fbpx
Connect with us

Bilim

Albert Einstein’ın gölgesinde kalan dahi: Mileva Einstein

Published

on

Mileva Einstein-Maric, 19 Aralık 1875 tarihinde, (o zamanlar Avusturya-Macaristan sınırları içinde olan) Sırbistan’ın Titel şehrinde dünyaya geldi. Albert Einstein ile tanıştığı Zürih Politeknik Okulu’na devam etti. Albert’tan hamile kaldı ve ikisi de Zürih Patent Bürosu’nda çalışırken evlendiler. Einstein en ünlü eserini yazarken ona iki çocuk daha doğurdu. 1916’da boşandılar, 1948’de tek başına yaşadığı Zürih’te hayata gözlerini yumdu. Mileva Maric 1875’te Avusturya-Macaristan’ın Titel şehrinde doğdu (şimdi Sırbistan sınırlarındadır). Zengin ve saygın bir aileye mensup olan annesi Marija Ruzić ve babası Miloš Marić’in iki çocuğu vardı:

Zorka ve Miloš Jr Mileva. 1892’de babası, Eğitim Bakanı’ndan Mileva’nın, yalnızca erkeklerin devam edebildiği fizik derslerine katılabilmesi için izin aldı. Mileva lise eğitimini 1894’te İsviçre’nin Zürih şehrinde tamamladı ve ailesi daha sonra Novi Sad şehrine taşındı. Mileva’nın arkadaşları onu sessiz ve çalışkan biri olarak tarif etmekteydi. Her zorluğa meydan okumayı seven, azimli ve kararlı bir kişiliğe sahipti. Maric, orta öğrenimini 1896 yılında bitirdikten sonra, Zürih Üniversitesi’ne kaydoldu. Kısa bir süre eğitim almasının ardından, Zürih Politeknik Okulu’na (daha sonra İsviçre Federal Enstitüsü adını almıştır) geçiş yaptı. Üniversitedeki arkadaşları arasında Albert Einstein da vardı. Albert Einstein, 1879 yılında Almanya’nın Ulm kentinde dünyaya geldi ve kendisinden sonra doğan bir kız kardeşe (Maja Einstein) sahipti. Babası Hermann bir sanayiciydi. Annesi Pauline Koch ise zengin bir aileden geliyordu. Albert meraklı, bohem ve asi bir çocuktu.  Disiplinsiz olmakla birlikte, Alman okullarının sert karakterinden nefret ederdi; o da liseyi İsviçre’de bitirmişti ve ilerleyen yıllarda ailesi Milano’ya taşındı. Albert ve Mileva, 1896 yılında Zürih’teki Politeknik Enstitüsü’nün fizik-matematik bölümüne üç öğrenciyle birlikte kaydoldular: Marcel Grossmann, Louis Kollros ve Jakob Ehrat. Albert ve Mileva sürekli biçimde birlikte çalışarak, ayrılmaz bir ikili haline geldiler. Albert, evde çalışmayı tercih ettiğinden, okulda yalnızca birkaç konferansa katıldı. Mileva ise metodik ve disiplinli bir öğrenciydi.
EINSTEIN’LA İLİŞKİSİ  Başlangıçta, Maric derslerinde oldukça başarılıydı. Almanya Heidelberg’de bir dönem okudu. Ondan uzaktayken Maric, Einstein ile mektuplaşmaya başladı. Ona “Dollie” lakabını takmıştı ve onu geri dönmeye ikna etmeye çalışıyordu. Geri dönüşünün ardından, dostlukları bir aşk ilişkisi haline geldi. Mileva’nın ailesi bu ilişkiyi onaylarken, Einstein’ın ailesi ilişkilerine karşı çıktı. Maric’in ondan birkaç yaş büyük olması ve farklı bir dini ve kültürel geçmişe sahip olması gerekçelerini öne sürdüler. Einstein ile olan ilişkisi günden güne ilerlerken, Maric çalışmalarında bazı sorunlar yaşadı. 1900 yılında girdiği mezuniyet sınavlarında başarısız oldu. Einstein aynı yıl mezun oldu ve bir iş aramaya başladı. Zürih’te yaşadıkları yıllarda, Maric bir laboratuvarda iş buldu ve sınavlara tekrar hazırlandı. Ancak çabaları yine başarısızlıkla sonuçlandı: Zira, Maric bu süre zarfında Einstein’ın çocuğuna hamile olduğunu fark etmişti. Ailesiyle birlikte yaşayan Maric, 1902 başlarında kızı Lieserl’ı doğurdu. Einstein ve Maric 1903’te hayatlarını birleştirmeye karar verdiler. Belediye salonunda düzenlenen sade bir törenle, 6 Ocak günü İsviçre’nin Bern kentinde evlendiler. O zamanlar, Einstein Bern’deki bir patent ofisinde çalışıyordu. Ertesi yıl çift, ilk oğulları olan Hans Albert’in doğumuyla gerçek bir aile haline geldi.
ENTELEKTÜEL İLİŞKİLERİ  Maric’in Einstein’ın çalışmalarında oynadığı rol çok net değildir. Einstein, patent ofisinde çalışırken, fizik ve teorik çalışmalar üzerine, gündelik işlerinden çok daha fazla zaman harcamıştı. 1905 yılında Einstein, en iyi eseri olarak bilinen bir dizi makale yayınladı. Bu sırada görelilik teorisini ve ünlü formülü “E=mc2”yi ortaya çıkardı. Einstein, Mileva Maric ile evlendiğinde 26 yaşındaydı ve 1905’te yayınladığı çalışmalar fizik alanında görülmemiş biçimde, üç farklı fizik alanına üç temel katkı sağlamış odu. Einstein bu katkılar nedeniyle 1921 yılında Nobel Ödülü alacaktı. Mileva, bilimsel başarılarının önemli bir döneminde Einstein’ın hayatına girmişti ve kendi çabalarıyla ona yardım etti. Einstein’ın Mileva ile olan evliliği entelektüel bir ortaklığı andırıyordu. Einstein, Mileva’nın sakin, bağımsız ve entelektüel tavrına hayran kalmıştı. Einstein, Mileva’yı “eşit olduğum ve benim kadar güçlü ve bağımsız olan bir yaratık,” diye tarif ediyor ve bu sebeple kendisini şanslı saydığını söylüyordu. Birçok insan Einstein’ın görelilik teorisi gibi çalışmalarında Mileva’nın çok büyük katkılarda bulunduğunu ifade eder.  Elbette ikisi de Einstein’ın Mileva’nın bazı fikirler sunduğu eserleri üzerinde çalışmıştı. Öte yandan, Mileva’nın Einstein’ın teorilerinde daha büyük bir paya sahip olduğunu söylemek spekülatif bir yaklaşım olacaktır. Günümüzde Mileva’nın Einstein’ın teorilerine bilimsel katkılar sağladığını gösteren herhangi bir yazılı kayıt bulunmuyor. Ancak, genç Einstein’la olan kişisel ve entelektüel ilişkisi nedeniyle, Albert’in kariyerinde kesinlikle önemli bir rol oynamıştır. Çiftin ikinci oğlu Eduard 1910 yılında dünyaya geldi. Ertesi yıl, Einstein’ın ailesi, Albert’in bir Alman Üniversitesi’nde profesör olarak çalışmaya başladığı Prag’a taşındı. Kısa süre sonra Einstein, 1912’de Zürih’teki ETH’de (İsviçre Federal Enstitüsü) profesör olarak çalışmaya başladı. Einstein bu zaman zarfında kuzeni Elsa Lowenthal ile yazışmaya ve bir gönül ilişkisine başladı. İkili, 1914’te Lowenthal’ın yaşadığı Berlin’de Einstein’ın alacağı görevlerden önce bir süre görüşmeye devam etti.
BOŞANMA
Albert Einstein’ın Berlin’de çalışmaya başlamasının ardından, Maric ve çocukları o yıl Einstein’la birlikte olmak için Berlin’e taşındı. Berlin’e hiç gitmek istemeyen Maric, şehirde giderek mutsuzlaştı. Einstein, Berlin’e yerleştikten kısa süre sonra onunla kalması için bazı koşullar öne sürdü. 1914 yazında Maric, çocukları Zürih’e geri götürdü ve orada kalıcı bir hayat kurdu. Einstein, 1916’da kendisinden boşanmak istedi. Kuzeni Elsa’yla olan ilişkisi nedeniyle Mileva ve çocuklarına ilgisini tamamen yitirmişti. Einstein, bir avukat tarafından hazırlanan, maaşının yarısının altında, üç ayda bir 5600 Reichsmark yıllık nafaka ödemek için bir taahhütte bulundu. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından boşanma davası sonuçlandı ve çift 14 Şubat 1919’da boşandı. Boşanma anlaşmalarının bir maddesi, Albert’in bir ödül kazanması durumunda Maric’in Nobel Ödülü’nün parasal kısmını almasını içeriyordu. Einstein 1921 yılında Nobel Fizik Ödülü’ne layık görüldü ve para ödülünü Maric’e yolladı. Maric için Einstein’dan sonraki hayatı oldukça zor geçti. Bir süreliğine bir pansiyon işletti ve özel dersler verdi. 1930’da Maric, oğlu Eduard’ın yaşadığı zihinsel sorun sebebiyle yıkıcı bir darbe aldı. Ödül parasıyla almış olduğu tüm gayrımenkulleri satarak oğlunun tedavisine yatırdı. Sonunda, oğluna şizofreni tanısı kondu ve hayatının geri kalanını sanatoryumlarda geçirdi. Diğer oğlu Hans Albert, 1938’de ailesiyle birlikte Birleşik Devletler’e taşındı. 1947 yılında Kaliforniya Üniversitesi’ne girdi.
MILEVA MARIC’İN ÖLÜMÜ 

Mileva Maric 1948 yılında, yetmiş iki yaşındayken Zürih’te tek başına hayata gözlerini yumdu. 19. yüz yılın sonlarında doğan bu parlak zekâlı kadının bir fizikçi olma isteği sürekli biçimde cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle engellenmişti. Öte yandan, modern çağın en ünlü dâhisi Albert Einstein’a âşık olma talihsizliğini yaşamıştı. Başlangıçta, ortak çalışma, deney, fikir ve karşılıklı ilham alış-verişini barındıran bir ilişkileri vardı. Fakat Albert, bilimsel alanda yükselirken, Mileva ev işlerine mahkûm oldu. Giderek yalnız ve izole hale geldi, zaman içerisinde öz güvenini yitirdi ve bu durum kendisini derin bir depresyona itti. Kendi başına bir deha olan ama aynı zamanda görelilik teorisine de katkıda bulunan bir kadın için trajik bir hayattı. Bugün adı sadece Albert Einstein’la birlikte anılsa da Maric, bilimin erkek egemen labirentlerinde kaybedilmiş ve unutturulmuş kadınlar arasındaki yerini aldı. Bağımsız bir hayat sürdürseydi belki de fizik alanında birçok yeni kuramın oluşturulmasında büyük başarılar gösterebilirdi. Maalesef bunun gerçekleşme ihtimalini asla bilemeyeceğiz.
Kaynak: http://www.onthisdeity.com/4th-august-1948-the-death-of-mileva-maric/, http://www.openculture.com/2013/12/albert-einstein-imposes-on-his-first-wife-a-cruel-list-of-marital-demands.html , http://www.einstein-website.de/biographies/einsteinmileva_content.html , https://www.technologyreview.com/s/427621/did-einsteins-first-wife-secretly-coauthor-his-1905-relativity-paper/, https://www.biography.com/people/mileva-einstein-maric-282676 , https://blogs.scientificamerican.com/guest-blog/the-forgotten-life-of-einsteins-first-wife/

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

Hastalığın önlenmesine yardımcı olabilecek sakız benzeri robotlar

Published

on

İnsan dokularında, fiziksel fonksiyonların gerçekleşmesini etkileyen çeşitli mekaniksel uyarıcılar yer alır. Örneğin; organlarımızı yaralanmalardan korurlar. Vivo ve Vitroda canlı doku uyarıcılarının kontrollu aplikasyonları ,hastalığa neden olan koşulları araştırmak için kullanılan aletler olduğu kanıtlanmıştır. EPFL (Ecole Poltechnique Federale de Lausanne) de, Selman Sakar’ın araştırma grubu, hücreleri ve mikrodokuları mekanik olarak uyarabilen mikromakinalar geliştirdiler. Hücre ölçekli yapay kaslardan güç alan bu makinalar, fizyolojik şartlar altında karmaşık işletme görevlerini mikroskopik ölçekte gerçekleştirir. Bu makinalar lazer ışınları tarafından kablosuz olarak aktive edilen soft robotik ve mikroişleticilerden oluşurlar. Ayrıca mikroakışkan cipleri içeren bu makinalar, yüksek çıktılı kimyasal madde ve çeşitli biolojik örnekleri içeren bileşimsel testleri gerçekleştirmek için kullanılabilirler. Bu araştırma Lab on a Chip ‘te yayınlanmıştır.
Lego Gibi
Bilim insanları hareketli lokomotor sistemini gözlemledikten sonra ortaya bir fikir attılar. Sakar ‘’ Biz, uyumlu mekanizmaların bozulması ve dağınık işletimcilerın kasılmasından güç alan bir modüler sistem yapmak istedik.’’ dedi. Onların sistemlerine uyumlu bir iskelet oluşturmak için bir çeşit hidrojelden oluşan elemanlar bütününü – lego parçalarıymış gibi – içerir. Bunun yanında, mikroişletimci ve iskelet arasında lif gibi polimer bağlarıda vardır. Bilim adamları karmaşık micromakinaların dizilişlerini, bu parçaları ve işleticileri farklı yollarla bağlamakla oluşturabilirler. Araştırmanın baş yazarı Berna Özkale ‘’ Bizim soft işleticilerimiz yakın kızılötesi ışınlar tarafından aktivite edildigi zaman hızlı ve etkili birşekilde kasılır. Bütün nano ölçekli işleticiler ağı kasıldığı zaman bu ağ etrafındakı mekanizmanın parçalarını kuvvetle çeker ve makinaya güç verir.’’ yorumlarını yaptı. Bu metodla, bilim insanları belirlenmiş bölgelerde çoklu mikroişleticileri uzaktan aktive edebilirler ve bu metod olağanüstü sonuçlar veren usta bir yaklaşımdır. Mikroişleticiler büyük gerilme ile mili saniyede herbirinin kasılma-rahatlama devrini tamamlarlar. Temel araştırmalardaki yararlarının yanında, bu teknoloji pratik aplikasyonları da bize sağlar. Örneğin; doktorlar bu mekanizmaları minik medikal implantları mekaniksel uyarıcı dokular için kullanabilecekler.
Editör / Yazar: Hatice ADLİ
Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/02/190208082155.htm

Continue Reading

Bilim

Araştırmacılar beynin ruh halini değiştiren kısmını sıfırlıyor

Published

on

Sessiz yığına yerleştirilen sismik sensörler gibi, 44 yaşındaki kadının beyninin dış katmanına yüzlerce küçük elektrot yerleştirildi. Her biri bir susam tanesinden biraz daha büyük olan bu sensörler, epileptik nöbetlerin ilk belirtilerini dinlemek için kadının kafatasının altına implante edilmişti. Elektrotlar araştırmacılara hastanın beynine eşi benzeri görülmemiş bir erişim sağladı. Kadının da onayıyla, San Fransisco Kaliforniya Üniversitesi’ndeki bilim insanları bu elektrotları dinlemekten daha fazlasını yapmak için kullanmaya başladılar, kadının beyninin farklı kısımlarında küçük elektriksel depremler tetiklediler. Elektrik darbelerinin çoğu hasta tarafından tamamıyla fark edilmedi. Lâkin araştırmacılar sonunda aradıkları etkiyi tam olarak gözlerin arkasındaki beyin bölgesini hedef alarak buldular.  Kadına ne hissettiklerini sordular ve o da “Sinirlerimde sakinleşme” diyerek yanıtladı. Aynı noktayı başka katılımcıların beyinlerinde zaplamak aynı tepkileri ortaya çıkardı. 53 yaşındaki bir kadın “Pozitif, sakin hissediyorum.” dedi. 60 yaşındaki bir adam süreci “Biraz daha canlı, biraz daha enerjik hissetmeye başlıyorsun.” diyerek tarif etti. Kaliforniya Üniversitesi’nden sinirbilimci Kristin Sellers beynin o tek parçasının uyarılmasıyla, “Katılımcılar biraz daha dik oturdu ve biraz daha dikkatli göründü” diyor.Ruh Hali Değiştirici: Beynin belirli bölgelerindeki sinirsel aktivite (parlak renkli teller bu gölgelerden çıkan bağlantıları gösterir) ruh halini çözmek için ölçülebilir.  Current Biology’nin 17 Aralık’ta anlattığı hafif sinirsel sarsıntılara yanıt olarak böylesi olumlu ruh hali değişiklikleri araştırmacıları cüretkâr bir hedefe doğru itiyor:  Ciddi oranda depresyona maruz kalmış insanların beyinlerinin içine, ortaya çıkması yakın olan bir nöbeti tespit edip onu zaplayacak bir cihaz implante etmek. Kulağa erişilmesi güç geliyor ki öyle de. Charleston’daki Güney Karolina Tıp Üniversitesi’nde bir psikiyatrist ve sinirbilimci olan Mark George projenin “Temel, öncü, sinirbilimi keşfi” olduğunu söylüyor. George 30 yıldır depresyon üzerine çalışıyor. “Ay’ a bir uzay aracı göndermek gibi”. Yine de, son birkaç yılda, bilim insanlarından oluşan ekipler hem düşük bir ruh haliyle gelen sinirsel işaretleri belirlemehem de bir insanın duygularını değiştirme kabiliyetleri konusunda şaşırtıcı oranda ilerleme kaydetti. Güçlü hesaplama yöntemleriyle, bilim insanları son zamanlarda depresyona maruz kalmış beyinlerin bazı kilit özelliklerini sıfırladılar. Bu işaretler, gözlerin hemen arkasında ve biraz yukarısında olan gibi kesin noktalarda belirli türdeki beyin dalgalarını içerir. Diğer araştırmacılar ise depresyonun altında yatan hatalı beyin aktivitesini nasıl düzeltecekleri konusuna odaklandılar. Hem beynin dilini öğrenebilen hem de sonrasında hikaye karardığında senaryoya ince ayar yapabilen küçük, implante edilebilir bir cihaz çok önemli bir klinik araç olacaktır. Şiddetli depresyon teşhisi olan 16,2 milyon ABD’li yetişkinden yaklaşık üçte biri geleneksel tedavilere cevap vermiyor. Kaliforniya Üniversitesi projesinde Sellers ile çalışan nörolog Vikram Rao bu konu hakkında“Bu çok engelleyici ve muhtemelen tanı konmamış, az dikkat edilmiş bir hastalığa sahip çok sayıda insan demek” diyor.
BİR DEVRE HASTALIĞI Onlarca yıl önce George depresyon üzerine çalışmaya başladığında, alan hala hastalığı kötü ebeveynlik ve bastırılmış öfke üzerinden suçlayan Sigmund Freud tarafından büyüleniyordu. Kısa bir süre sonra ise beynin kendini düzeltmesi için doğru kimyasal sinyalin sadece bir çizgisine ihtiyaç duyduğunu belirten kimyasal dengesizlik kavramı çıktı.George buna “Bu ’Beyin çorbadır’ modeliydi” diyor. Serotonin gibi çok önemli bileşenlerin daha fazlası atılırsa reçete sadece hikâye anlatır. Yine George “Artık çok farklı bir bakış açımız var” diyor. Beyin görüntüleme alanındaki gelişmeler sayesinde bilim insanları, önemli beyin bölgeleri arasındaki değişmiş bağlantılar bir insanı depresyona sokabildiğinden depresyonu nöral devrelerdeki bir bozukluk olarak görüyor. George “Depresyonun yol haritasını çıkarmaya başladık” diyor. Depresyon bir bozukluktur, fakat duygulara sıkı sıkıya bağlı bir bozukluktur. Zira duyguların beynin çoğunu kapsadığı ortaya çıktı. Bilişsel nörobilimci Kevin LaBar duyguların beyinde düşündüğümüzden daha çok yayılmış olduğunu söylüyor. Duke Üniversitesi’ndeki çalışma arkadaşlarıyla beraber LaBar, insanlar bu duyguları hissederken, beyin içindeki belirli duyguların işaretlerini yakalayabilmek için fonksiyonel emar taramalarını kullandı. Duyguyu kasvetli şarkı ve filmler ile dürterek üzüntünün geniş sinirsel sistemini buldu. San Fransisco Kaliforniya Üniversitesi’ndeki araştırmacıların test ettiği bazı elektrik dizileri beynin yüzeyinde (üstteki) duruyor, diğerleri ise (alttaki) beyin dokusuna derinlemesine nüfuz eder.
Fonksiyonel emar araştırmacıların çalışan bir beynin kapsamlı olarak görmelerini sağlıyor, fakat bu geniş görüntü karşılık olarak çok düşük çözünürlükte geliyor. Ve çözünürlük de tam olarak beyin aktivitesini hassas ve hızlı bir şekilde algılamak ve değiştirmek için gerekli olan şeydir. San Fransisco Üniversitesi projesinde kullanılan elektrotlar gibi elektrotları implante etmek, seçilmiş beyin bölgelerine daha ayrıntılı bir görünüm sağlar. Epilepsi tedavisi gören insanlardan alınan bu detaylı kayıtlar, nöral mühendis Maryam Shanechi’nin beynin duygularını kesin olarak çözmesini sağlayan şeylerdi. Hastanede yedi hasta beyin aktivitelerini izleyen elektrotlar ile zaman geçirdikçe duyguları doğal olarak değişti. Katılımcılar sıklıkla bir tablet bilgisayarda ruh haliyle ilgili soruları yanıtlayacaklardı, böylece araştırmacılar hastaların duyguları değiştiğinde ölçebileceklerdi. Akabinde Los Angeles’taki Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden Shanechi ve çalışma arkadaşları beyin aktivite verilerini ruh halleriyle eşleştirdi. Görev çok da kolay değildi. İmplante edilmiş elektrotlar, çoğun kişinin ruh haliyle alakasız muazzam bir veri yığını kaydetti. Shanechi ve çalışma arkadaşları, tüm bu verileri, her bir kişi için birkaç önemli öngörücü beyin bölgesine ayrıştırmak için bir algoritma geliştirdi. Sonuçta ortaya çıkan kod çözücü, Doğa Biyoteknoloji dergisinin Ekim ayı sayısında yer alan bir ekibin raporuna göre, bir kişinin sadece beyin aktivitesine dayanarak hangi ruh hali içerisinde olduğunu anlayabiliyordu. Shanechi “Her bir bireyde, ruh hallerinin gerçek zamanlı olarak nasıl değiştiğini gösterebiliriz.” diyor. Epilepsi hastalarının beyinlerinin duyguları farklı şekilde ele alabileceği muhtemeldir, fakat araştırmacılar hâlen sonuçların daha genel bir şekilde geçerli olacağını düşünüyor. Test edilen yedi kişide, her beynin ruh halini öngören sıcak noktaları vardı. Fakat, aynı zamanda benzerlikler de vardı. Dört hastada, en öngörücü bölge orbitofrontal korteksti ki bu Kaliforniya Üniversitesi bilim insanlarının ruh halini güçlendirmek için uyardığı, gözlerin hemen arkasında olan bölgeydi. Shanechi “Heyecanlandık çünkü bu sonuçlara bağımsız bir şekilde ulaştık,” diyor. “Hepsi orbifrontal korteksin önemli rolünü işaret ediyor gibi gözüküyor.”RUH HALLERİNİ OKUMAK: Beyin aktivitelerini izleyen elektrotlardan gelen veriler araştırmacıların zamanla yedi kişinin (her bir simge bir kişiyi temsil ediyor) ruh hallerini öngörmelerine yardımcı oldu. Bir simge köşegen çizgiye ne kadar yakın olursa, öngörü de özbildirilen ruh haliyle o kadar iyi eşleşir.
RUH HALİ ÖNGÖRÜMÜ VE ÖZBİLDİRİM KARŞILAŞTIRMASI Kaynak: O.G. Sani ve arkadaşları/Doğa Biyoteknoloji 2018
Beyin bölgeleri arasında, en iyi iletişimci orbifrontal korteks olabilir. Birçoğu ruh hali için önemli olabilecek çeşitli beyin sistemlerine bağlantıları vardır. “Bunun ille de uyarılacak en iyi yer olduğunu söylemiyoruz, lâkin kesinlikle bu ağa bağlanmanın bir yolu,” diyor Sellers. “Bu yolda devam ederken, karşımıza farklı birden fazla rampa çıkabilir.”
Kaliforniforniya Üniversitesi’nde beyin cerrahı Edward Chang ve psikiyatrist Vikaas Sohal öncülüğünde yapılan diğer çalışmalarda, depresyonun da dahil olduğu düşünülen farklı değişimler keşfetti: Hipokampus ile amigdala arasında mesaj taşıyan beyin dalgaları. Sohal, bu iki beyin yapısının sessiz olma eğiliminde olup, sonrasında bir sürü kısa süreli faaliyet patlamalarına sahip olduğunu söylüyor. Araştırmacılar 29 Kasım’da Cell dergisinde, 21 epilepsili hastanın 13’ü için bu patlamaların düşük ruh haline işaret ettiğini belirtti.
Shanechi, bu araştırmaların beyin depresyon haritasına mükemmel detaylar kattığını ancak bu depresyon işaretlerinin tek başlarına yeterli olmadığını söylüyor. “Diyelim ki birinin ruh halini mükemmel bir şekilde tanıyorum, fakat ruh halini değiştirmek için hala beynini nasıl uyaracağımı bilmiyorum” diyor. ELEKTRİKSEL DÜRTME: Doktorlar ve bilim insanları yıllardır beyinleri depresyondan uyandırmak için elektrik kullanıyorlar. İlk olarak 1930’larda kullanılan elektrokonvülsif tedavi, 1950’lerde yaygın bir depresyon tedavisi haline geldi. Beyni nöbetleri tetikleyerek bir şekilde sıfırlayan tedavinin günümüz şekli, şiddetli depresyonları diğer müdahalelere cevap vermeyen insanlar için hala en etkili tedavilerden biridir.Depresyon için kullanılan diğer beyin uyarım yöntemleri, kafa derisinin yüzeyinde duran elektrotlara dayalı transkraniyal doğru akım uyarımını (tDCS) içerir. Halen çalışılıyor olsa da, tDCS ruh hallerini yükseltmek veya zihinlerini güçlendirmek isteyen bilgisayar korsanları arasında bir favoridir. Parkinson hastalığının bazı semptomlarını azaltan derin beyin uyarımı bile denendi. Ancak teknik, cerrahlık gerektiriyor ve implante edilmiş uyarıcıların da manuel olarak ayarlanması gerekiyor.
ESKİ VE YENİ: Farklı uyarım yöntemleri beyine çeşitli oranda elektrik akımları dağıtır. En eski olan elektrokonvülsif terapi, alternatif akım uyarımı gibi diğer yöntemlerle karşılaştırıldığında en fazla akımı zerk edendir. YILLARA GÖRE DEPRESYON İÇİN ELEKTRİK DAĞITIMI TABLOSU  Derin beyin uyarımı ile depresyonu tedavi etmeye yönelik ilk klinik girişimler, tabiri caizse kaba kuvvet uyarımı idi. George “Kabloyu taktık ve onu her zaman yüksek frekansta çalıştırdık” diyor. Bu sabit, tam patlama uyarımı, karışık sonuçlarla beraber bir çeşit tutuk sinyal oluşturdu. Bazı insanlara olağanüstü biçimde yardımı oldu, bazılarına da olmadı. Bir avuç insanda depresyonun kaldırılmasındaki birazcık başarıdan sonra, 2017’de Lancet Psikiyatrisi’nde bildirilmiş daha büyük bir klinik çalışma olumlu hiçbir etki göstermedi. Deyin beyin uyarımını inceleyen bazı araştırmacılar, çalışmanın kusurlu olduğunu savundu. Boston’daki Massachusetts General Hospital’da psikiyatrist olan ve yeni uyarım yöntemleri üzerinde çalışan Darin Dougherty “’Şunu tak, bunu çalıştır ve öylece bırak’ yaklaşımından ziyade daha akıl dolu bir yaklaşıma ihtiyacımız var” diyor. Hastanın ihtiyaçlarına bağlı olarak davranışını değiştirebilen bir sistem, onun deyimiyle “sistemi gerçek zamanlı olarak işleterek ve yönlendirerek”, en nihayetinde daha iyi kontrol seviyelerine olanak tanır. Dougherty’nin iş arkadaşı Alik Widge yönlendirme üzerine çalışıyor. O ve meslektaşları, bu karmaşık beyin devrelerini ustalıkla işletmek için doğru zamanda, doğru noktaya, nasıl doğru oranda elektriksel ilaç enjekte edilir konusunda çalışıyor. Widge, epilepsisi olan insanlarda yapılan yayımlanmamış çalışmalarda, kendisinin, Dougherty’nin ve meslektaşlarının beyinleri sinirsel durumlarını ve bunun sonucunda insanların davranışlarını biraz değiştirecek şekilde uyarabilmiş olduklarını söylüyor.  Nöbetlerin nerede başladığını belirlemek için, San Fransisco Kaliforniya Üniversitesi’ndeki cerrahlar epilepsili bir kişinin beyninin içine ve üzerine elektrotlar yerleştiriyor. Bu elektrotlardan elde edilen veriler, ayrıyeten, beynin ruh hallerini nasıl yarattığını ortaya çıkarmada yardımcı olabilir.
Savunma Bakanlığı Araştırma Ajansı (DARPA), bu projeyi finanse ediyor ve Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi’nde hedeflenen beyin uyarımı üzerine çalışıyor. Şimdi beşinci ve son yılında olan SUBNETS adlı proje; majör depresyon, travma sonrası stres, anksiyete ve diğer psikiyatrik sorunları olan gazilere yardım etmeyi amaçlıyor. DARPA Biyolojik Teknolojiler Ofisi direktörü Justin Sanchez 30 Kasım’da yaptığı açıklamada, “Hastaların neden kendilerini nasıl hissettiklerini bilmemeleri ve düzeltememeleri son derece sinir bozucu” dedi ve “Onlara ve ailelerine daha iyi seçenekler borçluyuz” dedi. Öncelikle San Fransisco Kaliforniya Üniversitesi ve Massachusetts General Hospital’da geliştirilen bu yeni nesil sistemler en sonunda teslim edilebilir. Başgösteren bir soruna işaret eden değişmiş beyin aktivitesini tespit ettikten sonra, kapalı devre uyarıcılar olarak adlandırılan bu cihazlar, mucitlerinin umduğu olan cerrahi hassasiyetle elektriksel olarak müdahale eder. San Fransisco Kaliforniya Üniversitesi grubunun aksine, Minneapolis’teki Minnesota Üniversitesi’nde bulunan Widge ve çalışma ortakları açıkça ruh haline odaklanmıyor.  Araştırmacılar, kesin olamayacaklarını iddia ettikleri depresyon gibi kategorik tanılardan uzak durmak istiyorlar. Zira majör depresyon herkes için aynı hastalık değildir. Sonuçları ve semptomları insandan insana büyük oranda değişebilir. İnsanları tanıya göre ayırmak yerine, Widge ve ekibi bilişsel esneklik (stratejileri hızlı bir şekilde değiştirme yeteneği) ve duygusal düzenleme gibi laboratuar ortamında ölçülebilecek özelliklere dahil olan beyin devrelerinin peşinden gidiyor. Araştırmacılar, daha sonra bu beyin özelliklerinin en nihayetinde belirli beyin bozukluklarına bağlanabileceğini düşünüyor. Denemelerine, Widge, Dougherty ve meslektaşları, San Fransisco Kaliforniya Üniversitesi’ndeki denemelerinde olanlar gibi epilepsi tedavisi için önceden elektrotları yerleştirilmiş olan insanları kabul ettiler. Belirli noktalara gönderilen bazı uyarım türleri, katılımcıların bilgisayar görevlerinde belirli bir şekilde davranma olasılıklarını biraz daha artırdı, “biraz” kelimesine yaparak Widge dikkatli olarak “Karşılaştığımız en büyüleyici şeylerden biri, beynin bu konuda gerçekten oldukça sert tavanlara sahip olması” diyor. “Birini yüzde 5 veya yüzde 10 oranında taşıyabilirsin ama onları tamamen değiştiremezsin”. Depresyondaki bir kişi dışarı çıkmaya, kısa bir yürüyüş yapmaya, bir kafeye gitmeye başlayabilir, ancak daha büyük bir değişim olasılığı yoktur. Bu tür bir etki, örnek olarak bir kişiyi vanilya üzerinde çikolatalı dondurmayı seçmesi için dürtebilir. Ama Widge “Eğer kabuklu yemişlerden nefret ediyorsanız sizin ceviz seçmenizi sağlamamın bir yolu yok” diyor. BEYİN AİKİDOSU: Widge tarafından yapılan hayvan deneyleri ve bilgisayar simülasyonları, sinir devrelerini dürtmek için en iyi yolları tanımlamayı amaçlar. Widge ve iş arkadaşları 5 Aralık’ta PLOS ONE dergisinde, uyarım, beynin mevcut beyin dalgalarının zamanlamasıyla beraber çalıştığında en etkili şey olabileceğini belirtti. Widge, “Bu neredeyse beyinle aikido yapmaya çalışmak gibi bir şey” diyor. “Yoğunluğun mükemmel bir şekilde dengelenmiş olduğu bu noktayı bulmaya çalışıyorsunuz, böylece yapmanız gereken tek şey biraz zorlamak oluyor”. Widge, doğru dürtüyü doğru zamanda doğru noktaya gönderin ve umun ki “tüm her şeyin tam olarak istediğiniz yönde gelişsin”. Shanechi’nin grubu ise beynin en iyi şekilde nasıl uyarılacağını öğrenmeye çalışıyor. Hesaplama modellerini kullanarak, kendisi ve meslektaşları yakın zamanda belirli türdeki uyarımların depresyonla ilişkili beyin aktivitesini, ilgili devre davranışını sağlıklı bir aralıkta sıkı tutarak, kontrollü bir şekilde nasıl değiştireceğini tahmin etti. Shanechi, Nöral Mühendislik Dergisi Aralık ayı sayısında yayımlanan matematiksel tahminleri elektrot implante edilmiş insanlarda deniyordu. Modellerinin işaret ettiği ve etkilerini izlediği elektriksel uyarımlar iletiyor. Araştırmacılar, sinirsel aktiviteyi izleyebilen ve değiştirebilen bu şematik gibi bir beyin implantı oluşturmak istiyor. Beyin yüzeyine oturtulan (beyaz çerçeveli dikdörtgen) ve daha derinlere nüfuz eden (altı tanesi gösterilen) elektrot dizileri, ruh hali, bağımlılık veya diğer süreçlerde yer alan beyin bölgelerine erişim izni verebilir.
Uyarımın en iyi şekilde nasıl yapılacağına dair ipuçları, 44 yaşındaki kadının uyarım sırasındaki sakin ruh halini tanımlayan Current Biology’deki çalışmadan da ortaya çıktı. Araştırmacılar, orbifrontal kortekste tekil ve sürekli elektriksel uyarımın sinir dokusunun hem yakınında hem uzağında farklı etkilere sahip olduğunu buldu. Bu türde bir sinir tesisatçılığı, elektrik akımının belirli çeşitlerini ve seviyelerini gönderen ve sinyallerin nasıl geri döndüğünü gören, kapalı devre uyarım sistemlerinin geliştirilmesinin önemli bir parçasıdır. GELECEK ŞİMDİ DEĞİL: Beyine yerleşen ve duyguları etkileme gücüne sahip bir cihazla, birinin günlük yaşamını sürdürmesi rahatsız edici görünebilir. Fakat araştırmacılar ilaç, egzersiz ve alkol gibi birçok şeyin ruh halimizi değiştirdiğine parmak basıyor. Neredeyse Birleşik Devletler nüfusunun %13’ünün kullandığı antidepresanları unutmayın. George, “Ruh halimizi değiştirmek ve duygularımızı düzeltmek için bir hap almak dışında bir şey düşünmüyoruz” diyor. “Bunların bir cihazdan çok da farklı olduğunu düşünmüyorum”. Tabii ki bu cihaz henüz yok. Bilim insanları halen nereye ve nasıl uyarım yapacakları konusunda net değil, veriler muhtemelen herkesçe farklı cevapları olan soruları öne sürüyor. Ve protokoller açık olsa bile, işi yapacak donanım hala hazır değil. Son zamanlarda yapılan ruh hali değiştirme çalışmalarında, insanların kafataslarından çıkan teller, mobilitesi olmayan büyük harici bilgisayarlara bağlandı. Başarı için donanımın tümünün kafatasının altına yerleştirilmesi gerekir, burada yıldırım hızıyla değerlendirmeler yapar ve gerektiğinde sinirsel davranışların nasıl ayarlanacağını çözer. Widge, bu hedefin çok yol alacağını söylüyor. Elektrotlar, işlemci ve güç kaynağı dahil bütün sistemin karmaşık algoritmaları kullanacak kadar çevik, canlı bir kişinin içinde kalıcı olarak durabilecek kadar dayanıklı ve sık sık pil değiştirme ihtiyacını önleyecek kadar güçlü olması gerekir. Araştırmacılar bir gün böyle bir cihazı, ve onu kontrol eden teorileri, depresyondan başka sorunlar için kullanacaklarını hayal ediyorlar. “Eğer ruh hali için işe yarıyorsa, o zaman neden bağımlılık gibi diğer sorunlar için kullanmayasın?” diye soruyor, opioid eksikliğini algılayabilen ve anında karşı koyabilen bir implantın hayalini kuran George. Aslında, Widge, Dougherty ve iş arkadaşlarının etkilemeye çalıştığı bazı beyin devreleri, yeni deneyimler arayan bir insanın yeğ tuttuğu bölgede bulunur (predileksiyon bölgesi). Ve yenilik arayışı olarak adlandırılan bu özellik, uyuşturucu kullanımıyla yakından ilgilidir. Bu belirli beyin devre karmaşasını izleyebilme ve kontrol edebilme yeteneği en nihayetinde George’un hayallerinin aygıtına yol açabilir. Uzmanlar, şimdilik olasılıkların çok açık olduğunu söylüyor. Gelecekte, bilim insanlarının beyine dokunma ve onu tam anlamıyla etkileme yeteneğini kazanma ihtimali hatrı sayılır düzeyde. Ne de olsa, beyin belki de vücudun herhangi bir bölümünden daha fazlası olarak, sürekli değişim için tasarlanmıştır.Widge “Evrim, bize kendisini tamamen değiştirebilen bir beyin vererek milyarlarca yıl harcadı” diyor. Beyin kendisini depresif bir duruma sokabilir, ancak aynı zamanda kendisini buru durumların birinden çıkarta da bilir. “Düzeneğin hepsi orada” diyor Widge, “Sadece onu nasıl çalıştırabileceğimizi bulmamız gerekiyor”.
Çeviri: Buğrahan Duymaz
Kaynak: https://www.sciencenews.org/article/brain-electric-implants-treat-depression-closer-reality?tgt=nr

Continue Reading

Bilim

Neden uyuruz?

Published

on

Bazıları sekiz saate ihtiyaç duyarken bazılarına dört saat yetiyor. Ama herkesin nefes almak ve yemek gibi uykuya da ihtiyacı var. Fakat bilim insanları bunun nedenini hâlâ çözebilmiş değil. Bu konuda ilginç teoriler ve ipuçları var. İpuçlarından en belirgin olanı, yeterince uyuduğumuzda kendimizi iyi, mahrum kaldığımızda ise çok daha kötü hissetmemiz. Birkaç günlük mahrumiyetin ardından uyku ihtiyacı öylesine ağır basar ki hiçbir şey uyanık kalmamızı sağlayamaz. Yapılan deneylerde bu haldeki insanların aşırı yüksek müzikte, ayakta, hatta tekmelenirken bile uyuduğuna tanık olunmuştur. Birkaç günlük uykusuzluk hali insanda kafa karışıklığı, unutkanlık ve halüsinasyona neden olur. (En uzun süreli uyanık kalma rekoru 11 gündür.) Fakat yorulduğumuz için uyuduğumuzu söylemek acıktığımız için yemek yediğimizi söylemek gibi olur; uyuma nedenimiz budur, ama neden uykuya ihtiyaç duyduğumuz sorusunun yanıtı değildir bu.
Bellek yardımı
Son yıllarda ortaya çıkan bir teoriye göre uyku, yeni bellek oluşumunda ve pekiştirilmesinde önemli rol oynar. Hafıza sistemimiz psikolojik gizemini korurken, birçok araştırma uykunun perde arkasında bakım ve muhafaza işlevi gördüğünü iddia ediyor. California Üniversitesi’nden Matthew Walker ve ekibi, deneklere bilgisayarda sırasıyla çeşitli şekiller gösteriyor. Deneklerin yarısı bu şekilleri sabah, diğer yarısı ise akşam izleyip ezberlemeye çalışıyor. Daha sonra laboratuvara dönen deneklerin sabahçı olanları tüm gün boyunca uyanık kaldıktan sonra, akşamcı olanlar ise gece uyuduktan sonra hafıza testine tabi tutuluyor. Uyumuş olanların şekillerin sıralamasını çok daha iyi hatırladığı ortaya çıkıyor. Gün içindeki kısa uykuların da hafızayı güçlendirdiği düşünülüyor. Bazı araştırmacılar uykunun tazeleme ve yeniden düzenleme yoluyla belleğimize yardımcı olduğunu ifade ediyor. Sıçanlara labirent içinde yol bulma eğitimi verilerken beyinlerinde gerçekleşen aktivite biçiminin gece uyku sırasında da tekrarlandığı görüldü. Buradan, gündüz edinilen tecrübenin uyku sırasında da tekrarlandığı sonucuna varıldı. Dinlenmek ayrıca kötü deneyimlerin etkisinin azaltılmasına da yardımcı oluyor. Walker’in araştırmasında, kötü ve travmatik olayların yarattığı olumsuzluklarla beynin uyku sırasında baş etmeye çalıştığı da iddia ediliyordu.
Rüya alemi Burada rüya olgusu da devreye giriyor. Belleğimizin uyku sırasında yaşadığı çılgın maceralar olarak ifade edebileceğimiz rüyaların, belleğin tazeliğini korumak için rastgele harekete geçmesi ve yaşanan olaylar arasında bağlantı kurma çabasının ürünü olduğu sanılıyor. Uyku mahrumiyetinin halüsinasyona yol açmasının nedeni de bu olabilir. Uyku yoluyla belleğimizi yeniden düzenleme fırsatından mahrum bırakıldığımızda rüyalar davetsiz bir şekilde uyanık dünyamıza girerek gerçek olanla olmayanı birbirinden ayırmamızı zorlaştırıyor. Bütün bunlar aslında bazı verilere dayanan spekülasyonlar. Beynimize çeki düzen vermenin yanı sıra, vücudumuz uykuyu hasarlı hücrelerin onarımı gibi bazı düzenleme ve idare işlerini yapma fırsatı olarak da değerlendiriyor olabilir. Bazı bilim insanları ise uykunun düzen ve onarım amaçlı olmadığını savunuyor. “Neden uyuyoruz?” sorusu yerine “Neden uyanığız?” sorusunun sorulması gerektiğini belirtiyorlar. Sıcak, güvende ve tok haldeyken, yani temel ihtiyaçlar giderilmişken etrafta dolaşmanın ve uyanık kalmanın enerji israfı olduğunu ifade ediyorlar. Net olan şey, uykunun akıl ve beden sağlığı için gerekli olması. Herkesin ihtiyacı farklılık gösterse de ortalama 7 saat uyumak gerekiyor. Daha az uyuyanların kalp hastalıkları gibi bazı hastalıklara daha açık hale gelme riskinin yanı sıra yaşam sürelerinin de kısaldığı düşünülüyor. Yani, bir dahaki sefere uyumak istediğinizde suçluluk duygusuna kapılmak yerine, uykunun size ne kadar iyi geleceğini düşünmek daha doğru olabilir.
Kaynak: http://www.bbc.com/future/story/20120228-why-do-we-need-to-sleep

Continue Reading

Öne Çıkanlar