrafında döndüğünü gösteriyordu. Düz bir Dünya (bizimki veya bir başka Dünya)gözlemlenmesi, gezegen hareketleri ve şekilleri ile ilgili bildiğimiz tüm tabuları yıkacak inanılmaz bir gözlem olurdu.

Bu sadece bildiğimiz her şeyi değiştirmekle kalmaz aynı zamanda yıldız oluşumlarını (Güneşin düz dünya teorisine uyması için bilinenden çok farklı hareket etmesi gerekirdi) ve uzay boşluğundaki hız ve hareket teorilerini de değiştirirdi (uydular ve üzerlerindeki yer çekimi gibi). Kısacası, gezegenimizin küresel olduğundan şüphelenmiyoruz, biliyoruz.

8. Zaman Dilimlerinin Varlığı

Bu yazıyı yazarken New York’ta saat’in öğle 12:00 ve Güneşin şu an gökyüzünün tam ortasında olduğunu varsayalım. Aynı anda Beijing’de saat gece yarısı 00:00 olurdu ve gökyüzünde Güneş’ten eser olmazdı. Avustralya’da ise saat 01:30 yani New York’tan 13 saat ilerde ve birkaç saat sonra Güneş doğacak ve yeni gün başlayacak olurdu.

Bu gibi bir durum yalnızca Dünyanın dairesel bir şekilde olduğunda ve kendi ekseni etrafında döndüğünde gerçekleşebilirdi. Bir noktada hava aydınlıkken tam tersi bir noktada ise Güneşten eser yok… Bu durumda farklı noktalarda 12 saatten fazla saat farklılıklarının ortaya çıkmasına sebep oluyor. Eğer Dünya düz olsaydı Güneş olmasa bile onun ışıklarını her yerden görebilirdik. Benzer şekilde, tiyatroda sahneyi aydınlatan spot ışığını karanlıkta oturduğumuz halde görürüz. Bir tarafın tamamen karanlık ve ışıksızken, başka bir tarafın aydınlık olması sadece küresel bir gezegende mümkündür.

9. Yer Çekimi

İşte kütle hakkında ilginç bir gerçek: Kendisine bir şeyler çekiyor. İki nesne arasındaki çekim kuvveti (yerçekimi) kütlelerine ve aralarındaki mesafeye bağlıdır. Basitçe söylemek gerekirse, yerçekimi nesnelerin kütle merkezine doğru çekilir. Kütlenin merkezini bulmak için nesneyi incelemelisiniz.

Bir küre düşünün. Küreler tutarlı şekillere sahip olduğundan, üzerinde durduğunuz yer ne olursa olsun, altında tamamen aynı miktarda küre olur. (Bir kristal topun etrafında dolaşan bir karınca hayal edin. Böceğin bakış açısına göre, hareketin tek göstergesi karınca ayaklarının hareket ettiği gerçeği olurdu – yüzeyin şekli hiç değişmez.) kütle kürenin merkezindedir, yani yerçekiminin kürenin yüzeyindeki herhangi bir şeyi kürenin merkezine doğru çekeceği anlamına gelir. Bu, nesnenin yüzeyinde nerede olursa olsun gerçekleşecektir.

Düz bir plaka düşünün. Düz bir plakanın kütle merkezi merkezindedir, yani yerçekimi kuvveti yüzeydeki herhangi bir şeyi düzlemin ortasına çeker. Bu demektir ki eğer plakanın kenarında durursanız, yerçekimi sizi Dünya üzerinde dururken genellikle deneyimlediğiniz gibi düz bir şekilde değil, plakanın ortasına doğru yan yan çekiyor demektir.

Bir elmanın yanlara değil aşağıya düştüğü konusunda oldukça olumluyum hatta Avustralyalılar için bile. Ancak, şüpheleriniz varsa, bir şeyi düşürmeyi denemenizi tavsiye ederim – yalnızca sizi incitebilecek bir şey olmadığından emin olun.

10. Uzaydan Çekilen Fotoğraflar

Son 60 yıllık uzay araştırmasında, uyduları, sondaları ve insanları uzaya fırlattık. Bazıları geri döndü, bazıları hala güneş sistemi üzerinden yüzüyor (ve neredeyse ötesinde) ve birçoğu Dünyadaki alıcılarımıza şaşırtıcı görüntüler aktarıyor. Bu fotoğrafların hepsinde, Dünya, küreseldir. Dünyanın eğriliği, Uluslararası Uzay İstasyonundaki astronotların çektiği çok, çok, çok ama çok fazla fotoğraftan da görülebilir. Burada ISS Komutanı ScottKelly’ninInstagram hesabından yeni bir örnek görebilirsiniz: Ne derler bilirsiniz, bir fotoğraf bin parça ize değer.

Editör / Yazar: Oğuzhan PEKGÜRLER

Kaynak: https://www.popsci.com/10-ways-you-can-prove-earth-is-round

Continue Reading

Uzay

Üç Soru Üç Cevap: Uzay

Published

on

Üç Soru Üç Cevap serimize Beyin ile ilgili yaptığımız bölümlerin ardından kısa bir ara vermiştik. Aranın ardından yeni bölümün ilk konuğu, bilinmezliklerle dolu uzay.

Güneş sistemindeki en yüksek dağ hangisidir?

And Dağları, Himalayalar, Everest… Dağ dendiği zaman aklımıza ilk gelen fiziki yapılar bunlardır; ancak bu sefer biraz daha farklı bir yerdeki dağdan bahsedeceğiz, güneş sisteminin en büyük dağından. Mars’ta bulunan Olympus Mons dağı, güneş sistemindeki en yüksek dağdır. Tabanı, Arizona eyaleti kadar büyük ve 25 km yüksekliğinde ayrıca, Dünya’nın en yüksek dağının yüksekliğine göre üç kat daha büyük. Olympus Mons dağının kapladığı alan o kadar büyük ki, zira dağın zirvesine çıkabilen dağcı, bir dağın tepesinde durduğunu fark edemez. Çünkü dağın eğimi, gezegenin kendi kavisi nedeniyle görünemez durumdadır.

Kaynak: https://www.sciencefocus.com/space/page/2/

Evren ne kadar uzundur?

Şu ana kadar yalnızca 46 milyar ışık yılı derinliğe gidildiği için everenin uzunluğu tam olarak bilinemiyor. Ancak gökbilimciler, evrenin uzunluğunu iki boyutlu açıdan tartışsalar da genel kanı üç boyutlu. Her yön için aynı doğrultuda genişleyen evren; geniş olduğu kadar uzun veya derindir. Şu ana dek gözlemlenebilen kısmın varlığı, evrenin net uzunluğunu bilmemize engel oluşturuyor.

Kaynak: https://www.sciencefocus.com/space/how-tall-is-the-universe/

Gökyüzünde kaç tane yıldız var?

Romantik anların en büyük kahramanı, çocukların ise en büyük arkadaşı. İnsanoğlu için ulaşılması imkansız gibi görünen yıldızları saymak, kumsalda kumları saymaya benziyor. Ancak kum tanelerini tek tek saymak mümkün değildir. Kumsalın yüzey alanı, kum tabakasının ortalama kalınlığı ve kum tanelerinin ortalama hacmi belirlenebilirse kum tanelerinin sayısı hesaplanabilir. Aynı şekilde, evrende kaç tane yıldız olduğunu belirleyebilmek için de bazı kabullere ihtiyacımız var. Örneğin evrenin gerçekte ne kadar büyük olduğunu bilmiyoruz. Evrenin büyüklüğü ile ilgili bilgimiz görebildiğimiz kadarıyla sınırlı. Ancak evrenin merkezinde olmadığımızı, şeklini tam olarak bilmediğimizi ve hızlanarak genişlediğini düşünürsek evrenin gerçekte gözlemleyebildiğimizden daha büyük olduğu söylenebilir. Bilim insanları, yıldız yoğunluğu için en büyük kaynak olan gökadalar için, evrende yaklaşık 1011 -1012 gökada olduğunu ve gökadaların 1011 -1012 yıldız içerdiğini, dolayısıyla evrende 1022 -1024 tane yıldız bulunabileceğini tahmin etse de, bütün gökadaların ve yıldızların aynı büyüklükte olmadığını düşünürsek bunun yaklaşık bir değer olduğuna dikkat etmek gerekiyor. Yani bir gece oturup sıkıntıdan saymaya başladığımız yıldızlar sanılandan çook daha fazla.

Kaynak: https://www.esa.int/Our_Activities/Space_Science/Herschel/How_many_stars_are_there_in_the_Universe

Editör: Kuzey Kılıç (@Kuzeykfg)

Continue Reading

Öne Çıkanlar