Ruh Diye Bir Şey Var Mı? Kanıtlar “Evet” Diyor!

Ruhun gerçekliği hayatın en önemli soruları arasındadır. Dinlerin varlığı üzerine sorgulamalar sürüp gelmişken, ruhların gerçekten var olup olmadığını nasıl bilebiliriz? Bir dizi yeni bilimsel deney, bu soruyu yanıtlamamıza yardımcı oluyor.

Ruhun Tanımı

Ruh, gelecekteki bir yaşam ve ölümden sonra devam eden varoluşa olan inancımızla bağlantılıdır. Düşündüğümüz ve hissettiğimiz ancak vücuda bağımlı olmayan nihai canlandırma ilkesi olduğu söylenir. Birçoğu, varlığını bilimsel analiz veya yansıma olmadan kabul eder.

Gerçekten de doğum ve ölümün gizemleri, rüyalar sırasında yaşadığımız bilinç oyunları, hatta hayal gücü ve hafıza gibi en yaygın zihinsel işlemler bile bedenden bağımsız bir yaşam gücünün varlığını bize düşündürür.

Ancak mevcut bilimsel paradigma, yaşamın bu manevi boyutunu kabul etmiyor. Bize sadece karbonun ve bazı proteinlerin aktivitesi olduğumuz söylendi; bir süreliğine yaşar ve ardından ölürüz.

Peki ya evren?

Onun da bir anlamı yok. Her şey denklemlerde çözüldüğü için bir ruha gerek yok. Ancak biyosentrizm (Hem politik hem de ekolojik anlamda, tüm canlılara içsel değer katan etik bir bakış açısıdır.

Bu, özellikle biyolojik çeşitlilik ile ilgili olduğu için, dünyanın nasıl çalıştığını sorgulamaktadır.), bu geleneksel ve materyalist gerçeklik modeline meydan okuyor.

Her yönden, modası geçmiş bu paradigma, çözülmez muammalara, nihayetinde irrasyonel olan fikirlere yol açar. Ancak bilgi, bilgeliğin başlangıcıdır ve yakında dünya görüşümüz gerçekleri yakalayacaktır.

bir ruh hiçbir zaman elektron mikroskobu altında görülmedi

Elbette çoğu ruhani yönü güçlü insan, ruhun varlığını bilim camiasından daha net bir şekilde kabul eder. Ruh, bir kişinin ölümsüz ve maddi olmayan özü olarak kabul edilir.

Ancak bilim adamları ruhtan bahsettiklerinde (eğer varsa), genellikle materyalist bir bağlamdadır veya ruhu zihnin şiirsel bir eşanlamlısı olarak ele alırlar. Onlara göre ruh hakkında bilinen her şey, beynin işleyişini inceleyerek öğrenilebilir ve sinirbilim, ruhu anlamakla ilgili tek bilimsel çalışma dalıdır.

Geleneksel olarak bilim, ruhu insan inancının bir nesnesi olarak reddetmiştir ve onu gözlemlenebilir doğal dünya hakkındaki bilgimizi şekillendiren psikolojik bir kavrama indirgemiştir. Dolayısıyla “yaşam” ve “ölüm” terimleri, “biyolojik yaşam” ve “biyolojik ölüm” gibi ortak kavramlardan başka bir şey değildir. Canlandırma ilkesi basitçe kimya ve fizik yasalarıdır.

Siz (ve şimdiye kadar yaşamış tüm şair ve filozoflar) Samanyolu Galaksisi’nin çekirdeğinin yörüngesinde dönen birer tozsunuz.

Burada, bilimsel kitap yığınlarıyla çevrili ofiste otururken, ruha veya varlığımızı işgal eden ve maddi olmayan, ebedi bir öze dair tek bir referans bulamıyorum.

Gerçekten de bir ruh hiçbir zaman elektron mikroskobu altında görülmedi, laboratuvarda bir test tüpünde veya ultra-santrifüjde incelenmedi. Bu bilimsel kitaplara göre ölümden sonra insan vücudundaki hiçbir şey hayatta kalamaz.

Öznel Deneyimimizin Nedeni

Sinirbilim, beynin işleyişini aydınlatmada muazzam ilerleme kaydetmiş olsa bile neden öznel bir deneyime sahip olduğumuz hala gizemini koruyor.

Ruh sorunu tam da burada, benliğin doğasını, varoluşta yaşamı hisseden ve yaşayan “Ben”i anlamakta yatmaktadır. Ama bu sadece biyoloji ve bilişsel bilim için bir sorun değil, tüm Batı doğa felsefesinin kendisi için bir sorundur.

Mevcut dünya görüşümüz ölümcül çatlaklar göstermeye başlıyor. Tabii ki bu Platon, Sokrates ve Kant gibi insanların, Buda ve diğer büyük manevi öğretmenlerin eserlerini inceleyerek evren ve insan zihni arasındaki ilişkiyi merak etmeye devam eden birçok filozofu ve diğer okuyucuları şaşırtmayacaktır.

Biyosentrizm ve Ruh

Son zamanlarda, biyosentrizm ve diğer bilimsel teoriler de eski fiziko-kimyasal paradigmaya meydan okumaya ve yaşamla ilgili bazı zor soruları sormaya başladı: Bir ruh var mı? Herhangi bir şey zamanın tahribatına dayanır mı?

Yaşam ve bilinç; bu yeni varlık, gerçeklik ve kozmos görüşünün merkezinde yer alır. Mevcut bilimsel paradigma, dünyanın nesnel gözlemciden bağımsız bir varlığa sahip olduğu inancına dayansa da gerçek deneyler bunun tam tersini göstermektedir.

Biz hayatın sadece atomların ve parçacıkların bir süre kendi etrafında dönüp sonra hiçliğe dönüşen etkinliği olduğunu düşünüyoruz.

Ancak denkleme hayatı da eklersek, belirsizlik ilkesi, karışıklık ve evreni şekillendiren yasaların ince ayarı da dahil olmak üzere modern bilimin bazı önemli bilmecelerini açıklayabiliriz.

Ünlü çift yarık deneyini düşünün. Deliklerden geçen bir parçacığı izlediğinizde, iki yarığın birinden geçen mermi gibi davranır. Ancak parçacığı gözlemlemediğinizde, bir dalga davranışı sergiler ve aynı anda her iki yarıktan da geçer.

Bu ve diğer deneyler bize, gözlemlenmemiş parçacıkların, Nobel ödüllü büyük Max Born’un 1926’da gösterdiği gibi, yalnızca “olasılık dalgaları” olarak var olduklarını söylüyor.

Bunlar istatistiksel tahminlerdir, olası bir sonuçtan başka bir şey değildir. Gözlemlenene kadar gerçek bir varlıkları yoktur; ancak zihin yapı iskelesini yerine yerleştirdiğinde, uzayda bir süreye veya bir konuma sahip oldukları düşünülebilir.

Deneyler, deneycinin zihnindeki salt bilginin bile olasılığı gerçeğe dönüştürmek için yeterli olduğunu giderek daha açık hale getiriyor.

”inançla savaşırsak iki kez silahlanırız”

Pek çok bilim insanı bu deneylerin sonuçlarını reddediyor çünkü yakın zamana kadar bu gözlemciye bağımlı davranışın atom altı dünyayla sınırlı olduğu düşünülüyordu.

Ancak bu, dünyadaki araştırmacılar tarafından sorgulanıyor ve daha bu yıl bir fizikçi ekibi kuantum tuhaflığının insan ölçeğinde dünyada da meydana geldiğini gösterdi.

430’a kadar atomdan oluşan devasa bileşikler üzerinde çalıştılar ve bu garip kuantum davranışının yaşadığımız daha büyük dünyaya yayıldığını doğruladılar.

Daha da önemlisi, bu yeni keşif, insanların ve diğer canlıların ruhları olup olmadığı sorusuyla doğrudan ilgilidir. Kant’ın 200 yılı aşkın bir süre önce işaret ettiği gibi, algıladığımız renkler, duyumlar ve nesneler dahil tüm deneyimlediğimiz şeyler zihnimizdeki temsillerden başka bir şey değildir. Uzay ve zaman, zihnin hepsini bir araya getirmek için kullandığı araçlardır.

Şimdi ise bilim adamları, bu kuralların varoluşun kendisini mümkün kıldığını belli belirsiz kabul etmeye başlıyorlar. Gerçekten de yukarıdaki deneyler, nesnelerin yalnızca gözlemlendiklerinde gerçek özelliklere sahip olduklarını göstermektedir.

Sonuçlar sadece klasik sezgimize meydan okumakla kalmıyor, aynı zamanda zihnin bir bölümü yani ruhun ölümsüz olduğunu ve uzay-zamanın dışında var olduğunu öne sürüyor.

Will Durant, “Olası başka bir yaşam umudu, kendi ölümümüzle yüzleşmek ve sevdiklerimizin ölümüne katlanmak için bize cesaret verir; inançla savaşırsak iki kez silahlanırız.” diye yazdı.

Ve bilimle savaşırsak üç kez silahlanırız.

Çeviri: Sezin Aliye Bozdoğan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bir elektrik mühendisi, 5G’nin uçakları nasıl riske attığını açıklıyor

Bilim İnsanları, Güneşi Engelleyerek İklim Değişikliğiyle Mücadelenin Yasadışı Olması Gerektiğini Söylüyor

Bilim İnsanları, Güneşi Engelleyerek İklim Değişikliğiyle Mücadelenin Yasadışı Olması Gerektiğini Söylüyor