fbpx
Connect with us

Bilim

Albert Einstein’ın gölgesinde kalan dahi: Mileva Einstein

Published

on

Mileva Einstein-Maric, 19 Aralık 1875 tarihinde, (o zamanlar Avusturya-Macaristan sınırları içinde olan) Sırbistan’ın Titel şehrinde dünyaya geldi. Albert Einstein ile tanıştığı Zürih Politeknik Okulu’na devam etti. Albert’tan hamile kaldı ve ikisi de Zürih Patent Bürosu’nda çalışırken evlendiler. Einstein en ünlü eserini yazarken ona iki çocuk daha doğurdu. 1916’da boşandılar, 1948’de tek başına yaşadığı Zürih’te hayata gözlerini yumdu. Mileva Maric 1875’te Avusturya-Macaristan’ın Titel şehrinde doğdu (şimdi Sırbistan sınırlarındadır). Zengin ve saygın bir aileye mensup olan annesi Marija Ruzić ve babası Miloš Marić’in iki çocuğu vardı:

Zorka ve Miloš Jr Mileva. 1892’de babası, Eğitim Bakanı’ndan Mileva’nın, yalnızca erkeklerin devam edebildiği fizik derslerine katılabilmesi için izin aldı. Mileva lise eğitimini 1894’te İsviçre’nin Zürih şehrinde tamamladı ve ailesi daha sonra Novi Sad şehrine taşındı. Mileva’nın arkadaşları onu sessiz ve çalışkan biri olarak tarif etmekteydi. Her zorluğa meydan okumayı seven, azimli ve kararlı bir kişiliğe sahipti. Maric, orta öğrenimini 1896 yılında bitirdikten sonra, Zürih Üniversitesi’ne kaydoldu. Kısa bir süre eğitim almasının ardından, Zürih Politeknik Okulu’na (daha sonra İsviçre Federal Enstitüsü adını almıştır) geçiş yaptı. Üniversitedeki arkadaşları arasında Albert Einstein da vardı. Albert Einstein, 1879 yılında Almanya’nın Ulm kentinde dünyaya geldi ve kendisinden sonra doğan bir kız kardeşe (Maja Einstein) sahipti. Babası Hermann bir sanayiciydi. Annesi Pauline Koch ise zengin bir aileden geliyordu. Albert meraklı, bohem ve asi bir çocuktu.  Disiplinsiz olmakla birlikte, Alman okullarının sert karakterinden nefret ederdi; o da liseyi İsviçre’de bitirmişti ve ilerleyen yıllarda ailesi Milano’ya taşındı. Albert ve Mileva, 1896 yılında Zürih’teki Politeknik Enstitüsü’nün fizik-matematik bölümüne üç öğrenciyle birlikte kaydoldular: Marcel Grossmann, Louis Kollros ve Jakob Ehrat. Albert ve Mileva sürekli biçimde birlikte çalışarak, ayrılmaz bir ikili haline geldiler. Albert, evde çalışmayı tercih ettiğinden, okulda yalnızca birkaç konferansa katıldı. Mileva ise metodik ve disiplinli bir öğrenciydi.
EINSTEIN’LA İLİŞKİSİ  Başlangıçta, Maric derslerinde oldukça başarılıydı. Almanya Heidelberg’de bir dönem okudu. Ondan uzaktayken Maric, Einstein ile mektuplaşmaya başladı. Ona “Dollie” lakabını takmıştı ve onu geri dönmeye ikna etmeye çalışıyordu. Geri dönüşünün ardından, dostlukları bir aşk ilişkisi haline geldi. Mileva’nın ailesi bu ilişkiyi onaylarken, Einstein’ın ailesi ilişkilerine karşı çıktı. Maric’in ondan birkaç yaş büyük olması ve farklı bir dini ve kültürel geçmişe sahip olması gerekçelerini öne sürdüler. Einstein ile olan ilişkisi günden güne ilerlerken, Maric çalışmalarında bazı sorunlar yaşadı. 1900 yılında girdiği mezuniyet sınavlarında başarısız oldu. Einstein aynı yıl mezun oldu ve bir iş aramaya başladı. Zürih’te yaşadıkları yıllarda, Maric bir laboratuvarda iş buldu ve sınavlara tekrar hazırlandı. Ancak çabaları yine başarısızlıkla sonuçlandı: Zira, Maric bu süre zarfında Einstein’ın çocuğuna hamile olduğunu fark etmişti. Ailesiyle birlikte yaşayan Maric, 1902 başlarında kızı Lieserl’ı doğurdu. Einstein ve Maric 1903’te hayatlarını birleştirmeye karar verdiler. Belediye salonunda düzenlenen sade bir törenle, 6 Ocak günü İsviçre’nin Bern kentinde evlendiler. O zamanlar, Einstein Bern’deki bir patent ofisinde çalışıyordu. Ertesi yıl çift, ilk oğulları olan Hans Albert’in doğumuyla gerçek bir aile haline geldi.
ENTELEKTÜEL İLİŞKİLERİ  Maric’in Einstein’ın çalışmalarında oynadığı rol çok net değildir. Einstein, patent ofisinde çalışırken, fizik ve teorik çalışmalar üzerine, gündelik işlerinden çok daha fazla zaman harcamıştı. 1905 yılında Einstein, en iyi eseri olarak bilinen bir dizi makale yayınladı. Bu sırada görelilik teorisini ve ünlü formülü “E=mc2”yi ortaya çıkardı. Einstein, Mileva Maric ile evlendiğinde 26 yaşındaydı ve 1905’te yayınladığı çalışmalar fizik alanında görülmemiş biçimde, üç farklı fizik alanına üç temel katkı sağlamış odu. Einstein bu katkılar nedeniyle 1921 yılında Nobel Ödülü alacaktı. Mileva, bilimsel başarılarının önemli bir döneminde Einstein’ın hayatına girmişti ve kendi çabalarıyla ona yardım etti. Einstein’ın Mileva ile olan evliliği entelektüel bir ortaklığı andırıyordu. Einstein, Mileva’nın sakin, bağımsız ve entelektüel tavrına hayran kalmıştı. Einstein, Mileva’yı “eşit olduğum ve benim kadar güçlü ve bağımsız olan bir yaratık,” diye tarif ediyor ve bu sebeple kendisini şanslı saydığını söylüyordu. Birçok insan Einstein’ın görelilik teorisi gibi çalışmalarında Mileva’nın çok büyük katkılarda bulunduğunu ifade eder.  Elbette ikisi de Einstein’ın Mileva’nın bazı fikirler sunduğu eserleri üzerinde çalışmıştı. Öte yandan, Mileva’nın Einstein’ın teorilerinde daha büyük bir paya sahip olduğunu söylemek spekülatif bir yaklaşım olacaktır. Günümüzde Mileva’nın Einstein’ın teorilerine bilimsel katkılar sağladığını gösteren herhangi bir yazılı kayıt bulunmuyor. Ancak, genç Einstein’la olan kişisel ve entelektüel ilişkisi nedeniyle, Albert’in kariyerinde kesinlikle önemli bir rol oynamıştır. Çiftin ikinci oğlu Eduard 1910 yılında dünyaya geldi. Ertesi yıl, Einstein’ın ailesi, Albert’in bir Alman Üniversitesi’nde profesör olarak çalışmaya başladığı Prag’a taşındı. Kısa süre sonra Einstein, 1912’de Zürih’teki ETH’de (İsviçre Federal Enstitüsü) profesör olarak çalışmaya başladı. Einstein bu zaman zarfında kuzeni Elsa Lowenthal ile yazışmaya ve bir gönül ilişkisine başladı. İkili, 1914’te Lowenthal’ın yaşadığı Berlin’de Einstein’ın alacağı görevlerden önce bir süre görüşmeye devam etti.
BOŞANMA
Albert Einstein’ın Berlin’de çalışmaya başlamasının ardından, Maric ve çocukları o yıl Einstein’la birlikte olmak için Berlin’e taşındı. Berlin’e hiç gitmek istemeyen Maric, şehirde giderek mutsuzlaştı. Einstein, Berlin’e yerleştikten kısa süre sonra onunla kalması için bazı koşullar öne sürdü. 1914 yazında Maric, çocukları Zürih’e geri götürdü ve orada kalıcı bir hayat kurdu. Einstein, 1916’da kendisinden boşanmak istedi. Kuzeni Elsa’yla olan ilişkisi nedeniyle Mileva ve çocuklarına ilgisini tamamen yitirmişti. Einstein, bir avukat tarafından hazırlanan, maaşının yarısının altında, üç ayda bir 5600 Reichsmark yıllık nafaka ödemek için bir taahhütte bulundu. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından boşanma davası sonuçlandı ve çift 14 Şubat 1919’da boşandı. Boşanma anlaşmalarının bir maddesi, Albert’in bir ödül kazanması durumunda Maric’in Nobel Ödülü’nün parasal kısmını almasını içeriyordu. Einstein 1921 yılında Nobel Fizik Ödülü’ne layık görüldü ve para ödülünü Maric’e yolladı. Maric için Einstein’dan sonraki hayatı oldukça zor geçti. Bir süreliğine bir pansiyon işletti ve özel dersler verdi. 1930’da Maric, oğlu Eduard’ın yaşadığı zihinsel sorun sebebiyle yıkıcı bir darbe aldı. Ödül parasıyla almış olduğu tüm gayrımenkulleri satarak oğlunun tedavisine yatırdı. Sonunda, oğluna şizofreni tanısı kondu ve hayatının geri kalanını sanatoryumlarda geçirdi. Diğer oğlu Hans Albert, 1938’de ailesiyle birlikte Birleşik Devletler’e taşındı. 1947 yılında Kaliforniya Üniversitesi’ne girdi.
MILEVA MARIC’İN ÖLÜMÜ 

Mileva Maric 1948 yılında, yetmiş iki yaşındayken Zürih’te tek başına hayata gözlerini yumdu. 19. yüz yılın sonlarında doğan bu parlak zekâlı kadının bir fizikçi olma isteği sürekli biçimde cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle engellenmişti. Öte yandan, modern çağın en ünlü dâhisi Albert Einstein’a âşık olma talihsizliğini yaşamıştı. Başlangıçta, ortak çalışma, deney, fikir ve karşılıklı ilham alış-verişini barındıran bir ilişkileri vardı. Fakat Albert, bilimsel alanda yükselirken, Mileva ev işlerine mahkûm oldu. Giderek yalnız ve izole hale geldi, zaman içerisinde öz güvenini yitirdi ve bu durum kendisini derin bir depresyona itti. Kendi başına bir deha olan ama aynı zamanda görelilik teorisine de katkıda bulunan bir kadın için trajik bir hayattı. Bugün adı sadece Albert Einstein’la birlikte anılsa da Maric, bilimin erkek egemen labirentlerinde kaybedilmiş ve unutturulmuş kadınlar arasındaki yerini aldı. Bağımsız bir hayat sürdürseydi belki de fizik alanında birçok yeni kuramın oluşturulmasında büyük başarılar gösterebilirdi. Maalesef bunun gerçekleşme ihtimalini asla bilemeyeceğiz.
Kaynak: http://www.onthisdeity.com/4th-august-1948-the-death-of-mileva-maric/, http://www.openculture.com/2013/12/albert-einstein-imposes-on-his-first-wife-a-cruel-list-of-marital-demands.html , http://www.einstein-website.de/biographies/einsteinmileva_content.html , https://www.technologyreview.com/s/427621/did-einsteins-first-wife-secretly-coauthor-his-1905-relativity-paper/, https://www.biography.com/people/mileva-einstein-maric-282676 , https://blogs.scientificamerican.com/guest-blog/the-forgotten-life-of-einsteins-first-wife/

Bilim

Cerrahlar, Bir Bebeğin Beyninde Olgunlaşmış Diş Şeklinde Bir Tümör Buldular

Published

on

Bilim insanları yaşına göre fazla hızlı gelişen bir bebeğin beynini incelediklerinde olgunlaşmış diş şeklinde bir tümör buldular. The New England Journal of Medicine’in 2014’ teki haberine göre olay Maryland Üniversitesi ve Baltimore Johns Hopkins Children’ s Center’ ın beyin cerrahlarının 2014’ te 4 yaşındaki bir çocuğun beyin MR’ ını incelemeleriyle ortaya çıktı. İncelemelere göre tümör ceviz büyüklüğündeydi ve yan kısımları boyunca küçük yapılar vardı. Bebek hemen operasyona alındı ve tümör beyninden alındı. Tümörün embriyonik hipofiz dokusundan türemiş bir tümör diğer adıyla Kraniyofarenjiyomlar ( merkezi sinir sisteminin sellar ve para sellar bölgesinde yer alan iyi huylu büyüyen tümörler) olduğu ortaya çıktı. Bu tümör genellikle küçük çocuklarda oluşsa da nadiren yetişkinlerde de görülebiliyor. Genellikle beyin tabanında bulunup hormonları düzenleyen bir bez olan hipofiz bezinin yakınlarında görülüyor.

İyi huylu oldukları için yayılıp kansere sebep olmuyorlar ama hipofiz bezine yakınlıklarına göre bazı hormonal problemelere sebep olabiliyorlar. Bu olay oldukça ilginç bir vakanın sadece başlangıcıydı. Ameliyat sırasında cerrahlar buldukları tümörün dişleşmiş olduğunu gördüler. Bu tümörler teratom olarak adlandırılır. Teratom yalnızca diş yapısında olmak zorunda değildir; kas, saç, kemik gibi dokulardan oluşabilirler. Bu teratomun ise neden ya da nasıl diş halinde şekillendiği belli değil. Maryland Üniversitesi Medikal Merkezi’nde ameliyatı gerçekleştiren doktor Narlin Beaty, Lİve Science’ a yaptığı açıklamada şöyle konuştu:

Diş şeklinde bir tümör her gün gördüğümüz bir şey değil. Kraniyofarenjiyomlar’ da ise benzeri görülmemiş bir olay. Tümör başarıyla alındı ve çocuk aylar içinde kalıcı bir iyileşme göterdiyse de hala tedavi edilebilir hormonal problemleri var. Bunun içinse tiroidal ve adrenal bezlere hormonal replasman tedavisi uygulanıyor. Doktor Beaty patologların olayı araştırdığını ve ileride yapılacak araştırmalar için dişten örnekler alındığını söyledi. Son olarak hastanın çok iyi bir iyileşme gösterdiğini ve takip için belirli aralıklarla MRI taramasına alındığını belirtti.

Editör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://www.iflscience.com/health-and-medicine/surgeons-found-fully-formed-teeth-deep-inside-a-babys-brain/

Continue Reading

Bilim

Son araştırmalar, görmeyen insanların beyinlerinin işitme yetisini keskinleştirdiğini ortaya koydu

Published

on

Solda: Araştırmacılar, işitsel kortekste yanıtları ölçerek, beyinde frekans yanıtlarının nasıl temsil edildiğinin bir haritasını bulmaya başladılar. Sıcak renkler, beynin, düşük tonlu tonlara en çok yanıt veren bölgeleri temsil ederken, mavi renkler, yüksek tonlu tonlara daha çok yanıt veren bölgeleri temsil ediyor. Sağda: Araştırmacılar beynin her bir köşesinin seçici olduğu frekans aralığını incelediklerinde, görme engelli bireyler için ortamdaki sesleri seçme ve tanımlama yeteneğinin altında yatan ayarlamaların daha dar olma eğiliminde olduklarını gördüler.

Araştırmalar, doğuştan kör olmuş veya hayatın erken dönemlerinde kör olmuş insanların, özellikle müzikal yetenekler ve uzayda hareket eden nesneleri takip ederken (yalnızca ses kullanarak yoğun bir yoldan geçmeyi hayal edin) daha hassas bir işitme duyusuna sahip olduğunu göstermiştir. On yıllardır bilim insanları, beyindeki hangi değişikliklerin bu gelişmiş işitsel yeteneklere sebep olduğunu merak ettiler.

22 Nisan tarihinde Washington Üniversitesi’nden bir grup araştırmacının biri Journal of Neuroscience’ta, diğeri Ulusal Bilimler Akademisi’nin Bildirilerinde yayınlanan bir araştırma makalesinde beyinlerdeki iki farklılığı tanımlamak için fonksiyonel MRG kullan işitsel bilgiyi daha iyi kullanarak kör bireylerin yeteneklerinden sorumlu olabilecek bölgeyi ortaya çıkardı.

UW’de bir psikoloji profesörü olan ve her iki çalışmanın da yazarı olan Ione Fine, “ Kör insanlar için işitme duyusunun bir önemi var, çünkü dünyayı görsel bilgi olmadan yaşamak zorunda kalıyorlar. Bunun beyinde nasıl olduğunu araştırmak istedik” dedi.

Dinlerken beynin hangi kısımlarının en aktif olduğunu görmek yerine, her iki çalışmada da beynin işitsel frekanstaki ince farklara karşı duyarlılığı incelenmiştir.

UW Psikoloji Bölümü’nden mezun olan ve Journal of Neuroscience’ın makalesinde başyazar olan Kelly Chang, “Nöronların ne kadar hızlı ateşlendiğini değil, nöron popülasyonlarının sesle ilgili bilgileri ne kadar doğru bir şekilde gösterdiğini ölçtük” dedi.

Bu çalışma, işitsel kortekste, kör olan bireylerin, ses frekansındaki küçük farkları ayırt etmede, görüşülen deneklerden daha dar sinirsel “ayarlama” gösterdiğini ortaya koymuştur.

Fine, “Bu, körlüğün işitsel kortekste plastisite ile sonuçlandığını gösteren ilk çalışmadır. Bu önemlidir, çünkü bu, beyin ve görme engelli bireylerde çok benzer işitsel bilgileri alan beynin bir alanıdır.” dedi. “Fakat kör bireylerde, daha fazla bilginin sesten çıkarılması gerekiyor – ve bu bölge sonuç olarak gelişmiş kapasiteler geliştiriyor gibi görünüyor.”

“Bu, bebek beyinlerinde yeteneklerin gelişiminin içinde büyüdükleri ortamdan nasıl etkilendiğine dair zarif bir örnek sunuyor.”

İkinci çalışma, doğuştan kör olan ya da hayatın erken dönemlerinde kör olan bireylerin, uzayda hareket eden nesneleri nasıl algıladığını incelemiştir. Araştırma ekibi, beynin hMT + adı verilen ve hareketli bireylerin hareketli görsel objeleri izlemekten sorumlu olan bir alanının görme engelli bireylerde işitsel sinyallerin hem hareketi hem de hareketin sıklığını yansıtan sinirsel tepkiler gösterdiğini göstermiştir. Bu, kör insanlarda, hMT + alanının benzer bir rol oynamak üzere işe yaradığını göstermektedir – arabalar gibi hareketli işitsel objeleri veya etraflarındaki insanların ayak seslerini takip etmek gibi.

Son araştırmalar, görmeyen insanların beyinlerinin işitme yetisini keskinleştirdiğini ortaya koydu

Journal of Neuroscience’taki bildiri iki ekibin işi – biri UW’de, diğeri İngiltere’deki Oxford Üniversitesi’nde. Her iki ekip de çalışmaya katılanların sinirsel tepkileri ölçerken, katılımcılar fMRI makinesi beyin aktivitesini kaydederken frekansta farklı bir Mors kodu benzeri ton dizisi dinlemiştir. Araştırma ekipleri, kör katılımcılarda, işitsel korteksin, her bir sesin frekansını daha doğru bir şekilde temsil ettiğini buldu.

Chang, “Çalışmamız, kör bireylerin beyninin, frekansları daha iyi algıladığını gösteriyor” dedi. “Görme gücü olan bir kişi için, sesi doğru bir şekilde temsil etmek önemli değildir, çünkü nesneleri tanımalarına yardımcı olacak görüşü vardır, kör insanlar sadece işitsel bilgilere sahiptir. Bu bize kör bireylerin beyninde hangi değişikliklerin ortamdaki sesleri seçip tanımlamakta daha iyi olmasına neden olduğunu açıklama konusunda bir fikir verir.”

Ulusal Bilimler Akademisi çalışmasının bildirileri, hMT + bölgesinin kör insanların beyninin sesi kullanarak nesnelerin hareketlerini izlemelerine nasıl yardımcı olabileceğini incelemiştir. Katılımcılar bir kez daha işitsel frekanstaki farklı tonları dinledi, ancak bu kez sesler hareket ediyormuş gibi geliyordu. Daha önceki çalışmalarda da görüldüğü gibi, kör bireylerde hMT + alanındaki sinirsel tepkiler seslerin hareket yönü ile ilgili bilgiler içeriyordu, oysaki katılımcılarda bu sesler önemli sinirsel aktivite üretmedi.

Araştırmacılar, frekansa göre değişen sesler kullanarak, kör bireylerde, hMT + bölgesinin seslerin hareketinin yanı sıra frekans için de seçici olduğunu ve bu bölgenin uzaydaki hareketli nesneleri algılamasına yardımcı olabileceği fikrini desteklediğini gösteriyordu.

Fine, “Bu sonuçlar, erken körlüğün, işitsel görevleri nispeten karmaşık bir şekilde çözmek için görsel alanların aktif olmasına yol açtığını gösteriyor.” dedi.

Bu çalışma aynı zamanda iki görme engelini kurtarma konusunu da içeriyordu – bebeklikten erişkinliğe kadar görme bozukluğu olan, yetişkinlikte ameliyatla görme yetisi iyileştirilen bireyler. Bu bireylerde, hMT + alanı hem işitsel hem de görsel hareketi işleyebilen ikili bir amaca hizmet ediyor gibiydi. Görme engelli olan kişilerin dahil edilmesi, beyindeki bu plastisitenin gelişimin erken aşamalarında gerçekleştiği fikrine ek kanıtlar verir, dedi Fine. Çünkü sonuçlar beyinlerinin erken yaşlarının bir sonucu olarak işitsel işleme geçiş yaptığını gösteriyor; ancak yetişkinlik döneminde görme iyileştirildikten sonra bile bu yetenekleri koruyor.

Fine’a göre, bu araştırma beynin nasıl geliştiğine dair mevcut bilgimizi artırıyor, çünkü ekip sadece beynin hangi bölgelerinin körlük sonucu değiştiğini araştırmıyor, aynı zamanda ne gibi değişiklikler olduğunu tam olarak inceliyor – özellikle, frekansa duyarlılığı. Çalışma erken dönemde kör olan insanların dünyayı nasıl anladıklarını da açıklayabilir. Çalışma katılımcılarından birinin tanımladığı gibi, “Sen gözlerinle görüyorsun, ben kulaklarımla görüyorum.”

Her iki çalışma da Ulusal Göz Enstitüsü ve Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından finanse edildi. Ulusal Bilimler Akademisi çalışmasının Bildirileri, UW’den Elizabeth Huber ve Reno, Nevada Üniversitesi’nden Fang Jiang tarafından ortaklaşa yazılmıştır. Journal of Neuroscience çalışması, Chang ve Huber ile birlikte, Oxford Üniversitesi’nden Ivan Alvarez, Aaron Hundle ve Holly Bridge tarafından yazılmıştır.

Çeviren: Bünyamin TAN

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/04/190422151020.htm

Continue Reading

Bilim

Biyosentetik Çift Çekirdekli ilk hücresel bilgisayarı Üretildi

Published

on

ETH araştırmacıları CRISPR-Cas9-tabanlı çift çekirdek işlemcisini insan beynine entegre etmeyi başardı. Böylece biyo-bilgisayar üretimi için büyük bir adım atılmış oldu. Dijital dünyadan ilham alınarak üretilmiş bir modelle gen değişimlerini kullanarak genlerin getirdikleri özellikleri dışa vuruşlarını yani gen ekspirasyonunu kontrol etmek sentetik biyolojinin temel amaçlarından biri. Dijital teknoloji verileri işlemek için, devreler oluşturarak ‘Mantık Kapıları’ isimli tekniği kullanır. Örneğin C çıktısı yalnızca A ve B girdileri aynı anda var olduğunda elde edilebilir. Biyoteknologlar hücrelerde gen değişimi sağlamak için benzer bir devre oluşturma tekniği oluşturmayı denediler. Bu yolda bazı dezavantajları vardı. Yeterince esnek değillerdi, aynı anda yalnızca bir kodu ve girdi olarak yalnızca tek bir spesifik metabolik girdiyi işleyebiliyorlardı. Hücre içinde denenecek bu daha karmaşık işlemler belirli koşullarda başarılı olabiliyordu ve başarısızlık ihtimali her zaman daha yüksekti. Dijital dünyada bu devreler elektron biçimdeki tek bir girdiye bağlıdır. Bilgisayarlar devredeki bu eksikliği saniyede 1 milyon girdi işleyerek hızlarıyla telafi edebilir. Hücreler bilgisayarlara nazaran çok daha yavaş olsalar da saniyede 100,000 girdi işleyebilirler. Hücresel bilgisayarlar henüz insan metabolizmasının bu muazzam veri işleme kapasitesine ulaşamadı.

BİYOLOJİK BİLEŞEN İŞLEMCİSİ

Basel’deki ETH Zürih Biyosistem Bilimi ve Mühendisliği Bölümünde Biyoteknoloji ve Biyomühendislik Profesörü MartinFussenegger tarafından yönetilen bir ekip, farklı programlama türlerini kabul eden esnek bir çekirdek işlemcisi veya merkezi işlem birimi (CPU) oluşturmak için biyolojik bileşenleri kullanmanın bir yolunu buldu. İşlemci ETH Zürih’teki bilim insanları taradından CRISPR-Cas9 sistemi temel alınarak üretildi ve bu işlemci aynı anda birden fazla RNA biçimindeki kodu işleyebiliyor. İşlemcinin çekirdeğini Cas9 isimli proteinin değişik bir formu oluşturuyor. Buna karşılık olarak girdiler RNA serileri tarafından taşınıyor ve merkezi işlem birimi genlerin nasıl ifade edileceğini düzenliyor, sonucunda da belirli proteinler üretiliyor. Bu yaklaşımla bilim insanları insan hücrelerinde ölçeklenebilir devreler oluşturarak yarı dijital toplayıcılar oluşturarak 2 girdi ve 2 çıktıyla tek haneli binary kodları oluşturabilir.

GÜÇLÜ BİRÇOK ÇEKİRDEKLİ VERİ İŞLEMCİSİ

Biliminsanları bir adım daha ileri gittiler ve bilgisayarlardakine benzer, iki çekirdeği tek bir hücrede birleştiren biyolojik çift çekirdekli bir işlemci ürettiler. Bunun için iki farklı bakterideki CRISPR-Cas9 proteinlerini kullandılar. Fussenegger birden fazla çekirdeğe sahip olan ilk hücresel bilgisayarı ürettiklerini ifade etti. Biyolojik bilgisayar aşırı küçük olmakla birlikte teoride istenen herhangi bir boyuta dönüştürülebilir. ‘Milyonlarca çift çekirdekli hücreye sahip bir mikrodoku hayal edin. Bu bilgisayarsal uzuvlar enerjinin yalnızca küçük bir kısmını kullanarak süper-bilgisayarların çok daha ötesine ulaşabilir.’ dedi Fussenegger.

TEŞHİS VE TEDAVİ UYGULAMALARI

Hücresel bilgisayarlar vücuttaki sinyalleri ve kimyasal belirteçleri okuyup işleyerek ona uygun cevabı oluşturabilir. Doğru şekilde programlanmış bir ana işlem birimiyle bu bilgisayarlar 2 farklı girdiden ortak bir sonuç çıkarabilir. Mesela yalnızca A belirtisi varsa bilgisayar buna uygun teşhis molekülünü ya da uygun ilacı oluşturabilir. Yalnızca B belirtisi varsa bilgisayar buna göre programlamalar yapar ama 2 belirteç aynı anda mevcutsa bilgisayar 3. bir cevap oluşturur. Kanser gibi olgularda gerekli tıbbi cevabı oluşturmuş olur. Fussenegger’a göre bu bilgisayarak geri bildirimleri entegre ederek hastalıkları önelemek için gerekli önlemleri alabilecek. Örneğin B maddesinin vücutta belirli bir süredir bulunması kanser metastazının göstergesiyse bilgisayar buna göre maddeler salgılayıp metastazın önüne geçebilecek.

ÇOK ÇEKİRDEKLİ İŞLEMCİLERİN ÜRETİMİ MÜMKÜN

‘Hücresel bilgisayar devrimsel bir fikir gibi görünse de durum aslında öyle değil. İnsan vücudu zaten büyük bir bilgisayar. Zamanın başlangıcından beri metabolizmamız, binlerce hücrelerimizde bilgi işleme gücü üretiyor.‘ diyor Fussenegger. Hücrelerimiz dışarıdan aldığı girdileri işleyip ya kimyasal ya da biyolojik çıktılar oluşturuyor. ‘Süper bilgisayarların aksine bunu yapmak için tek ihtiyacıysa bir dilim ekmek.’ Fussenegger’in bir sonraki amacıysa çok çekirdekli bir hücresel bilgisayar üretip, iki çekirdekli hücresel bilgisayardan daha fazla bilgi işleme gücü oluşturmak.

Editör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://www.ethz.ch/en/news-and-events/eth-news/news/2019/04/biosynthetic-dual-core-cell-computer.html?fbclid=IwAR3q197pqz1IS0ZUTnUZXlCXQssEWi5Zckf25rl9j58tlKpvG5CD5RqA8qg

Continue Reading

Öne Çıkanlar