fbpx
Bizi Takip Edin

Arkeoloji

Yeni Zelanda’da Meydana Gelen Yer Kırığı 60 bin Yıllık Volkanik Krateri Ortaya Çıkardı

Yayınlandı

üzerinde

Yeni Zelanda’da bir çiftlik içerisinde bulunan bir bataklıkta çökme meydana geldi. Bu çökme sonrasında tarla ortadan ikiye ayrıldı. Ortaya çıkan görüntü ise bilim insanları şaşkınlığa uğrattı. Bölgede şimdiye kadar görülen en büyük düdenlik ortaya çıktı. Jeologlar eski bir volkanın kalbine baktıklarını düşünüyor. Delik kuzeyde Rotorua kentine yaklaşık olarak 15 kilometre mesafede ortaya çıktı. Yaklaşık olarak 200 metre uzunluğunda olan delik, bazı yerlerde 20 metre genişliğe ulaşıyor. Çatlağın oluştuğu çiftliğin müdürü Colin Tremain yaptığı açıklamada, “Gün ışıyana kadar deliğin ne kadar büyük olduğunu fark etmedim” dedi. Tarlada böyle büyük bir bölünmenin ortaya çıkmasının son birkaç haftada Rotorua’ya düşen aşırı yağmura bağlanıyor. Hafta sonu bölge en yüksek saatlik yağmur yağışını aldı ve geçtiğimiz Pazar günü bir saat boyunca düşen yağmur miktarı 51,8 milimetre oldu. Bu rakam genel itibariyle 1 ay boyunca düşen yağmur miktarına denk. Geçtiğimiz yüzyılda deliklerin yavaş yavaş altta bulunan çökeltiyi açındırması sebebiyle bu çökmenin meydana geldiği düşünülüyor. Jeologlar bölgeye yayılmış şekilde yedi fay hattı bulunduğunu ve suyun toprak boyunca süzülmesi sebebiyle, bu faylar yumuşak kireç taşlarıyla birliktedir. Deprem Dairesi olarak bilinen bu bölgede düdenin dibinde bilim insanları 60 bin yıllık bir kraterin altında yatan volkanik kayayı inceleyebilecekler. Bu kayanın üzerinde en az birkaç metreyi bulan volkanik kül yükü bulunuyor. Krater suyla dolduğu zaman en az 10 metrelik sediment oluşuyor. Bilim insanları yağmurun yağmaya devam etmesi durumunda deliğin gittikçe büyüyeceğini düşünüyor. Kaynak: http://www.iflscience.com/environment/new-zealands-biggest-ever-sinkhole-just-revealed-a-60000yearold-volcanic-crater/

Reklam Alanı
Yorum için tıklayın

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Eski Atalarımız, Rafine Şekerler ve Gazlı İçecekler Yokken Bile Bizimle Aynı Diş Sorunlarına Sahipti

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Diş aşınması, bugün dünyada en yaygın diş sorunlarından biri. Genelde gazlı içecekler, meyve suyu ve diğer asitli yiyecek ile içecekler suçlansa da, şaşırtıcı şekilde, belki dişlerimizi temizleme şeklimizin de bu durumda bir payı vardır. Tüm bunlar, bu konunun kulağa oldukça çağdaş bir mesele gibi gelmesini sağlıyor. Ancak araştırmalar, aslında insanların diş aşınmasından milyonlarca yıldır muzdarip olduğunu öne sürüyor. Araştırmacılar, nesli tükenmiş olan atalarımızdan birinin 2.5 milyon yıllık ön dişinde, çağdaş aşınmanın sebep olduğuna benzeyen doku bozulmaları keşfetti. Bu durum, çok farklı olan beslenme düzenlerimize rağmen, tarih öncesi insanların ve onların atalarının şaşırtıcı biçimde bizimkilere benzeyen diş sorunlarından muzdarip olduğunu gösteriyor. Üstelik bu konuda başka bulgular da var. Diş aşınması (dental erozyon), bütün diş dokusunu etkileyebilir ve genelde diş minesinde ve kök yüzeyinde sığ, parlak doku bozulmaları bırakır. Eğer dişlerinizi fazla kuvvetli şekilde fırçalarsanız, diş dokusunu zayıflatabilirsiniz ve bu durum zamanla asitli yiyecek ve içeceklerin, çürük olmayan servikal doku bozulmaları (NCCL) olarak bilinen derin çukurlar oluşturmasına olanak sağlar. Araştırmacılar, insanların atası olan Australopithecus africanus türünün fosilleşmiş dişlerinde bunun gibi doku bozulmaları bulmuşlar. Doku bozulmalarının boyut ve konumuna bakıldığında, bu bireyin muhtemelen diş ağrısı veya hassasiyeti varmış. Peki niçin bu tarih öncesi homininin, günümüzde büyük miktarlarda gazlı içecek içmekten kaynaklananlara benzer diş sorunları vardı? 
Cevap, muhtemel olmayan bir başka kıyaslamaya karşılık gelebilir. Günümüzdeki aşındırıcı yıpranma, sık sık agresif diş fırçalamayla ilişkilendiriliyor. Australopithecus africanus, muhtemelen sert ve lifli besinler yediği için benzer bir diş aşınması yaşamıştı. Doku bozulmalarının oluşması için, yine yüksek oranda asitli gıdalar içeren beslenme düzenleri gerekmişti. Bunlar, gazlı içecekler yerine, o zamanlar muhtemelen turunçgil meyveleri ve asitli sebzelerle gelmişti. Örneğin yumru bitkileri (patates ve benzerleri) yemek zordur ve bazıları şaşırtıcı biçimde asitli olabilir, bu yüzden bunlar, söz konusu doku bozulmalarının bir sebebi olabilirler. Diş aşınması, fosil kayıtlarında son derece nadir görülüyor. Fakat bunun sebebi, araştırmacıların şimdiye kadar bu konudaki kanıtlara bakmayı düşünmemiş olmaları olabilir. Fakat çürümuş doku bozulmaları veya çürükler gibi başka bir sorun türü, fosilleşmiş dişlerde daha sık bulunuyor. Çürükler, günümüzde diş ağrısının en yaygın sebebidir ve hububat da dahil olmak üzere, nişastalı veya şekerli yiyecek ve içecekler tüketmekten kaynaklanırlar. Tarımın icadıyla birlikte beslenme düzenlerimize büyük miktarlarda karbonhidrat geldiği ve daha yakın zaman önce de işlenmiş şeker geldiği için, genelde bununla bağlantılı olarak nispeten çağdaş bir sorun şeklinde düşünülürler. Ancak yakın zaman önce yapılan araştırmalarda, durumun böyle olmadığı öne sürülüyor. Aslında çürükler artık, üzerinde çalışılan tarih öncesi hominin türlerinin neredeyse hepsinin diş fosillerinde bulunmuş durumda. Bunlar muhtemelen, balın yanısıra belirli meyve ve sebzelerin yenmesinden kaynaklanmıştı. Bu doku bozulmaları genelde şiddetliydi, tıpkı yeni keşfedilen Homo naledi türünün dişlerinde bulunan çürüklerde olduğu gibi. Aslında bu çürükler o kadar derin ki, oluşmaları muhtemelen yıllar sürmüştü ve neredeyse kesin olarak, ciddi diş ağrılarına sebep olmuş olmalıydılar.
Diş yıpranması
Bir başka çarpıcı türden diş aşınması da fosil kayıtlarında daha yaygın görülüyor; ve yine, bugün yaşayan insanların dişlerine bakarak, bunların nasıl ve neden oluştuğunu tahmin edebiliyoruz. Diş yıpranması olarak adlandırılan bu süreç, sert bir nesneyi tekrarlı şekilde bir dişe sürtmek veya tutmaktan kaynaklanıyor. Bu durum, tırnaklarınızı ısırmaktan, pipo içmekten veya dişlerinizin arasında bir dikiş iğnesi tutmaktan kaynaklanabilir. Bu eylemlerin fark edilir derecede çentikler ve yivler oluşturması genelde yıllar sürüyor, bu yüzden fosilleşmiş dişlerde bunun gibi delikler bulunduğu zaman, davranış ve kültür hakkında etkileyici fikirler veriyorlar. Bu türden tarih öncesi diş aşınmasının en iyi örnekleri, “kürdan yivleri”dir ve genelde arka dişler arasındaki boşluklarda, ağza tekrarlı şekilde bir nesne koymaktan kaynaklandığı düşünülür.

Bu yivlerin etrafındaki mikroskobik çiziklerin mevcudiyeti, bunların tarih öncesi diş temizliğinin örnekleri olduğunu akla getiriyor (birey, yiyeceği yerinden oynatmak için dal parçası veya başka araçlar kullanmış olabilir.) Bu yivlerin bazılarının, çürükler ve diğer diş sorunlarında olduğu gibi aynı dişler üzerinde bulunması, bunların aynı zamanda, insanların kendi diş ağrılarını rahatlatmaya çalıştığının kanıtı olabileceklerini akla getiriyor. Bu doku bozulmaları, tarih öncesi insanlar ve Neandertallerin de içinde bulunduğu çeşitli hominin türlerinde bulunmuştu; fakat sadece bize en yakın akraba olanlarda bulundu, daha eski atalarımızda değil. Bu durum, bu diş yıpranmasının, daha büyük beyinlere sahip türlerin daha karmaşık davranışlarının sonucu olduğu anlamına gelebilir. Ancak bunun, farklı beslenme düzenlerinin ve kültürel alışkanlıkların bir sonucu olması daha muhtemel. Kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa, o da sıklıkla işlenmiş gıdalar ve rafine şekerlerden oluşan çağdaş bir beslenme düzeniyle ilişkilendirdiğimiz karmaşık ve şiddetli diş sorunlarının, her ne kadar bu kadar sık görülmese de, aslında çok daha eskiye, atalarımıza kadar uzandığı. Gelecekte yapılacak araştırmalar, muhtemelen atalarımızdaki bu doku bozulmalarının daha önce düşünülenden daha yaygın olduğunu gösterecek ve nihayetinde uzak fosil akrabalarımızın beslenme düzenlerine ve kültürel uygulamalarına ilişkin daha fazla bilgi sağlayacak.
Kaynak: https://theconversation.com/human-ancestors-had-the-same-dental-problems-as-us-even-without-fizzy-drinks-and-sweets-92546

Devamını Oku

Arkeoloji

Bilim insanları, bugüne dek kayıtlara geçen en eski hayvan fosilini keşfetti.

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Avustralya Ulusal Üniversitesinden (ANU) araştırmacılar, Rusya’nın kuzeybatısında, Rusya ile Finlandiya arasındaki Beyazdeniz kıyılarında Ediakara dönemine ait 558 milyon yıllık bir canlı fosili buldu. Dickinsonia soyağacına mensup çok hücreli canlının fosilinde yağ molekülleri tespit edildi. Bilim insanları bunun canlının hayvan türü olarak sınıflandırılması için yeterli kanıt sağladığını belirtti.

Dev bir deniz anasını andırıyor
Görünüş olarak kaburga benzeri ayrımlara sahip dev bir deniz anasını andıran 1,4 metre uzunluğundaki fosil kayıtlara geçen en eski hayvan fosili oldu. Bilim insanları, yeryüzününde ilk çok hücreli kompleks organizmaların ortaya çıktığı Ediakara dönemine ait canlıları karakterize etmekte zorlanıyor.

Bugüne dek farklı araştırmacılar, bu canlıları amip, yosun, mantar veya parazit olarak sınıflandırırken, bunların bitkiler ile hayvanlar arasında bir geçiş formu olduğu ileri sürüldü. Bugün bilinen hayvan türleri, 540 milyon önce başlayan ve “Kambriyen Patlama” olarak adlandırılan biyolojik canlanma döneminde ortaya çıkmıştı. Kayıtlardaki en eski hayvan fosilleri bu döneme aitti.

Paleontolojinin en büyük gizemlerinden biri çözülmüş oldu
Ediakara dönemine ait bir fosilde yağ molekülleri bulunmasıyla paleontolojinin en büyük gizemlerinden biri çözülmüş oldu. Kambriyen patlamayı önceleyen bu döneme ait canlılarının bazılarının hayvan türleri içinde sınıflandırılması gerektiği ortaya çıktı. Araştırmanın sonuçları “Science” dergisinde yayımlandı.
Kaynak: https://www.independent.co.uk/news/science/oldest-animal-fossil-discovery-dickinsonia-russia-fat-cholesterol-ediacaran-a8547626.html
Editör / Yazar: İsa EKİCİ

Devamını Oku

Arkeoloji

Kayıp Kıta Atlantis Hakkında Bilinmeyen 5 Bilgi

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Bir gecede okyanusa batan efsanevi kıta Atlantis’i çoğu kişi duymuştur. Atlantislilerin Amerika kıtası hakkında bilgi sahibi olduklarını biliyor muydunuz? Peki Atlantis’in aslında bir imparatorluk olduğunu biliyor muydunuz? Platon’un “Timaeus” ve “Critias” kitaplarında bahsettiği Atlantis, Batı Avrupa ve Afrika’nın birçok bölgesini fetheden ve M.Ö. 9500 yılında Atina’yı fethetmeye çalışan ancak başarısız olan bir uygarlıktır.
1. Konumunu biliyoruz:  2011 yılında arkeolog Richard Freund ve ekibi, İspanya’nın Cadiz kentinde Atlantis imajında inşa edilen anıt şehirler buldu. Cadiz’in konumu, Platon’un metninde bahsedilen konumla eşleşiyor.
Cadiz, Batı Avrupa’da ayakta kalmış olan en eski şehirlerden biridir. Yunan efsanelerine göre kentin tarihi M.Ö. 1100 yılından bile eskiye dayanmaktadır. Peki bunlar neden önemlidir? Eskiden kentin adı Gades’ti. Platon’un metninde Gadeirüs adında bir Atlantis prensinden bahsediliyor.
2. Atlantis ismi, bir yarı-tanrıdan geliyor: 
Atlantis’in adının, Atlantik Okyanusu’nda bulunmasından geldiği düşünülüyor. Ancak metin, deniz tanrısı Poseidon’un Atlantisli bir kadın olan Cleito’dan olan 10 erkek çocuğundan bahsediyor. Hikâyeye göre Poseidon, 10 oğlundan her birine Atlantis’in farklı kısımlarını paylaştırdı. Gadeirus, ikinci büyük oğluydu ve İspanya’da kendisine ait bir şehir vardı. Ancak en büyük oğul olan Atlas hem ada ile hem de çevreleyen deniz ile adaştı.
3. Atlantis bir imparatorluk:  Atlantis denilince muhtemelen kafanızda canlanan görüntü derin ve mavi okyanus sularıyla çevrili yemyeşil bir ada oluyordur. Ancak Platon, bu adada muhteşem bir imparatorluk olduğundan bahseder. Platon’a göre şehri çevreleyen 3 su hendeği ve bu hendeklerin arasında bulunan, şehri denize bağlayan bir kanal bulunur.
4. Atlantisliler Amerika kıtasını biliyorlardı:  Athanasius Kircher’in kuzeyi ters gösteren Atlantis haritası, 1669. Metne göre bir Mısır rahibi Solon’a, Atlantis’in diğer adalara giden bir yol olduğunu ve bu yolu kullanarak Atlas Okyanusu’nun diğer tarafına geçilebileceğini söylemişti. Dolayısıyla Atlantis’in karşısında büyük bir kıta vardı. Buradan Antik Akdeniz İnsanları’nın Amerika’yı bildiği, hatta Amerika’ya geçtikleri düşünülebilir mi?
5. Hikâyenin bir kısmı kayıp:  Platon’un Atlantis ile ilgili 2 kitap yazdığını biliyoruz. Bunlardan biri olan Timaeus’un eksiksiz bir versiyonuna sahibiz. Ancak diğer kitap olan Critas’ın tamamlanmış versiyonuna sahip değiliz. Critas’ta Hermocrates adında bir kitaptan daha bahsediyor. Hermocrates’te ne mesaj vermek istediğini bilmiyoruz. Fakat askeri bir lider olan Hermocrates’in hayat hikayesinden bazı çıkarımlar yapmak mümkün. Peloponez Savaşı’nda Atina’ya karşı savaşan Hermocrates’in hikayesi Atlantis’in hikayesine çok benzemektedir. Belki de verilmek istenen mesaj Atina’nın bu savaşta neden başarısız olduğudur. Fakat kitap kayıp olduğundan bulunana kadar asla öğrenemeyeceğiz. Kaynak: http://listverse.com/2017/07/12/10-things-you-probably-dont-know-about-the-lost-city-of-atlantis/

Devamını Oku

Öne Çıkanlar