fbpx
Bizi Takip Edin

Astrofizik

Evrenin Bir Sonu Var Mı? Yoksa Evren Sonsuz Mu?

Yayınlandı

üzerinde

İnsanlar gökyüzündeki yıldızları, Güneş’i, Ay’ı merak edip incelemeye ne zaman başladılar. İlk zamanlarda sorulan sorular muhtemelen ” Nasıl oluştu bunlar? ” ya da ” Ne kadar uzaktalar? ” gibi sorulardı.

Eski Yunan filozofları gökyüzünde gördükleri şeyler hakkında yani uzayın boyutu hakkında pek çok tartışmada bulunmuşlardır. O dönemde bir taraf evrenin sonlu olduğunu savunurken bir tarafta sonsuz olduğunu savunmuş ve hatta bu yüzden de iki karşıt görüşe sahip düşünce okulları açılmıştı. Apolloncu ismi ile anılan düşünceye göre evrenin bir sonu vardır ve o çoktan oluşmuş, bitmiştir. Apollon güzelliğin ve dengenin tanrısıydı. Bir ara adı kosmos kelimesi ile de anılmaya başlamıştı. Sonsuzluk ve ölçüsüzlük kosmosun bir özelliği olamayacağından dolayı bu düşünce okulunda evren sonlu olarak anılıyordu. Bu görüşün tam tersini savunanlar ise Dionysos’un hayranları ve yandaşlarıydı. Onlar sonsuz evreni ve henüz oluşumu tamamlanmamış olan bir evren teorisini savunmaktaydılar. Çünkü onlar aşırıyı ve taşkınları çok seviyorlardı ve bu görüş tam da onlara göreydi. İşte eski çağlardaki evren sonlu mu yoksa sonsuz mu tartışmaları bu şekildeydi.

Uzay Evren

Uzay Evren

Ortaçağ’a geldiğimizde Aquino’lu olan Aziz Tommaso görüşünü şekillendirmek için Hristiyan kaynaklarına başvurmuş ve bu kaynaklara göre sonsuz olanın sadece Tanrı olduğunu söylemiştir. Bu sebeple Tanrı’nın yaratmış olduğu bir şey de asla sonsuz olamazdı. Fakat bu konuda bazı kişiler Aziz Tommaso ile aynı fikirde değillerdi. 1600 yılında Giordano Bruno yazmış olduğu ” Sonsuzluk, Evren ve Dünyalar Hakkında ” isimli eserinde bu konulardan bahsettiği sapkın düşüncelerinden dolayı Roma’da bir meydanda bir odun yığının üzerine yerleştirilerek yakıldı. Giardano Bruno’nun yakılmasındaki en büyük etken din adamlarının ve otoritelerinin üzerine kışkırtıcı bir şekilde gitmesiydi. Din adamlarına ” Sizin Tanrınız sonsuz bir dünya yaratamadı mı? Yazık. Çünkü benimki yarattı.” diyordu. Bu sözler Giardano Bruno’yu idama götüren en büyük etkenlerden bir tanesi oldu.
1917 yılında Einstein, bütün evreni ve içindeki maddelerin tümünü kapsayan genel bir görelilik kuramı geliştirdi ve bugüne kadar bildiğimiz sanılan her şeyi değiştirdi. O günden sonra kosmosun boyutu bilimsel ögelere sığdırılmaya başlandı. Einstein’ın geliştirmiş olduğu bu kuram evren sonlu mu yoksa sonsuz mu sorusuna tam yanıt veremese de evrenin sonsuz olabileceğini söylüyor. Kuramın bu soruya kesin yanıt verememesinin sebebi ise teoriyi kanıtlayacak olan gözlemin yapılamıyor olması. Einstein uzun bir süre evrenin genişliyor olabileceğini kabul etmedi. Defalarca kez de evrenin genişlemediğini savundu. Fakat uzun bir süre sonra o da evrenin genişlemekte olduğunu ve sonsuz bir evrenin olabileceği görüşünü kabul etti.

evrenin-bir-sonu-var-mi-yoksa-evren-sonsuz-mu2

Evrenin sonlu mu sonsuz mu olduğu konusunda pek çok bilim adamı ikiye ayrılmış durumda. Evren sonlu ise sonunu bulmak kanıtlanmasını sağlayacak. Ancak sonunda ne olacağı da ayrı bir merak konusu. Evrenin sonsuz olduğunun kanıtlanması da oldukça zor hatta imkansız gibi bir şey. Çünkü bir şeyin sonsuz olduğunu anlamak için sonsuz bir mesafe kat etmek gerekiyor. Ancak sonsuz mesafe demek o yolun hiç bitmemesi demek. Yolun hiç bitmemesi demekte ileri de belki bir son vardır sorusunu akıllara getirmektedir. Yani kısaca söylemek gerekirse evrenin sonsuz olması mantıklı ancak iş kanıtlamaya gelince bunun kanıtlanması mümkün değil. Evrenin sonsuz olup olmadığına ilişkin soruların cevaplarını belki gelecekte bulabiliriz.

Kaynak: http://www.math.columbia.edu/~woit/wordpress/?p=563

Astrofizik

150 yıldır çözülemeyen ışık-madde gizemi çözüldü

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

İlk olarak 1619 yılında ünlü matematikçi ve astrofizikçi Johannes Kepler tarafından ortaya atılan, 1873 yılında Maxwell tarafından açıklanan ışığın momentumu ilkesi 150 yıl sonra gözlemlendi.Johannes Kepler gökyüzünde gördüğü kuyruklu yıldızın kuyruğunun Güneş’ten uzaklaşıyor oluşu nedeniyle Güneş ışınlarının bir momentumu olduğu ilkesini öne sürdü. Bu ilkeye göre ışığı oluşturan fotonlar madde ile etkileşime giriyordu.
Bu etkileşime 1873 yılında James Clerk Maxwell açıklık getirdi. Maxwell’in elektromanyetizma teorisine göre ışığın elektromanyetik dalgalarının taşıdığı momentum radyasyon basıncı oluşturmaktadır. Bu momentum herhangi bir emilim yapan ya da yansıma yapan yüzey tarafından emilebilir. Işığı oluşturan fotonların dalga karakteristiği de bu şekilde madde üzerinde momentum uygulamalarına sebep olur. Radyasyon basıncı ile ortaya çıkan güçler çok zayıftır ama astronomi ve astrodinamikler açısından büyük etkiye sahiptirler. Örneğin, Marsa gönderilen uzay araçlarının maruz kaldığı radyasyon basıncı önceden hesaplanmamış olsaydı, rotalarında 15.000 km’lik bir sapma olacaktı.
Britanya Kolombiyası Üniversitesi’nde Porfesör Kenneth Chau, bugüne kadar bu momentumun nasıl güce ya da harekete dönüştüğünü bilemediğimizi, bunun 150 yıllık bir gizem olduğunu söylüyor. Bu güç o kadar küçük ki bilim adamlarının elinde onu algılayacak ya da ölçecek bir alet yoktu. Ta ki bugüne kadar. Porfesör Chau önderliğindeki ekip, bu çok küçük gücü ölçmek için özel bir aynanın etrafına çok gelişmiş ses sensörleri yerleştirmiş ve etrafını mümkün olduğunca çevresel faktörlerden soyutlamışlar. Daha sonra bu aynaya laser demeti göndererek, adete gölde hareket eden dalgalar gibi ayna üzerinde kayan dalgaları gözlemlemeye çalışmışlar.

Profesör Chau, foton momentumunu doğrudan ölçemedikleri için ayna üzerinde neden olduğu elastik dalgaları dinleyerek etkisini anlamaya çalıştıklarını, deneyin sonunda ise bu dalgaların özelliklerini lazer demetinin kendisinden kaynaklanan momentuma kadar izleyebildiklerini, böylece ışık momentumunun madde içerisinde nasıl var olduğunun açıklayabilecek ve modelleyebilecek bilgiye sahip olduklarını ifade ediyor. Bu keşif, bilim adamlarının ışığın temelini anlamaları için önemli bir adımı teşkil ediyor. Pratik uygulamalara yönelik olası yansımalarına da örnek veren Profesör Chau, “Güneş yelkenleri ile çalışan yıldızlararası yatlarda uzak yıldızlara seyahat ettiğinizi” ya da “mikroskobik makineleri bir araya getirebilen optik cımbızlar geliştirdiğimizi hayal edin” diyor. Bilim henüz o noktaya gelmemiş olsa da söz konusu keşfin açabileceği kapılar heyecan verici cinsten.
Kaynak: https://news.ok.ubc.ca/2018/08/21/ubc-okanagan-researchers-shine-a-light-on-150-year-old-mystery/

Devamını Oku

Astrofizik

Türkiye’nin DAG projesinde kullanılacak teleskobun deneme testi İtalya’da yapıldı

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Atatürk Üniversitesine bağlı ATASAM tarafından yürütülen Doğu Anadolu Gözlemevi’nde kullanılacak kırmızı ötesi teleskobunun ilk testi İtalya’nın Lecco kentinde gerçekleştirildi. Atatürk Üniversitesi Astrofizik Araştırma ve Uygulama Merkezince (ATASAM) yürütülen Doğu Anadolu Gözlemevi (DAG) projesinde kullanılacak teleskobun ilk deneme testinin İtalya’nın Lecco kentinde yapıldığı bildirildi. Üniversitenin Basın Merkezinden yapılan açıklamada, Konaklı Mahallesi’ndeki 3 bin 170 rakımlı Karakaya Tepeleri’ne 2012 yılında yapımına başlanan ve ülkenin 2023 vizyon projelerinden olan DAG’ın kaba inşaatının tamamlandığı ve kubbe çalışmalarına başlandığı belirtildi. Açıklamada, önemli aşamaların kat edildiği DAG’da kullanılacak 4 metre çapındaki teleskobun ilk deneme testinin İtalya’nın Lecco kentinde üretilen fabrikada kurulumun ardından Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ömer Çomaklı’nın gözetiminde gerçekleştirildiği anlatıldı. Üretici firma yöneticileri ve uzmanlarca Türk heyetine hakkında bilgi verilen teleskobun mekanik, elektronik, optik, kontrol sistemleri ve yazılım test aşamalarının ATASAM’dan farklı uzman ekiplerce önümüzdeki aylarda devam edileceği de aktarılan açıklamada, teleskobun 2019 yılının ilk aylarında tamamlanmasının planlandığı kaydedildi. Açıklamada, DAG’ın optik tasarımının yanı sıra adaptif optik sistemi tasarımını ve üretimini Işık Üniversitesi ekibinin gerçekleştirdiğini, teleskobun ilk test hareketinin alındığı toplantıya, Çomaklı’nın yanı sıra Atatürk Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ayhan Çelik, ATASAM Müdürü ve DAG Proje Yürütücüsü Doç. Dr. Cahit Yeşilyaprak, Işık Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cemal İbiş, Atatürk Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mehmet Demirkol ve akademisyenler ile ilgililerin katıldığı bildirildi. Açıklamada görüşlerine yer verilen Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ömer Çomaklı, Atatürk Üniversitesinin eğitim ve öğretimin yanı sıra araştırmada da sahip olduğu tesisler açısından Türkiye’nin en büyük üniversiteleri arasında bulunduğunu dile getirdi. 
Türkiye’nin en büyük ve ilk kırmızı ötesi teleskobu
DAG’ın Türkiye’nin en büyük ve ilk kırmızı ötesi teleskobuna sahip olacağını vurgulayan Çomaklı, şu bilgileri paylaştı: “DAG, uzay bilimleri ve teknolojileri alanındaki önemli uluslararası bilimsel yatırımlarından biridir. DAG, Türkiye’nin 2023 vizyon projeleri arasında ve bu proje aynı zamanda Atatürk Üniversitesinin 2018 yılında başlattığı “Yeni Nesil Üniversite Tasarım ve Dönüşüm Projesi” kapsamındaki yapılanmanın da en önemli göstergelerinden olacaktır. “Yeni Nesil Üniversite Tasarım ve Dönüşüm Projesi” kapsamında uzay bilimleri ve teknolojileri öncelikli alanları başta gelmektedir. DAG’da önemli bir aşamaya geldik ve neredeyse sistemlerin üretiminin tamamını gerçekleştirdik.” Kaynak: AA

Devamını Oku

Astrofizik

Gökbilimciler Uzayda Radyoaktif Molekülün İlk Tespitini Yaptı

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Uzun bir aradan sonra gökbilimciler tarafından kozmik bir gizemin cevabı bulundu. Gökbilimciler, nadir bulunan bir nova’nın kalbinde alüminyumun izotopu olan radyoaktif bir molekülün ilk belirsizliğini saptadı. Bilim insanları 26 AIF – veya Aluminiummonofluoride– ile 26 AI içeren bir molekülü uzun süredir arıyordu. Ancak yapılan gözlemlerin son derece yanıltıcı olma özelliği sebebiyle kozmik arayış başarıya ulaşmamıştı. Gökbilimciler on yıllardır uzayda 26 AI’nin bulunduğunu biliyor. 1984 yılında NASA’nın HEAO 3 uydu verileriizotopun beta bozulmasından kaynaklanan gama ışını radyasyonunu tanımlamak için kullanıldı. Bu gözlemlere göre Samanyolu’nda yaklaşık olarak iki adet 26 Al güneş kütlesi bulunuyor. Ancak 26 AI’yi üretmekten sorumlu olan nesneler hiçbir zaman doğru şekilde tespit edilemedi. Çünkü dünya üzerinden gerçekleştirilen gama ışını gözlemevleri yeterli hassaslıkta ölçüm yapamıyordu. Bilim insanları son gözlemleri sonucunda Vulpecula ismini verdikleri nova da 26 AI içeriğini gözlemledi. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi ve Max Planck Enstitüsü’deki astrofizikçilerden oluşan bir ekip, Vulpecula (TheLittleFox) takımyıldızında yaklaşık 700 parsec (2,280 ışıkyılı uzaklıkta) bulunan CK Vulpeculae’nin muhtemelen gökyüzündeki en eski belgelenmiş nova olduğunu söylüyor. Vulpecula ilk olarak 1670 yılının Haziran ayında faaliyete geçti. 1671’de tekrar alevlendi ve 1672’ye kadar çıplak gözle görülebildi. Şu anda teleskopla görülebilen novanın, 2015’te iki yıldızın çarpışması sonrası oluştuğu anlaşıldı. Nova aynı zamanda çok sıradışı bir izotopik bileşime sahip bir moleküler gaz çıkışı ile çevrili. Çarpışmadan oluşan kalıntının küçük bir bölgesinde NOEMAInterferometre milimetre dizisi ve ALMA üzerindeki yeni Band 5 alıcısı gibi güçlü araçlar kullanıldı. Elde edilen bulgular yıldız çarpışması hipotezini destekliyor. Bu durum 26 AI üretiminin haricinde yıldız birleşmesi kalıntılarının da dikkate alınmasını gerekli kılıyor.
Kaynak: https://www.sciencealert.com/radioactive-molecule-aluminium-26-26al-isotope-ck-vulpeculae-nova-stellar-collision

Devamını Oku

Öne Çıkanlar