• in , ,

    Yaşamın Başlangıcını Dünya’ya Siyanür Yağdıran Meteorlar Tetiklemiş Olabilir

    Zehirle Tetiklenen Yaşam: Az bir miktar siyanür (CN) yuttuğunuzda veya karbon monoksit soluduğunuzda sizin için hoş sonuçlar doğurmayacağı açıktır,çünkü her ikisi de bizim için zehirlidir;fakat bu zehirli kimyasallar yaşamın başlangıcının aracı olabilirler.Yeni kanıtlar ikisinin de meteorlar üzerinde Dünya’ya taşındığını öne sürüyor. Yaşamın ortaya çıkmasından önce gezegenimizi bombalayan, karbonca zengin meteorlarda, bilim insanları siyanür, karbonmonoksit ve demir içeren bileşikler bulmuşlardır. Meteorlarda siyanür ve karbonmonoksit bulunması yeni bir şey değil; ancak ikisinin kararlı bileşikler oluşturmak için demirle bağlandığı ortaya çıktı. İlk tek hücreli ilkel organizmaların, okyanuslarda ortaya çıkmasından önce meteorlarla gelmiş bu bileşiklerin Dünya ’da olduğuna dair önemli bir kanıt. Bu da ilk organizmaların ortaya çıkışındaki gizemli sürece katkıda bulunabilecekleri anlamına geliyor. BoiseState University ’den biyokimyacı Karen Smith, “Çoğu insan siyanür düşündüğü zaman, hap yutup ağzı köpüren ve ölmekte olan birini hayal ediyor ancak siyanür muhtemelen yaşam için gerekli olan moleküllerin oluşmasında önemli bir bileşikti” dedi. [Büyük Patlama ‘dan Önce Ne Vardı?] Siyanür’den RNA’ya… Siyanürün organizmalarda bulunan organik bileşiklerin üretilmesinde rol oynayabileceği önceden de düşünülmüştühatta Harvard ‘daki bilim insanları geçen yıl siyanürün, RNA nükleotidlerini oluşturan basit şekerleri üretebildiğini yani yaşamın yapıtaşlarını oluşturduğunu göstermiştir. 1. UV ışıkları siyanürün basit şekere dönüşmesine neden oldu 2. Fosfatın katalizörlüğünde siyanür ve siyanürden oluşmuş basit şekerler reaksiyona girdi 3. UV ışıkları ve fosfatın varlığının da sayesinde RNA nükleotidleri oluştu Mars’tan Gelmedi… Peki siyanür Dünya’nın ilk günlerinde nereden gelmişti? Bunu anlamaya çalışmak için, Smith ve ekibi siyanürü antik meteorlardan çıkarmak ve ölçmek için yeni bir yöntem geliştirdiler. Siyanür bileşiklerinin yalnızca CM kondritleri¹ (CarbonMonoxide Kondritleri – yüksek miktarda karbonmonoksit içeren meteor tipi) adı verilen özellikle organik yönden zengin bir karbonlu kondrit sınıfında olduğunu buldular. Test edilen diğer tipler (Mars’tan bir göktaşı dahil) saptanabilir siyanür içermiyordu. İleri teknoloji ayrıştırma teknikleri kullanılarak numunelerin kimyasal bileşimleri analiz edildi ve demir siyanit – karbonil kompleksleri olarak adlandırılan iki farklı demir, siyanür ve karbonmonoksit bileşiği bulundu. Boise Eyalet Üniversitesi ‘nden biyokimyacı Mike Callahan, “Çalışmamızdaki en ilginç gözlemlerden biri, bu demir siyano – karbonil komplekslerinin çok farklı bir yapıya sahip, aktif hidrojenaz² bölgelerinin bölümlerine benzemesidir.” Dedi. [Big Bang ’ten Günümüze : Evrenin Tarihi] Hidrojenazlar, çoğu modern bakteride ve geçmişteki ilkel bakterilerde bulunan ve hidrojeni parçalayan enzimlerdir. Varlıklarının Dünya’nın atmosferinin hidrojence daha zengin olduğu eski zamanlardan, hayatın şafağına kadar uzandıkları düşünülüyor. Her ne kadar enzimlerin kendileri oldukça büyük olsalar da, kimyasal reaksiyonların gerçekleştiği aktif bölge çok daha küçük bir metal-organik bileşiktir. Araştırmacılar, göktaşı siyanid bileşiklerinin buna benzer olduğunu söyledi. “Bir metale bağlı siyanid ve karbonmonoksit sıradışı ve ender enzimlerdir. Hidrojenazlar ise istisnadır. Meteoritlerdeki bu demir siyano – karbonil komplekslerinin yapısını, hidrojenazlardaki bu aktif bölgelerle karşılaştırdığınızda, ikisi arasında bir bağlantı olup olmadığını merak etmenizi sağlar.”dedi Smith. Bennu Meteorundan Örnek Toplanacak NASA ‘nın şu anda Dünya ‘dan uzaktaki asteroit Bennu ‘yu ziyaret eden bir uzay aracı var. Çalışmanın bir parçası olarak asteroitten örnekler toplayacak ve Dünya’ya geri getirecek. Ekip, Bennu ‘nun uzun zamandan beri bu karbonmonoksit Kondiritleri ile bağlantılı olup olmayacağını belirleyebilmeyi umuyor. Araştırma Nature Communications ’ta yayınlandı. Kondrit¹: Kondritler ait oldukları ana maddeden erime veya farklılaşmaya bağlı olarak değişime uğramamış taşcıl göktaşlarıdır. Bunlar, ilkel asteroitleri oluşturmak için […]

  • in

    Gıda Alerjilerini Önlemek İçin Bağırsak Bakterileri Hedefleniyor

    ABD’ de her üç dakikada bir; bir kişi gösterdiği, gıda alerjisi ile ilgili alerjik reaksiyondan dolayı acil servise gönderilmektedir. Geçmişten günümüze kadar hala alerjik bir reaksiyonu önlemenin tek yolu; kişinin alerjisi olan yiyeceklerden tamamen kaçınmasıdır. Bu sebeple araştırmacılar, hastalardaki gıda alerjilerini önlemek veya tersine çevirmek için aktif olarak yeni tedavi yöntemleri aramaktadırlar. Bağırsaklarda ve diğer vücut bölgelerinde yaşayan mikroorganizmaların karmaşık ekosistemi olan mikrobiyom ile ilgili son görüşler. Değiştirilmiş bir bağırsak mikrobiyomunun gıda alerjilerinin gelişiminde çok önemli bir rol oynayabileceği yönünde olmuştur. Brigham, Kadın Hastanesi ve Boston Çocuk Hastanesindeki araştırmacılar tarafından ortak yürütülen yeni bir çalışma; bebek bağırsağındaki bakteri türlerini; gıda alerjilerine karşı koruma sağlayan, gıda alerjilerinin gelişimini ve değişmiş bir bağışıklık tepkisi ile ilgili değişiklikleri bulabilen türler olarak tanımlamaktadır. Fare alerjisi modelinde yapılan klinik öncesi çalışmalarda; ekip, insan bağırsağında bulunan beş veya altı bakteri türünden zenginleştirilmiş bir oral formülasyonun,kişiyi gıda alerjilerine karşı koruduğunu buldu. Ve gıda alerjenlerinin toleransını güçlendirerek yerleşik hastalığı tersine çevirdiğini bulmuştur. Gıda Alerjileri ile ilişkili Mikroplar Brigham ’daki Massachusetts Host-Microbiome Center’ın müdürü Dr. LynnBry, “Bu, gıda alerjileri için tedavi yaklaşımımızdaki deniz değişikliğini temsil etmekte. Koruma ile ilgili mikropları ve hastalarda gıda alerjileri ile ilişkili olan mikropları belirledik. Koruyucu mikropları iyileştirici olarak temsil eden tanımlanmış konsorsiyumlar uygularsak, sadece gıda alerjilerinin oluşmasını önlemekle kalmayız. Aynı zamanda klinik öncesi modellerdeki mevcut gıda alerjilerini de tersine çevirebiliriz. İşte bu şekilde mikroplarla bağışıklık sistemini yenilemiş oluyoruz. ”  demiştir. Araştırma ekibi, gıda alerjilerine dahil olan önemli bakteri türlerini anlamak için hem insanlarda hem de klinik öncesi modellerde çalışmalar yapmıştır. Ekip, gıda alerjisi gelişen 56 bebekten, her dört ila altı ayda bir dışkı örnekleri toplamış. Bu bebeklerin mikrobiyotalarını gıda alerjisi oluşturmayan 98 bebek mirobiyotaları ile karşılaştırırken birçok farklılıklar bulmuştur. Besin alerjisi olan veya olmayan bebeklerden alınan dışkılardaki mikrobiyota örnekleri, yumurta besinine duyarlı hale getirilmiş farelere nakledilmiştir. Sağlıklı bebeklerden mikrobiyota alan fareler, yumurta alerjisine karşı, gıda alerjisi olan bebeklerden mikrobiyota alan farelerden daha fazla korunmuştur. Araştırmacılar, hesaplamalı yaklaşımlar kullanarak,  gıda alerjisi olan çocukların mikroplarındaki, hastalarda bulunan koruma veya gıda alerjileri ile ilişkili olan mikropları tanımlamak için bulunmayanlara göre oluşan farklılıkları analiz etmişlerdir. Ekip, oral olarak koruyucu mikropların farelere uygulanmasının, gıda alerjilerinin gelişmesini önleyip önleyemediğini de test etmiş vekoruyucu olan iki bakteri konsorsiyumu geliştirmişlerdir. Clostridiales veya Bacteroidetes içindeki türlere ait insan bağırsağından türetilmiş beş veya altı bakteri türünden geliştirilen bu iki ayrı konsorsiyum; fare modelinde gıda alerjilerini baskılayabilir. Fareleri tamamen koruyabilir ve yumurta alerjisine karşı dirençli tutabilmektedir.  Buna rağmen diğer bakteri türlerinin verilmesi, koruma sağlamamıştır. Brigham ‘daki Patoloji Anabilim Dalı Hesaplamalı (Sayısal) Patoloji Anabilim Dalı Başkanı Georg Gerber “Bağırsaktaki tüm mikroplara bakmak ve bunların gıda alerjilerine neler yapabileceklerini anlamak çok karmaşık bir iştir; ancak hesaplamalı yaklaşımlar kullanarak, koruyucu bir etkiye sahip olan belirli bir mikrop grubunu daraltmayı başarabildik. Elbette yüzlerce mikrobiyal türden sadece beş veya altı mikrobiyal türe kadar düşülmesinin tedavi için oluşturacağı bazı sonuçlar vardır. Temel bir bilim perspektifinden bakıldığında ise bu düşme, bizim bu spesifik bakterilerin nasıl koruma sağladığını anlamaya başlayabileceğimiz anlamına gelmektedir” demiştir. Bakterilerin Gıda alerjilerine Duyarlılığı Nasıl Etkilediğini Anlamak Bakteri türlerinin gıda alerjilerine duyarlılığı nasıl etkilediğini anlamak için ekip, hem bebeklerde hem […]

  • in

    Daha Akıllı Olmak İçin En İyi 10 Kolay Günlük Alışkanlık

    İnsan olmak, öğrenmek demektir. Doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar beynimiz şaşırtıcı miktarkarda bilgi depolar. Gerçekten durup nasıl muntazam temeller üzerine oturduğunu düşününce aklınız yerinizden çıkacak. Beyniniz gerçekten bir sünger gibidir. Fakat yaşlandıkça, öğrenmeye olan eğlimimiz azalır. Yeni beceriler edinme konusunda kendimize olan güvenimiz kaybolur ve yeni şeyler öğrenmek için her zaman dayanma gücümüz kalmaz. Her gün bir kaç küçük değişiklikle, kendinizi daha akıllı hale getirbilir, daha fazla güvene sahip olabilir ve hayatınızı zengin ve farklı şekillerde yerine getirecek yeni şeyler öğrenebilirsiniz. İşte her geçen gün daha akıllı olmanıza yardımcı olacak 10 ipucu : 1) Gidişatı değiştirin Beyninizin bir düzene oturması için en hızlı yol, düzenli olarak gidişatı değiştirmektir. İnsanların rutini sevdiği bir sır değil. Özellikle değişimi sevmiyoruz. Bu biraz streslidir ve günlük işleri tamamlama gücümüzü alt üst edebilir. Ancak bu bizim ve özellikle de beynimizin rahat ve pasif olmasına neden olur. Ve bildiğimiz gibi, üstümüze bir rahatlık çöktüğünde ilerleme nadiren gerçekleşir. Ancak işleri değiştirerek, beyninizi ne yaptığınızı düşünmeye zorlarsınız. Örneğin, çalışmak için farklı bir güzergahta ilerleyebilir, telefonunuzda yeni uygulamalar deneyebilirsiniz. Kendinizi bir değişiklik yapmaya zorladığınızda, beyninizi yeni bağlantılar kurmaya teşvik edersiniz (buna nöroplastisite denir). Günlük rutinlerinizde sıkışıp kaldığınızda beyniniz boşta kalır ve yeni bağlantılar kuramaz. Ancak günlük alışkanlıklarınızı değiştirerek, küçük işler için bile beyninizi dikkat etmeye ve öğrenmeye zorlayabilirsiniz. Yeni deneyimlerin de faydaları vardır. Norman Doidge, “Kendini Değiştiren Beyin: Beyin Biliminin Sınırlarından Bireysel Başarı Öyküleri” nde bu konudaki bütün faaliyetlerin eşit olmadığını yazıyor.Bir müzik aleti çalışmayı, masa oyunlarını oynamayı, okumayı ve dans etmek gibi gerçek konsantrasyon içeren icraatlar demans riskini büyük miktarda düşürür.Yeni hareketler öğrenmeyi gerektiren dans, hem fiziksel hem de zihinsel olarak zordur ve çok fazla konsantrasyon gerektirir. 2) Ara verin İş günü ortasında veya hafta sonları kendinize zaman ayırın. İş günlerinde dümdüz bir şekilde çalışmak yerine, 10-15 dakikalık aralar verin, kalkıp biraz dolaşarak kan akışınızı hızlandırın ve işle ilgili bir şeye odaklanmadığınızdan emin olun. Bir proje üzerinde çalışıyorken kalkıp uzaklaşmak mantığa aykırı gelebilir, ancak bu mola bir sonraki seviyeye geçmek için ihtiyaç duyduğunuz şey olabilir. Şu anda kalkıp bir mola vermek için iyi bir zaman olduğuna karar vermek yerine, molaları planlayarak gerçekleştirebilirsiniz. Böyle söylüyoruz çünkü tembel insanlar yaptıkları şeyleri bırakıp oturarak, Netflix ’i açıp tembellik yapmak için bahane arayacaklardır. Gününüzü planlarken, günde kaç mola istediğinizi düşünün ve buna göre plan yapın. Son araştırmalar, saatte bir mola verenlerin mola vermeyenlere göre daha iyi performans verdiğini göstermektedir. “Pratik bir bakış açısına göre, araştırmamız, uzun görevlerle karşılaştığında (örneğin bir final sınavından önce çalışmak veya vergilerinizi yapmak gibi), kendinize kısa molalar vermenin en iyi yol olduğunu göstermektedir.Kısa zihinsel molalar aslında görevinize odaklanmanıza yardımcı olacak!” – Çalışmayı yöneten Illinois Üniversitesi psikoloji profesörü Alejandro Lleras. Muhtemelen, her 60 dakikada bir 40 dakika çalışıyor olsanız bile, kendinizi daha üretken ve ileri görüşlü hissedeceksiniz ve bu ivmeyi koruyabilirseniz hala çoğu insandan daha fazla iş yapmaya devam edeceksiniz. Bu şekilde çalışmaktan hoşlandığınızı bile görebilirsiniz ve işler ilk başta düşündüğünüz kadar kötü değildir. Meditasyon yapmak, molalar için harika bir aktivitedir. Beyin Araştırmaları Bülteni dergisinde yayınlanan araştırmalar, meditasyonun beyninizi somatosensori korteks bölümündeki alfa ritimlerinizi değiştirmenize yardımcı olduğunu ve odaklanmanızı […]

  • in

    Çernobil Faciası: Bitki Yaşamı Nükleer Felakete Karşı Neden Bu Kadar Dayanıklı

    Çernobil “felaket” sözcüğü ile adeta bir deyim haline geldi. Aynı adı taşıyan son zamanların popüler TV dizisi ile binlerce kişinin kanser olmasına neden olan, bir zamanlar kalabalık bir alanı hayalet bir şehre dönüştüren ve 2600 km² ’lik bir yasak bölgenin kurulmasıyla sonuçlanan 1986 nükleer felaketini halkın gözleri önüne serdi. Ancak Çernobil ‘in yasak bölgesi yaşamdan yoksun değil. Kurtlar, yaban domuzları ve ayılar eski nükleer santrali çevreleyen gür ormanlara geri döndü. Vejetasyona(belli bir bölgenin bitki örtüsü) gelince, en zayıf ve radyasyona en fazla maruz kalan bitkiler ilk etapta hayatta kalmayı başardılar ve bölgenin en radyoaktif alanlarında bile bitki örtüsü üç yıl içinde düzelmeye başladı. İnsanlar, diğer memeliler ve kuşlar, en çok kirlenmiş alanlardaki bitkilerin aldığı radyasyonla defalarca ölmüş olurdu. Peki, neden bitki yaşamı radyasyona ve nükleer felakete karşı bu kadar dayanıklı? Bu soruyu cevaplamak için öncelikle nükleer reaktörlerden gelen radyasyonun canlı hücreleri nasıl etkilediğini anlamamız gerekir. Çernobil’in radyoaktif maddesi “kararsız” dır, çünkü hücresel yapıları parçalayan veya hücrelerin düzeneğine saldıran reaktif kimyasallar üreten yüksek enerjili parçacıkları ve dalgaları ateşlemektedir. Eğer hücrenin büyük bir kısmı hasar görürse yenilenebilir ancak DNA çok önemli bir istisnadır. Yüksek radyasyon dozlarında DNA bozuluyor ve hücreler hızla ölüyor. Düşük dozlar ise hücrenin işlevini değiştiren mutasyonlar şeklinde kendini belli eder.Örneğin kanserli hale gelmesine, kontrol edilemeyecek şekilde çoğalmasına ve vücudun diğer bölümlerine yayılmasına neden olan gizli hasarlara neden olabilir. Hayvanlarda bu genellikle ölümcüldür çünkü hücreleri ve sistemleri belli bir yapıda özelleşmiş ve değişikliği kabul etmez biçimdedir. Hayvan biyolojisini, her hücre ve organın bir yeri ve amacı olan karmaşık bir makine olarak düşünün ve tüm parçaları bireyin hayatta kalabilmesi için çalışmalı ve işbirliği yapmalıdır. İnsan; beyni, kalbi veya ciğerleri olmadan hayatta kalamaz. Çernobil: Bitkiler Koşullara Uzum Sağlamak Zorundaydı Bununla birlikte, bitkiler çok daha esnek ve organik bir şekilde gelişir. Hareket edemedikleri için, kendilerini buldukları koşullara uyum sağlamaktan başka seçenekleri yoktur. Bitkiler bir hayvan hücreleri gibi tanımlanmış sabit bir yapıya sahip olmak yerine zamanla kendilerini iyileştiren bir yapıya sahiptirler. Köklerinin derinlere inip inmeyeceği veya daha uzun köklü olup olmayacağı, bitkinin diğer bölgelerinden gelen kimyasal sinyallerin dengesine;ışık, sıcaklık, su ve besin koşullarının yanı sıra “woodwide web”( bitki köklerini yer altından birbirine bağladığı düşünülen mantar ağının ismi) ‘e bağlıdır. Ciddi olarak hayvan hücrelerinin aksine, hemen hemen tüm bitki hücreleri, bitkinin ihtiyaç duyduğu türden yeni hücreler oluşturabilir. Bu nedenle bir bahçıvan budama işlemiyle bir zamanlar sap ve yapraklardan ibaret olan, sonradan kök salıp filizlenen yeni bitkiler yetiştirebilir. Bir hayvan tarafından saldırıya uğraması veya radyasyona maruz kalması önemli olmaksızın, bütün bunlar bitkilerin ölü hücreleri ve dokuları hayvanlara nazaran daha kolaylıkla yenileyebildiğini gösteriyor. Radyasyon ve diğer DNA bozuklukları bitkilerde tümörlere neden olabilir ancak mutasyona uğramış hücreler genellikle bitki hücrelerini çevreleyen sert, birbirine bağlanan çeperler sayesinde bitkinin bir parçasından diğerine kanser hücreleri gibi yayılamaz. Bu tür tümörler vakaların büyük çoğunluğunda ölümcül değildir, çünkü bitkiler arızalı doku çevresinde kendini iyileştirmek için yollar bulabilir. İlginçtir ki radyasyona karşı doğuştan gelen bu esnekliğe ek olarak, Çernobil yasak bölgesindeki bazı bitkiler, DNA ‘larını korumak için ekstra mekanizmalar kullanıyor, yapılarını hasara karşı daha dayanıklı hale getirecek şekilde değiştiriyor, eğer bunu yapamazlarsa kendilerini onaracak […]

  • in ,

    Bilim insanları radyasyona maruz kalmış farelerden uranyum ayıklayan bir kimyasal geliştirdi

    Uranyum dünya elektriğinin kabaca yüzde 10’unun arkasındaki radyoaktif bir elementtir. Aynı zamanda vücudunuzun içinde uzun süre kalmasını istemediğiniz ağır bir metaldir. Uranyum’a maruz kaldıysanız bir kısmını dokularınızdan temizlemenin birçok yolu var.Ancak bu yöntemlerin çoğu pek işe yaramaz veya toksik içerir. Şu sıralar araştırmacılar, hayvansal doku içindeki uranyum atomlarını daha iyi kavrayabilecek moleküler bir “kıskaç” tasarladılar. Metalik bağ kurmuş bu molekülün Çin ‘deki Soochow Üniversitesi’nden kimyagerler tarafından geliştirilmiştir- uranyumatomlarına sıkı bir şekilde bağlandığı görüldü ve farelerle yapılan testlerde de umut vaat etti. Birçoğumuz uranyum zehirlenmesine maruz kalmayız. Çünkü maddeyle çalışmadığınız ya da kirlenmiş bir hazneden içmediğiniz sürece, büyük miktarlarda karşılaşmanız pek mümkün değildir. Tanınmış 22 izotoptan, toksikolojik olarak sadece bir avuç kadarının kayda değer olduğu düşünülmektedir. Bunlardan sadece üçü -uranyum 234, 235 ve 238 -doğal olarak meydana gelir. Uranyum zehirlenmesine bağlı herhangi bir ölüm olmamıştır ki bu muhtemelen elementin birkaç gramını yutmayı gerektirir. Bir şekilde küçük bir doz alacak kadar şanssız olsanız bile, vücudunuz bunun üçte ikisini oldukça hızlı bir şekilde dışarı atardı. Küçük Riskler Riskler küçük olsa da sonuçları korkunç olabilir. Kalan materyaller teknik olarak böbrekler ve kemikler gibi alanlarda artan bir risk oluşturabilir. Uranyum madenlerinde ve fabrikalarında çalışan işçiler, solunum ve böbrek hastalığı riskleriyle karşı karşıyadır. Kirlenmiş yeraltı suyunun içilmesi de tüketicilerde böbrek hastalığı riskini ortaya çıkarır. 2009 yılında, yaygın olarak yer alan uranyum zehirlenmesi ile ilgili haberlerde, Hindistan’ın Pencap eyaletindeki çocuklardan alınan saç örneklerinde yüksek oranda uranyum elementinin bulunduğu rapor edilmiştir. Doğum kusurlarındaki ani artış, çocuklarda görülen kanser ve çeşitli anormallikler sağlık çalışanlarını şüphelendirmiştir. Uranyumuncivarda kömür yakan elektrik santrallerindeki atıklardan veya daha doğal bir kaynaktan gelip gelmediği bilinmiyor. Ancak uranyum zehirlenmesini tedavi etmede etkili bir yolumuz olmadığı gerçeği, bu tür felaketler karşısında ciddi bir endişe olarak görülmelidir. Cıva veya kurşun gibi ağır metallerin çıkarılması için genellikle yapışkan moleküllerin pozitif yüklü metal atomlarını tutan ve böbreklerinizin atmasını kolaylaştırdığı kısımda şelasyon denilen bir tedavi şekli gerektirir. Uranyum gibi aktinitlerin uzaklaştırılması için denenmiş iki şelatlama (Şelat: Şelasyon iki veya çok dişli bir kimyasal ligandın iyonik bir substrata bağlanması veya komplekslenmesidir. ) maddesi hücrelerimizin yağlı zarlarına karışarak zayıf bir işlem yapan su seven bir bileşik olan diethylenetriaminepentaacetate (DTPA) ‘a dayanmaktadır Bu yüzden teknik olarak uranyum için kullanılabilirken, ABD Gıda ve İlaç İdaresi ise bu şelat maddelerini etkili olarak görmüyor. En azından teoride uranyumu kontrol altına almak için iyi iş çıkaran başka adaylar var ancak böbreklerindeağır sonuçlara neden olma pahasına bu işi yapıyorlar. Son zamanlardatoksik haline dönüşmeden kalarak kendini gösteren hidroksipiridinon olarak bilinen molekül şelat ailesinin bir üyesidir. Şelat olmaya aday tüm moleküller arasında, 5LIO-1-Cm-3,2-HOPO adıyla anılan molekül, çeşitli laboratuvar çalışmalarına dayanarak başıboş uranyumizotoplarına tutunma potansiyeliyle dikkat çekti. Ayrıca sıçan dokusu üzerinde değerlendirildiğinde diğer seçeneklerden daha az toksik olduğu kanıtlanmıştır; tam olarak bir altın yıldız derecesi değil ancak elimizdeki imkânlara göre su götürmez bir iyileşme olduğu açık. Uranyum Zehirlenmesi Uranyum dozlu farelerde test edilen şelatlama maddesi, böbreklerinde kalan uranyumun yaklaşık yüzde 80’ini ve doğrudan karınlarına bir enjeksiyon yapıldığında kemiklerinde bulunan uranyumun ise yaklaşık üçte birini çıkarmayı başardı. Perspektif olarak koymak gerekirse, DTPA’ya dayanan diğer seçenekler ancak böbreklerdeki uranyumun beşte birini ve kemiklerdekinin ise […]

  • in

    Marie Curie: Kimdir, Hayatı Gerçekler ve Biyografi

    Marie Curie fizikçi, kimyacı ve radyasyon çalışmasında öncüydü. O ve kocası Pierre, polonyum ve radyum elementlerini keşfetti. Onlar ve Henri Becquerel 1903 ‘te Fizik alanında Nobel Ödülü aldı ve Marie, 1911 ‘de Kimya alanında Nobel Ödülü’nü aldı. Ömrü boyunca radyumla yoğun bir şekilde çalıştı, çeşitli özelliklerini karakterize etti ve tedavisel potansiyelini araştırdı. Bununla birlikte, radyoaktif maddelerle çalışması sonunda onun ölümüne sebep oldu. 1934 ‘te kan hastalığından öldü. Marie Curie’nin Erken Yaşamı Marie Curie, 7 Kasım 1867’de Polonya’nın Varşova kentinde Marya (Manya) Salomee Sklodowska’da doğdu. Beş çocuğun en küçüğüydü ve üç büyük kız kardeşi ve bir de erkek kardeşi vardı. Ailesi – babası Wladislaw ve annesi Bronislava – kızlarının oğulları kadar iyi eğitilmelerini sağlayan eğitimcilerdi. Curie’nin annesi 1878’de tüberküloza yenik düştü. Barbara Goldsmith’in “Obsessive Genius” adlı kitabında, Marie Curie’nin annesinin ölümünün, Curie üzerinde derin bir etkisi olduğunu, yaşam boyu süren depresyonla mücadelesini ateşlediğini belirtti. 1883’te, 15 yaşındayken Curie, orta öğretimini sınıfının birincisi olarak tamamladı. Marie Curie’nin Alexandrovitch Bursu Marie Curie ve ablası Bronya, yüksek öğrenime devam etmek istedi, ancak Varşova Üniversitesi kadınları kabul etmiyordu. İstedikleri eğitimi almak için ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. 17 yaşındayken Curie, kız kardeşinin Paris’teki tıp fakültesine okuması ve ödemeye yardımcı olmak için özel hocalık yaptı. Curie kendi başına çalışmaya devam etti ve nihayet Kasım 1891’de Paris’e gitti. Marie Curie, Paris’teki Sorbonne’ye kaydolurken, daha fazla Fransız görünmesi için adını “Marie” olarak imzaladı. Marie Curie odaklanmış ve çalışkan bir öğrenciydi ve sınıfının zirvesindeydi. Yetenekleri tanındıkça, yurtdışında okuyan Polonyalı öğrenciler için olan Alexandrovitch Bursu’nu kazandı. Burs, Marie Curie’nin 1894 ‘te fizik ve matematik bilimlerindeki lisans derecelerini veya derecelerini tamamlamak için gereken dersleri ödemesine yardımcı oldu. Yeteneklerini tanıyarak, yurtdışında okuyan Polonyalı öğrenciler için Alexandrovitch Bursunu kazandı. Burs, Marie Curie’nin 1894 ‘te fizik ve matematik bilimlerindeki lisans derecelerini tamamlamak için gereken dersleri ödemesine yardımcı oldu. Marie Curienin Pierre Curie ile Tanışması Curie ‘nin profesörlerinden biri, çeliğin manyetik özelliklerini ve kimyasal bileşimini incelemesi için bir araştırma hibesi ayarladı. Bu araştırma projesi, aynı zamanda başarılı bir araştırmacı olan Pierre Curie ile tanışmasına sebep oldu. İkili, 1895 yazında evlendi. Pierre, kristalografi alanında çalışmalar yaptı ve piezoelektrik etkisini keşfetti; bu, belirli kristaller, sıkılarak ya da mekanik baskı uygulanarak elektrik yükü üretilmesidir. Ayrıca manyetik alan ve elektriği ölçmek için çeşitli aletler tasarladı. Marie Curie: Radyoaktif Keşifler Curie’yi, Alman fizikçi Wilhelm Röntgen’in X-ışınlarını keşfettiği raporları ve Fransız fizikçi Henri Becquerel’in uranyum tuzları tarafından yayılan benzer “Becquerel ışınları” hakkındaki raporları cezbetti. Goldsmith’e göre Curie, iki metal plakadan birini ince bir tabaka uranyum tuzlarıyla kapladı. Ardından, kocası tarafından tasarlanan aletleri kullanarak uranyum tarafından üretilen ışınların gücünü ölçtü. Aletler, iki metal plaka arasındaki hava uranyum ışınları ile bombalandığı zaman ortaya çıkan hafif elektrik akımlarını tespit etti. Uranyum bileşiklerinin de benzer ışınları yaydığını buldu. Ek olarak, bileşiklerin katı ya da sıvı halde olmalarına bakılmaksızın ışınların gücü aynı kaldı. Marie Curie daha fazla uranyum bileşiği test etmeye devam etti. Peşblend adında bir uranyum bakımından zengin cevheri denedi ve uranyum çıkarılmış olsa bile, saf uranyum tarafından yayılanlardan daha güçlü olan ışın yaydığını buldu. Bunun keşfedilmemiş bir elementin varlığını önerdiğinden şüphelendi. 1898 Mart’ında Curie, […]

  • in

    Temmuz’da Yeni Ay: Tam Güneş Tutulması ve Parlak Gezegenler Oluşacak

    En yakın yeni ay 2 Temmuz akşamüstü gerçekleşecek. Bizler için üzücü olansa Güney Amerika ’dan gözlemlenecek olması. Tam Güneş tutulması Buenos Aires ’in hemen güneyinden Şili ’deki La Serena kentine kadarlık bir bölgede olacak. Yeni ay nedir?: Ay doğrudan Dünya ile Güneş arasındayken, buna yeni ay diyoruz. Bu her 29.5 günde bir gerçekleşiyor, bu noktada iki gök cismi Güneş ’e göre aynı hizayı paylaşıyorlar. Genellikle Ay ’ın aydınlık tarafı, yeni ay anında Dünya ‘dan görülmeyen tarafta olmakla; bu nedenle yerdeki gözlemciler tarafından görülmez, yani Ay dünyadakilere göre Güneş’in önünden geçer ve sonuçta bir güneş tutulması olur. Güneş tutulması sırasında ayın gölgesi tüm dünyada görünmez. Küresel nesnelerin gölgesi konik  şekildedir. Ay ’ın Dünya’ya olan uzaklığı sürekli değişecek. Yeni ay sırasında ayın ardında kalan konik gölge alanının ucunun dünya üzerine düşmesi tam tutulmayı yaratır. Eğer ay biraz fazla uzaksa tam tutulma yaşanmaz ve güneş ayın etrafından ince bir halka gibi gözükür. Güneş Ay ’ın yüzde 96’sını kapatacak Tam tutulmaya yaklaşacak, ancak tam olarak kapanmayacak diğer adalar, Fransız Polinezyası’ndaki Rikitea, burada tutulma 08: 01’de başlayacak. Maksimum güneş tutulması saat 9:17’de olacak, Güneş Ay ’ın yüzde 96’sını kapatacak, tutulma saat 10:45’te sona erecek. Bu tam güneş tutulmasında gölge, Eclipsewise.com ‘a göre önce Yeni Zelanda’nın Kuzey Adası ‘nın 1,180 mil (1.900 kilometre) doğusunda olacak. Cook Adaları ‘ndaki Rarotonga ‘daki gözlemciler, güneşin doğuşunu 2 Temmuz saat 07:17’de kısmen Ay tarafından perdelenmiş şekilde gözleyecekler. Rarotonga’daki maksimum tutulma sabah saat 7:52’de olacak ve Güneş ’in yaklaşık yarısı Ay tarafından kapanmış olacak. Tutulma saat 8: 53’te tamamen sona erecek. Ay’ın Gölgesi Güneydoğuya Dönecek Pitcairn Adası ‘nda ise güneş tutulması 09:07’de başlayacak. Tutulmanın azami seviyesinde saat 10: 27’de, güneş ışığının yüzde 97 ’si perdelenmiş olacak. Güneş tutulması yerel saatle 11: 58’de sona erecek. Güneş tutulması izi, neredeyse Paskalya Adası ‘nın kuzeyindeki bir noktaya ulaşana kadar kuzeydoğuya doğru ilerleyecek. Paskalya Adası ‘ndaki kısmi güneş tutulması 11:48’de başlayacak. 13:21’de maksimum seviyeye ulaşacak, azami tutulma %75 olacak ve 14:54’te kısmi tutulma sona erecek. Ay’ın gölgesi daha sonra güneydoğuya dönecek ve saat 15:22’de Şili’deki La Serenaşehrine dokunacak. Tam tutulma 16:38’de başlayacak ve 2 dakika 18 saniye sürecek. Tutulma 17:46 ‘da bitecek. Tutulma güzergahının üzerindeki bir sonraki durak. Arjantin olacak, San Juan, La Rioja, San Luis, Córdoba, Santa Fe ve Buenos Aires eyaletleri tutulmadan etkilenecek. Şehirlere Göre Tutulma Saatleri San Juanşehrinde (adını taşıyan eyaletin başkenti) tutulma saat 16:26’da başlayacak. Tam tutulma ise 17:40’da başlayacak. Tam tutulma yaklaşık olarak sadece 36 saniye sürecek. Arjantin’de güneş tutulması biterken Güneş de batacak; San Juan’da gün batımı saat 18:42’de, tutulma ise saat 18:46’da sona erecek. Daha doğuda, Bragado şehri 1 dakika 12 saniyelik bir tam tutulma yaşayacak. Tutulma saat 16:33 ‘te başlayacak, tam tutulma ise 17:42’de meydana gelecek. Gün batımı ise 18:01 ‘de, kısmi güneş tutulması 40 dakika sonra sona eriyor olmasına rağmen, Güneş battığı için bitişi görülemeyecek. Buenos Aires ‘te, tutulma saat 16:36’da başlayacak. Tam tutulma olmayacak ancak güneşin yüzde 99,72’si kapanacak. Maksimum tutulma saat 17:44 ‘te ve gün batımı ise bundan hemen 10 dakika sonra meydana gelecek. Gün batımı ile yakın zamanlarda gerçekleşecek bu tutulmanın etkileyici fotoğraf […]

  • in

    Bazı Maymunlar Taş Devrine 3.000 Yıldan Önce Girmiş

    Maymunlar Brezilya taş aletlerini bizim sandığımızdan çok daha uzun zaman önce kullanılıyordu. Ayrıca bin yılı aşkın süre içinde maymunlar, taş aletlerin modellerinde dikkat çeken farklılıklar oluşturup bu aletleri farklı biçimlerde kullanmışlardır. Üç yıl önce kapuçin maymunlarının taş alet kullandıkları açıklandı. Geçen yıl farklı bir maymun türüyle alakalı aynı açıklama yapıldı. Açıklanan bu son gelişme, Panama ’da bulunan beyaz yüzlü kapuçin maymununun küçük bir popülâsyonuna dair işaretler gösteriyor. Serra da Capivara Milli Parkı ’nda sakallı kapuçinler fındık kırmak, toprak kazmak, meyve ve tohumları öğütebilmek için hatta cinsel gösterilerini sergilemek için taş alet kullanırlar. Şimdilerde yapılan araştırmalar bu taş kullanım sürecinin 3.000 yıldan çok daha önceye dayandığını destekliyor. Maymunlar Taş Alet Kullanımını İnsanların Alet Kullanımını Görerek Mi Öğrendi? Akıllarda açıkça oluşan bir soru; Maymunlar taş alet kullanımını insanların alet kullanımını görerek mi öğrendi? Eğer ki maymunlar bu öğrenimi diğer maymunların kullanımından görmediyse, kapuçinlerinin taş alet kullanımı için. İnsanları ve arkeoloji kayıtlarına göre insanların dışında taş alet kullanan tek hayvan olan şempanzeleri örnek aldığı varsayılabilir. Londra Üniversitesi Akademi’sinden Doktor Tomos Proffitt, maymunların kajuyu açmak için kullandıkları taşların ortaya çıkartıldığı kazı alanında yayıldığı düşünülüyordu. En az 77 cm ( 31 inç ) derinliğe gömülen 1699 adet taş ortaya çıkarttı. Proffitt ve meslektaşlarının Doğa Ekolojisi ve Evrimi Dergi ’sinde yaptığı açıklamaya göre; bulunan taşların 122 tanesi,  yüzeylerinde bulunan izlere bağlı olarak kapuçinler tarafından kesin olarak kullanılmıştır. Taşlar, mevsimsel akarsu yataklarının yakınından sit alanına taşınmış olduklarını göstermektedir. Ortaya çıkartılan taşların bulunduğu katman yaklaşık olarak 3.000 yıl önceye dayanmaktadır, bu da ortalama 450 kuşak önceye denk gelir. Proffitt, alet kullanımında farklı yaklaşımları gösteren dört kesin evre tespit etmiştir. En eski zamanlara dayanan evre (Dördüncü evre) 3.000 yıl önceden 2.400 yıl önceye kadar sürmüştür. Küçük, Parlak Taş Modelleri Bu evrede oldukça aşınmış olan taşlar bu aletlerin sürekli olarak kullanıldığını göstermektedir. Küçük, parlak taş modelleri dikkat çekmektedir. Maymunlar bu aletleri küçük amaçları için kullanmışlardır; öncelik olarak örs taşlarına darbe vurmak için bu taşlardan faydalanmışlardır. Kazı alanının alet bulunmayan katmanları çok eski zaman önceye uzanıyor olsa da buradaki maymunlar, uzak mesafedeki atalarının bu fikri tekrar keşfetmesi için mi taş kullanımını durdurdular yoksa buradan başka bir yerde bu gelenek devam ediyor muydu bilemiyoruz. Üçüncü evre 640 ile 565 yılları arasında yaşanmıştır. Bu evredeki aletler dördüncü evredekilerle benzerlik göstermektedir. İkinci evre 257 yıl önce başlamış, diğer evrelere göre daha kısa sürmüştür. Bu evrede kapuçinlerin tükettikleri daha büyük ve sert yiyeceklerle beraber kullandıkları aletler de gözle görülür bir şekilde daha ağır çekiç taşlara ve daha büyük örs aletlere evrilmiştir. Geniş kapsamlı olarak çekiş aletlerin bulunduğu son kalıntılar farklılıkları göstermektedir. Daha büyük taşlar ve örslerden ziyade geniş çeşitliliğe sahip çekiçler ve kaju ağaçlarının dallarıyla birlikte kökleri alet olarak daha sık kıllanılmaya başlamıştır. İnsanlar bulundukları yeryüzünde bin yılı aşkın süredir gelişmiş taş aletler kullanmaktadır, bu durumda maymunların alet kullanımında bizden esinlenip esinlenmediklerini söyleyemiyoruz. Ya da üst düzey yazarlardan Doktor Michael Haslam ’ın daha önceden yaptığı açıklamadaki gibi; insanların, kajunun tadının nasıl olduğunun anlamalarında maymunlardan öğrenip öğrenmediğini bilemiyoruz. [Bilim İnsanları Maymunların Neden Konuşamadığını Açıkladı] Yazar – Çevirmen : Meltem Terzioğlu Kaynakça: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/monkeys-have-been-making-and-using-stone-tools-for-at-least-3000-years/

  • in

    NASA, Asteroid Kuşağında Bulunan Eski Bir Gezegenin Kalıntılarını Araştıracak

    Antik gezegenden geriye kalan çıplak metal çekirdeğin yakında yeni ziyaretçileri olacak. Nasa ’nın bu hafta son aşamaya gelen yeni uzay misyonunun görevi, güneş sisteminde Mars ile Jüpiter arasında bulunan bu tuhaf uzay kayası olacak. Nasa uzay aracını 31 Ocak 2026 tarihinde asteroid kuşağında bulunan bu 200 kilometre genişliğindeki objenin çevresine yerleştirmeyi hedefliyor. Uzmanlar, ismini Yunan mitolojisindeki aşk tanrısı ile evlenen peri olan Psyche ’den alan objenin tamamen demir ve nikelden oluştuğundan şüpheleniyorlar. Çarpışmalarla Kopmuş Gezegen Psyche ’nin güneş sisteminin ilk zamanlarında ölmüş bir gezegenin çekirdeği olabileceğini düşünüyorlar. Muhtemelen çekirdeğe kıyasla daha zayıf olan dış kabuğu çarpışmalarla kopmuş ve görece minik olan çekirdeğinden ayrılmış olan bu gezegen, belki de bir zamanlar Mars ’a benzeyen yüzeyiyle övünüyordu! Nasa ‘nın Psyche görevi çalışanları, gönderilecek sondanın bu teori için kesin kanıtlar sunabileceğini ve erken dönem güneş sistemimiz hakkında yeni bilgiler açığa çıkaracağını düşünüyorlar. Arizona Devlet Üniversitesi ’nden gezegen bilimci ve aynı zamanda Psyche görevi baş araştırmacısı LindyElkins-Tanton yaptığı açıklamada “Bu son aşamayla birlikte, dev gizemli metalik asteroid Psyche ’nin sırlarını ortaya çıkarma adına büyük bir adım atmış olduk” Ayın kütlesinin yüzde 0,03 ’ü kütleye sahip. Psyche 22 milyar x milyar kg ’lık ağırlığıyla güneş sistemindeki en büyük onbirinci asteroid. Kendisinden birkaç yüz kat daha büyük ceres ve vesta gibi asteroidler kaya ve buzdan oluşurken, Pscyhe neredeyse saf metalden oluşan yapısıyla Güneş sisteminde şimdiye kadar bu alanda bilinen en büyük asteroid. Psyche sondası bu metal asteroid yörüngesinde birkaç hafta turlamalı ve gök cisminin yaşı ve nasıl oluştuğu hakkında bilgi toplamalıdır. Mühendisler ilerleyen günlerde uzay aracını oluşturacak parçaların birçoğunun tasarımını ve üretimini yapacaklar. (2021’de bir sonraki aşamaya geçilene kadar parçalar birleştirilmeyecekler) Herşey yolunda gittiği takdirde sonda Ağustos 2022’de fırlatılacak, 2023’te Mars’ın yanından geçtikten 3 yıl sonra göktaşına ulaşacak. Editör / Yazar: Cihan LALE Kaynak: https://www.space.com/asteroid-psyche-probe-iron-mission.html

  • in , ,

    FDA Yiyeceklerimizde “Kalıcı Kimyasal“Keşfetti. İşte O Ürünler

    Sağlıklı beslenme kuralları önceden basitti, en azından teoride ; daha az islenmş gıdalar tüket, şekerden uzak dur ve dengeli beslen ancak bilim insanları bu öğretiyi zorlaştıran gizli bir tehdidi yavaşça ortaya çıkarıyor. Amerikan ılac ve Gıda Dairesi (FDA) ’nin yeni bir araştırması Orta Atlantik’te – et, deniz ürünü ve çikolatalı kek numuneleri dahil-satılan pekçok yiyecekte kanserle bağıntılı yapay kimyasalların bir sınıfının izini buldu. Söz konusu kimyasallar – Per- ve polyfluoroalkil maddeler (PFAS)¹  – 1940 ’larda, İmalatçı firmaların ısıya, yağa, boyaya ve suya dirençli olduğunu fark ettiği zamanlarda Amerika Birleşik Devletleri ’nde ünlendi. Pek çok PFAS çeşidi imalat endüstrisinden yavaşça çıkmış olsa da onlar yiyecek paketleri, kilimler, deri, tekstil ürünleri ve zamksız tencere setlerinde hâlâ bulunuyor. Kanserle bağlantılarının yanısıra PFAS ’lar karaciğer hasarı ve gelişimsel sorunlarla da bağıntılı. PFAS ’lar nadiren doğa da yok olduğundan havada ve suda binlerce yıl kalır işte bu yüzden “Kalıcı Kimyasallar bknz: ’Forever Chemicals‘” adını almıştır. FDA yiyecek numunelerinin bir sağlık tehdidi olmadığını söyledi. Kasım 2017 ’de yürütülen FDA soruşturması Daire ’nin Batı Virginia, Ohio, Virginia, Tennesse, Kentucky, Kuzey Carolinia, Washington, Dc, Maryland ve Delaware olarak belirttiği Orta Atlantik bölgesinde 16 tip PFAS ’ı test etti. Marketlerde 90 ’nın üzerinde örnek alındıktan sonra Daire, ananas ve tatlı patateslerde eser miktarda PFAS buldu. Ayrıca ette, deniz ürünlerinde, çikolatalı sütte ve çikolatalı kekte bu kalıcı kimyasallardan yüksek derece buldu. Hindi kıymasını, bifteği, hot dogları, kuzu şişleri, tavuk budunu, tatlı su çipurasını, morino balığını, karidesi ve yayın balığını da içeren tüm et ve deniz ürünü numuneleri Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından belirlenen uyarı düzeyini aştığını gösteriyor. Uyarı düzeyleri yer altı ve içme suyunu kapsıyor ama yiyecekleri kapsamıyor. Çikolatalı kek en yüksek PFAS miktarını içermesine rağmen (trilyonda 17.640 parça) EPA tarafından henüz değerlendirilmemiş bir farklılık içeriyordu. FDA Business İnsider ’a numunesi alınmış besin ögelerinin insan sağlığına muhtemel bir tehdit olmadığını belirten araştırmanın genel bir değerlendirmesinin geniş bir kopyasını verdi. Ancak bu değerlendirme New Mexico ’daki Hava kuvvetleri Üssü ’ne yakın bir mandıradan alınan örneklerin 2018 ‘de korkutucu seviyede PFAS içeriğinin üstüne bastı. Çiftliğin yer altı suyu ve silajı (hayvanlara verilen yeşillik) PFAS ’la kirlendi ve ineklerin bileşiği tüketmesine neden oldu. FDA atığa sadece 30 gün maruz kalan bir ineği PFAS ’tan arındırmanın 1.5 yıl sürdüğünü tahmin ediyor. Mandıradan alınan süt numuneleri EPA’nın önerilen eşiğinden 35 kat daha fazla PFOS içeriyordu. FDA güvenlik değerlendirmesine istinaden örneklerin insan sağlığına tehdit teşkil ettiğini ve çiftlikteki tüm Sütun yok edildiğini söyledi. EPA Belirli Bir PFAS ’lar Hakkında Sağlık Önerileri Belirtti. Neredeyse 5000 çeşit PFAS bulunuyor ama EPA sadece iki çeşit için sağlık önerisi verdi: PFOA VE PFOS Gözlemci Çevre Çalışma Grubu’nda (EWG) kıdemli bilim insanı David Andrews bu kimyasalların PFAS’ların en dehşet verici çeşidini temsil ettiğini belirtti. EPA trilyonda 70 parçayı aşan PFOA veya PFOS ’lu içme suyunu insan sağlığı riski olarak görüyor. Tavsiyeleri yasal bir düzenleme olmasa da devlet daireleri ve toplum sağlığı kurumlarına bir uyarı niteliği taşıyor. Toksik kimyasallara gelindiğinde EPA çoğu çevreci gruptan bir sağlık hükmü vermeden önce kayda değer miktarda bilimsel kanıt için bekleyerek daha ihtiyatlı davranıyor. Andrews […]

  • in

    Yusufçuklar Hakkında Duyunca Dehşete Düşeceğiniz 10 Acımasız Gerçek

    Biri sizden sevdiğiniz tüm böcekleri listelemenizi isterse, önce bu kadar saçma bir soru sorulduğu için derin bir nefes alırsınız ve muhtemelen aynı nefeste dürüst bir cevap veriyor olursunuz. Çünkü bir entomolog olmadığınız sürece, cevap her zaman aynıdır: kelebekler, yusufçuklar ve uğur böcekleri; güzel, zararsız ve uyurken cildinizin altına yuva yapma olasılığı çok düşük olanlar. Ancak bir yusufçuğa üç metre uzunluğa ulaşma şansı verin. O yusufçuk aniden o kadar da zararsız görünmemeye başlayacak. Aslına bakarsınız, eğer tarih öncesi Meganeuralar (Meganeura, günümüz yusufçuklarına benzeyen ve bunlarla ilişkili olan karbonifer döneminden nesli tükenmiş bir böcek cinsidir.) ya da dev yusufçuklar hala buralarda olsaydı, insanlar yerine gezegeni onlar yönetiyor olabilirlerdi. Bunun nedeni yusufçukların böcek dünyasının en acımasız katillerinden olmalarıdır. İşte bunu destekleyen birkaç gerçek: 10. Mükemmel Öldürme Gerçek: Mükemmel Bir Öldürme İçin Hızı Hesaplıyorlar. Havada bir nesneyi yakalama dinamikleri şaşırtıcı derecede karmaşıktır. Öyle ki genellikle martılar veya insanlar gibi karmaşık sinir sistemleri olan hayvanlar havada bir nesneyi yakalayabilir.Kendi hızıyla hareket eden şeyin önünü kesmek için, gelecekte nerede olacağını tahmin edebilmelisiniz. Araştırmacılar 1999’da yusufçuklar üzerinde çalışmaya başladığında, avlarını “takip etmek” yani yakalayana kadar havada peşinden gitmek yerine yolunu kestiklerini gözlemlediler. Başka bir deyişle, yusufçuklar avlarının gitmekte oldukları yerde bulunarak öldürmeyi kesinleştirir. Bu, yusufçukların av sırasında üç şeyi hesapladığını gösterir: Avlarının uzaklığı, hareket ettiği yön ve uçma hızı. Milisaniyeler içinde, yusufçuk yaklaşma açısını hesaplar ve bir korku filmi canavarı gibi, talihsiz sinek onun pençelerine doğru habersiz bir şekilde uçarken o çoktan orada avını bekliyordur. 9. İleri Düzeyde Görme Yetisi Gerçek: Gözleri İnanılmaz Bir Şekilde Gelişmiştir. Böceklerin çoğu çok yüzeyli gözlere sahiptir. Örneğin, ev sinekleri, onlara çevrelerinin panoramik manzarasını veren yaklaşık 6,000 göz yüzeyine sahiptir. Gözlerinin bal peteklerine benzemesinin nedeni de budur. Ancak, yusufçuklar gözlerindeki 30.000 ayrı yüzeyle sinekleri ve diğer tüm böcekleri saf dışı bırakırlar. Her yüzey diğer bir deyişle omatidia kendi görüntüsünü yaratır ve yusufçukların beyninde, bu binlerce görüntüyü bir fotoğrafa oturtmak için sekiz çift inen görsel nöron bulunur.İşler daha da şaşırtıcı bir hal alıyor: Yusufçuklar, insan standartlarına göre süper güç sayılabilecek görsel duyulara sahiptir.İnsan gözlerinde üç opsin (ışığı algılayan proteinler) vardır. Bu opsinler bize kırmızı, yeşil ve mavi renk paletlerini verir (her opsin için bir tane). Yusufçukların gözleri dört veya beş opsine sahip olabiliyor ve bu opsinler, yusufçukların UV ışını ve ışık polarizasyon düzlemi (polarize güneş gözlükleriyle elde ettiğiniz etki) beraberinde olmak üzere normal renk spektrumunu algılayabilmelerini sağlar. Bunun, herhangi bir su kütlesi üzerindeki güneş parlamasını yönlendirmelerine ve azaltmalarına yardımcı olduğuna inanılıyor. Bu gözlerin faydaları bu kadarla da kalmıyor. 8. Çok Yönlü Görüntüleme Gerçek: Her Yönü Görebiliyorlar. Bir yusufçuğun kocaman soğanlı gözleri bir astronotun kaskı gibi başının çevresine dolanarak 360 derecelik bir çevre görüşü sunuyor. Yusufçuk araştırmacısı Dr. R. M. Olberg, “Size doğru uçarken sizi görebilirler ve uzaklara uçarken de sizi görebilirler”diyor.Açıkçası, bu, avcılardan kaçmak için değerli bir özelliktir. Yukarıdaki videoda (4), bir yusufçuğun, kurbağanın arkasına ve altına (çoğu böcek için kör noktadır) doğru olan saldırılarından kurtulmasını görüyoruz. Yusufçuklar kendi avlarını yakaladıklarında ise bu fırsatı kullanarak arkadan ve alttan saldırırlar. Ancak yusufçuklar kör noktalara sahip değildir, ve zor yakalanmalarıyla meşhurdurlar.Yusufçukların gözleri hakkında bir gerçek daha […]

  • in

    Fransa’da 12.000 Yıllık “Başsız” At Gravür’ünün Keşfi

    Arkeologlar şu anda Fransa ’nın güney batısında olan 12.000 yıllık bir at gravürünü ve Taş Devri sanatçıları tarafından kumtaşı içine kazınmış diğer dört hayvanı keşfettiler. Kumtaşı oymacılığı üzerindeki hayvanları çevreleyen geometrik süslemeler, onları yapan kişinin Azilian endüstrisinin bir parçası haline getiren, Avrupa’daki geç Paleolitik ve erken Mesolitik dönemlerde gelişen küçük bir taş aletinin kemikten veya boynuzdan yapılmış elle tutulabilen bir geleneğidir. (Paleolitik aynı zamanda Eski Taş Çağı olarak da bilinir, Mesolitik ise Orta Taş Çağıdır.) Kumtaşı levhası artık kırılmış durumda, bu yüzden taş bloğun yaklaşık yarısını kaplayan at başsız vaziyette. Ulusal Arkeoloji Araştırma Enstitüsü (Inrap) yaptığı açıklamada, atın dört ayağı ve üç toynağının çok gerçekçi olduğunu ifade etti. Başsız atın yanında 2 veya biraz daha küçük hayvan oymaları vardır ve bunlar muhtemelen bir geyik türü ve başka bir ata aittir. Soyu tükenmiş bir sığır türü olan bir bizon’un ana hatları da görülebilir.Taş levhanın diğer tarafında bir atın arka kısmını betimleyen ince çizgiler bulunur. Arkeologlar Bordeaux ’nun kuzeyindeki Angoulême tren istasyonu ’nun yakınındaki kazılar sırasında 25 cm yüksekliğinde ve 18 cm genişliğinde büyükçe bir levha buldular. Kazı yapılan bu yer, bir zamanlar Paleolitik halkın et hazırlamasına ve yemesine yardımcı olacak taş ekipmanları gibi eski araç gereçlerin keşiflerine göre, tarih öncesi Azilian avcıları tarafından kullanılıyordu. Daha önceki kazılarda ayrıca şömineler, pişirme amacıyla ısıtılmış olabilecek çakıl yığınları ve hayvan kemikleri de ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca Inrap ’in dediğine göre arkeologlar bu bölgeden çakmak taşından kesilmiş ok başlarını ortaya çıkardılar. Yeni keşfedilen hayvan gravürleri, 15 Haziran ’da düzenlenen yerel bir sergide halka tanıtıldı. Çeviri: Mete Arman NARLI Kaynak: https://www.livescience.com/65692-stone-age-horse-engravings.html

Daha Fazla Haber
Congratulations. You've reached the end of the internet.