fbpx
Bizi Takip Edin

Arkeoloji

Yapılan Yeni Bir Araştırma Kuzey Amerikalıların Tarihinin Bilinenden Eski Olduğunu Ortaya Koydu

Yayınlandı

üzerinde

Luminesans tarihlemesi, Kuzey Amerika’daki insan varlığının 16 bin yıl önceden daha eskiye dayandığını ortaya koydu. Arkeolojik kanıtlar Kuzey Amerika’daki ‘Clovis First’ teorisinin sorgulanmaya başlamasına sebep oldu. Clovis First teorisi, Sibirya’da yaşayan avcı ve toplayıcı kabilelerin yürüyerek Amerika kıtasına geçtiği ve burada kısa süreli bir yerleşim kurarak 500 yıl gibi bir zaman sonra ortadan kaybolduklarını söyleyen teoridir. Yapılan yeni bir çalışmayla Amerika’daki yerleşimin Clovis’ten 2 bin 500 yıl daha eskiye dayandığını söylüyor.
Amerika’nın ilk sakinlerine ilişkin önemli taş eserler topluluğu bulundu. Onlarca yıldır araştırmacılar, Amerika’nın batı bölgelerine 13 bin 500 yıl önce insanların yerleştiğini düşünüyordu. Ortaya atılan bu teori o zamanlara tarihlenmiş olan Clovis eserlerinin yaygın şekilde bulunmasından kaynaklanıyordu. Clovis eserleri ilk defa 1920’li yıllarda New Mexico yakınlarında keşfedildiğinden beri Kuzey ve Güney Amerika’da tanımlanmış olan prehistorik taş aletlerdir. Son yıllarda ortaya çıkarılan arkeolojik kanıtlar giderek Clovis’in ilk olduğu fikrini sorgulamaya başladı. Bulunan yeni taş eserler topluluğu 16 bin ile 20 bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihe sahip.
Bu da Amerika’ya yerleşmiş ilk insan topluluklarının Clovis’ten en az 2 bin 500 yıl önceye uzandığını kanıtlıyor. Bu durum Clovis teknolojisinin halihazırda yerleşmiş, yerli bir nüfusa yayıldığını düşündürmektedir. Texas State Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde Doktora Sonrası Araştırma Görevlisi ve bu çalışmanın başyazarı olan Tom Williams, “Bulunan bu aletler benzersiz. Yaşlarını ve bir Clovis bileşeninin temelini oluşturduğu gerçeğini birleştirin.Gault sitesinde bulunanlar Amerika’daki en erken insanı araştırmak için harika bir fırsat sunuyor” açıklamasında bulundu. Araştırma ekibi, sürekli insan işgalinin kanıtı olan kapsamlı bir arkeolojik alan, Central Texas’taki Gault Sitesindeki eserleri tespit etti. İlk katmanlarda Clovis eserleri bulunsa da alt katmanlara inildikçe Clovis’ten belirgin bir şekilde farklı eserler tespit edilmiştir.
Bu eserlerin yaşlarını belirlemek için Rodrigues, Keen-Zebert ve meslektaşları, çevreleyen tortul materyalin yaşlarına ait optik simüle edilmiş lüminesans (OSL) adı verilen bir süreç kullandılar. OSL’de araştırmacılar, tortu tabakaları altında gömülü olan mineralleri ışık ya da ısıya maruz bırakarak, minerallerin doğal olarak oluşan radyasyon nedeniyle zamanla birikmiş tuzaklı potasyum, uranyum ve toryum elektronlarını serbest bırakmasına neden olurlar. Sıkışan elektronlar serbest bırakıldığında, materyaller en son ısıya veya güneş ışığına maruz kaldığı zaman geçen süreyi belirlemek için ölçülebilen bir ışık yayarlar. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2018/07/180723142950.htm

Reklam Alanı
Yorum için tıklayın

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Mumyalamada kullanılan sıvının formülü çözüldü

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

İtalya’nın Torino kentindeki Mısır Müzesi’nde bulunan mumya üzerinde yapılan araştırmanın sonucunda elde edilen veriler ışığında mumyalama sırasında kullanılan sıvının içeriğinde neler olduğu tespit edildi.
BBC’ye konuşan York Üniversitesi’nden arkeolog Dr. Stephen Buckley, araştırmanın mumyalamada kullanılan sıvının araştırılması ile başladıklarını aktardı. Buckley, araştırmada yer alan diğer bilim insanlarıyla birlikte bu sıvıya ait tüm kimyasal parmak izlerini incelediklerinin altını çizdi.Dr. Buckley, “Herkesin bildiği mumyalama sürecinin kökenlerini kimyasal olarak bu kadar mükemmel bir şekilde gösteren bir mumya daha önce olmamıştı” dedi.

Mumyalamada kullanılan sıvı, susam olduğu tahmin bir bitki yağı, hasırotu düşünülen balsam türü bir bitki, akasya olabilecek bir bitki ve kökten elde edilmiş zamk ve kozalaklı bir ağaçtan aldığı zannedilen bir tür reçineden oluşmakta. Bütün bu bileşenler yağın içinde karıştırıldığında reçine içindeki anti-bakteriyel özelliğiyle bedenin çürümesini engelliyor.

BOLTON MÜZESİ’NDE ANTİK MISIR’DAN KALMA TEKSTİL ÜRÜNLERİ ARAŞTIRMADA ÖNEMLİ ROL OYNADI

Dr.Buckley “Birkaç yıl önce mumyaları sarmakta kullanılan Antik Mısır tekstillerinden parçalar alıp bunları kimyasal olarak inceledikten sonra İngiltere’de yer alan Bolton Müzesi’nde bulunan kumaşların MÖ 4000 yılından kalma olduğunu tespit ettik” açıklamasında bulundu.York Üniversitesi’nde görevli arkeolog, mumyalamanın Keops Piramidi’nin yapıldığı dönemde, MÖ 2600’de ortaya çıktığında dair yaygın bir düşünce vardı. Fakat, elimizdeki bulgularla birlikte mumyalamanın çok daha önceki tarihlerde başladığını tespit ettiklerini belirtti.

Elde edilen bulgular sonrasında İtalya’nın Torino kentindeki Mısır Müzesi’nde bulunan tarih öncesinden kalma mumya üzerinde çalışmaya başlayan arkeologlar önemli verilere ulaştı.Konu ile ilgili olarak Dr.Buckley “Bulunduktan sonra hiçbir koruyucu işlemden geçmeyen bu tarih önce mumya, kimyasal kirliliğe maruz kalmadığı için Antik Mısır kimyasını anlamak için önemli bir fırsat sunuyordu” açıklaması yaptı.

Devamını Oku

Arkeoloji

Eski İnkalar İleri Kranial Cerrahi Tekniklerine Sahipti

Yayınlandı

üzerinde

Eski İnkaların uzmanların kabul ettiğinden daha gelişmiş tekniklere sahip olduğu gün geçtikçe ortaya çıkıyor. Yeni yürütülen bir çalışmada antik İnka’ların kafa cerrahisinde oldukça ileri olduğunu ortaya koydu.
Eski dönemlerde uygarlıkların gelişmişlik düzeyleriyle ilgili birçok tartışma bulunuyor. Kolomb’un Amerika’yı keşfinden önce bazı uygarlıkların oldukça gelişmiş olduğu bilim insanları tarafından dile getiriliyordu.
Birçok Aztek ve Maya kentinin Amerika’nın keşfedildiği dönemdeki Avrupa merkezleri kadar ilerlediği düşünülüyor. Şimdi yeni elde edilen bulgularda İnkalarınkraniyal ameliyatlar yapabildiği keşfedildi. Dünya Nöroşirürji dergisinde yayınlanan bir çalışmada, İnkaların kazıma, ensizyon ve perforasyon gibi teknikleri başarıyla uyguladığı ortaya çıktı. Trepanasyon adı verilen teknik, binlerce yıldır kafa travması, baş ağrısı, epileptik nöbetler ve akıl hastalığı vakalarını tedavi etmek için dünyanın çeşitli halkları tarafından kullanılmıştır. Trepanasyon, kafatasına bir deliğin açıldığı tıbbi bir prosedür olarak tanımlanır. Trepanasyon antik çağlardan beri uygulanmaktadır ve migren, nöbetler, travma, akıl hastalıkları ve hatta şeytanın kişiyi ele geçirdiği düşünülen vakalarda kullanılmıştır. Yeni araştırma İnkaların bu alanda diğer tüm medeniyetlerden daha ileri bir düzeyde olduğunu ortaya çıkardı. İnkalar nasıl olduğu bilinmeyen bir biçimde anatomi konusunda uzmandılar. Çalışma İnkaların M.Ö. 400’lü yıllarda ameliyat ettiği 800’ün üzerinde kafatasının değerlendirilmesine dayanmaktadır.
Bu kafa tasları 1500’lü yıllarda Peru’da bulundu. Araştırmacılara göre, İnka İmparatorluğu’ndaki bu ameliyatlarda ölüm oranı% 17 ile% 25 arasında değişiyordu. Karşılaştırma yapmak gerekirse, yüzyıllar sonra Kuzey Amerika İç Savaşı sırasında, kranial operasyonlardaki ölüm oranlarının % 46 ile 56 arasında olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Bilim adamları İnkaların başarısının nedenini bilmiyorlar ama hijyenin belirleyici bir faktör olabileceğini öne sürüyorlar.
Kaynak: https://www.ancient-code.com/the-ancient-inca-possessed-advanced-cranial-surgery-techniques-thousands-of-years-ago/

Devamını Oku

Arkeoloji

Homo Erectuslar Değişen İklime Uyum Sağlamak İçin Çok Tembel Olduklarından Yok Oldu

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Yakın zamanda yürütülen bir çalışmada Homo Erectus olarak bilinen eski bir insan neslinin tükendiği ortaya kondu. Atalarımızın yaşamlarına bir göz atmak için Avustralya Ulusal Üniversitesi (ANU) araştırmacıları, Alt Paleolitik Dönem’de Arap Yarımadasındaki bir alanda bulunan binlerce eseri inceledi. Oldukça eski dönemlere ulaşan bu inceleme esnasında Homo Erectuslara dair birçok veriye rastlandı.
Nesli tükenen bu insan topluluğu kendilerini dış dünyaya açma noktasında oldukça tembel davrandılar. Farklı bir yeri keşfetme gibi bir eylemlerinin olmadığı yapılan incelemelerde ortaya kondu. Homo Erectusların birçok insanın sahip olduğu merak duygusuna sahip olmadıkları düşünülüyor. Homo Erectusların yaşadığı bölgede kurumuş iki büyük nehir yatağı yer alıyor. Arkeologlar Homo Erectusların bir süre için güçlü ve başarılı olduklarını ifade ediyor.
Ancak teknolojik bakımdan ilerleyememeleri onların sonunu getirdi. Homo Erectuslar yaşadıkları bölgede değişen iklim koşullarına ayak uydurmalarını sağlayacak aletleri geliştirmedikleri gibi bölgeden gitmeyi de düşünmediler. Homo Sapiensler ve Neanderthaller uzun mesafelerde dağlara gidebilecek ve buralara tırmanmayı sağlayacak aletler ürettiler.
Homo Erectuslar ise hayatta kalmalarını sağlayacak bir hızda kendi araçlarını üretemedi. Tortu örnekleri, Arap Yarımadası’ndaki ortamın kademeli olarak çöle döndüğünü ancak Homo Erectusların kullandıkları aletlerde bir değişimin yaşanmadığını ortaya koyuyor. Araştırmacılar, “Onlar sadece tembel değil, aynı zamanda çok muhafazakardı” açıklamasında bulunuyor. Hiçbir ilerleme kaydedemediler ve sonunda kuraklaşan iklim şartlarıyla nesilleri tükendi.
Kaynak: http://www.iflscience.com/editors-blog/homo-erectus-died-out-because-they-were-too-lazy-to-adapt-to-changing-climate-study-suggests/

Devamını Oku

Öne Çıkanlar