fbpx
Connect with us

Evrim

İnsanoğlu Farklı Evrilseydi Nasıl Görünürdü?

Published

on

İnsanların gelişimini etkileyen faktörler farklı olsaydı neler olurdu hiç düşündünüz mü? Mesela çevresel koşullarımız daha baskın olsaydı veya atalarımız başkaları olsaydı? Artık fiziksel görünümümüz bizlere doğal ve normal geliyor. Bu listede insanların gelişiminin farklı olması halinde sahip olabileceği 10 organı göreceğiz. 10. Mükemmel İnsan Vücudu:
Canlıların fiziksel değişiklikleri bir anda olmuyor. Ortam aniden değiştiğinde bile, hayatta kalabilmek için gerekli fiziksel adaptasyonların gerçekleşmesi binlerce veya milyonlarca yıl alabiliyor. Atalarımızın daha doğal ve ilkel olarak yaşadığı zamanlarda geliştirilen fiziksel özelliklerin çoğu eskimiş durumda. Şimdi ise bilim insanları, şehir toplumlarında hayatta kalabilmek için farklı adaptasyonlara ihtiyacımız olduğunu düşünüyor. “Mükemmel insan vücudu” ismini verdikleri bu tasarının en dikkat çekici özelliği gövdesindeki tuhaf cep. Ayrıca kör noktaları gidermek için gözler daha büyük ve kulakların en küçük sesleri bile duyabilmesi için daha sivri. Bacakları daha hızlı koşabilmek ve vücut ağırlığını daha iyi desteklemek için daha kısa.

9. Araba kazalarından kurtulmak için uyarlanmış insanlar

Bilim insanları taşıt araçlarının doğamıza uygun olmadığını düşünerek, insan doğasını taşıtlara göre uyarlamış. Trafik kazalarından zarar almayacak şekilde tasarlanan Graham’ın en büyük eksikliği estetiklik. Graham, çiziklere ve küçük kesiklere dayanıklı kalın bir cilde sahip. Ayrıca kulakları ve burnu ani darbelerden korumak için düz ve yağ kaplı bir yüzü var. Beyni bizimkiyle aynı olsa da kafatası kaza sırasında çarpışma kuvvetini emmek için daha büyük, daha kalın ve yumuşak dokularla doludur. Graham’ın boynu yok, çünkü boyun kazalarda kolayca kırılır. Graham’ın kaburgaları, ekstra meme uçları gibi çıkıntı yapan ve hava yastıkları gibi darbeleri emen doku torbaları ile kaplanmıştır. Bacaklarının kemikleri, Graham’ın kaza mahallinden hızlı bir şekilde kaçmasını sağlayan “yaylar” olarak işlev görecek şekilde değiştirildi. Ayrıca, Graham’ın dizlerinin serbestçe dönmesini sağlayarak bacakların bu noktada kırılmaması sağlandı.

8. Buz Adam

Gezegenimizin buzla kaplı olduğunu düşünelim. Belki bir asteroit etkisi atmosferi kararttı ve sıcaklık düştü veya iklim değişikliği yıkıcı seviyelere ulaştı. Her halükarda, insanlar aşırı soğuk veya kar fırtınasında hayatta kalabilmek için vücutlarında değişikliklere ihtiyaç duyacaklardı. Bu değişikliklerden bazılarının neler olabileceğini görelim. Daha az güneş ışığı alan insanın vücudundaki D vitamini seviyeleri düşer. Bunu önlemek için, buzda yaşayan insanlar daha fazla UV ışını emebilmek için daha soluk bir tene sahip olacaklar. Ayrıca, bu insanların vücut kılları onları soğuktan korumak için daha fazla olacak. Bu koşullarda, insan vücudu daha uzun ve daha kaslı hale gelecektir. Bu iklim türü için gereken diğer özellikler ise, her iki ayakta da pençe olmasıdır. Bu pençeler buz üzerinde daha iyi yürümeyisağlar. Aşırı soğuk koşullarda, bu yaratıkların sıcaktan korunmak için boyunların etrafında kalın bir yağ tabakası da oluşabilir.

7. Dinozor Vücut

Yaklaşık 66 milyon yıl önce, korkunç bir olay dinozorları Dünya’nın yüzünden sildi. Peki ya bu neslin tükenmesi gerçekleşmeseydi ve dinozorlar yaşamaya devam etseydi? Muhtemelen, bu hayvanlar gelişmeye devam edeceklerdi. Pek çok kurgu eseri, günümüz dünyasındaki dinozorları milyonlarca yıl sonra sadece birkaç değişiklikle anlatıyor. Fakat gerçekte, durum böyle olmayacak ve görünümleri dinozordan daha insancıl olacaktı. Paleontolog Dale Russell’ın inandığı şey buydu. Geçen yüzyılda, dinozor cinsi Troodon cinsinin vücuduna kıyasla çok büyük bir beyni olduğu keşfedildi.

Bu, Troodon’un dikkate değer bir zekaya sahip olduğunun göstergesiydi. Bu nedenle, Russell, koşulların uygun olması durumunda bu hayvanın gelişmiş bir yaratığa dönüşme ihtimalinin yüksek olduğuna inanıyordu.1982’de, Russell, Dinosauroid olarak adlandırılan yaratığın yaşam boyu bir kopyasını oluşturmak için bir tahnitçi (hayvan postunu dolduran kimse)ile beraber çalışmaya başladı. 1,3 metre yükseklikte olan bu model, ataları Troodon’un yanında sürüngen görünümlü bir insansılık gösteriyor. Modelin beyin kütlesi gün geçtikçe arttı ve kafatasını da beyninin içine aldı. Bu ağırlığı taşıyabilmek için boyu kısaldı ve bir insan boyuna yaklaştı. Ayrıca boynun yeniden yapılanmasıyla düzleşti ve kuyruğunu kaybetmek zorunda kaldı. Russell’in bu modeli en çarpıcı formlardan biri.

6. Gerçek Marslılar

Mars gibi başka bir gezegende yaşamak zorunda olan bir tür geliştiğini varsayalım. O ortamda neye benzeyeceğimizi, hala insan şeklinde olup olmayacağımızı kesin olarak bilmemiz imkansız. Bilim insanları Kızıl Gezegen’de yaşarsak birkaç bin yılda nasıl görüneceğimize dair spekülasyonlar yapmışlar. Her şeyden önce, Mars’ta yaşayan insanlar bizden daha uzun olacaktı çünkü yer çekimi eksikliği, omurganın Dünya’daki kadar sıkışmasına neden olmayacaktı.Ek olarak, bu tür bireyler daha kalın kemiklere ve daha büyük kafalara sahip olacaktır. [5] Güneş ışığının olmaması, Mars’taki insanların gözlerinin daha büyük olmasına neden olur. Kızıl Gezegen sürekli ölümcül radyasyonla bombalandığından, derileri havuçlara benzer UV ışınlarına dayanıklı bir pigmentle kaplanacaktı. Sonunda, Marslılar gelecekte turuncu bir cilde sahip olacaktı.

5. Kuş İnsanlar

İnsanlar ve kuşlar birbirinden yapı olarak çok farklıdır. Ancak insanlar yerine kuşlar baskın tür olarak gelişseydi neler olurdu? İnsanla kuş arası bir melez. Peki bu “kuş insanların” şu andaki görünümümüzle karşılaştırıldığında ne gibi farklılıkları olacak? İlk olarak, kuş insanlar tüylerle kaplanacaktı. Aynı zamanda, kuş insanın oyuk kemikleri, dişleri çok az olurdu olurdu ve kasları insanlardan çok daha hafif olurdu. Aksi takdirde, “kuş insanlar” uçamayacak kadar ağır olurdu. Bununla birlikte hem insan beyni hem de uçuş mekanizması çok fazla enerji tüketir. Öyleyse kuşçu her iki erdeme de sahip olamazdı; uçmak ve akıllı olmak arasında seçim yapmak zorunda kalacaktı. Her ne kadar bu durum imkansız olsa da bilim insanları kuşların genetik kodunu deşifre etikten sonra insan embriyolarına kanat yerleştirebileceklerine inanmaktadır.

4. Denizaltı İnsanları

Su altında yaşamak istiyorsak, çok fazla fiziksel değişime ihtiyaç duyarız. Neyse ki bizim için bilim insanları, insanların bir sualtı dünyasında yaşamasının birkaç yolunu tasarlamışlar. Gözlerimiz, tıpkı kediler gibi düşük ışık koşullarında görmek için özel bir membran geliştirirdik.Ayrıca, suda daha hızlı hareket etmek için çok daha az vücut kılımız oluşurduk ve soğuğa dayanabilmek için daha fazla yağ depolardık. Başka bir teori insanların web tabanlı olacağını söylüyor. Yüzerken daha fazla enerji tasarrufu yapabilmek için bacaklar balık kuyruğu gibi tek bir bacakta birleşir. Su altında yaşayan insanların kurbağa benzeri bir yüze sahip olması ve basit homurdanmalarla iletişim kurması bekleniyor.

3. Bitki İnsan

Bitki insanlar sizce neye benzerdi? Teoriye göre en dikkat çekici nokta vücudumuzun kloroplast ile kaplanması. Kloroplast bitkilerde fotosentezden sorumludur ve bitkiye yeşil rengini verir. Sonuç olarak, bir “bitki insan” yeşil bir cilde sahip olur. Bununla birlikte, fotosentez süreci hayatta kalmak için bize yeterli enerji vermeyecek, bu yüzden vücudumuz muhtemelen daha fazla güneş ışığı alabilmek için dallara ve yapraklara sahip olacaktı. Bu arada, bitkiler gibi karbondioksit değişimi yapabilmemiz için cildimizin çok daha gözenekli olması gerekecekti. Aynı zamanda, insan beyni, vücudun enerjisinin büyük bir bölümünü tüketecekti. Bu nedenle, eğer insan bitkileri zekalarını korumak istiyorlarsa, mümkün olduğunca uzun süre güneş ışığının altında durmaları gerekirdi. Yani insansı bitkinin ömrü inanılmaz derecede sıkıcı olurdu.

2. Güçlü Yerçekimi Altında Güçlü İnsanlar

Dünyadaki tüm yaşam bu gezegenin yerçekimi seviyesine uyarlandığı için, daha güçlü yerçekimi olan daha büyük bir dünyada nasıl olacağımızı düşünmek ilginçtir. Yeni başlayanlar için, bazı fiziksel yönler değişmeyecekti. Yüksek yerçekimine adapte edilmiş insanlarda hareket için uzuvlar, görmek için gözler ve beslenme için bir ağız olmaya devam edecekti. Yüksek yerçekimli bir ortamda, alçak bir seviyeden bile düşmek ölümcül olabilir. Dolayısıyla karasal yaratıklar yere mümkün olduğunca yakın olmak isterdi. Yerçekimi yüksek olduğu için insanların kısa olmasını bekleyebiliriz ve şimdiki iki ayaklı duruşumuz artık verimli olmayacaktı. Bunun yerine, ağırlığı daha iyi dağıtmak için altı bacakla yürürdü. Aynı zamanda, tansiyon sorunu olacaktı. Çünkü yüksek yerçekimi koşullarında, kalp kan pompalamak için daha çok çalışmak zorunda kalacaktı. Bu nedenle, bu tür koşullara adapte olan insanların beyne daha yakın olan daha güçlü kalpleri olması muhtemeldir.

Daha güçlü yerçekimi koşullarında yaşayan insanların en belirgin özelliği daha yüksek kemik ve kas yoğunluğuna sahip olmaları olacaktır. Kemikleri vücut yapısını desteklemek için daha kalın olacaktı ve kasları çok çaba harcamadan hareket edebilmek için daha büyük olacaktı. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar ayrıca, bu aşırı çevrede yaşayan insanların Dünyadaki insanlardan çok daha az miktarda vücut yağına sahip olacağını gösteriyor.

1. Vakum

Diğer gezegenlerde yaşamayan insanların nasıl görüneceğini gördük. Peki bir sonraki adım ne olurdu? Aslında, nihai adım, yaşam için en düşmanca ortam olan uzay boşluğunda yaşamaya adapte edilmiş insanlar olacak. Uzay aracını doğrudan yörüngede inşa etmek için, vakumorf denilen insansı varlıkları yaratacağız. Bu varlıklar, yerçekimi olmadan ve herhangi bir özel koruma olmadan, boşlukta hayatta kalabilecekler. Vakumorf’un gövdesi, iç organlarını basınç eksikliğinden korumak için sert ve hava geçirmez küre şeklinde bir kabuk ile kaplanacaktı. Ayrıca uzay gemisinin gövdesi üzerinde yürümek için ön ayakları olacaktı. Vakum, ekstra oksijen depolamak için üçüncü bir akciğer ve biriken karbondioksit ve diğer atıklar için dördüncü biri gibi yeni organlar geliştirirdi.

Editör / Yazar: Merve GÖKTAŞ

Kaynak: https://listverse.com/2018/11/11/10-ways-humans-would-look-if-we-had-evolved-differently/

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

Kafataslarında Neden Bu Kadar Çok Kemik Var?

Published

on

Kafanda kaç tane kafatası kemiği var? Hayvan kafataslarını, kafatasının üst bölgesi ve alt çene olarak iki kemikten oluştuğunu tahmin edebilirsiniz. Ama kafatasları aslında beklediğinizden çok daha fazla kemiğe sahip karmaşık bir yapıdır. Bazı hayvanların küçükken kafataslarında fazlaca kemik bulunur ve bu kemikler canlı olgunlaştıkça, birbirine kaynayarak bütünleşmeye başlar. Bazı hayvanlar ise yetişkinlik döneminde olmasına rağmen kafatasında fazlaca kemiğe sahiptir. Peki, kafataslarında neden bu kadar çok kemik var ve en çok kemik hangi hayvanlarda bulunur? Ulusal Biyoteknoloji Bilgi Merkezi ‘ne (NCBI) göre insan kafatası kemikleri anatomisinde kafataslarında 8 kraniyal kemik (kafa kubbesini oluşturan kemik) ve 14 yüz kemikleri olarak toplam 22 kemik vardır.

Ohio Üniversitesi Laboratuvarı ‘ndaki araştırmacılar ve Witmer, dağıtılmayan bir timsah kafatasının fotoğrafını Twitter ’da paylaşarak şaşırtıcı bir kemik sayısı olduğunu söyledi. Timsah kafataslarında yaklaşık olarak 53 kemik bulunur. Memeli fetüsler, gelişimlerine göre kemik sayılarında farklılık göstermekte olup kafatasında yaklaşık olarak ortalama 43 kemik bulunur. Karada yaşayan omurgalıların ise çoğu 22 adet kemiği olan oldukça muhafazakâr bir kafatası morfolojisine sahiptir.

Oregon Devlet Üniversitesindeki Su Ürünleri ve Yaban Hayatı Anabilim Dalında balık profesörü olan BrianSidlauskas, en fazla kafatası kemiğinde 156 kemik bulunan soyu tükenmiş bir balık fosilinde bulunduğunu söyledi. Ohio Üniversitesi Biyomedikal Bilimler Bölümü ile paleontoloji profesörü LarryWitmer, omurgalı kafataslarındaki kemiklerin sayısı, birbirine nasıl bağlandıkları ve birbirleriyle kaynaşma şekli çeşitlilik göstermektedir. Bu çeşitlilik kafatasının hayvan tarafından nasıl vene kadar esnek kullanıldığını yansıtabildiğini söyledi.

kafatasının esnekliği – Kredi : Ohio Üniversitesi ‘nde Witmer Lab

Örneğin balıklar hareketli bir kafatasına sahiptir çünkü diğer pek çok omurgalıdan daha fazla kafatası kemiği ve daha az füzyonu vardır. Balıkların diğer hayvanlarla paylaştığı kafatası kemiklerine ek olarak solungaçlarını kaplayan dört tane kaynaşmış kemikleri de vardır. Hayvanlar milyonlarca yıl boyunca geliştikçe, bazı kafatası kemikleri büyümüş bazıları küçülmüş, bazıları kaynaşmış ve bazıları tamamen kaybolmuştur. Witmer”farklı gruplar arasında kemik sayısındaki bu değişkenlik zengin evrim dokusunu gösteren büyüleyici bir şeydir” dedi.

Editör / Yazar: Seval ÖZGÜR

Kaynak: https://www.livescience.com/65720-bones-in-animal-skulls.html

Continue Reading

Bilim

Çok hücreli hayvanlar nasıl gelişti?

Published

on

Çok hücreli hayvanların nasıl geliştiğini araştırmak için yeni teknolojinin kullanıldığı bulgular şaşırtıcı bir gerçeği ortaya çıkardı. Profesör Bernie Degnan, sonuçların yıllar süren geleneklerle çeliştiğini söyledi. Profesör Degnan, “İlk çok hücreli hayvanların muhtemelen günümüz sünger hücrelerine benzemediğini, ancak daha çok dönüştürülebilir hücrelerin koleksiyonuna benzediğini bulduk” dedi. “Hayvanlar âlemindeki tüm hücrelerin büyük-büyük-büyük büyükannesi, tabiri caizse, muhtemelen kök hücreye oldukça benziyordu. “Bu, bitkilere ve mantarlara kıyasla hayvanların çok farklı şekillerde kullanılan – nöronlardan kaslara – çok farklı şekillerde kullanılan hücre çeşitliliğine sahip olması ve baştan beri hayvanların evrimi için kritik öneme sahip olması nedeniyle biraz sezgisel.”

Queensland Üniversitesi’ndeki bilim insanları, biyologların çok hücreli hayvanların evrimsel tarihi hakkındaki anlayışı geliştirdiler.

Çok hücreli hayvanlar tek hücreli bir atadan evrimleşti

Bulgular, uzun zamandır devam eden bir fikri yanlışlıyor: çok hücreli hayvanların, bir koranit olarak bilinen modern bir sünger hücresine benzeyen, tek hücreli bir atadan evrimleştiği. Profesör Degnan, “Evrim tarihi boyunca dağınık, mikroskobik tek hücreli bir dünyadan çok hücreli bir hayvan dünyasına bir sıçramayı içeren büyük geçişler var” dedi. “Çok hücreli olmak ile birlikte, bugün gördüğümüz hayvan, bitki, mantar ve alg krallıklarını yaratılarak inanılmaz bir karmaşa ortaya çıkarıldı. “Bu büyük organizmalar, yalnızca mikroskop altında görülebilen diğer biyolojik çeşitliliğin yüzde 99’undan daha farklı.”

Ekip, araştırmacıların zaman içinde benzer hücre tiplerini karşılaştırmasına izin vererek, ifade edilen tüm genleri sıralayarak tek tek hücreleri haritaladı. Üst düzey yazarlardan Doçent Sandie Degnan, bunun her hücre tipinin evrimsel tarihini, her bir türün ‘imzalarını’ arayarak yok edebileceği anlamına geldiğini söyledi. Degnan “Biyologlar, onlarca yıldır var olan teorinin bir beyni olmadığına inanıyorlardı, çünkü sünger korositleri, tek hücreli kanoflagellatlara çok benziyordu – organizma, hayvanların en yakın yaşayan akrabası olarak kabul edildi” dedi. “Ancak transkriptome izleri eşleşmiyor, yani bunlar aslında düşündüğümüz hayvan yaşamının temel yapı taşları değiller.

“Bu teknoloji sadece son birkaç yıldır kullanılıyor, ancak nihayetinde, herhangi birinin önerdiği şeylere tamamen aykırı bir şey keşfeden asırlık bir soruyu çözmemize yardımcı oldu.” “Biz temel bir evrimsel biyoloji teorisi alıp onun ters yüz ediyoruz.” “Artık ilk hücrelere yol açan adımları, tek hücreleri çok hücreli hayvan yaşamına dönüştüren temel kuralları yeniden görme fırsatımız var.” Profesör Degnan vahiyin kendi durumumuzu ve kendi kök hücre ve kanser anlayışımızı anlamamıza yardımcı olacağını umduğunu söyledi.

Çeviren: Bünyamin TAN

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/06/190612141436.htm

Continue Reading

Arkeoloji

Prof. Özdoğan: Avrupa kültürünün temeli Çatalhöyük

Published

on

“Avrupa kültürünün temeli Çatalhöyük’tür” tezini savunan Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, “Göçlerle, kültürel etkilerle, kız alıp vermeyle Avrupa’yla bir etkileşim olduğu belliydi. DNA sonuçları arkeolojik bilimsel verileri teyit etti” dedi. Polonya Ulusal Bilim Merkezi (Polish National Science Center) tarafından verilen destekle gerçekleşen çalışma, ‘Antik Mitokondriyal Genomlar Çatalhöyük Halkı Gömülerinde Annelik Akrabalıklarının Yokluğunu ve Genetik Yakınlıklarını Açıklıyor’ başlığıyla genetik dergisi Genes’te yayımlandı. iki Türk bilim insanı nın da yer aldığı araştırma ilginç sonuçlar ortaya çıkardı. Araştırmada “Çatalhöyük sakinlerinin diğer Orta Anadolu Neolitik bireyleriyle genetik yakınlıkları bu grubun, Marmara bölgesinden gelen Neolitik, Yakın Doğu Orta Neolitik ve Kalkolitik popülasyonlarıyla yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar Neolitik’in yayılışıyla ilgili genel kabul görmüş göç yönünü desteklemektedir” denildi.

Yıllardır “Avrupa kültürünün temeli Çatalhöyük’tür” tezini savunan Prof. Dr. Mehmet Özdoğan şunları söyledi: “Arkeolojik çalışmalarla bu durumu daha önce belirlemiştik. Söylediklerimiz safsata değil bilimsel verilerdi. Göçlerle, kültürel etkilerle, kız alıp vermeyle Avrupa’yla bir etkileşim olduğu belliydi. DNA araştırmaları genişledikçe iyice netleşmeye başladı. DNA sonuçları arkeolojik bilimsel verileri teyit etti. Göç dalgası M.Ö. 7400’lerde başladı binlerce yıl devam etti.”

Geçtiğimiz günlerde açıklanan ve BBC’ye haber olan başka bir DNA araştırmasıyla da ‘‘ Stonehenge anıtını Anadolu’dan gelen göçmenlerin inşa ettiği’ ileri sürülmüştü.

Anaerkil Mi Ataerkil Mi?

Araştırmayla ayrıca ‘ Çatalhöyük’ te anaerkil bir toplum hâkimdi’ fikri şimdilik çürümüş oldu. Neolitik yani insanların yerleşik hayata geçip tarıma başladığı dönemde, insan topluluklarının anaerkil olduğunu ve Ana Tanrıça’ya taptıklarını düşünenlerin sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Çatalhöyük’te 2016’da bulunan ‘Ana Tanrıça’ heykeli bir çeşit tanrıça inancına ait olma fikrini güçlendirdi ve bunun bir kanıt olduğu yönünde fikirler ortaya atıldı. Çatalhöyük halkının, ölülerini bir sepet içinde evlerine gömdüklerini ortaya çıkaran eski Kazı Başkanı Prof. İan Hodder, “Toprağın yapısından dolayı günümüze kadar gelebilen iskeletler, bize birçok konuda bilgi veriyor. Kemiklerde yapılacak DNA testleri, toplumun anaerkil mi yoksa ataerkil mi olduğunu da ortaya çıkaracak” diyordu.

Çatalhöyük’te aynı evde gömülü olan 10 mezarda yapılan DNA araştırmasında akrabalık ilişkisi tespit edilemedi. Anne tarafından farklı soylardan geldikleri değerlendiriliyor. Mezarda diş ve kemik fenotiplerine göre biyolojik yakınlığı olan bireylerin, birçok ayrı binaya yayılmış olduğu görünüyor. Bu sonuçlarla Çatalhöyük’te anaerkil toplum fikrinin yeni araştırmalar çıkana kadar çürütüldüğü belirtiliyor.

Yeni Araştırma Başladı

Araştırmanın içinde yer alan Prof. Dr. Mehmet Somel, Çatalhöyük’te AB destekli yeni bir proje başlattıklarını ve DNA çalışmalarını çok yönlü olarak araştırdıklarını söyledi. Prof. Somel şöyle konuştu:

“Bu araştırmanın iki sonucu var. Evler içinde birkaç farklı birey birbiriyle anne olarak akraba mı? Yöntem sadece anne akrabalığı üzerine kuruluydu. Anne soy üzerinden akrabalık olmadığı bu projeyle ortaya çıktı. Ataerkil olabilir mi araştırmasını şimdi biz ODTÜ ve Hacettepe Üniversiteleri olarak AB destekli bir projeyle yürütüyoruz. 5 yıl sürecek proje. Baba soy üzerinden inceleyeceğiz. Diğer yandan Avrupa tarım kültürü topluluklarının Anadolu ve Ege’den yayıldığını genetik veriler bize söylüyor.”

8 Bilim İnsanının İmzasını Taşıyor

Genes dergisinde mart ayında yayımlanan araştırma, Polonya’daki Adam Mickiewicz Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü’nden Maciej Chyleńsk ve Arkadiusz Marciniak, Moleküler Biyoloji Teknikleri Laboratuvarı Biyoloji Fakültesi’nden Mirosława Dabert ile Biyoloji Fakültesi, Evrimsel Biyoloji, Antropoloji Enstitüsü’nden Anna Juras, Çek Cumhuriyeti’ndeki Charles Üniversitesi Biyoloji ve Çevre Bilimleri Bölümü’nden Edvard Ehler, Türkiye’deki Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin Biyolojik Bilimler Bölümü’nden Prof.Dr. Mehmet Somel ve Reyhan Yaka, İsveç’teki Stockholm Üniversitesi’nin Arkeolojik Araştırma Laboratuvarı, Arkeoloji ve Klasik Çalışmalar Bölümü’ nden Maja Krzewińska imzalarını taşıyor.

STONEHENGE Anıtını da Anadolulular Yaptı

Londra’ya 130 kilometre mesafedeki dünyanın turistik ve arkeolojik bakımdan en popüler anıtları arasında yer alan Stonehenge anıtının, binlerce yıl önce Anadolu topraklarından adaya giden göçmenlerce inşa edildiği DNA sonuçları ile ispat edildi. Nature Ecology & Evolution (Doğa Ekolojisi ve Evrim) dergisinde nisan ayında ‘Antik genomlar erken neolitik Britanya’da popülasyonun yerini gösteriyor’ (Ancient genomes indicate population replacement in early neolithic Britain) başlığı ile verildi.

BBC’nin haberine göre, araştırmacılar İngiltere’de neolitik dönem insan kalıntılarından elde edilen DNA’ları, o dönem Avrupa’da yaşayan insanlardan elde edilebilen DNA’larla karşılaştırdı. MÖ 6000’de Anadolu’da başlayan büyük göç dalgası sırasında bir grup, Tuna Nehri’ni izleyip Orta Avrupa’ya yönelirken, bir grup da Akdeniz boyunca ilerleyip bugün İspanya ve Portekiz’in bulunduğu İberya’ya ulaştı. Kaynak: (Sputnik)

Continue Reading

Öne Çıkanlar