fbpx
Connect with us

Yaşam

Hamilelikte Neden Garip Rüyalar Görülür?

Published

on

Çoğu insan uyurken gördüğü rüyaların çok gizemli ve mantık dışı olduğunu söyler. Ancak hamile olan bayanlar, çok daha garip rüyalar görürler. Peki neden hamileler daha garip rüyalar görür ?
İnsan uyku döngüsünün beş aşaması vardır, bunlardan biri – hızlı göz hareketi veya REM – uykuda yaklaşık yüzde 25’ini oluşturur ve Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne göre en çok rüya görüldüğü aşamadır. Uykuya daldığınızda, ilk REM aşamasına yaklaşık 70 ila 90 dakika sonra girersiniz ve uyku döngüsü tekrarlanırken gece boyunca REM uykusu oluşur.Rüya gördüğünüzde, beyniniz aktif olarak yeni deneyimler ve duygular ile ayrışıyor ve rüyaların bellek konsolidasyonu ve yeni bilgilerin işlenmesinde rol oynadığı düşünülüyor. Ohio State Üniversitesi Wexner’da doktor ve yardımcı tıp profesörü Dr. Ryan Donald bu şekilde açıklıyor. Fakat eğer bir kişinin uyku döngüsü bozulur ve REM aşaması sırasında uyanırsa, rüyada neyi hayal ettiğini hatırlama olasılığı daha yüksektir ve hamile kadınlar genellikle farklı hamilelik aşamalarında rahatsızlık hisseder. Uykudayken bacakları hareket ettirmek için yoğun bir dürtüye neden olan rahatsızlık sendromu hamilelik sırasında daha fazla ortaya çıkabilir ve çok ihtiyaç duyulan uykuyu kesebilir. Dr. Donald, sık sık uyku bozukluğunun uyku döngüsünün REM aşaması sırasında uyanma olasılığını artırdığını, bu da rüyaların daha çabuk, yoğun ve akılda kalıcı görünmesini sağladığını söyledi.
Bazıları İçin Rüya, Bazıları İçin Kabus
Hamile olan kadınların kabus görme oranlarıyla ilgili BMC Gebelik ve Doğum Dergisinde Kasım 2016’da bir araştırma yapıldı. Araştırmada 17-44 yaş arası 406 hamile kadını araştırıldı. Ve hamile olan kadınların hamile olmayanlara göre iki kat daha fazla kabus gördükleri bildirildi. Hamilelikte özellikle 3. ay stresin arttığı bir dönemdir. Bilim adamlar bu süreçten sonra hamilelikte daha fazla kabus görüldüğünü söylüyorlar. Haziran 2014’te Uyku Tıbbı dergisinde yayınlanan bir başka çalışmada, gebeliklerinin son dönemlerinde olan 57 gebe kadın araştırıldı; Yüzde 32’sinin haftalık kabuslar gördüğü ve yüzde 21’inin de haftada bir kabustan daha fazla kabus gördüğü öğrenildi. Sonuç olarak; Gebelik döneminde REM döngüsü sırasında uyanılması, huzursuz bacak sendromunun artması, uykusuzluk, stres ve bazı hormonların seviyesindeki değişimler, rüya döngüsünü etkileyen faktörlerdir. Kaynak: https://www.livescience.com/63069-why-weird-dreams-pregnancy.html
Çeviren: Kuzey KILIÇ

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Uzay

Hollandalı biyologların buluşu, dünya dışındaki yaşamın keşfi konusunda umut oldu

Published

on

Hollandalı biyologdan dünya dışı yaşam arayışı için önemli buluş. Amsterdam Özgür Üniversite’de doktora öğrencisi olan biyolog Lucas Patty, organik dokunun ışıkta benzersiz bir iz bıraktığını keşfetti. Bilim çevreleri bu buluşu, dünya dışı yaşamın yakın gelecekte keşfi konusunda önemli bir adım olarak değerlendiriyor. Lucas Patty’nin bu hafta sunduğu doktora tezine göre, evde yetiştirilen bir çiçeğe dokunduktan sonra el feneri tutulunca, ışık bir tür tirbuşon haraketi yapıyor. İnsan gözü bu değişimi fark edemiyor ancak Patty’nin geliştirdiği cihaz sayesinde ilk kez bu durum saptanabildi. Hollandalı biyoloğa göre, bu tirbuşon haraketi, yaşamın karmaşası içinde bir düzen oluşturuyor. Birbirinin aynısı olan sağ ve sol elin, aralarında ayna işlevi gördüğünü belirten Patty, tıpkı eller gibi birbirinin aynısı olan moleküller bulunduğunu belirtiyor. Canlı dokuların büyüme sırasında sürekli olarak bir şekil aldığını anlatan Hollandalı biyolog, bu yüzden ışığın karakteristik bir şekilde yansıdığını vurguladı.
Dünya yörüngesine yerleştirilecek teleskop
Lucas Patty’nin geliştirdiği aygıt, şu anda üniversite çatısından ağaçları ölçüyor. Ancak tez danışmanlarından astrobiyolog Inge – Leos ten Kate ve gökbilimci Frans Snik’e göre, bu aygıt sayesinde 20 yıl içinde dev bir teleskop aracılığıyla dünya dışı yaşam gözlenecek. Hollanda’da yayımlanan Volkskrant gazetesine konuşan Frank Snik, “Bunu ölçerseniz, hayatı ölçersiniz” diyor. Snik’e göre, dünya dışı yaşam arayışında böyle bir yöntem henüz uygulanmadı. Hollandalı gökbilimci “Işık spektrumuna baktığınızda, atmosfer dışında oksijen olup olmadığını anlayabilirsiniz” görüşünü dile getiriyor. Astrobiyolog Inge – Leos ten Kate de, geliştirilen yeni tekniğin, dünya dışı yaşamın saptanması konusunda orta ve uzun vadede en umut verici yöntemlerden biri olduğunun altını çiziyor. Tez danışmanları, henüz dünya dışı orman ya da yabancı yosunları algılamak için çok erken olduğu görüşünde. Çünkü günümüzde var olan teleskoplar, dünya dışındaki gezegenlerdeki ışığı ölçemiyor. Aradaki mesafenin çokluğu nedeniyle ışık, yıldızların parlaklığında boğuluyor. Ancak gökbilimci Frans Snik, bu ışığı ölçebilecek hassas teleskopların önümüzdeki 10 yıl içinde bitirilmiş olacağını söylüyor. O zaman, Patty’nin buluşunu daha da geliştirip dünya dışında yaşam izlerini arayabileceklerini vurguluyor. Bilim insanlarının hedefi, Hollandalı biyoloğun buluşunu, 2035 yılında dünyanın yörüngesine oturtulan bir teleskopla denemek. Leiden Üniversitesi’nden astronomi profesörü Ignas Snellen ise, yeni buluşun kendi güneş sistemimiz içindeki araştırmalarda daha yararlı olabileceğini savunuyor. Snellen, Jüpiter’in uydusunda daha fazla inceleme yapmak için bu yöntemi öneriyor. Araştırma ekibi gelecek yıldan itibaren bir uçaktan, 3 yıl içinde de Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan ölçüm yapmaya hazırlanıyor. Kaynak: (BBC)

Continue Reading

Bilim

Mary Shelley’e “Frankenstein” için ilham vermiş olabilecek 5 bilimsel deney

Published

on

Frankenstein’ın canavarının 200 yaşına girmesiyle “Makingthe Monster”(Canavarı Yaratmak) kitabının yazarı Kathryn Harkupbu kitaba ilham vermiş olabilecek geçmişten 5 bilimsel deneye göz atıyor. Mary Shelley’nin bilim kurgu romanı Frankenstein 200 yıl önce yayımlandı. O yıllarda sıra dışı bilim gelişmeleri ön plandaydı ve bilim,kahvehanelerde, clublarda, ve varlıklı ailelerin konuk odalarında konuşulmakta olan popüler bir konuydu. Romanının 1831 basımının giriş bölümündeMary Shelley, Frankenstein’ı yazmasında ona ilham veren bir kaç bilimsel gelişmeye yer verdi. Üstü kapalı terimlerle galvanizm, kendiliğinden üreme, hayat ilkesi hakkındaki deneyleri yazdı. Peki, hangi deneylere ithaf ediyordu? Hangi bilimsel gerçekler bu efsanevi bilim kurgu romanını yazmasında ilham vermişti ona? 1. Hareket eden erişte: Ölü maddeden hayat elde etme düşüncesi Shelly’nin zamanında yeni bir düşünce değildi. Binlerce yıldır doğa filozofları, çamurdan, pislikten, hatta çürümüş cesetlerden nasıl küçük canlıların oluştuğu üzerine düşündüler. Mikroskobun faydaları olmadan, sinek ve diğer böceklerin canlı bir yaratığa dönüşmeden önce içinde bulunduğu küçük yumurtaları gözlemlemek neredeyse imkansızdı. 19.yüzyılın başlarında kendiliğinden üreme düşüncesi hala devam etmekteydi. Biraz yiyecek ve bolca sabır gerektiren ünlü bir deney ebeveyn siz üremenin olabileceğini kanıtlar düzeydeydi. Küçük bir parça erişte cam bir kubbenin altına yerleştirildi, böylece dış etkilerden izole oluyordu. Bir süre sonra bu erişte parçasında hareket gözlemlendi. Deneyciler çok steril bir ortamda çalıştığı için bu çok olasılıksız görünüyordu fakat bir şey erişteye bulaşmış, gelişmiş, ve onun kendi kendine hareket etmesini sağlamıştı. Frankenstein’ da ise Shelley kendiliğinden üreme fikrine başka bir boyut kazandırdı. Düzgün bir şekilde oluşturulursa insan vücudu, doğru bir şekilde işleyen biyolojik bir makine gibi görülebilirdi. Belki de küçük parçalarla bir canavar inşa edip hayat verilebilirdi.
2. Ameliyat: 19.yüzyılın dönümünde insan anatomisine hayranlık zirveye ulaşmıştı. Birleşik Krallıkta büyük şehirlere özel anatomi okulları açılmıştı. Anatomi profesörleri ve cerrahlar bilgilerini ve yeteneklerini istekli tıp öğrencilerine aktarıyorlardı. Anatomi okulları ve anatomik numune koleksiyonları Shelley’e ilham vermiş olabilir. Fakat orada öğretilen cerrahi yetenekler, karakteri Victor Frankenstein’e canavarını oluştururken yardımcı olamamıştı. Ameliyat o dönemlerde birleştirmekten ziyade kesme ile ilgiliydi. Bireyler arası doku, organ vb. nakli fikri o dönemlerde daha gelişiminin ilk aşamalarındaydı ama estetik cerrahinin bazı boyutları şaşırtıcı gelişimler göstermişti. 16.yüzyılda giderek artan düellolar daha çok anlam kazanmıştı ve birçok insan burunsuz gezmek zorunda kalıyordu. Genellikle kolun tepesinden alınmasıyla vücudun bir bölgesinden,surattaki boşluğu doldurmak için alınan dokuların nakli üzerine ilgiler artmıştı. Eklenecek doku parçasını çıkarıp yavaşça eksiklik olan bölgeye naklederken kolun sabit durması için fazlasıyla abartılı iskeleler yapılmıştı. Mary’ nin karakteri Victor deri ile birlikte birçok iç organı da nakletmek zorunda kalmıştı ve bu o zamanlarda hiçbir cerrahın cesaret edemediği bir şeydi. Victor, gerçekte aynı çağda yaşadığı insanlar gibi, doku uyumu kavramına sahip değildi ve insan bireylerden ziyade farklı türlerin bile dokularını veya organlarını kullanırken ikinci kez düşünmüyordu.  3. Uçan çocuk: Parçalardan bir canavar yaratmak kesinlikle kolay değil fakat Victor Frankenstein’in en büyük başarısı ölü materyalleri toplayıp bunları canlı bir şeye dönüştürmesiydi. Bu canlandırma yönteminin detayları romanda sinir bozucu bir şekilde üstü kapalı anlatılmış. Shelleyromanda bir “yaşam kıvılcımı”dan bahseder fakat bu herhangi bir şey olabilir. Neyse ki elektrik kıvılcımı bunun en muhtemel açıklaması olacaktır. Frankenstein’ in yazılmasından önceki yüzyıl elektriği anlamada büyük gelişmelere tanık oldu. Bu olguyu ilk inceleyenlerden biri StephenGray’di. Ülkesine hizmet edenlerin kaldığı bir tür bakım evi olan Charterhouse’ da kalıyordu. Gray emeklilik dönemini elektrik üzerine deneyler yaparak geçirdi ve bu konuda birçok keşif yaptı. Teorilerini anlatmak için birçok muazzam canlandırmalar tertipledi; bunlardan biri de “uçan çocuk”tur. Charterhouse’ un bitişiğinde bir de okul bulunmaktaydı ve kimse Gray’in bir çocuğu deneyleri için ödünç almasına aldırış etmemişti. Çocuk tavana kadar yükseltilmiş bir platforma asılır ve çocuğa statik elektrik yüklenir ve sonrasında çocuk küçük kağıt parçalarıyla etkileşime girmek için ellerini kullanır ve kağıtları hareket ettirebilir. Çocuğun burnundan küçük kıvılcımlar gözlemlenebilir. Platforma bağlanmış, havada süzülen, kıvılcımlar saçan bir çocuk ve zeminde ellerini coşkuyla sallayan bir bilim insanı imgesi Victor Frankenstein’ ın canavarına hayat verdiği modern film sahnelerindekinden pek de farklı sayılmaz.  4. Bulutlardan gelen elektrik akımı: Frankenstein’ ın canavarının hayata gelişinin sinemadaki tasvirinde sıklıkla arka planda gök gürültülü bir sağanak eşlik ediyor. Bu genellikle yıldırımın “hayat kıvılcımı” oluşturmasını ima ediyor. Acaba Mary Shelley tüm zamanların en ünlü elektrik deneylerinin birinden ilham almış olabilir mi? Frankenstein romanında Benjamin Franklin’in ünlü Uçurtma Deneyine atıf yapıldı. Franklin elektrikle ilgili her konuda oldukça meraklı bir araştırmacıydı fakat o zamanlar kimse yıldırımın gerçekten elektrik ile ilgili bir olay olduğundan emin değildi. Franklin bunu kanıtlamak için bir deney yaptı. Deney şu şekildeydi: Franklin ve oğlu uçurtmaya bir anahtar bağlayıp onu bir fırtınanın ortasına doğru uçurdular. Başta hiçbir şey olmadı, tam vazgeçecekleri sırada Franklin anahtarı uçurtmaya bağlandıkları ipteki tellerin yükseldiğini gördü sanki elektrik yüklüydü. Elini anahtara doğru götürdü ve elektrik çarpmasını deneyimledi. Deney muhtemelen anlatıldığı şekilde yaşanmamış olsada büyük ün kazandı. Franklin yıldırım çarpması tehlikelerinin kesinlikle farkındaydı ve muhtemelen yanında ipi tutması için başkasını, belki kölelerinden birini, götürdü. Bu tür deneyi gerçekleştiren ilk kişi bile değil aslında; 1752 Mayıs’ında Fransız Thomas-François Dalibard, Gray’denbirkaç önce ay, eşit derecede tehlikeli bir deney yapmıştı çoktan. Shelley Franklin’in deneyine atıfta bulunmasına rağmen, canavara hayat verme sürecinin bir parçası olarak yıldırımdan bahsetmemiştir. Victor Frankenstein’a bilim konusunda çalışması için ilham verenyıldırım çarpmasıdır ve Victor ve canavarının karşılaşmasında arka planda yine bir fırtına vardır. “Hayat kıvılcımı” olan yıldırım büyük ve özel etki yaratmak için sinemada kullanılan bir bahane gibi gözüküyor.
5. Ölüyü diriltme: Mary Shelley elektrik kullanarak ölü insanları hayata döndürme fikri olan ilk insan değildi. Önemli bilim insanları da bu olasılığı araştırdı. Elektrik şoklarının kas çekilmesine neden olduğu biliniyordu ve buna galvanizm (etkisi) denmişti. Hayvanlar üzerinde binlerce elektrik deneyi yapıldı fakat bir sonraki adım GiovanniAldini’den geldi. Az zaman önce boğulmuş veya havasızlıktan ölmüş kişileri canlandırmak için elektriğin kullanılıp kullanılmayacağını görmek istiyordu. Teorilerini kanıtlamak için taze bir cesede ihtiyacı vardı ve bu ihtiyacı 1803te Londra’da karşılandı. George Forstercinayetten mahkûm edilmişti. ezası asılmaktı ve sonrasında cesedi elektrik deneyleri için Aldini’ ye verilecekti. Forster’in cesedi darağacından indirilip Aldini’ye teslim edildi. Aldini Forster’ ın kafasının yanına bir bateriden çıkan kabloları bağladı; yüzdeki kaslar hareket etti, çene titredi ve sol göz açıldı. Aldini Forster’ ın göğsünü açtı, kaburgalarını kırdı ve yeniden başlatmak amacıyla direkt kalbe elektrik şoku verdi. Başarısız olmuştu. Onun diriltme girişimleri başarısız olmuş olsa da en ünlü bilim kurgu romanına ilham verme konusunda başarılı olmuştu. Aldini’nin Forster üzerinde yaptığı deneyler büyük ölçüde tanınmıştı. Bu deneyin anlatımı ile Frankenstein’ nın canavarını hayata geçirdiği o can alıcı anın anlatımında kullanılan imgeler çok büyük ölçüde benzerdir.
Editör / Yazar: Meltem ARSLANER
Kaynak: https://www.sciencefocus.com/science/five-experiments-that-might-have-influenced-mary-shelleys-frankenstein/

Continue Reading

Ekoloji

İnsanlığı tehdit eden en büyük olaylar nelerdir?

Published

on

Popüler kültür, dev bir göktaşının dünyaya düşmesi veya uzaylıların istilası gibi konulara odaklansa da, bu senaryolar günümüzde karşı karşıya olduğumuz tehlikeleri görmezden gelmemize neden olabiliyor. İşte insanlık için en büyük tehditler:
Volkanlar: 1815 yılında Endonezya’daki Tambora Yanardağı patlayıp küllerini yeryüzüne saçtığında, 79 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Bu olay sonucu yeryüzüne vuran Güneş ışınlarının miktarı azaldı ve o yıl, “yazsız yıl” olarak tarihe geçti. 75 bin yıl önce burada dev bir süper yanardağın patlaması, tüm dünyayı etkilemişti. Kimilerine göre, dünya üzerindeki insan nüfusu da büyük oranda gerilemişti. Ancak fazla endişelenmemize gerek yok. 2019’da süper yanardağ patlaması ve Dünya’ya asteroid çarpması gibi doğal felaket yaşama riski yok denecek kadar az. Büyüyen tehditler: İnsan eliyle yaratılan küresel riskler için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Ekonomik Forumu’na göre, 2019 yılının önündeki en büyük tehlike, iklim değişikliği ile bunun olası etkileri. Birleşmiş Milletler (BM), iklim değişikliğinin çoktan ‘ölüm kalım meselesine’ döndüğü uyarısında bulunuyor. BBC’nin tanınmış doğa belgeselcisi David Attenborough ise, “İklim değişikliği dünyanın binlerce yıldır karşılaştığı en büyük tehdit. Medeniyetlerimiz çökebilir” diyor.Aşırı sıcaklık artışı ve deniz seviyesinin yükselmesi, büyük salgınlar ve göç dalgaları, tehlikelerden bazıları. Öte yandan, yapay zeka gibi yeni teknolojiler de giderek bizim için tehlike haline gelebilir. Siber saldırganların koca bir ülkenin verilerini çalması ve fidye istemesinden tutun da, otonom algoritmaların farkında bile olmadan borsayı çökertmesine pek çok senaryo ortada dolaşıyor. Nükleer savaş da, bir diğer olasılık: Üstelik bu, küresel güçler arasındaki nükleer silah gerilimi ile sınırlı da değil. Nükleer silahlar ve geleneksel silahların birbirine karışması ve yapay zekanın nükleer savaşı daha da büyütmesi, güvenliğimizi tehlikeye sokabilir.
Bir başka büyüyen tehlike de, küresel salgınlar: Grip salgınlarının her yıl dünyada ortalama 700 bin kişinin ölümüne, küresel ekonominin de yılda 500 milyar dolar kaybetmesine neden oluyor. İnsan topluluklarının hem nüfus olarak artması hem de daha hareketli hale gelmesi de, salgınların daha kolay yayılmasıyla sonuçlanıyor. Bu da 1918’de 50 milyon kişinin ölümüne neden olan İspanyol Gribi salgınını akla getiriyor. Ancak aşı programlarının yayılması sayesinde riskleri azaltabiliriz. İnsanlık karşısındaki riskleri nasıl ölçersiniz?

  • Tarihsel ve jeolojik kayıtlara bakın. Geçmişteki süper yanardağ patlamaları ve asteoid çarpmalarını araştırın.
  • Doğal örnek vakalar bulun.
  • Bir model oluşturun. Bilim insanları iklim değişikliğinin geleceğini gelişmiş atmosfer modellemeleriyle inceliyor.

Dünya’da 8 milyara yakın insan yaşıyor ve bizler, gün geçtikçe hayatta kalmamız için gereken gıda, su, temiz hava, aynı zamanda onları mal hizmetlere çeviren küresel ekonomiye bağımlı hale geliyoruz. Buna rağmen biyoçeşitlilik seviyesi azalırken, altyapı ve tedarik zincirlerinin aşırı zorlanması sonucu, söz konusu sistemlerin çoğu büyük zarar görmüş durumda. İklim değişikliğinin artan etkileri, durumu daha da kötüleştiriyor. Bu nedenle, küresel riskleri onlara neden olan felaketlerin büyüklüğü ile değil, yaşamımız için gerekli olan sistemlerde yarattığı hasarının büyüklüğü ile ölçmeliyiz. 2010 yılında İzlanda’da patlayan ‘nı hatırlayın. Yanardağ patlaması sonucu hayatını kaybeden olmamıştı ama Avrupa’nın hava trafiği 6 gün boyunca kapanmıştı.2017’de ise, WannaCry fidye yazılımı dünyadaki farklı kuruluşların sistemlerinin kısmen kapanmasına neden olmuştu. Günümüzde neredeyse her şey, elektrik, bilgisayarlar ve internetin çalışıyor olmasına bağlı. Bu sistemlerin nükleer patlama ya da güneş patlaması sonucu zarar görmesi, büyük bir hasara yol açacaktır.
Kaynak: https://www.bbc.com/news/world-47030233

Continue Reading

Öne Çıkanlar